Anasayfa > Birikim Arşiv > 113 - Eylül 1998 > Fransa'da Nasyonel-Popülist Sağın Öngörülür Yükselişi

Fransa'da Nasyonel-Popülist Sağın Öngörülür Yükselişi

Ahmet İnsel | (Sayı : 113 - Eylül 1998)

Fransa’da geçtiğimiz Mart ayındaki bölge meclisleri seçimlerinde, aşırı sağın oylarının %15 çıkması sürpriz değildi. 1970 sonlarına kadar, farklı aşırı sağ grupçukların içinde bir grupçuk olan Milli Cephe, ilk kez, 1984’teki Avrupa Parlamentosu seçimlerinde, beşinci parti olarak varlığını gösterdi. Fransız Beşinci Cumhuriyetinin o güne kadar temel direği olan dar bölgeli, iki turlu seçim sistemi, Avrupa seçimlerinde yürürlükte değildi. Yalnız Avrupa Parlamentosu seçimlerinde geçerli olmak üzere, nispi temsil sistemini Fransa da ister istemez kabul etmişti. Bu seçimlerde Millî Cephe, az da olsa, Avrupa Parlamentosu’na milletvekili yollayacak kadar oy elde etti.

Avrupa Parlamentosu Jean-Marie Le Pen’in en rahat olduğu seçimlerdi. Avrupa Birliği kurumları, Jean Marie Le Pen’e milliyetçi söylemin ücra köşelerinde kalmış argümanları, popüler tahayyül dünyasının basit gerçekleriyle birleştirerek usta biçimde sunabileceği birçok konu sunuyordu. Bürokrasinin belki en ağır biçiminin egemen olduğu Avrupa Komisyonu; her konuda yerel iktisadî ve sosyal geleneklere karışan, onları tekdüze biçimde düzenlemeye kalkışan teknokratlar; ulusal egemenliğin ulusüstü bir kuruma devrinin yarattığı endişe... Bütün bunlara karşı Le Pen, ulusun ve ulusal devletin yerini almaya hazırlanan bir “ne idüğü belirsiz”, “kozmopolitizm ve Amerikan uşaklığı” kuruma karşı, Aile ve Vatanı savunuyordu. Popüler Fransa’nın bilinçaltında yaşayan korkuları, Avrupa Birliği öcüsünü kullanarak ustaca canlandırıyordu. Kullandığı tema basit ama etkiliydi: “Anavatan Fransa’yı, yabancılardan önce Fransızların vatanı yapmak”. Le Pen’in Fransa’da siyasal yaşamın ön sıralarına ilk Avrupa Parlamentosu seçimleriyle yerleşmesi bir rastlantı değildi.

Cumhurbaşkanlığında Mitterrand’ın üçüncü yılıydı ve Fransa, sağın tabiriyle “sosyalo-komünist koalisyonundan” yeni çıkmıştı. Mitterrand’ın 1972’de Komünist Partisine uzattığı öldürücü el sonuçlarını vermiş ve Komünist Partisi solun küçük ortağı durumuna gelmişti. Komünistlerin kaybettiği oy tabanının bir kısmı sosyalistlerde toplanırken, Le Pen de, o güne kadar yabancısı olduğu bu popüler işçi oylarıyla tanışıyordu. Özellikle Fransa’nın güneyinde, Marsilya, Toulon gibi korporatist geleneği o güne kadar canlı biçimde saklayabilmiş, geleneksel işçi sınıfının yaşadığı şaşkınlık, onları Le Pen’in büyüklere karşı küçüklere arka çıkan söylemine karşı daha duyarlı kılıyordu.

Mitterrand’ın cumhurbaşkanı seçilmesini izleyen üç yıl içinde sosyalistler, liberalizm, pazar ekonomisi ve dünya pazarıyla barıştılar. Fransa’yı Avrupa ekonomisine entegre etmeyi hedefleyen bir yeniden yapılanma programını uygulamaya koydular. Sosyalistlerin tavizsiz biçimde giriştikleri liberalizasyon programının sosyal cephesi zayıftı. Klâsik işçi sınıfının çoğunlukta olduğu bölgelerde, demir-çelik, madenler, tersaneler gibi çöken üretim dallarında işsizlik baş döndürücü bir hızla yükseliyordu. Üst üste gelen darbelerle sersemleyen, beklemediği bir anda deklase olan bu kesimin popülist bir hatibin peşine takılması zor olmadı.

Le Pen, kendini vebâlı gibi dışlayan dört büyük partiye (iki sağ parti, sosyalistler ve komünistler) çatıyor, bunları “dörtlü çete” olarak tanımlıyordu. Söyleminin ana ekseninde, siyasetçi tayfasının “derin Fransa”nın gerçeklerine giderek yabancılaşması teması vardı. MC’nin adayları iki turlu seçimlerin ikinci turunda dışlandıkça, çenesi yukarı kalkmış, ağzında şirret bir aşağılayıcı ifadeyle televizyon ekranlarında “siyasetçi tayfasının üçkağıtlarıyla” Le Pen’in alay etmesi, popüler kesimlerde etkili oluyordu.

Çok usta bir hatip olan Le Pen, basitleştirildikçe içindeki doğruluk payı azalan, ama az eğitimli kesimlerin anlamakta zorluk çekmedikleri “dört dörtlük doğruları” her fırsatta, bıkıp usanmadan tekrarladı. Le Pen’in doğruları, ırkçı olmayan ama yabancılardan da pek fazla hoşlanmayan ortalama Fransızın kalbine hitap ediyordu; ya da vergi, sosyal sigorta gibi kesintilere karşı genetik bir tepkisi olan Fransızlar’ın cüzdanına. Bu iki yaklaşımı birarada birçok Fransızda bulmak zor değildi. Siyasal bilinci ya da dini formasyonu gereği hümanizmayı benimsemiş Fransızlar, kulaklarını bu çağrıya karşı tıkayabildiler. Ama iktisadî kriz, işsizlik, küreselleşme, artan yabancı nüfus, elden giden refah devleti ve buna rağmen artan vergi ve sosyal kesintiler karşısında, Le Pen’in düz doğrularını yüksek sesle tekrarlayan kesim büyümeye devam etti. Son seçimlerde MC’nin, Le Pen’in küstah dudak büküşlü fotoğrafının yanında, “Elleri temiz, başı dik” yazılı afişleri, faşizmin ezik, deklase insanları elde etmeye yönelik evrensel yöntemini sergiliyordu.

Sağın ve solun dönüşümlü olarak iktidara gelmeleri ve sorunların hiçbir değişikliğe uğramadan, inanılmaz bir istikrarla devam etmesi, Le Pen’in “siyasetçi milletine” karşı yönelttiği şiddetli sözlü saldırının dozunu arttırmaya yöneltti. Milli Cephe, kendi ifadesiyle, “gerçek Fransa”nın sözcüsü, “dörtlü çete” ise, “kozmopolit, teknokrat, kendini beğenmiş, Avrupacı, küreselleşmeci, mutlu azınlık Fransa’sının” temsilcisiydi. Bunun yanında, Milli Cephe lideri, II. Dünya savaşı sırasında işgâlci Alman güçleriyle işbirliğine girmiş olan Vichy hükümetine göz kırpmaktan, derin Fransa’nın bilinç altında canlı duran Yahudi ve Arap düşmanlığını okşayan cümleler sarfetmekten de geri durmuyordu.

Alman toplama kamplarında Yahudiler’in gaz odalarında öldürülmelerinin “tarihte bir detay” olduğunu ifade edebilen Le Pen’in bu tahrikleri hesaplıydı. Bir yanda, ırkçı-faşist militan kadrolarını ve vurucu güçlerini istim üstünde tutup, bir Avrupa faşist güçler birliği (Kahverengi Enternasyonal) projesini okşuyordu. Diğer yandan ırkçı, Yahudi aleyhtarı sözleri nedeniyle kendisine karşı açılan davaları kullanıp, kendisini “uluslararası sosyalist-siyonist mafyasının gerçek Fransa’yı” boğma çabasına karşı ayaklanmış bir mehdi olarak sunuyordu.

1980’lerin başından itibaren MC’nin en önemli yıllık toplantısı, Jeanne d’Arc’ın anıldığı gün oldu. 15. yüzyılda Fransızlar’ın İngilizler’e karşı kendi topraklarında sürdürdükleri mücadelenin ve Fransızlar’ın kadim İngiliz düşmanlığının simgesi, İngilizler’in Orleans kentinde yaktıkları “Orleans’ın bakiresi” Jeanne d’Arc, MC’nin sancağıydı artık. Buna Puvatya’da Müslüman-Arap istilasının durdurulmasının küllenmiş hatırası eşelenip canlandırılıp ilave edilince, derin Fransa’nın bilinçaltındaki yabancı düşmanlığı modern simgelerde tecessüm etmeye başladı. Anglo-sakson iktisadî liberalizmine teslim olmuş Avrupacı teknokratlara karşı direnişin sancağı Jeanne d’Arc’ın elindeydi; Fransa’yı içeriden işgâl eden esmer tenli, Mağripli Müslüman yabancılara karşı mücadelenin savaş çığlığı ise Puvatya’ydı.

Le Pen ve sağ kolu Megret, “millî tercih” programını, yani sosyal yardımlardan yararlanmaktan iş bulmaya veya çocuğunu devlet okuluna yazdırma ya da sosyal konutlarda yer bulmaya her konuda Fransız vatandaşlarına öncelik tanınması ilkesini savunurlarken, yabancı işçi nüfusunun ve işsizliğin yüksek olduğu yerlerde, örneğin Marsilya’da kendilerini birinci parti konumuna getirecek en önemli sloganın bu olduğunu doğru tespit etmişlerdi. MC, son iki yılda yönetimini eline geçirdiği bir iki belediyede “millî tercih” ilkesini kısmen uygulamaya koydu. Çok çocuklu Fransız ailelere, MC’li belediyeler Fransız ailelere yardım adı altında ek yardımlar vermeye başladılar. Le Pen’in sözcülerine göre bu önlem, Fransız kanını korumak için gerekli bir “pozitif ayrımcılıktı”. Gerçi Danıştay “millî tercih” ilkesinin kanunun öngördüğü eşitlik ilkesine aykırı olduğu gerekçesiyle iptal etti. Belki bu iptal, MC’li belediyeleri daha da rahatlattı. Hem uygulaması zor ve sonuçları beklenenin tam tersi olma ihtimali olan bir önlemi uygulayamayacaklar hem de bu önlemi onlara uygulatmayan bürokratlara karşı mağdur söylemini benimseyeceklerdi.

Aslında “millî tercih” kavramı, yakın zamana kadar Komünist Partisi’ne oy veren kitleyi de yakından etkiliyordu. Komünist Partisinin 1970’lerde anti-emperyalist kulvarda kullandığı, “önce Fransa” sloganına benzer bir etki yapıyordu. Özellikle işsizliğin yoğun olduğu işçi bölgelerinde, küçük işletme sahipleri, esnaf ve zanaatkârlar, emekliler gibi popüler kesimlerde, “millî tercih” kavramı önemli bir yankı uyandırmaya başladı. Söylemin gerçekle ilişkisi değil, popüler kesimlerin tahayyül dünyalarındaki çağrışımları önemliydi.

Yapılan istatistiki çalışmalar, gerçekte Fransız ekonomisinin ihracat nedeniyle yarattığı istihdamın ithalat nedeniyle yok ettiği iş olanaklarından daha büyük olduğunu gösteriyordu.


Le Pen’in yükselişinin sorumluları arasında François Mitterrand’ın adı çok sık geçer. Mitterrand’ın De Gaulle’ün stratejisinin benzerini uyguladığını birçok gözlemci iddia eder. De Gaulle’ün 1958’den itibaren uyguladığı siyasal strateji, Komünist Partisi’yle kendisi arasında bir alan yaratmak ve bu alanı temsil edecek bir partiye yer bırakmamaktı. Fransız Komünist Partisi, sivil toplum içinde çok güçlü olmasına karşılık, siyasal yaşamda marjinal konumda kalıyordu. Solu Komünist Partisi temsil edince, solun alternatif olması mümkün olmuyordu. Bu stratejiyi Mitterrand’ın 1972’de Ortak Programı imzalaması bozdu. Mitterrand, komünistleri de içine alan bir sol ittifak alanı yaratarak, De Gaullecü sağın siyasal tekelini kırmaya başladı. Komünistlerle merkezin arasının birleşmesini sağladı. Bunun sonuçlarını ise 1981’de seçimleri kazanarak elde etti. Bu arada Komünist Partisi artık etkisinden kurtulamayacağı öldürücü öpücükle adım adım küçüldü. Gözlemciler, Mitterrand’ın De Gaulle’ün stratejisine benzer bir stratejiyi 1981’den sonra sağa karşı uygulamaya koyduğunu iddia ediyorlar. Strateji özetle şu: Son derece marjinal bir parti olan Milli Cephe’nin gelişmesini el altından destekleyip, sağı iki turlu seçimlerde Le Pen’e bağımlı bırakmak; ondan sonra, sağın faşizmle işbirliği yaptığını ispat edip, merkez oylarını sağ partilerden kaçırmak.

Mitterrand’ın 1980 ortalarında, devlet televizyonlarına, Le Pen’in hakkı olan kotayı vermelerini şahsen emrettiği iddia edilir. Ikinci delil olarak, 1985’te sosyalistlerin seçim sistemini değiştirip, nispi temsili yeniden getirmeleri ve parlamento yolunu MC’ye açmaları ileri sürülür. Bu iki iddia da, tam tersine Fransa’da sosyalistler ve Mitterrand’ın demokrasi ilkelerine daha sadık olduklarının göstergesi olarak da ele alınabilir. Zaten Mitterrand’ın amacının, bugüne kadar çoğunlukla De Gaullecü harekete, kısmen de liberallere yönelen reaksiyoner küçük burjuva oylarının, MC’ye kanalize edilip, dondurulmasını sağlamak olduğunu esas olarak sağ eğilimli gözlemciler iddia ederler. Sosyalistler ve komünistler ise, MC gibi bir hareketin güçlenmesini seçim taktikleriyle değil, iktisadî ve toplumsal bunalımla izah etmenin gerekliliğini vurgularlar. Buna rağmen, sağın 1986’da ilk fırsatta yürürlükten kaldırdığı nispi temsil sistemini sosyalistlerin ikinci kez gündeme getirmemeleri de elbette anlamlıdır.

1990 ortalarından itibaren MC’ye yönelen %15’lik bir oyu kullanamayan geleneksel sağın, seçmen kütlesi olarak Fransa’da çoğunlukta olsa bile, iktidarı sol ve yeşiller koalisyonlarına devretmek zorunda kalması, solun MC’yi kendi yararına kullandığı veya en azından, istemese de bundan yararlandığı fikrine somut bir zemin oluşturuyor. Son seçimlerde toplam oylar içinde sağ ve aşırı sağın oyları %55-60 civarındayken, MC’nin dondurulmuş ve etkisiz hale getirilmiş oyları sayesinde, sol koalisyon parlamentoda çoğunluk sağladı ve hükümeti kurdu. Dolayısıyla denebilir ki, son milletvekili seçimlerini sol kazanmadı; ikinci turda MC’nin adaylarını seçimden çekmemesi nedeniyle, sağ kaybetti.

1992 Avrupa seçimlerinde MC’nin Fransa’da artık bölgesel değil, ulusal bir temsil gücü olduğu kanıtlandı. Bunu izleyen tüm seçimlerde bu olgu daha da güçlenerek, doğrulandı. 1990’lardan sonra MC’nin yükselişini Mitterrand’ın “Makyavelist stratejisi” ile açıklamak son derece yetersiz kalır. Özellikle sağ gözlemcilerin sık kullandıkları bu argüman, esas olarak sağın neden Le Pen’in yükselişini engelleyemediğini, onun karşısında güçsüz ve çaresiz kaldığı sorusunu gündeme getirmeme işlevi görmekte. Milli Cephe, Fransız sağının büyük ölçüde isteyip de dile getirmediği, dile getirmekten çekindiği veya solun ideolojik gücü karşısında aşırı sağın temalarından kısmen uzak kalmak zorunda kaldığı temaları fütursuzca dile getiriyor. Bu ise MC karşısında sağı kısmen paralize ediyor.

MC’nin etki alanının bölgesel olmaktan çıkıp, tüm Fransa’yı kaplaması sonuçlarını vermekte gecikmedi. İki turlu dar bölgeli seçim sistemi nedeniyle parlamento yolu fiilen kapalı bile olsa, Le Pen’in taraftarlarının bazı bölgelerde yoğunlaşmasıyla, son milletvekili seçimlerinden önceki yerel seçimlerde MC beklenmedik sonuçlar elde etti. Böylece Vitrolles, Marignane, Orange gibi orta boy belediyeler, Milli Cephe’nin denetimine geçtiler. Bu şehirlerin hepsinin Marsilya havalisinde yer alması ve eskiden sol oyların buralarda çok güçlü olması ayrıca anlamlıydı.


Fransa’da Milli Cephe’nin oylarının artışını dört etmenle açıklamak mümkün: emniyetsizlik, işsizlik, fakirlik, yabancı işçiler.

MC’nin son seçimlerde en fazla işlediği temalardan birisi, “sokakta, okulda, metroda ve otobüste emniyet” sloganıydı. Fransa’yı ziyaret etmiş olanlar bilirler, bu ülkede Amerikan kentlerinin alışık olduğu şiddet yoktur. Buna rağmen, şiddet-uyuşturucu-güvensizlik üçlüsünün, özellikle sorunlu varoşların çevresinde yaşayan halkın en hassas olduğu tema olduğunu anlayan Le Pen ve erkânı, güvensizlik konusunu her fırsatta öne çıkarmaya dikkat etti. Diğer Avrupa ülkeleri gibi, nüfusu giderek yaşlanan Fransa’da güvensizlik teması, birçok sıkıntıyı aynı anda ifade edebiliyordu.

Anne ve babası Fransız bir liselinin okulda Cezayir kökenli veya pasaportlu bir başka öğrenci tarafından bıçaklanması ya da öldürülmesi gibi olayları, MC militanları hiç sektirmeden sahiplendiler. Bunları ırkçı vurguları belirgin olan ama resmen güvenlik temasını işleyen gösterilere dönüştürdüler. Birkaç kez, katil gencin dört kuşak katıksız Fransız çıktığı da oldu ama Le Pen ırkçı söylemini bu durumda da bozmadı. MC işkence yapmakla, yabancılara kötü davranmakla suçlanan polislerin yanında, gösterişli biçimde yer aldı. “Güvenliği bozanları huzursuz etmek” sloganıyla ifade edilen önlemler, esas olarak potansiyel suçlu olarak görülen gençler ve Kuzey Afrikalılar’ın her yerde polis tarafından rahatsız edilmesine dayanıyordu. Bu önlemlerin daha da sistemli biçimde uygulanmasını gösterişli ve ısrarlı biçimde Le Pen talep ederken, bu taleplerinin oy potansiyelini görüyordu. Hapis cezalarının arttırılmasını, koşullu tahliyenin kaldırılmasını, ceza indirimlerinin yasaklanmasını önerirken de hedef aldığı seçmen kitlesi aynıydı.

MC işsizliğin çözümünü, tüm nasyonal-popülizmlerde olduğu gibi basit bir denkleme dayandırır: Fransızlar’ın işlerini elinden, ekmeklerini ağızlarından alan yabancıların memleketlerine geri yollanmaları. Böylece “zengin Fransa’nın” zenginliklerinden önce Fransızlar yararlanacaklar ve Fransız fakir kalmayacaktır. Üstelik yabancılar çok çocuk yapıp, aile yardımı sandığının malî kaynaklarını kurutmakta; tembel tembel oturup, çalışanların ve vergi verenlerin sırtından geçinmekte; uzak-yakın akrabalarını Fransa’ya getirip, onları hastanelerde bedava baktırmaktadırlar!

Bu ve benzeri popüler temaları üretme tekeli elbette MC’nin tekelinde değil. Geleneksel sağ, hattâ sol seçmenin de beyninin derinliklerinde bir yer işgâl eden bu “derin hakikatleri”, Le Pen sistemli biçimde ifade ederek, popüler tasarıma hâkim oldu. Kahve barında bir kadeh atıp, etraftakilerle laflarken ifade edilen, kestirmeden hakikatlerle örülü bu popüler tasarımın kıvrımları içinde en rahat davranan lider, tartışmasız Le Pen’di.

1970 ortalarından beri düzenli olarak artan ve 1995 ortalarında, resmî verilere göre faal nüfusun %12’sini kapsayan, gayrı resmî verilere göre ise %15’i aşan işsizlik, çoğu yerde olduğu gibi, Fransa’da da aşırı sağın doğal gübresiydi. İşsizlik bir yandan genç nüfusta yoğunlaşıyor ve genel güvensizlik ortamını besliyordu. Diğer yandan ise, 45-50 yaşın üzerindeki kesim, ilk kez uzun dönemli, hattâ kalıcı işsizlikle tanışıyordu. Kalifikasyonları birdenbire beş para etmeyen bu kesimin, “soyguncu devlet, tembel ve sömürücü yabancılar, mankafa bürokratlara” karşı tepkisini, Le Pen’in basit, demagojik ama açık seçik sloganları tercüman oluyordu.

Fransa’da popülist-ayaklanmacı, geleneksel bir küçük burjuva hareketi her zaman var oldu. Zanaatkârın ve özellikle küçük esnâfın vergiye ve memura tepkisini dile getiren bu hareket, 1950 yıllarında milletvekili olan Emile Poujade’ın adına ithafen “Pujadizm” olarak anılır. Eski bir “Pujadist” militan ve IV. Cumhuriyet döneminde milletvekili olan Le Pen, bu verimli damarı ustalıkla her zaman kullandı. Hele yerli devlet bürokratları ve mağrur teknokratlar yetmezmiş gibi, avrokrat denen Brüksel teknokratları peynirin nasıl yapılacağına kadar, her şeye burunlarını sokmaya başladıkça, bu küçük esnaf, zanaatkâr, kalifiye işçi, teknisyen kesimlerin “Pujadist” damarı daha bir kabardı. Nouvelles Observateur dergisinin yorumcularından Jacques Julliard’ın yerinde ifadesiyle, “köylüler ve zanaatkârların sonu, Poujade’ı çıkarmıştı; işçi sınıfının dağılması ise Le Pen’i başa sardı”. Bu gözleme, esnaf, zanaatkâr ve küçük işletme patronları üzerindeki sosyal devlet baskısının etkisini de ilave etmek yerinde olur.

1993’te büyük vergi indirimi vaatleriyle yeniden iktidara gelen sağ koalisyonun, bütçe açıklarını kapatmak için yeni vergi ve benzeri yükler getirmesi, o güne kadar MC’ye karşı soğuk duran büyük şirket yöneticileri ve serbest meslek sahipleri arasında bile Le Pen sempatizanlarının ortaya çıkmasına yol açtı. “Ne sağ, ne sol; ulusal yol” olarak Türkçe’ye adapte edilebilecek slogan, “hakikat siyaseti” yaptığını iddia eden MC’nin popüler bir üçüncü yol stratejisini ima ediyordu ve MC’nin farklı kesimleri etkisi altına almasını sağlıyordu. Bir eli küreselleşme kavanozunda olan yüksek gelir sahiplerinin içinden bile Le Pen’e oy verenler çıkıyordu artık. Çünkü Le Pen servet vergisinin hemen kaldırılmasını, gelir ve veraset vergilerinin de çok azaltılmasını öneriyordu. Bir de ölüm cezasının yeniden yürürlüğe girmesini!...

Son üç-dört yılda birbiri ardına patlak veren ve hem sağı hem de sosyalistleri içine alan yolsuzluk dosyaları, Le Pen’e ummadığı bir fırsat verdi. “Dörtlü çete”nin kirli siyasetine karşı, Le Pen “temiz Fransa’nın dirayetli ve namuslu kalbine seslendiğini” haykırarak, bir kez daha, “siyasetçiler kliğinin dalaverelerine” karşı, sıradan Fransızın tepkisine paratoner vazifesi gördü. Bu işlev, zamanında Komünist Partisinin tekelindeydi. Ama artık MC ve son yıllarda dikkat çekici oranda yükselen popülist aşırı sol (özellikle eski bir Troçkist fraksiyon olan Işçi Mücadelesi hareketi), FKP’nin bu işlevini kendi aralarında paylaşmaya başladılar. Ne MC’ye ne de had safhada uvriyerist aşırı sola oy vermeye eli varmayan küskün emekçiler ise, “kirli siyasete ve dalavereye” karşı tepkilerini oy vermeyerek ya da boş oy kullanarak gösterdiler.

Fransa’da nasyonal-popülist hareketin, sol ve sağ koalisyonlara dayalı siyasal dengeyi alt üst eden üçüncü büyük güç olarak ortaya çıkmasındaki özel bir etmeni dikkatle ele almak gerekiyor. Geleneksel sağ, geleneksel işlevini görmediği için, yani vergi indirimi, güvenlik, çalışma, yabancıya karşı mesafeli tutum gibi sağın kadim temalarını sahiplenmediği veya az sahiplendiği için, ortaya çıkan boşluğu aşırı sağın doldurduğu unutulmamalı. Sağın lideri Jacques Chirac’ın, cumhurbaşkanı seçilmek için ortaya attığı “toplumun içindeki uçurumu kapatmak” sloganı, solun geleneksel temasıydı. Chirac, 1995 cumhurbaşkanlığı seçimlerinde, solun elinden ezilenleri korumak misyonunu almak için bu sloganı kullanmıştı. Ama sağ popülist seçmen için ise bu uçurumun kapatılmasının bir tek anlamı vardı: daha fazla vergi! Fransa’da sağ, kütle halinde merkeze doğru geldikçe, dayanışma kavramını öne çıkardıkça, aşırı sağın önünde büyük bir genişleme alanı bıraktı. Bunu en iyi dolduracak kişi, Le Pen’den ziyade, onun sağ kolu olan ve geleneksel sağ partiden, De Gaullecü RPR’den MC’ye transfer olmuş olan, Fransız yüksek elitinin okullarının birinden çıkma (Politeknik) Bruno Megret’ydi. Le Pen ise, “Fransız Cezayir”i savunmuş, bu nedenle De Gaulle’ü hiçbir zaman affetmemiş, ’89 devrimine karşı direnmiş muhafazakâr Katoliklerin izinden yürüyenleri bağrına basan, yabancılardan genel olarak haz etmeyen ama mutlak olarak ırkçı olması gerekmeyen, ağzını bozmaktan hiç çekinmeyen, II. Dünya Savaşı’nda Vichy hükümetini lanetlemeyen (hattâ Yahudiler’e karşı tutumu nedeniyle için için onu beğenen) “establishment” karşıtı geleneği temsil ediyordu.

1998 bölge seçimleri sonrasında Fransa’da geleneksel sağ, Milli Cephe’ye karşı alınacak tavır konusunda ortasından ikiye bölündü ve hızla parçalandı. Bunda Megret’nin Le Pen’e empoze ettiği yeni stratejinin payı büyüktü. Bugüne kadar, elini hiçbir seçim ittifakına bulaştırmamayı ilke edinen Le Pen’e karşı, Megret ve Le Gallou gibi geleneksel sağ parti kökenli teknokratlar, sağın bölge meclisi başkanlıklarına gösterdiği adayların “koşulsuz” desteklenmesi stratejisini önerdiler. Ve o andan itibaren, liberal-modernist iddialı sağ federasyonun (UDF) birdenbire parçalanışına ve De Gaullecü geleneğin Fransa’ya mahsus partisi RPR’in de hızla safra atışına şahit olundu.

Fransa’yı içinde bulunduğu genel uyuşukluk ve yaygın konformizmden çıkarma ihtimali olan şok, geleneksel sağın nasyonal-popülist Milli Cephe’ye bundan böyle medyun olması perspektifiydi. Son seçimlerin ardından bu perspektif gerçekleşiverdi. Şimdi Le Pen, stratejisinin son sahnesini oynamaya hazırlanıyor. Bundan on yıl önce kimin aklına gelse, gülüp geçeceği bir traji-komedi, yani Le Pen’in cumhurbaşkanlığı seçiminde ikinci tura kalması ihtimalinin, demokrasinin yeniden bir trajediye mağlup olmaması konusunda azimli olanları etkili biçimde harekete geçirmeye yetip yetmeyeceği daha bilinmiyor.

Bölge meclisi seçimlerinden sonra, geleneksel sağ partileri bekleyen esas tehlike, bölge meclislerinin başkanlarının seçimiydi. De Gaullecü ve liberal iki partinin başkan adayları, 22 bölge meclisinin yalnız birkaçında MC’nin oylarına ihtiyaç duymadan seçilecek durumdaydılar. Geleneksel sağın ruhunu şeytana teslim etmesi demek olan, MC’nin temsilcileriyle bazı yerlerde yapılacak gizli bir seçim anlaşması perspektifi, sağın önde gelen liderlerine gerçek bir panik yaşattı.

Seçimleri izleyen günlerde, birkaç sağ aday, arzu etmemelerine rağmen MC’nin oylarıyla başkan seçilince, hemen istifa ettiler. Ama beş mecliste, sağ adaylar bunu yapmadı. Lyon ve havalisinde, Raymond Barre’la beraber sağın en etkili lideri konumunda olan Charles Millon, önceden hazırlandığı aşikâr olan bir mizansenden sonra, MC’nin adayının çekilip, grubunu Millon’a oy verdirtmesi sayesinde başkan seçildi. Aynı yolu, Mitterrand döneminde, merkez-sağa açılım kotasından sosyalist hükümete giren Soisson ve üç sağ başkan daha izledi.

Buna karşılık, başta cumhurbaşkanı Chirac olmak üzere, sağ liderlerin büyük çoğunluğu, “cumhuriyetçi sağın, faşist, ırkçı ve yabancı düşmanı bir partiye” ruhunu teslim etmesinin kabul edilemez olduğunu açıkça dile getirdiler. Bu oylarla seçilmiş başkanları istifaya davet ettiler.

Chirac, 23 Mart’ta yaptığı konuşmada, MC seçmenlerine şöyle hitap ediyordu: “Millî Cephe’nin seçmenlerine, kendilerinin de sorumluluklarını iyi ölçmeleri gerektiğini hatırlatmak isterim. Salt protestocu bir oya kendilerini hapsetmek mi istiyorlar? Bugünkü durumunda, ırkçı ve yabancı düşmanı bir parti olan Milli Cepheye oy verme riskini kabul ediyorlar mı? Tersine, Cumhuriyet değerlerine saygılı, geleneksel sağı temsil eden bir siyasal harekete ait olmak istemezler mi?”

Chirac’ın ardından, sağın diğer liderlerinin Le Pen’i “20’li yıllarda kalmış faşist bir fanatik” türünden suçlamaları izledi. Le Pen’cilerin oyununa bir daha gelmemek için, iki büyük bölge olan ve biri Paris havzasında, diğeri Nice’ten Marsilya’ya uzanan bölgede sağ, başkanlık seçimlerinden ya adaylarını çekti, ya da birden çok aday gösterdi. Böylece sosyalist adaylar göreli çoğunlukla, simgesel anlamı yüksek olan bu bölge meclislerinde başkan oldular. Province Cote d’Azur bölgesinde başkanlığa şahsen aday olan Le Pen’e sağdan oy çıkmadı.

Fransa’da sağ, doğal olarak, MC’nin seçmeniyle Le Pen’i birbirinden ayırmaya özen gösteriyor. Aslında bu ayrımı hemen hemen bütün partiler yapıyorlar. Bu ise, MC ile ideolojik olarak mücadeleyi zorlaştırıyor. MC ile mücadele, esas olarak, MC’nin liderleriyle mücadeleye indirgeniyor. Chirac, Barre ve sağ liderlerin büyük çoğunluğuyla sol ittifakın tümü, milliyetçi-popülist dalganın önüne bir “cumhuriyetçi set” çekme konusunda anlaşmakta zorluk çekmiyorlar. Bugünlerde çok kullanılan bir tabir, bu cumhuriyetçi refleksi özetliyor: “demokrasinin intihar etmemesi için cumhuriyetin harekete geçmesi”. Ama cumhuriyetin ne yöne doğru harekete geçeceği konusu ise karanlık.

Chirac ve Jospin’in başını birlikte çektikleri bu “cumhuriyetçi cephe”, önümüzdeki günlerde, seçimlerden nispi temsili kaldıran (bunun Avrupa Parlamentosu seçimleri için de geçerli olması söz konusu), yaygın bir referandum hakkı getiren, birden fazla siyasal temsili daha fazla sınırlayan kanun ve anayasa değişiklikleri hazırlıyorlar. Amaç, cumhuriyet değerleriyle bağdaşmayan faşizan gücün, Fransa’da demokratik tartışmanın merkezine yerleşmesini engellemek. Kapatmadan, yasaklamadan, etrafında bir emniyet çemberi oluşturarak, onu marjinalleştirmek. Ama, ellerinden iktidar olanakları kaçan yerel sağ siyasetçilerin bu stratejiye uzun süre dayanabilmeleri o kadar kolay değil.

Geleneksel sağın önde gelen isimlerinden Charles Millon’un MC oylarıyla bölge meclisine başkan seçildiği Rhon-Alpler bölgesi Cumhuriyetçi Gazeteciler Derneği’nin, geleneksel gazeteci tarafsızlığını bozarak yayımladığı bildiri, durumu özetliyor: “MC diğerleri gibi bir parti değildir. ırkçı ve yabancı düşmanıdır. Varlığına devlet tarafından izin verilmesi, onu nazi ve faşist partilerden daha demokratik kılmaz. Almanya ve İtalya’da iktidarı ellerine geçirmeden önce, bu partiler de yasaldı. MC’yi olağanlaştırmaya kalkışmak, oynanacak en tehlikeli oyundur”.

1995’te Başbakan Alain Juppe’nin partinin genel sekreteri yaptığı Jean-François Mancel’i, yeni genel sekreter Seguin, seçimin iki turu arasında partiden ihraç etmekten kaçınmadı. Chirac’ın da onayını alan bu ihraç kararının ardında, iki sene öncesine kadar kendini “en büyük anti-Le Penci” olarak tanımlayan Mancel’in, kendi bölgesinde MC lehine bazı sağ adayların seçimden çekilmesini örgütlemesi yatıyordu. Bu yolla kendi koltuğunu sağlama almak isteyen Mancel, son milletvekili seçimlerinde, MC’nin ikinci turda çekilmemesi nedeniyle, milletvekilliğini sola bırakmak zorunda kalmıştı.

Mancel ve çevresinin, sağ seçmenleri ikinci turda oy vermeye çağırdıkları MC’nin adayı, Laurent Isore’ye biraz yakından bakınca, dış görünümüyle ehlileşmiş militan faşizmi biraz daha yakından tanımayı sağlıyor.

Oise ilinde, Gençliğin Ulusal Cephesi’nin lideri olan Isore, aynı zamanda Düşünmek ve Eyleme Geçmek adlı bir derginin editörü. Dergi kendini, “ideolojik zehirlerden arındırıcı özerk bir yayın organı” olarak tanıtıyor. Esas olarak pagan geleneklerinden esinlenen, faşist yazarlardan bol alıntılar içeren dergi sayfalarında, “skinhead” müzik övülürken, Milli Cephe’nin “sünepeliği” eleştiriliyor. Isore, “Fransız gençliğini, leş kokan, kaypak siyasetçi tayfasının alçakça manevralarına cevap vermeye ve sosyal adalet maskaralığına karşı, hizmetçi kılıklı ruh halini bir kenara bırakıp, dekadanstan kurtulmaya ve yeniden efendiler olmaya” çağırıyor.

Mancel lehine seçimlerden çekilmeye hazırlanan MC adayı ise, bir avukat. Uzmanlık konusu, tarihte Yahudi soykırımı olmadığını iddia eden, “redçi” tarihçileri mahkemelerde savunmak. Bu konuda bir el kitabı bile yayımlamış: “redçiliğe karşı fikir polisi”. Kendisi de redçilikten yargılanıp, hüküm giymiş. MC’yi o bölgede finanse eden esas güç ise, Cezayir’in Fransa’da kalması için De Gaulle’e karşı suikastler düzenleyen Gizli Ordu Teşkilatı’nın eski üyelerinden, yaşlı bir milyoner.

MC’nin yerel militanları yakından incelendiğinde, partinin seçmen kitlesinden çok daha farklı bir “devrimci sağ” profili çıkıyor. Anti-liberal, paganizmin erkeksi değerlerini yücelten, fanatik Yahudi düşmanı, şiddet ve güce tapınan bu katıksız faşist profil, MC’nin zinde kadrolarını oluşturuyor. Bunların yanında, Katolik köktendinci mezhebin yetiştirdiği, Jakobenlere karşı muhafazakâr, karşı-devrimci direniş geleneğinden gelen, kozmopolitizme karşı büyük tepki gösteren, şiddetli Yahudi düşmanı ikinci bir grup yer alıyor.

Fransız seçmenlerinin %3-4’lük bir bölümün bu iki tür faşist akımdan doğrudan etkilendiği tahmin ediliyor. Bu da 1980’lere kadar Le Pen ve partisinin aldığı oylara eşit. Geri kalan MC seçmenlerinin bu faşizan temaları ne kadar yürekten benimsedikleri daha bilinmiyor. Ama yapılan kamuoyu yoklamaları yabancılara (Avrupalı olmayanlara) tepkinin güçlendiği yönünde.

Fransa’da Milli Cephe, İtalya’daki faşizan hareket gibi gelişme gösterip, geçmişiyle bağlarını koparabilir ve sağın içinde yerini alabilir mi? MC’nin son seçim taktiğini Megret ile birlikte Le Pen’e empoze eden Jean-Yves Le Gallou, bu konuda çok açık konuşuyor: “Gianfranco Fini’nin [Italyan Sosyal Hareketinin lideri] deneyinde ilginç olan, hareketini sola doğru genişletmesi. Eleştirilecek olan yan ise, hareketin içeriğinin kaybolması. Biz ise, tersine, fikirlerimizi terk etmeden genişlemeyi arzuluyoruz. Bu mümkün mü? Elbette mümkün, çünkü bugün bizim fikirlerimiz Fransa’da çoğunlukta. Bunun en açık kanıtı, göçmenler, Avrupa, ölüm cezası gibi konularda referandum düzenlenmesinden sürekli kaçınılması. Biliyorlar ki Fransızlar bu konularda bize hak verecekler”.

Bugün MC’den Avrupa milletvekili olan Le Gallou, daha önce Giscard d’Estaing’in partisinin merkez yönetiminde görev alıyordu. MC içinde Le Pen’den sonra gelen beş yöneticinin hepsi, daha önce ya Chirac’ın ya da Giscard d’Estang’in partisinde önemli görevler almış kişilerden oluşuyor. MC’nin geleneksel sağa uzattığı elin arkasında bu beşli var. Le Pen ise eline geçen ilk fırsatta, bu beşlinin “temiz, saygın” MC imajını kıracak bir çıkışta bulunarak, örneğin hemen Yahudi soykırımını detay olarak tanımlayarak, MC’nin sağ içinde domestike edilmesi girişimini engellemeye çalışıyor. (bkz. çerçeve)

Le Pen’in Avrupa’da oluşturmaya çalıştığı “Kahverengi Enternasyonal”in içinde, geleneksel sağla ittifak kurmaya çalışan partiler yerine, açıkça nasyonal-popülist söylemi benimseyen veya nazizmle mistik bir göbek bağını koruyan, ırkçı ve radikal biçimde anti-liberal hareketler var. Rus, Norveç, Hollanda, Almanya, İngiltere ve Belçika’daki ırkçı partilerle “liberalizme, sosyalizme, kozmopolitizme, Siyonizme ve Amerikancılığa” karşı bir cephe kurmak isteyen Le Pen’i, MC’ye daha medeni bir çehre kazandırmak isteyen diğer kurmayları bu konuda pek desteklemiyorlar. Önümüzdeki yıllarda MC içindeki çatışma, Le Pen’in siyasetten çekilmesiyle alevlenecek. Le Pen, yerine doğal aday konumunda olan Megret’nin önünü kesmek için son yıllarda, yeni iki lider adayını Gollnich ve Martinez’i öne sürerken, aynı zamanda Megret’nin klâsik sağla ittifak yapma stratejisini baltalamayı da ihmal etmiyordu.

Avusturya’da, Hıristiyan-demokratlar ve sosyalistlerin “faşizme karşı” oluşturdukları büyük koalisyonun, faşist hareketin lideri Jörg Haider’in oylarını %28’e kadar yükseltmesiyle sonuçlandığını iddia eden sağ eğilimli gözlemci ve siyasetçilere göre, Fransız Milli Cephesinin yükselişini durdurmanın tek yolu, “yolunu şaşırıp, Le Pen’in kapısını çalmış” seçmenleri dışlamadan, onların eski ailelerine dönmelerini sağlamak. Bu ise, Le Pen ve şürekasıyla aynı masada oturmayı insanın midesinin kaldırabilmesini gerektiriyor.

Fransa’da nasyonal-popülist hareketin geleceği, Avrupa’da aşırı sağın siyasal platformdaki konumunu belirleyecek. Geleneksel sağla bütünleşmeden, güçlü ve kalıcı bir seçmen desteğini aşırı sağın elde tutması Fransa’da mümkün gibi gözüküyor. Her seçimde yeni bir seçmen kitlesi kazanan ve o güne kadar eli aşırı sağa oy vermeye gitmeyenlerin bu “utangaçlıklarını” kırmalarını sabırla bekleyen Le Pen’in partisinin geleceği konusunda tek önemli soru işareti, Le Pen sonrası. Gerçek bir lider partisi olan MC’nin kurucusunun ölümünden veya siyasetten çekilmesinden sonra, partinin popüler cazibesini korumasının zor olduğu görüşündekiler, aşırı sağa karşı ideolojik bir mücadelenin geri tepmesinden korkuyorlar. Bir kısım gözlemci ise, aşırı sağa karşı cumhuriyet cephesini oluşturup, aşırı sağın dışlanacağı bir seçim sistemi ve ittifakları yürürlüğe sokmanın gerekliliğini vurguluyorlar. Le Pen’i cumhuriyet karşıtı cepheye yerleştiren bu zihniyet, cumhuriyeti korumak için demokrasi ilkelerinin gözden geçirilmesinin gereğini savunuyor. Sağ ve solun merkezde toplanmasının konformist bir cumhuriyet ve muhafazakâr bir demokrasiyi egemen kılacağını, sistem karşıtı hareketlerin önünü açabileceğinin somut örneğini Fransa’da bulmak mümkün. Üstelik sistem karşıtı olma tekelinin sadece solda olmadığını, aşırı sağın da sistem karşıtı bir hareket olarak güçlenebileceğini de göstererek.

Nasyonal-popülizmin yükselişini engelleyebilmek, solun iktisadî konformizm ve toplumsal kaderciliği terk ederek, yeniden toplumsal tahayyülde eşitlik, özgürlük ve refah umudunun taşıyıcısı olmasına bağlı. Geleneksel sağı, insan hakları konularında utandırarak, sağ ile aşırı sağ arasına bir mayın tarlası döşeyip, aşırı sağın oylarını dondurarak iktidara gelme stratejisini Fransa’da daha uzun bir dönem sürdürmek artık mümkün değil.

Demokrasiden taviz vermeden sosyal bir cumhuriyet rejiminin kendisini savunmanın ve yeni hamleler yapabilmesinin mümkün olup olmadığını Fransa örneği önümüzdeki dönemde belki biraz aydınlatacak. Eğer bir kez daha, MC öcüsünü kullanıp müesses cumhuriyeti olduğu gibi saklamak ve gerekli reformları ertelemek isteyen muhafazakâr cumhuriyetçi zihniyet bu mücadeleden galip çıkmazsa.

ÇERÇEVE(65)

Le Pen ve diğerleri

Fransa’da Le Pen’in başını çektiği ve %15’lik bir oy gücüne ulaşan hareket, Avrupa’da tek değil. İtalya’da Gianfranco Fini’nin liderliğindeki Milli İttifak Partisi de benzer bir oy gücüne sahip. Neo-faşist İtalyan Toplumsal Hareketini geçmişinden koparıp, ona yeni bir isim ve program kazandıran Fini’nin amacı, “merkez-solun İtalya’daki hegemonyasına son verecek bir merkez-sağ kurmak”.

Avusturya’da ise Georg Haider’in liderliğindeki ırkçı-ayrımcı hareket, seçmenlerin %28’ini cezbeder durumda. İtalya’nın tersine, Avusturya’da sosyal demokratlar ve ılımlı sağ, Haider’e karşı ittifak içindeler. Ama bu ittifakın uzun müddet dayanabileceği şüpheli. Haider sağı kendisiyle ittifak yapmaya itecek adımları atmakta tereddüt etmiyor.

Bu üç ülkedeki aşırı sağ kökenli hareketlerin benzer yükselişi, akla Avrupa’da sağın yeniden yapılanmasının kanatları mı oluşuyor sorusunu getiriyor. Ama Le Pen’e sorarsanız, Fini ve Haider oportünistten başka bir şey değiller. İtalyan Corriera della Sera gazetesine verdiği bir demeçte, bu iki liderin stratejilerini Le Pen şöyle değerlendiriyordu: “Onlar, siyaseten uygun olmanın (political correct) ağır koşullarını kabul ettiler. Bu nedenle, onlarla yollarımız ayrıldı. Sistemden yararlanmak, belki bir bakanlık koltuğu kapmak için, sisteme dahil oldular. Bu, benim için hiçbir cazibesi olmayan, klasik bir oportünizm yoludur”. Söylediğini uygulamaya koyan Le Pen, partisini Avrupa Parlamentosundaki Avrupa Sağları grubundan çekti.

Le Pen’in kalbi, sistem karşıtı, radikal, küfürbaz, açıkça Yahudi, yabancı ve Avrupa Birliği aleyhtarı faşist hareketlerle ilişkide yatıyor. Bunun için Rusya’da Jirinovski ile ilişkilerinin sıcak kalmasına özen gösteriyor. Sırbistan’da Miloseviç’ten sitayişle bahsediyor. Norveç’te ve Belçika’nın Flaman bölgesinde güçlenen ırkçı-milliyetçi hareketlerin yanında yer alıyor. Almanya’da ve İngiltere’de nasyonal-sosyalist dönemin nostaljisini sürdürenlerle, İspanya’da Francocu çevrelerle organik temaslarını sürdürüyor. Danimarka’da ve İsviçre’de, küçük gruplar halinde varlıklarını sürdüren neo-faşist hareketleri destekliyor. Avrupa dışında ise, Amerika ve Yahudi aleyhtarı tüm otoriter hareketler, Le Pen’in sempatisini topluyor. Saddam Hüseyin, Kaddafi ve genelde tüm Arap diktatörleri Le Pen’in sık temasta oldukları liderler.

Le Pen’in amacı, Avrupa’da Avrokatlar tabir edilen Brüksel teknokratlarına karşı popülist, bölgeci ve otoriter bir cephe oluşturmak. Fransızlar’ı, “tarihi ve millî para(mız olan) Frankın ne idüğü belirsizlerin parası Avro tarafından kovulmasına karşı direnişe” çağıran Le Pen, Avrupa’da “kozmopolitizmin egemen olmasına” karşı yeni bir cephe kurulmasına öncülük etmeyi amaçlıyor. Bu amaçla, Milli Cephe, 1999 yılında, Avrupa’daki faşist, nasyonal-sosyalist ve faşizan hareketleri toplayacak bir kurultay hazırlıyor. Kurultayın adı elbette “Euronat” olacak, yani “Avrupa Milliyetçiliği” kurultayı.