Anasayfa > Birikim Arşiv > 113 - Eylül 1998 > Sosyalizmde “Devrim“ mi, Sosyalist Muhafazakârlık mı?

Sosyalizmde “Devrim“ mi, Sosyalist Muhafazakârlık mı?

Ömer Laçiner | (Sayı : 113 - Eylül 1998)

ÖDP’nin 1. Olağan Kongre sonuçlarının değerlendirildiği Birikim’in 103. sayısında “derginin sürekli yazarları”nca öne sürülen görüşler, ÖDP içindeki bazı kesimlerin yayın organları tarafından eleştirilmişti.

Bunlara hemen cevap vermeyi istemedik. Kongre sıcaklığının geçmesini, o yazılara sinmiş kongre etkilerinin yerini daha -en azından- serinkanlı bir tutumun aldığı yeni eleştiri-değerlendirme yazılarının yayımlanmasını bekledik. Bu yazılar ÖDP’nin çok daha ileriye sıçrayabilmesi için -bizce- son derece gerekli olan geniş kapsamlı bir tartışmayı da açabilirdi. Bu tartışma, hem ÖDP içi ve çevresindeki potansiyeli canlandıracak hem de ÖDP’nin gerçekten yeni, özgün ve umutları yeşerten bir mecra olabileceği fikrini çok daha geniş bir çevreye yayacak bir olgunluk ve zenginlikte yürütülebilme becerisi gösterildiği takdirde ÖDP, yükselişinin en gerçek ve meşrû dinamiğini yakalamış olacaktı.

Ancak anlaşılan ÖDP “bileşenleri”nin tartışmaya ihtiyacı yoktu. Veya muhtemel bir tartışmadan böylesi bir beklentileri yoktu. Mümkün tartışma konularında kendileri için gayet yeterli olan cevapları vardı ve bu durumda karşılıklı “görüş teatisi”nden ileri gidemeyecek olan bir tartışmayı lüzumsuz bir zaman ve enerji kaybı olarak görmeleri gayet doğaldı. Nitekim Birikim’in sözü edilen sayısındaki yazılara da malûm cevaplarını kestirmeden vererek bu kararlılıklarını bir kez daha tescil etmişlerdir.

Böyle bir tavırla karşılaşacağımızı bilmiyor değildik. Üstelik bu bizim ilk kez karşılaşacağımız bir tavır da olmayacaktı. Başlangıçtan beri bu derginin Türkiye sosyalist hareketinin acil tartışma gündemine getirdiği hemen her konu/sorun bazen “şimdi sırası mı” itirazlarıyla, ama çoğunlukla da her eğilimin o konudaki kalıplaşmış görüşlerini “rahatsız edici” boyutlarıyla konulduğu için peşinen “sapkınlık” damgasıyla düşünce dünyamızın dışına itilmeye çalışılmıştır.

Yeni, farklı olana karşı bu adeta refleksif dıştalama tavrı, fikirleri kalıp ifadelere indirgeyip, bunların dışına çıkmama veya her şeyi bu kalıplara sokma eğilimi muhafazakârlığın tipik özellikleridir. Muhafazakârlar, vaktiyle o düşünüş ve davranış kalıplarıyla içinde rahat hareket ettikleri, olan biteni anlar gözüktükleri ortam ve koşullar çok köklü ve dönülmez biçimde değiştiği takdirde bile, o değişimin neden dönülmez olduğunu kavramaktan yoksun oldukları için, bir yandan “eski güzel günler”e dönüş özlemini sürdürürken, bir yandan da eski kalıplarının üzerine yeni zamanların bazı alamet-i farikalarını takarak gidişata uyarlanmış gibi gözükmek zorunda kalabilirler.

Bu yazıda değineceğimiz üç yazıdan ikisi ÖDP içinde bir blok oluşturan bu muhafazakâr kanadın mensuplarınca kaleme alınmış. Bunlardan biri, Stalin ve “Stalinizm” eleştirilerini ihanetle özdeşleyen bir gelenekten gelen Sosyalist Politika dergisinin Aralık 1997 sayısında yayımlandı. Diğeri ise sosyalizm tarihinde Stalinizme tam düşman, karşıt bir gelenek oluşturmaya çalışmış Troçkist geleneğe mensup bir kesimin dergisinde, Sınıf Bilinci’nin Bahar 1998 sayısında yer alıyordu. Kırk yılı aşkın bir süreyle birbirleriyle sınırsız bir düşmanlık ve nefret ilişkisiyle mücadele etmiş bu iki kesimin ilkin BSP, şimdi de ÖDP çatısı altında biraraya gelmeleri, hattâ ÖDP’de SEİ adı altında bir ‘birleşik grup’ oluşturmaları, on-onbeş yıl öncesinden bakıldığında inanılmaz bir şey olarak görülürdü. Ama bizim açımızdan hiç de şaşırtıcı değil bu. Vaktiyle, daha 1977’de Birikim’in çıkardığı “Stalinizm” özel sayısında, (Ağustos-Eylül 1977, sayı 30/31) Stalinizmin ve yeminli düşmanı Troçkizmin aynı öncüllerden hareket edip, aynı zihniyet dünyasının ürünleri olduğunu zaten belirtmiştik.

Bu bakımdan şimdi bu iki eğilimin ortaklaşa paylaştıkları o öncüller ve zihniyeti savunmak için Birikim’deki yazılanlara aynı temel argümanlarla saldırmaları son derece doğaldır.

Bunu sosyalizm ve Marksizmi savunmak adına yaptıklarını söyleyecekler ve söylemişlerdir de. İşte ben de burada bu savunma tarzlarının ve savunma adına söylediklerinin tamı tamına bir “muhafazakâr” -ve daha da sürdürüldüğünde- “gerici” bir tavır olduğunu belirtiyorum.

Yeniden bu bahse döneceğiz, ama önce iki noktaya değinmek gerekiyor. Birincisi, inanç ve değerlerin kararlılıkla savunulması ile “muhafazakâr” tavrı birbirinden özenle ayırmak gerekir. Bunlar pek çok örnekte görüldüğü gibi aynı değil, bilakis karşıt tutumlara götüren yaklaşım tarzlarıdır. İnanç ve değerleri onlara en fazla zarar verecek, en kötü biçimde savunma yoludur muhafazakârlık.

İkinci nokta, sosyalizmin, Marksizmin, referans alındığı, “devrimciliğin” baştacı edildiği görülen bir genel hareket ortamında muhafazakârlıktan söz etmenin ilk bakışta mümkün olmayacağının sanılmasıdır. Muhafazakârlığın genel olarak din veya milliyetçilikleri referans alan ve bir defa kurulduktan sonra asla değişmemesi gereken “düzen”lerden söz eden bir tavır oluşundan gelen bir “yanılsama” ile ilişkilidir bu sanı. Oysa, yukarıda adı geçen “geleneksel sosyalist” eğilimlerin gerek sosyalizm ve Marksizmden söz ediş ve sunuş tarzlarına ve gerekse “sosyalist düzen” kurgularına bakıldığında tamamen muhafazakârca olduklarını tespit hiç de zor değildir.

Milliyetçilik ve özellikle de din gibi değil değiştirilebilirlikleri eleştirilmeleri dahi kabul edilemez “doğru”larla örüldükleri varsayılan düşünce ve inanç sistemlerinin hem kalıplaştırılmaları mümkün ve kolaydır, hem de o eleştiri kabul etmez-içermez özellikleri nedeniyle bu tür kalıplaştırmalar hiç de yadırgatıcı değildir.

Ama kendi yöntemini ve düşünsel ufkunu her şeyden önce “eleştirel”likle niteleyen, sosyalizm ve komünizmi sadece birtakım temel vasıf ve özellikleri ile tanımlamakla yetinmiş Marx’ın düşünsel mirası da kalıplanabilmiş ve bu kalıpları ören “değişmez doğru”lar külliyatından bir Marksizm ve sosyalizm türetilebilmiştir. Ortada hepsi de Marx’ın düşüncelerinden bir kısmını “esas” sayan bir dizi, Stalinist, Troçkist... Marksizmlerin kol gezmesi ne yazık ki, Marksist düşünce dünyasının zenginliği veya zenginleşmesi anlamına gelmemiş; her biri birbiriyle öldüresiye bir rekabet eden bütün bu ... izmler düşünüş kalıplarındaki sürüyle ortak noktayı bir yana bırakarak farklı oldukları bir-iki noktanın “Marksizm”in tüm “özü” olduğu iddiasına gelebilmiş, dolayısıyla o “öz” bahsinde farklı düşünenleri “Marksizm karşıtları, düşmanları” diye niteleyebilme bahanesini bulduğu gibi, Marksist düşünce dünyasını da o “öz” tezin argümanlarından ibaret kalacak biçimde yoksul, kısır düzeye indirgemiştir. O nedenle de bu tür “öz” muhafızı Marksizmler, din ve milliyetçilik dünyasının muhafazakârlarını yaya bırakan bir düşünsel katılık ve kısırlık sergileyebilmişlerdir.

Muhafazakârlara özgü bu düşünsel katılık ve her şeyi hazır kalıp ve formülleri içinde etiketleyivermeleri, kendi doğrularına sonsuz bir güven duydukları gibi yorumlanabileceği gibi; o denli güven ve inanç duyulabilecek “hakikat”leri temsil ettikleri izlenimini de verebilir. Oysa bir inanç ve değerler bütününü temsil iddiasını da yükledikleri o katılaştırılmış “doğru”lara bu denli sıkı sarılmaları, gerçekliğin değişen, yenilenen ve her durumda çelişik görünen hareketi karşısında inanç ve değerlerinin gerektirdiği doğruyu yeniden üretememe korku ve zaafını içerir ve gizler bu tutum. Katılaştırılmış bir fikir, bir formül ve kalıp bu korku ve zaafı sarmalar, görünmez kılar. Dinî ve millî muhafazakârlıklar bu örtüyü kutsal, ilahi, referans ve “otoriteler”in ağırlığı ile pekiştirirken, sözünü ettiğimiz sözde sosyalist muhafazakârlık, kendilerinden mutlak doğrular türettiği Marx ve diğer “ustalar”ı peygamber ve azizlerden farksız bir konuma yerleştirerek aynı ihtiyacını karşılar. Bu bile yetmez. Muhafazakârlık, temelindeki o oynak korku ve zaaf mağmasını dengeleyecek veya bastıracak bir güç ve otorite kurumuna ölümcül derecede muhtaç olduğunu bilir. Hattâ kendini örgütleyebilmesi için öncelikle bu güç ve otorite kurumunun belirlenmesi şarttır. İstisnasız tüm düşünce dünyalarında muhafazakâr akımların o dünyanın kurucularını ve belirli fikirlerini kutsallık, dokunulmazlık ve yanılmazlık halesiyle formatlamaları aslında bu ihtiyacı karşılamanın ilk gereğidir. Temellerindeki korku ve zaafla orantılı olarak daha tam ve mutlak bir güce ihtiyaç duyan muhafazakârlar, bu gücün o kutsal statüye ait bir hak ve onun adına kullanıldığında gayet meşrû ve zorunlu bir kurum olduğunu düşünürler.

O nedenle tüm muhafazakâr akımlar için olabildiğince tam ve mutlak bir otorite, güç ve iktidarın bizzat kendisi vazgeçilmez bir kurumdur ve her türden muhafazakârın idealindeki toplum tasarımında bu kurumun özerk ve merkezî bir konumu vardır. Bundan dolayıdır ki; istisnasız tüm düşünce dünyaları içinde muhafazakâr eğilimlerin “tanıtıcı özellikleri”nden biri de demokrasiyi red veya kerhen kabulleniştir. Çünkü demokrasinin egemenliği, yani güç ve otoritenin aidiyet ve meşrûiyetini topluma veren, ona bağlayan anlayışı ile muhafazakârlığın bu konuya ilişkin yaklaşımı taban tabana denilebilecek kadar zıttır.


“Sosyalizmin yeniden tanımlanması” bizim sadece Birikim’in bu “ikinci döneminde değil, ta 1980 öncesi Birikim zamanından beri ısrarla işlediğimiz ve açımlamaya çalıştığımız, hayatî önemde saydığımız bir konu/sorun. Dolayısıyla yirmi yıldan beri Birikim’in yaptığı öncelikle bu sloganın içeriğini inşâ ve açımlama olarak da özetlenebilir. Ve bu sloganı ortaya attığından beri de genel sosyalist hareket içinde hayli farklı türleri olan muhafazakârların adeta içgüdüsel tepkisi ve düşmanlığı ile karşılaşmıştır. Hattâ biraz da abartmamıza izin verilirse diyebiliriz ki, hepsi de kendi içlerinde epeyce değişiklik yaşamış, bütün bu muhafazakâr akımlar kümesinin tek değişmeyen, “istikrarlı” yanları Birikim’e “şiddetle” karşı olmalarıdır.

Çünkü Birikim özetle, sosyalizm hareketi öncelikle ve bizzat kendi içinde bir devrime koyulmazsa, yani sosyalizmi algılama ve tanımlamasından tutun, “sosyalizmi inşâ” perspektifinin her “aşamasına kadar, insanları -ve şüphesiz öncelikle işçi-emekçi sınıfları- “sosyalizme kazandırma” argümanlarından tutun, o insanların bu mücadeleye, bu sürece katılımının örgütleniş formları ve mantığına kadar her konuda -“bildiklerimiz” açısından bakıldığında- devrim denilebilecek yeni bir yaklaşım ve girişimler süreci başlatamaz ise, amaçladığı genel toplumsal devrimi asla gerçekleştiremeyeceği gibi, salt bir siyasal hareket olarak bile çökmeye mahkûmdur diyorduk.

Ve ekliyorduk ki; sosyalizm hareketinin kendi içinde bir devrim yapabilmesi için, birincisi yüzyılı aşkın süredir sosyalizmi ve onun başlıca konu ve sorunlarını içinde kavramaya çalıştığımız ekonomi-politik(er)ci zihniyet, kesinlikle terk edilmelidir. Çünkü sözde bir “bilim” kılığıyla ekonomi-politik kapitalizmin, burjuvazinin en has ideolojisinin ta kendisidir, onun “dini”dir. Marx’ın ekonomi politiğin eleştirisi diye bizzat adlandırdığı düşünsel mirasından “doğru” veya “devrimci” bir “ekonomik politik bilimi” inşâ ederek bunu sosyalizmin amentüsü yapanlar -şüphesiz sonuçlarını kestiremeyerek- sosyalizm hareketinin adım adım amacından sapmasının ve nihayet “çöküşü”nün de zeminini oluşturmuşlardır. Sosyalizm, ekseni asla ekonomi politik olmayan, insanın ve hayatın gelişen bir bütünsellikle kavranılmasının kapılarını açan yeni bir zihniyet dünyası, yeni bir dil oluşturmalı ve öncelikle de kendisini bu dilin içinde tanımlamalıdır.

İkincisi, şimdiden belli özellik ve ipuçlarını tespit edebileceğimiz bu dil içinde ana hatlarıyla da olsa tanımlayabileceğimiz bu sosyalizm, “doğası” ve mantığı gereği “bugünden inşâ”yı öngörür. Dolayısıyla sosyalizm mücadelesi, başladığı andan itibaren bir “sosyalizmi inşâ” süreci olmalıdır. Ve buna bağlı olarak da sosyalizmin örgütlenmesi, temel birimleri bu “inşâ girişimleri” olan bunların yaygınlaşması ve boyutlanması ölçüsünde gelişen bir şey anlamına gelir.

Buna mukabil geleneksel sosyalizm ise yine kendi sosyalizm tanımının doğası ve mantığı gereği, sosyalizmi ancak iktidarın ele geçirilmiş olması mutlak şartıyla, iktidar ele geçirildikten sonra ve onun aracılığı ve yönlendirmesiyle “yukarıdan aşağı” kurulacak bir düzen olarak tanımlar. “Sosyalizmi bugünden inşâ” perspektifi, o başlangıçta küçük “inşâ” girişimlerinde ve onların inisyatifiyle yapılan diğer tüm girişimlerde ve bütün bunların oluşturduğu genel hareketin diğer örgüt ve ilişki kanallarında sosyalistlerin, sosyalizme özgü değer, norm ve tarzları somutlaştırmalarını isterken; bilindiği üzre geleneksel sosyalizm ise bir sosyalistin öncelikle ve asıl olarak verilecek siyasal -iktidar için- mücadelenin gereklerine uygun davranmasını ister. Sosyalizm “bugün” için bir siyasal ajitasyon ve propaganda söylemidir sadece. İktidar için verilen siyasal mücadelenin “gerektirdiği” bir eylem ve davranış rotası sosyalizmin anlam ve amaçlarıyla tartışılamaz biçimde çelişse dahi, bir sosyalist, sosyalizmin gereğini değil, o “siyasetin gereğini” yerine getirmek zorundadır. Bunun sadece inşâ safhasına ulaşıncaya kadar ister istemez katlanılan bir zorunluluk olduğu da söylenemez. O safhada da iktidarın ve onun yürüttüğü siyasetin sosyalizmle apaçık çeliştiği noktalarda tercihler yine “siyasetin gereği”nden yana yapılmıştır.

Burada siyaset ve iktidarı sosyalizmden özerk başlı başına kendi özel gerekleri olan bir düzey olarak kabul eden bir mantık söz konusudur. Bir başka deyişle “sosyalizmi inşâ” noktasının öncesinde olduğu gibi sonrasında da sosyalizmin siyaset ve iktidara içrek olması, dolayısıyla onu kendine uygun hale getirme zorunluluğu yoktur, aksine tam tersi yönde işleyen bir içerme ilişkisi vardır. Sosyalizm, siyaset ve iktidarın kendisine uyarlanmalıdır. Önce ve asıl olarak iktidar için mücadele perspektifi savunucularının kendilerini sosyalizm tanımına bağımlı kılmaktan “hoşlanmamaları”, ya da bu tanımı devlet mülkiyetinin ihdası, merkezî planlama ve paylaşım kuralları gibi devlet eylemleri ile sınırlı tutmaya çalışmaları gayet manidardır.

Uzatmaya gerek yok. Farklılıklar apaçık ve uzlaştırılamaz mahiyettedir.

Ama şu aşamada konumuz bu farklılığın hangi perspektif lehine yorumlanması gerektiği değildir.

Sorumuz şu: Farzedelim ki benim şurada gayet kaba çizgileriyle anlattığım ve sosyalizmin kendisinde ”devrim“ ihtiyacına karşılık vereceğine inandığım yaklaşım önerisi tutarsız, yanlış, uygulanamaz vs. olsun. Ben de bunu kabul etmek zorunda kalayım.

Ama bu “sosyalizmde devrim” ihtiyacını ortadan kaldırır mı?

Muhafazakârlar korosuna bakarsanız ortada zaten böyle bir ihtiyaç yoktur. Daha 1970’lerde bizim gibiler, sosyalizmin yüz yıllık tarihinde karşılaşılan sorunlara, gelinen duruma ve gidişata bakıp, sosyalizm hareketinin çok ciddi ve kapsamlı bir buhranla “karşı karşıya” dediklerinde bu aynı koro, “buhran sizin kafanızda” demeyi pek bir marifet sayardı. Sırtlarını birtakım “duvar”lara dayayanların ezici çoğunluğunu oluşturduğu bu koro, o pek güvendikleri “duvar”lar çürümüş bir perde gibi çökünce ya tam karşılarındaki duvarların dibine koşuştular ya da bir süre sesleri solukları çıkmaz oldu. Ama ilk şoku atlattıktan ve yaslandıkları duvarları vaktiyle kıyasıya eleştirmiş olanların da “yeniden sosyalizm” adı altında sunabildikleri perspektiflerin çöküş öncesinin kalıntılarından kurulu olduğunu gördükten sonra yine o “sorun yok” üslûbuyla konuşma fırsatını buldular. Örneğin bu “yeniden sosyalizm” diyen, sosyalizmin yenilenmesinden söz eden kesimin çoğunluğu içinden konuşan Deniz Can Saner “sosyalizm deneyimlerindeki olumsuz sonuçlardan sosyalizm kuramı (Marksizmi) ... muaf tutmak ne kadar anlamsız ve imkânsız ise...” deyip muhafazakârlarımızın cinlerini tepesine çıkarttıktan hemen sonra “yaşanan deneyimlerin sonucunda Marksizmin temel eksenini kaydırmak, temel öncüllerini sarsmaya çalışmak da o kadar anlamsızdır” (Yeniden, Aralık 1997) deyip bu kez de bana yükleniyor. D. Can Saner’e edeceğim -fazlası gerekmez- iki üç sözü sonraya bırakayım. Ama onun dile getirdiği bu buram buram “idare-i maslahat” kokan “görüş” “yeniden sosyalizm”cilerin gelebildikleri noktayı gösteriyorsa onlar da bütün olup bitenlerden, “olumsuz sonuçlardan, çöküşlerden” “sosyalizm kuramı”nı “sınırlı sorumlu” sayıyorlar demektir. Bizim “geleneksel” dediğimiz o “sosyalizm kuramı”nın temel eksenini, temel öncüllerini “sarsmaya çalışmak” bile “anlamsız”mış D. Can Saner’e göre. Saner bunları özellikle benim ekonomi politik ile ilgili yazdıklarım hakkında söylüyor. Dolayısıyla ona göre de “sosyalizm kuramı”nın temel eksen ve öncülleri -“Marksist”- ekonomi politik kökenli olmak zorundadır ve gayrısını düşünmek bile “anlamsız”dır.

Sözünü ettiğimiz muhafazakâr koro ile D. Can Saner gibileri şu gelinen noktada geleneksel sosyalizm anlayışının sürdürülmesi, onun temel eksen ve öncüllerini “sarsmamak” gerektiği fikrinde birleşiyor, bizim aynı noktada mutlak ve hayatî bir ihtiyaç olarak nitelediğimiz “sosyalizmde devrim” ihtiyacını duymuyorlar. Aralarında D. Can Saner’in sözünü ettiği “sosyalizm kuramı”nın sınırlı sorumluluğu bahsini de pek tartışacaklarını sanmam. O ihtiyacı da çok fazla önemsemedikleri ortada.

Dolayısıyla burada bu ihtiyacı duymak gerekir mi, gerekmez mi tartışmasına girmenin, o ihtiyacı niçin duyduğumuzun gerekçelerini sayıp dökmemizin hiçbir anlamı ve işlevi yok. Gayet açıktır ki, baktığımız yerler ve duyarlılıklarımız çok farklı. Bugüne kadar bize o “devrim” ihtiyacını duyuran şeyleri görmemişlerse zaten asla da göremeyecekler demektir.

Fakat bu onlarla tartışacağımız hiçbir konu yoktur demek de değildir. Bu belki de birbirimizi ikna etmek için değil ama, aramızdaki farklılıkların mahiyetini belirlemek için gerekli ve aydınlatıcı olacaktır.

1. “MARKSİZMİ REDDETME” İTHAMI

Defalarca belirttim ve açıkladım ki; eğer “Marksizm” ile II. Enternasyonal’den beri egemen kılınan sosyalizm anlayışı, mücadele ve inşâ perspektifini oluşturan düşünceler ve düşünme biçimi, zihniyet kasdediliyorsa, evet bu “Marksizmi” reddediyorum. Ve bunu Marx’ın ve birçok noktada Lenin’in düşünsel mirasını reddetmek olmadığını gayet iyi bilerek yaptığımın bilincindeyim. Dahası sosyalist olmanın tamı tamına bu tavır ve tutum olduğunu iddia ediyorum.

Muhafazakâr eğilimler tarafından bu tavır ve tutumun Marksist sayılıp sayılmaması, beni bugüne kadar asla ilgilendirmedi ve ilgilendirmeyecek de. Bunların Marx’ı ve Lenin’i peygamber ve halifesi derekesine koyup bu bayraklar altında ve onlar eleştirilemezler nidaları ile sarıp sarmalayarak ne tür gerici laflar ettiklerinin sadece bir-iki örneğini vereceğim az sonra. Marx, Lenin ve sosyalizm tarihimizin pek çok saygın kişiliği, kendilerine çok şey borçlu olduğumuz insanlardır, yoldaşımız, arkadaşımız, eşitimizdirler, “peygamber”imiz değildirler ve pekâlâ da -gerçek yoldaşça ilişkilerde olduğu gibi- eleştirilebilirler. Ben de eleştirdim ve yine de eleştiririm.

Muhafazakârlar bunun bir paylaşma ilişkisi olduğunu da idrak etmekten yoksundurlar. Ayrıca ekleyeyim ki; Marx’ın ve saydığım sosyalist düşünürlerin fikrî mirasında yer almayan ya da o mirasın ilgili kısmıyla “çelişen” bir fikir ortaya attıysam ve bunun sosyalistçe, doğru olduğuna inanıyorsam hem bunu açıkça belirtecek kadar cesaretim var ve bunu kanıtlamış olmalıyım; hem de kendi fikrimin daha doğru olduğu kanısında isem bunun Marx ve Lenin çapında devrimci-sosyalistleri ancak sevindirebileceğine inanıyorum.

2. SİYASET’İN REDDİ Mİ?

Muhahafazakâr koronun Birikim’e yönelttiği eleştirilerin odağında siyasetin, siyasal mücadelenin reddedildiği, siyasetsizliğin savunulduğu iddiası var. Bunlar bizim “sosyalizmin bugünden inşâsı” olarak formüle ettiğimiz sürecin bu anlama geldiğini üzerine basa basa söylüyorlar.

Bu iddia ve ithamların tümü hilekârca bir demogojiden başka bir şey değildir. Çünkü “sosyalizmin bugünden inşâsı” tam anlamıyla bir siyasettir ve başından itibaren bir siyasal mücadele zemini oluşturur ve kaçınılmaz olarak bir iktidar hesaplaşmasına varır.

Muhafazakârlarımızın bunu “siyasetsiz”lik diye nitelemelerinin iki gerekçesi var. Birincisi şu yukarıdaki perspektifin “iktidar mücadelesi”ni en önceye, başlangıca ve öncelikle uğraş statüsüne koymayışıdır. Sosyalist Politika yazarı İlhan Kamil Turan gibi kendisini muhafazakârlığın sarmalına kaptırıp gidivermiş birisi için “iktidar mücadelesi”nin bu bağlama yerleştirilmesi olacak şey değil. Onun umutsuz muhafazakârlığın tipik belirtisi olan hastalık derecesinde iktidar takıntısının psikolojisine ve bu psikolojinin sayıklattırdıklarına az sonra değineceğiz.

Bilindiği üzre geleneksel sosyalizm, sosyalizmin propagandası ve ajitasyonu ile kendisine yönelen insan potansiyelini -barışçıl veya silahlı- iktidar mücadelesi vermek için düzenlenmiş bir örgütlenme -parti- içinde “istihdam eder”. Bu, yapı olarak iktidar mücadelesi veren diğer siyasal hareketlerinkinden hiç de farklı olmayan bir örgütlenmedir.

Bizim önerdiğimiz “model”de ise söz konusu insan potansiyeli, hayatın mümkün her alanında, her “parça”sında sosyalizmin gereklerine uygun, onu ilişki, eylem ve tarz olarak somutlaştırmaya ve geliştirmeye dönük örgütlenmeler, yani kurulu olana alternatif olabilecek sosyalist hayat “birimleri” oluşturmaya seferber edilmelidir.* Bu durumda sosyalizm için mücadele örgütlenmesinin temelini bu birimler örecektir. Parti zamanla daha karmaşık, daha boyutlu “birimler” yaratmasına çalışılacak bu alternatif-sosyalist hayat alanının koordinasyonun, ortak sorun ve ihtiyaçlarının platformu işleviyle genel siyasetin yürütüldüğü bir kurum da olabilir. Ve gayet muhtemeldir ki, partinin bu bağlama yerleştirilmesi, sosyalist hayat alanlarının bir uzantısı, türevi olarak teşekkülü, yepyeni bir siyaset ve siyasal düzen tasarımının da kapısını açabilecektir. Ve şu az önce çizdiğimiz tabloyu gerçekleştirmenin eşiğine vardığında “iktidar mücadelesi”ni sahici kılabilecek olan sosyalizm hareketi, ancak bu takdirde o mücadeleyi kazanmasının gerçek bir siyasal devrim, yani bizzat siyasette bir devrim içeriğinde olacağını öne sürebilecektir.
Sözü getirmek istediğimiz nokta, sosyalist etiketli birilerinin bir biçimde iktidarı ele geçirmelerinin asla bir “siyasal devrim” sayılamayacağıdır. O “sosyalist”ler iktidara gelip tüm tapuları yırtsalar, devlet mülkiyetine alınmadık çöp bile bırakmayıp yağacak yağmurları dahi “merkezî planlamanın denetimine sokup, olabilecek en eşitlikçi bir ücret sistemi kurduklarında, bir “toplumsal devrim” gerçekleştirmiş olmayacakları gibi.

Bunları “sosyalist” muhafazakârlığın ibretlik bir sözcüsü gibi gördüğümü daha önce söylediğim Sosyalist Politika yazarı Bay İ.K. Turan’ın “iktidar” mücadelesi -pardon- “perspektifi”ne dair yazdıklarını ele alırken, akılda tutulması için belirtiyorum.

Bu bayın bizim ÖDP’deki durumla ilişkin saptamalarımıza dair yazdığı sayfalarca yazıda kullandığı o kakavan bir üslûpla bezeli argümanların tümü hemen hemen dolaysız biçimde şu “iktidar perspektifi” dediği yaklaşımın türevleri. O bakımdan tek tek ele alınmaları gereksiz. Ayrıca kendisine hatırlatayım ki fikirlerini paylaştığı ve galiba feyz ... aldığı M. Çulhaoğlu da bizi aynı fikirlere yaslanarak eleştiriyor, ama en azından bunu zarif biçimde yapıyor. Bu zarafetin eleştirisini zayıflatmadığını, aksine güçlendirdiğini, İ.K. Turan’ın kavrayamamış gözükmesi zihni donanım zaafından mı acaba?

Birikim’in sürekli yazarlarına küçümseyici tanıtmalar düzebilmek için tam bir bohçacı titizliği ile çırpınan bu bayımız, örneğin “Devrimci bir perspektifin devrimciliğin gereği olan perspektif bütünlüğünü önsel olarak kurması ve bugünün dolayımlarıyla beslenen, gerek indirgenen gerek beslenen tarzda devrimin güncelliğinin kurulması gerekir” gibi pek süslü püslü, öyle her faninin künhüne eremeyeceği cümlelerle yazısını bezeme ihtiyacını niçin duyar? Bu sorunun cevabı -yine sizin 56. sayfadaki “deyiş”inizden ilhamla söylersek- “eksik bırakılan veya üretilen sorunsal alanın bir iç helezon düzeyinde” aranabilir mi mesela?

Şu uzun alıntıyı dikkatle okumaya çalışalım:

“‘Türkiye’nin bugünkü siyasal toplumsal formasyonu, siyasal anlamda gerçekten değer taşıyan bir devrim perspektifi üretilebilmesi için gerekli asgari verileri sunmaktan uzaktır. O halde toplumun bugünkü genel profili değişmediği ve değiştirilemediği sürece üretilecek devrim ve iktidar perspektifleri keyfi ve içrek kalacak, bu anlamda gerçek bir siyasal değer taşımayacaktır’. Çulhaoğlu aynı çalışmada, sosyalist hareket için ‘devrim perspektifini reel temelleriyle üretebileceği bir ortam yakalamak için, vargücüyle iki alana yüklenmek zorundadır’ diyor ve bunları ideoloji ve kültür ile sınıf olarak tanımlıyor. ‘Yapılacak iş, bugünkü kültürel ortamın içinde, onun çelişkilerinden yararlanarak direniş ya da ideolojik kültürel gerilla savaşı odakları yaratmaktır.’

Daha önceki bir çalışmasında aynı konuya değinen Çulhaoğlu iktidar perspektifinin biraz önce aktardığım ‘veri tabanı’ olarak da değerlendirilebilecek koşulların temel çelişkinin saf biçimde gelişmesinden ve bu çelişkinin doğrusal bir tarzda bilince çıkarılmasından bağımsızlaşacağını söylüyor. Bu nokta, bizleri gerekli dolayım ve güncel açılımları kurmaksızın dogmatik ve doğrusal bir tarzda temel çelişki, sosyalizm vb. vurgusu yapmakla suçlayanların eleştirilerine ya da ÖDP’de ne aradığımızı soran ve bazen ÖDP’nin reformist vs. olduğunu buyuran bilcümle Leninistlerimizin eleştirilerine bir yanıt da oluşturuyor. İzleyelim ‘İktidar perspektifi aslında daha az gelecek kurgusuyla teknik ve lojistik hazırlıkla ve kadro eğitimiyle, daha çok güncel politika ile ilgilidir. Çünkü iktidar perspektifinin temeli can alıcı bir tarihsel saptamaya dayanır: Siyasal iktidarın fethinin kapitalizmin temel çelişkisinin en saf biçimde gelişmesinden ve bu çelişkinin geniş toplum kesimlerince bilince çıkarılmasından görelice bağımsızlaşması... Sonuçta iktidar perspektifi, siyasal devrim ile toplumsal devrimin maddi temeli arasındaki açı büyümesinin getireceği kuramsal, ideolojik, siyasal ve örgütsel görevlere hazır olma anlamını taşır.”

Alıntının ilk bölümünde M. Çulhaoğlu özetle Türkiye’nin bugünkü durumunda siyasal bir değer taşıyacak bir devrim ve iktidar perspektifi ortaya koyabilmenin koşulları yoktur diyen bir tespit yapıyor ve bu tespitiyle tutarlı olarak da yapılacak iş “... direniş ya da ideolojik kültürel gerilla savaşı odakları yaratmaktır” diyor.

Bu bölüm -epeyce eski bir tarihte yazılmış olduğu için- M. Çulhaoğlu’nun ÖDP’de niçin yer aldığını ÖDP’yi nasıl gördüğünü açıklıyor sayılır mı, bilemeyiz ama bizi ilgilendiren ikinci paragrafta İ.K. Turan’ın, M. Çulhaoğlu’nun ağzından söyledikleri.

“İktidar perspektifi”nin dayandığı şu can alıcı önemde “tarihsel saptama”nın anlamı ne? Eğer siyasal iktidarın fethi kapitalizmin temel çelişkisinin ... gelişmesinden ve geniş kesimlerin bunun bilincine varmasından bağımsız (bir şey/konu) haline geldiyse... siyasal iktidarın fethi şimdi neye bağımlı olarak tasarlanıyor acaba? Sizin ifadenizle -diyelim- “din” kapitalizmin temel çelişkisinin ... gelişmesine, ... bilincine varılmasına bağımlı biçimde tasarlanan o fetih eyleminin güç ve dinamiğini de o çelişki ve bilinçten devşirdiği, devşireceği farzedilirdi. O çelişki ve bilinç fetihin meşrû temeliydi de. O halde “fetihten vazgeçmediğinize göre bunların yerine neyi” ikame ediyorsunuz acaba? İkincisi “fethin” neredeyse kaçınılmaz biçimde sadece sosyalist hareket tarafından gerçekleştirilebilir oluşunun da güvencesi sayılmaktaydı o ... çelişki ve ... bilinç. Ama şimdi siz kalkıp bu tarihsel “güvenceler” söz konusu olmaksızın da fethedilecek bir iktidardan bahsediyorsanız, bu fethin sosyalist bir fetih olmasının “yeni” “güvencesi”ni de göstermek zorunda değil misiniz?

Bu son sorunun cevabını veriyor İ.K. Turan vermesine de, o cevabın gerisindeki mantık bizim derdimiz.

Devam edelim öyleyse. Şu ele aldığımız cümlenin devamındaki satırlarda geçen ve Sosyalist Politika mahfiline has jargonla kurulmuş “siyasal devrimle toplumsal devrimin maddi temeli arasındaki açının büyümesi” ifadesinin gerisinde ne tür “mana”lar yattığına bakalım mesela.

Bu süslü püslü ifade bir önceki cümlede dile getirilen fikri bir başka biçimde söylüyor esasında. Burada dikkatimizi çeken, geleneksel sosyalizm anlayışının siyasal iktidarın ele geçirilmesi bahsinde ön koşul, meşrû zemin, ortam ve dinamik olarak öngördüğü hemen her şeyden “bağımsız”laşmış bir “iktidar fethi”nin hem mümkün olduğunun imâ edilmesi, hem de o fethin bütün bu “bağımsız”lığına rağmen, “siyasal devrim” diye nitelendirilmesi.

“Sosyalizm kuramı”nın temel öncüllerinin tartışılması dahi düşünülemez bir doğruluk içerdiğini savunanlar korosunun o öncüllerle şu yukarıdaki mantık ve anlayışı nasıl uyuşturabilecekleri doğrusu pek eğlenceli bir gösteri olur.

Ama bize düşen son bir uyarı yapmaktır. Bay İ.K. Turan, yazınızın tamamında ve Sosyalist Politika mahfilinin tüm literatüründe geçen “sosyalist özne” ibaresiyle kendiniz gibi küçük ama homojen bir ekibi kasdettiğimiz besbelli. “Eskiden” de böylesi küçük gruplar sosyalizmin kaçınılmazlığını -sizin ifadelerinizle- “kapitalizmin nesnel verileri”nden -iktisadî göstergeler vs- önsel olarak zaten çıkardıkları halde, sosyalist hareket için meşrû bir hak ve eylem olarak gördükleri “iktidarın fethi” için sizin o ... çelişkilerin geniş kitlelerce bilincine varılması dediğiniz türden bir “öznel koşul”un belli bir düzeyde gerçekleştiği bir ortamın var olması gerektiğini düşünürlerdi. Bu ortamın “klasik” beklentilerdeki gibi oluşmadığı, ama bir iktidar sorununun da yaşandığı durumlarda kendilerinin “fethe” kalkışmalarını yerinde ve haklı göstermek için o farklı ortamın az önce sözünü ettiğimiz “öznel koşul”un bir biçimde gerçekleşmesi olarak görülebileceğini kanıtlama gereğini duyarlardı. Sizin şimdi kendinizi tamamen “bağımsız”laştırdığınız bu kanıtlama ihtiyacının kaynağında “sosyalizmin ancak ve sadece kitlelerin eseri olabileceği” öncülü vardı. Geçerken belirteyim sosyalizm kuramında değiştirilmesi düşünülemez, “sarsılmaya çalışılması” bile sosyalizme ihanet sayılacak bir “öncül” arıyorsanız işte budur o.

Artık devam etmem gerekmiyor. Bu yazının girişinde muhafazakârlığın güç/iktidar saplantısına dair hatırlatmalarımı okuyun. Öyle anlaşılıyor ki, muhafazakârlığın “dinî ve millî tezahürleri” hiçbir zaman güç ve iktidardan fazla uzak düşmediklerinden olacak bu kadar her şeyden bağımsızlaşmış bir “iktidar tutku”suna, böylesi bir “pür iktidar perspektifi”ne indirgenmiş noktaya ender olarak geliyorlar. Oysa Türkiye tarihinin gerçek iktidar mücadelelerinin yaşandığı dönemlerde esamisi bile okunmayan grupçuklarında tezahür eden bu “sosyalist muhafazakârlık”, o iktidar saplantısının sarmalına kendini kolayca bırakabiliyor.

Artık saplantı “nesnesi”nin kendisinden başka hiçbir şeyi gözü görmüyor, kendini takındığı sıfatın çağrıştırdığı her şeyden “bağımsız” bir “özne” sayma noktasına geliyor. Vaktiyle gerçek iktidar mücadelelerinde sözü edilir roller oynayabilmiş sosyalist gruplarda böylesi bir muhafazakârlaşma hemen hiç görülmüyor. Ama “iktidar perspektifi”nden “sosyalist iktidar”dan “siyasal”lıktan başka laf bilmezcesine konuşan gruplar ise herhalde bu tadı tadamamanın bastırılmış özlemiyle yaşarken “çöküş” ve 1980 sonrası koşullara bakıp bu tadı artık asla tadamayacaklarını görünce bu “diline vurma” psikozuna girmiş olmalılar.

Bu psikozdan kurtulmalarını dilemekten başka çaremiz yok.

Türkiye’de “çöküş” sonrası parti girişimlerinde biraraya gelen ve şimdi Sosyalist Politika mahfili ile ÖDP’de bir grup oluşturan tarihî Troçkist akımın bir kanadının yayın organı olan Sınıf Bilinci’nde de Birikim’in “siyasetsizliği” ve sosyalizmi bugünden inşâ yaklaşımını eleştiren bir yazı yayımlandı. Bu yazı, Sosyalist Politikacıların o “iktidar” psikozunun Sınıf Bilinci’ne o kadar sirayet etmediğini gösteriyorsa da; muhafazakârlık ve iktidar melankolisinin reddedildiği “tehlike” karşısında her yol mübah mantığının da burada daha fazla boy verdiğini görüyoruz.

Sınıf Bilinci yazarı Bayan Gülseren Adaklı Aksop, size biraz tartışma etiği ve entellektüel ahlâk dersi vermek gerekecek.

Stuart Hall adlı yazarın “başat paradigma”ya dair söylediklerinin -gerekçesini gösterme zahmetine girmeksizin- “kuramsal bir ideoloji” olarak nitelediğiniz Birikim’in durumuna tercüme edilebileceğini düşünüyor imişsiniz. Burada da o düşüncenizi biraz açma ihtiyacını duymamanızı hem sizin gibilere pek yakışan “ben dedim oldu” tavrına bağlıyorum, hem de önemli saymıyorum. Ama hemen ardından o tanımlamalarınızın doğal bir parçası imişçesine “.. Birikim yazarları genel politik-ideolojik coğrafyadaki etkinliklerini, üstünlüklerini gizlememektedirler” diyorsunuz.

Peki de, yirmi yılı aşkın yayın tarihinde 180’e varan sayısı yayımlanmış bir dergide bu iddianızın kanıtını nasıl bulmuşsunuz? Bir Birikim (sürekli) yazarının değil, bir Birikim okurunun -derginin 100. sayısı vesilesiyle- duygularını anlattığı bir yazıda geçen alıntıladığınız cümlede. Bununla iddianız kanıtlanmış mı oluyor?

İçinizden olsun ya da olmasın, ben (veya biz) “bu Birikimciler üstünlük iddiasındalar” demek için bir vesile arıyordum döne döne, buna rastlayınca “buldum” diye fırlamam mazûr görülebilir dediğinizi işitir gibiyim.

Bayan Aksop; “Birikimciler” sosyalisttir ve sosyalizmin eksen değeri olan eşitliğe inanırlar ve bunu tüm gönüllü ilişkilerinin ayrılmaz bir özelliği olmasına uğraşan bir davranış tarzları vardır. Bu değere gerçekten inanmayanlar, özellikle sizin gibi üstünlük, önderlik hasretiyle yaşanmış bir tarihte marûz kaldığı eziklikleri, itilmeleri telafi edecek bir üste çıkma arzusuyla yüklü bir gelenekten gelenler; Birikim’in işlev ve etkisine bakıp mutlaka bir üstünlük iddiasında bulunuyorlardır diye düşünmesini anlıyorum. Ayrıca “Birikim... üstünlüğünü gizlemiyor” demekle kimleri gocundurmaya çalıştığınız da besbelli. Zaten asıl amacınız da bu.

G.A. Aksop yine hiçbir kanıt göstermeden bu iddiasının devamı olan sözler ediyor az ileride. Birikim’in “partiyi kendisininmiş gibi göstermeye çabaladığı”nı ve “bilgi birikimini... verili mekanizmaları rahatlıkla ve ustaca kullanarak” başarılı da olduğunu belirtiyor.

(Bu mutlakiyetçilik düğümleriyle örtülü ifadelerin iddia etmeye kalkıştığı şeyi, daha doğrusu hissiyatı Sosyalist Politika yazarı da yapıyor, ama Bayan Aksop gibi bir de komplo havası katarak yapmıyor bunu hiç değilse.)

Bu, bir sosyalist için gayet yakışıksız ifadeden hem kendimizi hem de ÖDP’yi tenzih ederiz. Ne demek “kendisinin”miş gibi? Eğer Aksop parti gibi kollektif varlıkları “kendisinin” kılmaya, öyle göstermeye pek teşne birilerini arıyorsa çevresinde bol bol bulabilir.

O gocundurmaya çalıştıklarınız dahil herkes, eğer Birikim’in yaptıklarını ve davranışını hakkaniyetle değerlendirmek yerine sizin gibilerin anlaşılır bir kompleksle yüklü iğnelemelerinizin etkisinde kalacaksa varsın ne olacaksa olsun. Ama biz, bazı “üstünlük” takıntılılarının ideal bir üstünlük iddia etme fırsatı sayacakları bir şeyler yapmış olsak bile; bunu kendimize yontmayız ve yontmadık da asla. O katkıyı, birlikte aynı mecrada olduğumuzu varsaydığımız herkesle paylaştığımızı düşündük ve birlikte bir üst düzeye eriştiğimizi duyumsadı isek, o duygu bize her zaman yetti ve arttı bile.

Bayan Aksop, -kendinden hareketle- bu söylediklerimize mutlaka inanmayacaktır. Ama bu arada kendisine küçük bir tavsiyemiz olacak. Üstünlük hasretini pek çok çekmiş bir çevreye mensup olarak, hiç değilse bu umudu sürdürebilmek için -aslında hiç de ihtiyaçları olmayan- bazı küçültücü numaralara başvurmaktan -yol yakınken- vazgeçsin.

Hüsamettin Çetinkaya diye biri yıllar önce bizim “İslâmî hareket”e ilişkin yaklaşımımız ile o malûm muhafazakâr sakızın, yani bizim “sosyalist geçmişimizi toptan reddettiğimiz” yalanını harmanladığı birkaç yazı yazmıştı.*

Demogoji yapmasını bile becerememiş bu zatın grotesk hezeyanları cevap verilmeye elbette değmezdi. Ama Bayan Aksop şimdi bunların bir bölümünü alıntılıyor ve alıntının hemen altında da “H. Çetinkaya’nın söyledikleri kendisini bağlar” deyiveriyor. Ama böyle deyiverince sizi bağlamamış mı oluyor of laflar Bayan Aksop? Dürüst insan fikir namusu olan biri kendisini bağlamayacak bir şeyi kendi iddiasının kanıtı olarak sunmaz. Üstelik bu pantalon paçası düzeyinde de durmuyor, Bayan Aksop, hemen devam edip o yazılanların “.. sosyalist geçmişimizin toptan reddiyesine yol açan bir söyleme ilişkin ciddi bir eleştiri” olduğunu söylüyor. Aynı alıntıya dair, “Beni bağlamaz” ifadesiyle “ciddi bir eleştiri bu” hükmünü aynı cümle içine yerleştirdiğinde Bayan Aksop ne demiş oluyor acaba? En hafifinden kendi içinde tutarlı bir cümle nasıl kurulur dersine ihtiyacı var bu bayanın.

Ayrıca yaptığı alıntıda H. Çetinkaya şu mahut “geçmişi reddettiğimiz” ithamını -bu itham sahiplerinin hemen hepsinin yaptığı gibi- hiçbir özel kanıt, gerekçe ve argüman göstermeden sadece ağzı köpürerek yineliyor.** Bu sözleri “ciddi eleştiri” payesine yükselten şey herhalde o saçılan köpüklerdir. Kısaca bir noktaya daha değineyim. Bayan Aksop benim “sosyalizmi şimdiden hayata geçirme” perspektifinin geleneksel sosyalizmle taban tabana zıt olduğunu ifade eden sözlerime “El insaf” diye itiraz edip ve bunun hiç de böyle olmadığının kanıtı olarak geleneksel sosyalizmin özelleştirmeye karşı duruşunun, mevcut düzeni “kamusallaştırmalar” - “yani devlet işletmeleri” yapmaya zorlama mücadelesinin tamı tamına “sosyalizmi bugünden inşâ etmek” anlamına geldiğini söylüyor. Burada geleneksel sosyalizm anlayışı içinde pek yaygın bir görüş dile getirilmiş oluyor.

Kapitalizmi özel mülkiyetle, sosyalizmi devlet mülkiyeti ile özdeşleştirme, kapitalizmin “gerçek doğası”nı güç, dinamizm açmaz ve zaaflarını perdeleyen, buna mukabil sosyalizmin üzerinde yükseleceği potansiyeli ve dinamikleri iğdiş eden çok yaygın, basit ama etkili bir “ideoloji”dir bu.

Marx’ın düşünsel mirasının bu zaten var olan ideolojiye bilimsel ve felsefi bir kılıf giydirmek, bilimsel ve felsefi bazı argümanlarla donatmak gibi yorumlayan geleneksel sosyalistler, sosyalizmle devlet mülkiyetini eşitleyen “deneme”lerin tümünün utanç verici manzaralarla çöküşü karşısında -hiç değilse o noktada- bu ideolojiyi kökten sorgulamaya yönelecekleri umulabilirdi. Ama anlaşılan öylesine içselleştirilmiş bir ideoloji ki bu, kapitalizmin devlet işletmelerini bile “sosyalizmin inşâ edilmesi” diye görmeyi hâlâ sürdürüyor. Marx’ın “devlet kapitalizmi”ni, devlet eliyle sosyalizmi kurmayı savunan “Katheder Sosyalist”leri şiddetle eleştirişini gözardı ettiğiniz besbelli de; Tansu Çiller, Türkiye’deki özelleştirme programını “son sosyalist devleti yıkıyoruz” diye ilân ederken, bari biraz durup düşünseydiniz.

Birikim’de ta 1980 öncesi ekonomi politik eleştirilerimizden başlayıp bugüne kadar defalarca, Marx’ın zaten var olan mülkiyet sorunu üzerine kurulu sosyalizm anlayışının yerine “üretim ilişkileri” kavramı üzerine kurulu bir sosyalizm anlayışı kurmaya çalıştığını ve bu ikisi arasındaki ince gibi gözüken farkın olağanüstü önemde olduğunu anlatmaya çalıştı isek de mülkiyete düğümlenmiş zihin koridorlarında pek fazla ilerleme sağlayamadık.

O nedenle şimdilik, Bayan Aksop’un devlet mülkiyeti ile zaten sosyalizm bugünden inşâ ediliyor” tezini “insaf”la karşılıyorum sadece.

3. “POSTMODERN” OLMAK

Şu son yıllarda Birikim adına bir de “postmodern” sıfat ekleyerek konuşmak, geleneksel sosyalizmin her tür eğiliminin keyifle katıldığı bir “moda”dır.

Neden acaba diye soracak olursanız ilkin şu olguyla karşılaşıp şaşırırsınız. Postmodernizmin, bir durum, yaklaşım ve dönem olarak en kapsamlı, analiz ve eleştirilerinin yapıldığı yer Birikim’dir. Birikim’e postmodern diyenlerin tümünün zahmet edip bu pek söz edilen konu -bazılarınca “belâ”- üzerine yazdıklarının toplamını çok açan yazılar yayımladık bu dergide.*

O yazıların tümünün “postmodernizm” eleştirisi olmasına rağmen, yine de postmodern sıfatıyla yaftalanmamızın nedeni de -Türkiye’yi, buradaki sosyalist hareketi tanımayanlara pek tuhaf gelebilir ama- işte o yazıları yayımlamış olmamız. Bunların eleştiri yazıları olması hiç önemli değildir. Mensup olduğu “siyaset”in verili bilgi ve konu çerçevesine dahil olmayan bir konu yepyeni dahi olsa “yabancı”dır, dolayısıyla adeta içgüdüsel olarak “karşı” olunur. Bu “yabancıyı düşünce bilgi çerçevemizin civarına getiren onun eleştirisini” yabancıya karşı gösterilmesi gereken hiddet ve şiddetle yapmıyorsa, onun taraftarı olarak hemen yaftalanıverir.

Birikim’de pek çok kez karşılaştığımız için gayet iyi tanırız bu kafa yapısını. “Avrupa komünizmi”nin geniş bir tanıtımını ve eleştirisini yaptığımız dosya nedeniyle “Avrokomünist”, aynı şekilde yapısalcılık dosyası nedeniyle yapısalcı, Gramsci’ye yer verdiğimiz için Gramscici, ... “olduk”, vs. Darbeler bağlamında Türkiye’nin ordu-devlet-toplum ilişkilerinin özgül yanlarını sorgulamak için kullandığımız “sivil toplum” kavramı da yakamıza o ne idüğü belirsiz “sivil toplumcu” etiketini taktırdı.

Dolayısıyla artık şerbetli olduğumuz için bu “postmodern” etiketine aldırdığımız falan yok. Devam edebilirler.

Ama işin bir başka ve çok önemli, hayatî bir yönü var. Postmodernizmden söz edilmeye başlandığı dönem, yani 1980’li yıllar ve sonrasında, tümü birden ele alındığında bize “üretici güçlerde devrim” dedirten gelişmeler hızla her alanda boy gösterir oldu. Genetik, uzay teknolojisi, bilgisayarlar ve iletişim araç ve teknolojileri başta olmak üzere, derece derece tüm faaliyet alanlarında kaydedilen bu “devrimci” gelişmeler, üretim ilişkilerini ve yöntemlerini ciddi değişimlere zorlarken, hayatın tüm alanlarını da kaotikleşen bir değişime sürüklemekteydi.

Bizim “sosyalizmin kendisinde bir devrim zorunluğu”ndan söz etmemizin bir gerekçesi sosyalizm tarihi ve mirasından çıkardığımız sonuçlardı. Öbür ana gerekçesi de şu yukarıda gayet özetle bahsettiğimiz olgu ve gelişmelerin genel mahiyeti ve sunduğu potansiyel imkânlardı.

Sanıyorum ve hattâ kuvvetle inanıyorum ki, bize “postmodern” sıfatı takılmasının asıl ve “nedense” açıkça belirtilmeyen nedeni, bizim şu son bahsettiğimiz konuların sosyalizmin tanımlanması sorununa mutlaka dahil edilmesi gerektiği noktasında gayet ısrarlı oluşumuzdur. Dahası, sosyalizm tartışmalarının “geçmişin değerlendirilmesi” zeminini talileştirerek, ağırlıkla o olguların değerlendirilmesi zeminine kaydırılması gerektiğini vurgulamışızdır.

“Geçmişi reddediyorlar” ithamı ve “postmodern” etiketi işte bundan kaynaklanıyor olmasın?

Eğer böyleyse -ki eminiz bundan- bu bir kaçış değil midir? Nasıl ve nereyedir bu acınası kaçış?

YOL AYRIMINDA ORTA YOLDAN YÜRÜMEK

D.C. Saner’in muhafazakâr kampın dışında durduğu ortada. Özel olarak benim ve Birikim’in sürekli yazarlarının ÖDP’deki durum ve genel olarak sosyalizme dair ileri sürdüğümüz görüşleri eleştirmek için kaleme aldığı yazının ana fikri herkesin de tespit ettiği üzere daha önce alıntı yaptığımız pasajda ifade ediliyor. Buradan da anlaşılacağı üzere D.C. Saner, “sosyalizm kuramı”nın da (Marksizm) eleştirilmesi gerektiğini söylüyor, hattâ yer yer “Marksizmin kendini yenilemesi”nden söz ediyor ve böylece bir ayağını -şimdilik öyle diyelim- “yeni bir sosyalizm” yoluna basmış görünürken, hemen ardından bunun “kuramın ekseni”ni ve temel öncüllerini sarsmadan yapmak gerektiğini söyleyip, bir ayağını da “geleneksel sosyalizm” yoluna koymuş oluyor. Gerçi sözlerinden “vücut ağırlığını” çok daha fazlasıyla bu yola yüklediği, oraya daha sıkı bastığı görülüyor, ama bu öbür yana ağırlık kaydırmayacağı anlamına da gelmiyor doğrusu.

Vücut böyle konumlanmış da baş nerede? Buna az sonra bakmak üzere önce bu duruşla ilgili birkaç söz söyleyelim.

Ayrıntıları bırakalım. Ortada sosyalizm ve onun için mücadelenin nasıl olması gerektiğine dair iki çok farklı fikir kümesi var. Bunlar -kestirme bir ifadeyle- hayli karşıt yaklaşımlarla ve öncüllerden hareketle oluşturulmuş fikirler. Ve ya şu yoldan ya da öbüründen yürünmesini gerektiriyorlar. Bunları kendi içlerinde tutarlı fikir alanları olarak ele aldığımızda hiç şüphesiz ikna edici olmayan, eksik ve hattâ düpedüz yanlış ögeler içerdiklerini söyleyebiliriz. Veya tersinden ifade edilirse her ikisinde de itiraz edilemez güç ve doğrulukta görünen ögeler olabilir.

Eğer “normal” bir durumda olsaydık, ikisi arasında kesin bir tercih yapmayı gerekli görmez, her ikisini de uzlaştıran veya yanyana getiren bir “formül” arardık. Ve bu da pekâlâ sağduyulu bir yaklaşım sayılabilirdi.

Oysa normal bir durumda değiliz. Israrla belirttiğimiz gibi gayet kritik bir eşikteyiz ve ne denli acıtıcı olursa olsun, fikir düzeyinde kesin bir tercih yapma noktasındayız. Bir “karar anı”dır bu ve böylesi anlarda tercihi “% 100 doğru” olandan yana yapma şansımız yoktur. Eksikleri gedikleri olan hattâ bazı noktalarda ötekinden belirgin biçimde zayıf görünen bir “alternatif”i kesin olarak benimsemek ve o yoldan yürümek zorundayız.

Karar anlarında sağduyulu tavır tam da budur.

D.C. Saner, şimdiye kadar Türkiye sosyalist hareketinin fikrî tartışmalar tarihi boyunca çatışan fikirler arasında orta yolu seçerek yürüyen ve bu sayede de güç ve genişleme imkânı bulmuş bir geleneği sürdürerek şimdi de benzer bir tutumla yürünebileceğini düşünüyor olabilir.

Yürünebilir de; ama tekrar ediyorum şu bulunduğumuz noktayı, önceden geçtiğimiz noktalara asla benzetmemelidir. Gerçek bir karar anındayız. Ve geleceğin -daha şimdiden şekillenmekte olduğunu gördüğümüz- yepyeni içerikte sorunlarının hayatî önemi bağlamında iliklerimizde hissedemiyorsak... söyleyecek fazla bir sözüm de yok.

Ancak D.C. Saner’in bu şu anda fikir düzeyinde süren tartışmada her iki eğilimi de “kollayan” bir duruşu temsil ediyor olmasının bir diğer önemli “dayanağı” daha var. Bundan dolayı o, bizim şu yukarıda yaptığımız “karar anı” vurgulamasına aynen katılıyor, gerçekten bir karar anında olduğumuzu kabul ediyor olsa da; o “duruşu”nu değiştirmesinin gerekmediğini düşünmektedir.

Çünkü ona göre bu duruş, fikre değil “pratiğe” dayalı bir duruştur. Dolayısıyla o fikirlere değil pratiğe bakarak “karar” ve hüküm verilmesi gerektiğini savunmaktadır aslında.

D.C. Saner bunu, değil sosyalistlerin hiç kimsenin reddedemeyeceği, o fikirler ve olgular, teori ile eylem arasındaki ilişkilere dair genel görüşlere sık sık atıf yaparak ifade etmiş oluyor. Ama sorun “kuram ile deneyim arasındaki bağı sürekli canlı tutmak” gibi basit doğruların -sanki buna itiraz eden birileri varmışçasına- gözardı edilmiş olmasında değildir. Sorun, deneyimine girişilecek “kuram”ın ne ve nasıl olması gerektiği sorunudur. Neyin deneyimini yapacağınız sorusudur cevaplandırılması gereken. O “ne” sorusunun cevabını fikir düzeyinde verecek, sonra da bunu “deneyerek”, pratiğini yaparak doğruluk ve geçerlilik derecesini sınamış, onu terk etmek mi yoksa geliştirmek mi gerektiğini görmüş olacaksınız.

Dolayısıyla pratik, özellikle sosyalistler için, önce “zihinde” kurulmuş bir fikri ardından onun uygulamaya konulması süreci ve işlemidir. Bu, var olan gerçeklikte gizil bir imkânın, bir ihtimalin önce zihnen kavranması, uygulanabilir bir fikir haline getirilmesi sonra da mevcut gerçeklikte yer almayan bir gerçek, bir durum yaratmak üzere eyleme dönüştürülmesi demektir.

Oysa başka bir “pratik” ve pratikçilik türü de vardır. Ve bu ikisi apayrı yöntemlerdir. Bu ikinciler için “pratiği” yapılacak şey, bir fikir değil, mevcut gerçekliğin sunduğu bir fırsat, verdiği bir hareket alanıdır. Bu pratikçiler neyin yapılması gerektiğine dair fikirlerden hareket etmezler, neyi yapabileceklerini “hayat onlara gösterir” zaten. Düşünmelerine gerek yoktur. Veya düşünce ve değerlere o pratiklerinin başka beklentilere de cevap verdiği izlenim ve umudunu vermek için, tıpkı bir zarf gibi kullanmak üzere ihtiyaçları vardır.

D. C. Saner herhalde bunları gayet iyi bilmekte ve asla bu ikinci tür pratikçiliği kasdetmemektedir. Her ne kadar yazısında sosyalist pratik alanımızda halen geçerliliğini koruyan geleneksel sosyalizmin bize karşı kullandığı suçlama sıfat ve argümanlarına bol bol yer vermişse de, bu “hazır malzeme”yi kullanma kolaycılığına kaçmışsa da; bunlara cevap verme gereğini duymamamın gerekçesi de, D.C. Saner hakkında az önce yazdığım cümleye inanmak istememdir.

(*) Sosyalizmin bugünden hayata geçirilmesi perspektifine karşı en sık kullanılan argüman, bu anlayışla oluşturulacak örgütlenmelerin sistemin -vahşi- saldırılarına dayanamayacağı önyargısıdır. İyi de, bizim eleştirdiğimiz geleneksel mücadele perspektifinin örgütlenmeleri dayandılar mı peki, diye sorulursa ne cevap vereceksiniz?

Ama hemen belirteyim; ne bizim önerdiğimiz ne de geleneksel perspektifin geçerliliği, doğruluğu hakkındaki hüküm bu “dayanıp dayanmama” kıstasına, argümanına müracaatla verilebilir.

Siz, araçların, yol yöntem ve örgütlenme tarzlarınızın da amacınızı belirlediğini bilir, dolayısıyla amacınıza uygun bir rotada yürürsünüz. “Dayanma ihtimaliniz -nasıl ölçülür bilinmez ama- binde bir olsa bile yapmanız gereken budur. Size düşen dayanma güç ve olanaklarını nasıl geliştirilebiliriz sorusuna her defasında yeni ve yetkin cevaplar bulabilmektir. Ve eğer sosyalist bir örgütlenmeden söz ediyorsak ve sosyalizm kapitalizminkine aşkın bir hayat, varoluş tarzı ise onun bu niteliği ile saldırının cephe gerisini ne ölçüde “tahrip” edebileceğini niçin hesaba katmıyoruz?

(*) “Birikim Nereye Gidiyor”, Edebiyat ve Eleştiri, Eylül 1992, sayı 3/4. “Birikim ‘Özel Sayı’sı Üzerine: Biz Camiye Giriyoruz. Ama Namaz Kılmıyoruz, Edebiyat Eleştiri, Güz 1993, sayı 4. “Tüketilen Kimlikler ya da Enteresan Rasyonalite Biçimleri”, Edebiyat Eleştiri, Yaz 1994, sayı 6/7.

(**) G.A. Aktop ve D. C. Saner, benim ve Birikim’in sürekli yazarlarının Türkiye’deki İslâmî harekete dair düşünce ve tavır önerilerimizin gayet yanlış olduğuna dair bazı ifadelere de yer vermişler yazılarında. Bunu ve böyle yapan daha pek çokları da var.

Önerim şu: Bu, haliyle çok önemli konuda ya kendileri ya da çevrelerinde bu konuda uzman saydıkları birileri zahmet edip bize şu yanlışımızı bir iyice sergileyen doyurucu bir yazı yazsın.

Sizi temin ederim ki; bu zahmetinin karşılığını fazlasıyla alacaktır.

(*) Ama elbette o baylar için bunların önemi yok. Onlar için bu kadar yazı, analiz asla gerekli değildir. Onlar konuya dair iki satır okusalar hattâ şöyle bir duyuverseler bile neyin ne olduğunu, işlevini, amacını anında tespit ve tarif ederler. Bazıları bunun körlerin fil tarifine pek benzediğini iddia edebilirler ama körün yaptığı tariften memnun olduğunu da dikkate almazlar.