Anasayfa > Birikim Arşiv > 113 - Eylül 1998 > Kıbrıs'ta Zıtların Birliği: Taksim ve Enosis

Kıbrıs'ta Zıtların Birliği: Taksim ve Enosis

Sezai Sarıoğlu | (Sayı : 113 - Eylül 1998)

“Sana diyorum Yorgo bu Kıbrıs Meselesi tastamam bir razalettir Yorgos

–ve aslını istersen bu meselden de bunaldım artık–” Mehmet Yaşın

“Dünya Barış Günü” nedeniyle “Barış” üzerine konuşulduğu ve eylemler yapıldığı şu günlerde, “Barış”tan ve “siyasî çözümden” gittikçe uzaklaşılan ve sürekli bir karabasan haline dönüştürülen “Kıbrıs Sorunu” üzerine güncel ve tarihsel değinmeler yapmak sıkıcı olabilir... Ne ki Türkiye, Ortadoğu, Ege ve Akdeniz’deki karmaşık sorunlar, bunların birbirleriyle bağlantıları düşünüldüğünde, barışa dair kavramların, özgün mücadele deneyimlerinin yaşandığı Kıbrıs sorunu üzerinde “bize” birşeyler hatırlatmanın bir yararı olabilir.

Kıbrıs sorunu, “İyi de kim kurtaracak bizi en son kurtarandan” cümlesine indirgenebilir. Tarih boyunca herkesin kendi tarafına oynamayı sürdürdüğü, “en haklı taraf”, “tek haklı taraf” olma psikolojisinin artık politikada yerleşik bir durum olduğu bir ülkeden söz ediyoruz.. “Yaralı kalma alışkanlığı”nın ulusal bir süreklilik olduğu, biz ve onlar, biz ve öteki, kahraman ve hain ayrımının, adanın esas sahibi tartışmalarının geldiği yer ne yazık ki, parçanlanmış ve bölünmüş toplumun sosyal toplumsal ve bireysel bütün görünümlerine bire bir yansıyor... Toplumsal, siyasal, insanî bu trajedinin bütün biçimlerini Kıbrıs’ta bulmak mümkün... Çünkü, Kıbrıslıtürk şair M. Yaşın’ın Sözverici Koltuğu isimli şiir kitabında aktardığı özgün dizelerle, “İşgal edilen bir adadır arkadaşlık!”

Soğuk savaş yıllarından, sıcak çatışmalardan yıllar sonra gelinen noktada, ortada “soğuk barış”tan bile eser yok... Türk ve Yunan uluslarına bağlı resmî tarih tezleri bugün belki de son kartlarını açıyor... Şovenistlerin bireysel ve toplumsal histerisi bir yana, hümanist, barışçı, Kıbrıslıtürkler’de ve Kıbrıslı Rumlar’da, umutsuzluk, kadercilik, evine dönememe, savaş korkusu gittikçe büyüyor...

(Kıbrıslıtürk şair Filiz Naldöven’in, “Hep kaldıramayacağımı kucakladım”, “Yüzümü bildim bileli akşamüstüyüm” dediği lirik bir Akdeniz hüznü...)

Kıbrıs sorunu, “çözümsüzlük çözümdür” politikasının kanıtlandığı bir pratik olarak neredeyse “nihai sonuca!” yaklaşıyor. Sorunun tarihsel ve siyasal evrimi, ortaya çıkan “sonucun” bir rastlantı olmadığını kanıtlıyor. Çünkü, Helen Tarih Tezi ile Türk Tarih Tezi’ninin tüm tarihî–siyasî referansları neredeyse bütünüyle açığa çıktı. Her olayda, her tartışmada ve hattâ her kavramda, Kıbrıslıtürkler’in ve Kıbrıslırumlar’ların her kişisel trajedisinde bunu somutça görmek mümkün. Aslında ortaya çıkan her şey, tarih boyunca kendi iç dinamiğiyle ulus-devlet oluşturamamış, başından itibaren birbirlerine karşı “ideolojik bir ulusçuluk” olarak gelişmiş, Anavatan’lardan taşıma ulusçu referansların hem nedeni ve hem de sonucudur. Türkiye, Yunanistan ve Kıbrıs’ta ulusçu çerçevenin ötesinde, milliyetçiliği aşmış bir tarih teorisiyle sorunlara yaklaşan, barışçı, özgürlükçü ve dayanışmacı ve sosyalist muhalefetin kavramlarının projelerinin ortada görünmemesi, ise bir “garip” durum. Belki de bu nedenle bölgesel düzeyde bir barış, özgürlük ve dayanışma projesi geliştirmek, birleşik taktik ve stratejiler oluşturmak acil bir zorunluluk. Bunun için bölgedeki her örgütün hem kendini, hem de öteki ile ilişkilerini gözden geçirerek yeniden düzenlemesi, Ege ve Akdeniz’de geliştirilen savaş kışkırtıcılığı ve şovenizme karşı, ortak bir barış hattı kurulması gerekiyor. (ÖDP’nin projelendirdiği Yunanistan’dan KKE, Sinaspismos, Kıbrıs’tan CTP, YKP, AKEL’in katıldıkları, ilki İstanbul’da gerçekleştirilen proje, ağır aksak yürümesine karşın önemli bir tarihsel–siyasal adımdır.)

Kıbrıs’ta, “Çifte Enosis” neredeyse gerçekleşiyor gibi... Elen ve Türk resmî tezi, Anavatan söylemleri o denli ayyuka çıkmıştır ki, Kıbrıs’ın bir ülke ve coğrafya olarak hiçbir özgünlüğü kalmamış gibidir. Kıbrıslılar’a siyasal özne olarak bakılmayan, her şeyin dışsal olarak kurgulandığı bir sürecin bu aşamasında Türk resmî tezinin geldiği nokta artık görüşmelerin “devletten devlete olması” doğrultusunda. Bütün saptamalar, tarihsel referanslar, diplomatik–politik kavramlaştırmalar bu yönde. Bu, federal çözümün artık devredışı bırakıldığı, olsa olsa iki devletlilik esasına dayalı gevşek bir konfederasyonun olabileceğidir. Süreç bu yönde gelişirse, Türkiye’nin Kuzey’deki (Taksim) ve Yunanistan’ın Güney’deki (Enosis) konumu kalıcılaşacak, “Çifte Enosis” gerçekleşecektir.

Diplomatik çabalar kimseyi aldatmasın, ABD orta vadede “Taksim” ve “çift devletlilik” tezine sıcak bakabilir. Çünkü ABD’nin stratejik çıkarları buna karşı değildir. Türkiye, ABD, İsrail ilişkileri bölgede yeni dengelerin ipuçlarıyla doludur... Ve buna bağlı olarak Kıbrıs’ta UBP’nin yayın organı Birlik gazetesindeki yazılarda “Üçlü Amerikan taksim planı”nın yavaş yavaş ısıtılmaya başlanması rastlantı değildir.

Bu bağlamda, tarihsel süreçlere ilişkin okura bazı küçük notlar düşmeden önce bazı güncel gelişmeleri anımsatmakta yarar var.

KIBRIS BEŞ DAĞ İÇİNDE, BİR CEZA MADDESİ VAR İÇİNDE...

“Yürürlükteki 765 sayılı Türk Ceza Yasasının 127/5 fıkrası, TBMM’ye sevk edilen ön tasarı 359. maddeyi karşılayan suçu düzenliyor. Yasada ‘Devletin Şahsiyetine Karşı Suçlar’ başlığı altında toplanan suçlara öntasarıda, ‘Millete, Devlete, Kamusal Barışa Karşı Suçlar’’’’ üst başlıklı bölümde yer veriliyor. Öntasarının ‘millî yararlara karşı hareket’ başlıklı madde gerekçesinde resmî politikalarla örtüşmeyen düşüncelerin cezalandırılmasına kapı aralanıyor: ‘Basın ve yayın yoluyla propaganda yapmak üzere para, menfaat veya vaat kabul edilmiş ise ceza arttırılacaktır. Para, menfaat veya vaat kabulü suretiyle bugün Türk askerinin Kıbrıs’tan çekilmesini veya bu konuda Türkiye aleyhine çözüm yolunun kabulü için veya sırf Türkiye’ye zarar vermek maksadıyla, tarihî gerçeklere aykırı olarak, Birinci Dünya Savaşı sonrasında Ermenilerin soykırıma uğradıklarının basın yoluyla propagandasının yapılması gibi...’ Buna göre Türkiye’nin Kıbrıs ve Suriye ile ilgili politikasıyla çelişen eleştiri yazısı yazana ya da ‘ilân edilmemiş düşman’ lehine açıklamalar yapanlara 15 yıla kadar hapis ve üç milyar ağır para cezası verilebilecek. Gerek yasa gerek öntasarı Türkiye’yi barış yapmaya zorlamayı da suç sayıyor. Öntasarının 358. maddesi, ‘Türkiyeyi tarafsızlık ilânının korunmasına veya savaş ilânına, devamına veya barış anlaşması yapmaya mecbur kılmak ve buna yönelik faaliyetlerde bulunmak için yabancıyla anlaşan kimselerin 10 yıla kadar hapse mahkum edileceklerini’ düzenliyor.’ (11 Mayıs 1996, Radikal, Adnan Keskin imzalı haber)

Gelişmeler, egemenlerin “Taksimci” yeni Türk resmî politikasının gereklerinin yapılması yönündedir. Çünkü toplumun arka bahçesini yasal bir tahakkümle düzenlemek gerekmektedir. Yeni resmî politika, “gönüllü” veya “zorla” yasal yol da dahil her türlü önlem alınarak okulda, sokakta, medyada özcesi her yerde kamuoyuna kabul ettirilecektir. Tasarıdaki, “Türk askerinin Kıbrıs’tan çekilmesini istemek”, Türkiye’yi “Barış anlaşması yapmaya mecbur kılmak”, “Tarihî gerçeklere aykırı konumlanmak”, “ilân edilmemiş düşmanla işbirliği yapmak”, “millî yararlara aykırı hareket” cümleleri işin esasını da usûlünü de açıkça gösteriyor. Suriye ve Kıbrıs sorunu bağlamında geliştirilen cezayi hazırlıklar elbette muhalefetin önünü kesmek ve sindirmek içindir. Bu nedenle Türk Ceza Yasası Ön Tasarısı’nın, (359. madde) TBMM’ye sevk edilmesi devletin kendi politikası ve gelenekleri açısından “eşyanın doğasına uygun”dur. Şaşırtıcı olan, sosyalistlerin bu konudaki bilgisizliği, ilgisizliği ve karşı politika geliştiremeyişidir.

SEÇİMLERİN HATIRLATTIKLARI...

Önemsenmesi gereken güncel gelişmelerden bir diğeri de KKTC’de 8 Haziran’da yapılan yerel seçim sonuçlarıdır. UBP’nin 18, CTP’nin 4, DP’nin 3, TKP’nin 2 belediye başkanlığı kazandığı seçimler, “statükonun kazanması” ve “resmî pozisyonun seçimlerle tescili” olarak değerlendirilebilir. Halkın değişime inancının dibe vurduğu bu seçimde bir kez daha kanıtlandı. İlk kez bütün partiler “eşitlenmiş” gibiydi ve sonuçta kazanan statüko oldu.

Türk resmî tarih tezini en net savunan UBP’nin başarısı, statükonun ve “Türk milliyetçiliği” tezinin başarısıdır. Faşist MAP’ın (Milliyetçi Adalet Partisi) da desteklediği UBP, sadece Serdar Denktaş’ın DP’si karşısında kazanmamıştır. Esas kazanım, “Statüko karşıtı politika yapma ve değişim” iddiasında olan, ne ki bunu bir türlü başaramayan ve özellikle de geçtiğimiz yıllardaki koalisyon döneminde bir muhalefet partisi değil, “merkez iktidar partisi” görünümü veren CTP karşısında gerçekleşmiştir. UBP mitinglerinde dikkati çeken şey, “üç hilalli” bayrakların artması, geçici bir seçim ittifakının ötesindedir. Rauf Denktaş’ın, “Türk’ü mahvetmek isteyen ezeli ve ebedi düşman Rum’a karşı “koruma ve kollama amacıyla kuzeyden taşıttığı”, böylece “taşıma ülkücüyle değirmen döndürdüğü” ülkücü kadrolar ile UBP’nin ilişkisi neredeyse organiktir. MAP’ın nerede başlayıp bittiği, UBP’nin nerede başlayıp bittiği belli değildir. Yıllar yılı, meclis gündemlerinde gizli ve açık pazarlıklar sonucu Türkiye’den adaya siyaseten taşınan kadrolar bugün adada paramiliter bir güç konumundadır. Geçtiğimiz yıllarda Rum şovenistlerin geliştirdikleri ve iki Rum gencinin öldürüldüğü “sınırda motorsiklet” eylemi sırasında, bu paramiliter ülkücü gücün, köy köy, kahve kahve dolaşarak, “Gavur Rum”a karşı taşkınlık yapmayan Kıbrıslıtürkleri, “siz ne biçim Türksünüz, yoksa siz Türk değil misiniz” diye tehdit ettikleri ve Kuzey’i terörize ederek ve yetkililerden kocaman bir “eferin” aldıklarını anımsamakta yarar var. Yani “Üç hilalli”ler iki partinin hem kitlesi hem de militanıdır. Şu anda nüfusun üçte ikisinin Türkiye’den taşınan nüfus olduğu ve ancak içte birinin Kıbrıslı Türk olduğu düşünüldüğünde, adanının demografik yapısınını sistemli bir politika sonucu kerte kerte değiştirilmesiyle seçim sonuçları arasında elbette bir ilişki vardır. Bu durum, aslında paradoksal olarak, Kıbrıslıtürkleri kurtarmaya gitme iddiasının geçerli olmadığının kanıtıdır. Çünkü, yıllar yılı sürdürülen politika, aslında Kıbrıslıtürkleri kurtarmak değil, Kıbrıslıtürklerden kurtulmak üzerine inşa edilmiştir. Kıbrıslıtürkler’in akın akın adayı terk etmeleri, adadaki yaklaşık ikiyüzbin nüfusun ancak üçte birinin Kıbrıslıtürk oluşu bir rastlantı değildir. Kıbrıslıtürkler bu kez kendi ülkelerinde, Kuzey’den taşınan ve resmî tezin oy deposu olan Türkiyeli Türkler karşısında “azınlık” durumuna düştüler.

(Kıbrıslı Türk şair Fikret Demirağ’ın “Yurdundan Gitmekte Olana Şarkı” başlıklı şiir bu konuyu işler: “Bir: Ebabüllerin sesi eksilmesin içinden / İki: yüreğinde ağır bulutlar barındırma, / Üç: Zeytinlerin hışırtıları azalmasın hiçbir biçimde / Dört: Yurdunun kokularını gümrükte bırakma / Birgün, taze yaz kokularıyla dön yurduna... ”)

Seçimlerde Türk milliyetçiliğinin1955’lerden itibaren geliştirdiği “Taksim” tezinin esas partisi UBP, pozisyonunu net olarak pekiştirdi. Serdar Denktaş, hem Derviş Eroğlu ile kişisel rekabetinde kaybetmiş, hem de DP, UBP ilişkisinde “yedek resmî parti” konumunu aşamadı. Öte yandan, Serdar Denktaş’ın, “Türk milliyetçiliği” karşısında, zaman zaman “taktik vurgular” yaptığı “Kıbrıs Türk Milliyetçiliği” görüşü “milliyetçi–muhafazakar” tabanda kabul görmedi.

Kıbrıs’ın en büyük partisi Türkiye’dir. Ne ki bu kez Türkiye, fiilen ve fiziken seçimlerde hissedilmedi! Yerel ve genel seçimlerde “esas parti” olarak seçimlere fiilen müdahale eden Türkiye bu kez belirgin olarak ortalıkta görülmedi. Yani, Kuzey’deki “en güçlü parti Türkiye” bu kez seçimlere katılmadı!.. Çünkü, uzun zamandır “statüye atılan zar” tutmuştu, her şey garantideydi ve kontrol altındaydı.

Seçimler muhalifler açısından şöyle bir sonuç ortaya çıkardı denebilir: Kıbrıs’ta, statüko ve milliyetçilik karşıtı, değişim öneren bütünlüklü siyasal bir proje olmadan, inandırıcı bir örgütlenme yaratılmadan, bedel isteyen kitlesel bir militanlık örgütlendirilmeden, Güneydeki ve bölgedeki barışçı güçlerle sürekli bir ilişki kurulmadan yeni bir seçeneğin ortaya çıkamayacağı..

ŞİMAL’İN CENUP YILDIZI, KKTC...

Filiz Naldöven’in cümleleriyle söylersek, “Anadandoğma sömürge adası” Kıbrıs sorununun gelinen noktadaki en temel özelliklerinden biri, Türkiye’nin Osmanlı’dan devraldığı ve uzun yıllar Kıbrıs’ta sürdürdüğü (1571–1878) sömürgeci geleneği yeniden ikame şansını Kıbrıs pratiğinde elde etmesidir. Böylece Karlofça Antlaşmasından bu yana ilk kez, “toprak elde etme” anlamında bir ilerlemenin imkânı doğmuştur. Yani bir bakıma Kıbrıs ile “Türk milletinin makûs talihi yenilmeye” başlamış yeni bir “fetihçi ufuk” açılmıştır. Türkiye, garantörlük hakkını kullanarak 1974 Barış Harekatı’yla yerleşik hale geldiği “Yavru Vatan”ın bir bölümünü mülk edinmekte ısrarlıdır. Siyasî ve diplomatik, legal ve illegal bütün proje buna kurguludur. Yeni duruma ilişkin adlandırmalar ise tarihten günceliğe doğru sıralanıp durmaktadır: Taksim, entegrasyon, ortaklık konseyi, 81. il vs vs..

(Bu arada yine güncel bir gelişme olarak sermaye kuruluşlarının, “Kıbrıs’ın öncelikli il/bölge/köy statüsüne alınması ve kalkındırılması” önerisinin basına yansıdığını anımsatalım!)

Sorun bir yanıyla Türkiye’nin “Adalar’ın rövanşını alma” politikasıdır. Ne ki, bunun çok ötesindedir ve aslında bütün gelişmeler–göstergeler, Türkiye’nin Yeni Dünya Düzeni içinde kendine biçtiği yeni kıymet ve yeni rol ile doğrudan ilgilidir. Türkiye bölgede sömürgeci–alt emperyalist bir güç olarak konumlanmak istemektedir. Kıbrıs bu politikanın fiilen birebir gerçekleştirildiği, “hukuken” de giderek gerçekleştirilebilceği ilk ülkedir. (Kürt sorunu bağlamındaki tartışmalar, tanımlamalar bunun dışındadır...) Tarihsel koşullar, özellikle 1960’da karşılıklı bağımlılık esasına göre kurulmuş Kıbrıs Cumhuriyeti’nin Rum resmî politikasının (Enosis) devasa hataları sonucu berhava edilmesi ve sonrasındaki gelişmeler Türkiye’ye bu fırsatı ve olanağı sağlamıştır. (DSP’nin, bu konuda atılımı, sadece “sosyal demokrat” iddialı CHP karşısında öne geçmek değildir. DSP, milliyetçi–muhafazakâr yeni tür bir merkez partisi olma yolunda kozlarından birini çok iddialı olduğu Kıbrıs konusunda kullanmaktadır. Tarih boyunca Pan Türkistlerin bütün söyledikleri ile DSP bu sorunda üstüste çakışmıştır. İsmail Cem’in pozisyonunu ve değişik adlar ve gerekçeler altında “ikinci fetih” çabalarını anımsayalım. Ayrıca Mümtaz Soysal, Erol Manisalı gibi “Kıbrıs bilirkişilerinin” hazırladıkları düşünsel ortamı düşünelim...)

Öte yandan Kıbrıs, gizli devletin (derin devletin) ta başından beri en gelişkin pratiklerinin yaşandığı bir ülkedir... (Yakın tarihte gazeteci–yazar ve Rauf Denktaş’ın eski çalışma arkadaşlarından Kutlu Adalı’nın faili meçhul bir siyasî cinayetle öldürüldüğünü hatırlatalım.. Şimdilerde ise Kuzey’de çıkan ve resmî politikaya muhalefet yapan Avrupa gazetesinin sıkça tehdit edildiğini... ) Bu saptama, Kıbrıs’ın bir provokasyonlar, faili meçhuller ülkesi olduğu gerçeğine göndermedir. TMT–Türkiye ilişkilerinin henüz açığa çıkmamış gizli tarihi bunun sadece küçük bir göstergesidir. Kıbrıs Türk Federe Devleti’nin, KKTC’nin, polisin parlamentonun örgütlenmesi tamamen dikeydir ve Ankara’ya bağlıdır. Yani, yaklaşık kırk bin askerin “Güvenlik ve barış, Türkleri koruma” gerekçesiyle bulunmasının ötesinde Kıbrıs, dikey, gizli bir örgütlenme ağıyla donatılmıştır. (Yakın zamana kadar nüfus sayımlarından sonra sandıkların Ankara’da açılması, “düşmanın bilmemesi gerekçesiyle” nüfusun hiçbir zaman tam olarak bilinmemesi!..) Dahası, Kıbrıs toplumunun geleneksel toplumsal örgütlenmesi/dokusu lağvedilmiş ve yerine Kuzey’den taşınan “esas Türk nüfus”la yeni bir toplumsal hayat, ilişkiler biçimi, alt ve lumpen bir gündelik, siyasal kültür egemen olmuştur. Denebilir ki, Kıbrıslıtürkler’le, Türkiye’den taşınan Türkiyelitürkler iki ayrı toplumsal hayat yaşamaktadır. Çünkü, siyasî, toplumsal gelenekleri, kültürel şekillenmeleri farklıdır. Susurluk olayından sonra ortaya çıkan Çeteler’in Kıbrıs bağlantıları bu nedenle rastlantı değildir.

TÜRKİYE SOLU AÇISINDAN KISACA KIBRIS MESELESİ

Öncelikle şunu söylemeliyiz, Türkiye sosyalist hareketi açısından “Kıbrıs sorunu” bilgisine pek vakıf olunmayan, pek merak edilmeyen “anlaşılmaz” bir duyarsızlığın, politikasızlığın göstergeleriyle doludur. Bunun nedenleri sadece resmî tabu karşısında güçsüzlük, korku, sindirme politikalarıyla açıklanamaz. Türkiye sosyalistleri, nitel ve nicel olarak en gelişkin oldukları 1974–80 döneminde bile Kıbrıs konusunda kavramsal, programatik, alternatif bir politika geliştirip, bölgedeki muhalif güçlerle ortaklık kurma becerisini gösteremedi.

Sorun, elbette teorinin tarihi ve teorinin kavranışıyla bağlantılı olarak “ulusal sorun”un en genel kavranışındaki açmazlarla ilgiliydi: Geleneksel okumalardan yola çıkarak dört maddeye indirgenen ulus tanımları, UKKTH’ye ilişkin değişik mülahazalar, devrimin ve sosyalizmin (kesintisiz veya sürekli bir biçimde) bir otomotizm olarak bu sorunu da çözeceği vs.. vs... Bırakalım Kıbrıs’ı, daha özelde ulusal sorunun, Kürtler ve diğer azınlıklar bakımından ele alınış biçiminin, çoğu kez resmî tarihin kavramlarıyla yapıldığı, dün–bugün sağlıklı bir “teori ve pratik” geliştirilemediği gerçeği ortadadır. Egemenlerin şovenizmi ve resmî tarihi yeniden ürettiği en temel sorunlardan olan Kıbrıs’a, muhaliflerin ilgisizliği “duyarsızlık tarihi” oluşturdu. Kıbrıs meselesinin hümanizm, barış, devletlerarası hukuk gibi yanları bir kenara, sorunun “ulusal sorun” denen bağlam ile ilişkisinin kurulamaması, çok kimliklilik, öteki, çok kültürlülük gibi kavramlar etrafında ayrıntı mesai yapma şansını da yok etti. Her konuda, ayrılık noktası koyan, “yol ayrımı” kültürü yaratarak bugünlere gelen Türkiye sosyalistlerinin Kıbrıs söz konusu olunca, aşağı yukarı “ilgisizlikte ve bilgisizlikte eşitlendikleri” gerçek değil midir? Türkiye solunun Kıbrıs okumaları var olduğu kadarıyla, “UKKTH ve halkların kardeşliği”, “bağımsız ve bağlantısız Kıbrıs” ve “emperyalizme hayır” sloganının ötesine geçemeyen bir ajitasyon metni/söylemi çerçevesinde dönüp durmuştur... Hemen hemen hiç bir geleneğin, tarihsel ve güncel olguları tasnif eden, bunun üzerinden analizler yapan ve politika üreten alternatif çözüm önerileri, politikaları olmadı. Dahası dün ve bugün hiçbir gelenek özel olarak etki alanındaki kitleleri, bu konuda duyarlı kılıp “bilgilendirmedi, eğitmedi...”

Kıbrıs’ın Kürt sorununa “emsal olma” meselesine duyulan kaygı önemlidir. Egemenlerin özellikle böyle bir kaygısı vardır. Çünkü, Kıbrıs tarihi boyunca görüşmelerde dillendirilen federasyon, bağımsız devlet, Kıbrıslı Türklerin kendi kaderlerini tayin hakkı ve devlet kurma hakları, çift devletlilik, iki toplumlu iki bölgeli federasyon, kavramları ve tartışmalarının nesnel ve öznel olarak emsal olma riski hep vardır. Benzer bir durum muhalifler açısından da söz konusudur. Kıbrıs’a duyarlılık, çok kimlikli, çok kültürlü, çok inançlı, ulus ötesi toplum tartışmaları, biz ve öteki kavramlarının yeni yorumları, tarafların barış masasına oturmaları gibi olgular Türkiye’de yaşanan savaşla ve olası çözüm biçimleriyle zihinsel, insanî, politik bir ilişkilenmeyi getireceğinden, “uzak durmak” yeğlenmektedir...

BAZI AYDINLARIMIZIN KIBRIS GEZİLERİMİZİN MANA VE ÖNEMİ!..

Türkiye’deki aydın ve entellektüel potansiyelinin de Kıbrıs ile kurduğu ilişkiler oldukça sanaldır, dahası şasırtıcı ve irkilticidir... Değişik vesilelerle adaya gidenlerin, döndükten sonra aktardıkları gazetelere yansıyan ya da kitaplaştırılan izlenimler (hatıralar) hemen hemen resmî tarihin tıpkı basım yeniden üretimidir. Hiçbir siyasî işlevi olmayan Atatürk–Venizelos, rakı–uzo, Thedorakis–Livaneli muhabbetlerinin bile gerisine düşen bu “algı biçimi” oldukça sorunludur. Kıbrıs’a gidip gelen ya da medya ve resmî tarih okumaları yoluyla bilgilenen yazarların, aydınların Kıbrıs imgeleri resmiyet imgeleriyle neredeyse özdeştir. Gündelik hayattaki temaslarımız sırasında bu tür gönüllü “vakanüvistlere” sıkça rastlamak mümkün. Ünlü şairlerimizin, yazarlarımızın, öykücülerimizin, bu konuda o denli irkiltici anlatımları var ki... Aslında bu, özgürlükçü ve eşitlikçi bir serüven içinde olması gereken aydınların tarihe yabancılaşması ile igili olduğu kadar, kaba ve kara bir cehaletle de ilgilidir. Bu hazin durum bana, sivil ve özgür olması gereken yazarın, “muvazzaf” konumlanışını anımsatıyor. (Kıbrıslıtürk şair Fikret Demirağ’ın bir şiirindeki “Kaç tavşan, kaç tavşan, kaç! Asker oldu aşkı yazan!” dizelerini anımsayalım...) Bu durum bana, savaştan önce çok ünlü hümanist bir Sırp şair olan Karadyiç’in, savaş sırasında ırkçı–ulusçu yönsemelerle nasıl çok ünlü bir savaşçı ve elbette savaş suçlusu, işkenceci ve katliamcı olması bir rastlantı değildir. Karadyiç örneği, öteki ile ilişkilerin ulus ötesi bir yerden ele alınmadığında, “aşkı yazanın asker, katil ve işkenceci olabileceği” gerçeğinin en uç örneği olsa bile düşündürücüdür. Savaşın istisnaları genelleştirdiği, iyi bir zeminde durulmazsa, ulus paradigmasını aşamayan “herkesi” şoven, ulusçu bir potada özdeşleştirip birer Karadyiç yapabileceği bir kez daha düşünülmelidir. Bu nedenle, Kıbrıs’ta “yanlış ve ödenekli gezintiler” yapan yazar ve sanatçılarımız bağlamında dillendirdiğim sorun devasa bir bilgisizliği resmî bilgilerle bezemek ve gizlemek, zaman zaman da “estetize” etmek çabasıdır. Körlemesine ve karadüzen bir “Denktaş güzellemesi, Kıbrıs’ta sivil ve modern bir toplum ve önder olduğu nakilleri, Rumlar’ın her an Türkler’i kesmeye hazır oldukları, şu anda ordunun koruma ve kollama biçimi dışında başka hiçbir çözümün olamayacağı, Rumlar’ın mutlak haksız, Türkler’in mutlak haklı olduğu gibi, hiçbir bilgiye dayanmayan ve kendini de eleştirme kültürü edinmeyen bir yerden yapılan sıradan tevatürler gündelik hayatın yaygın gerçekleridir. (Sınırın öte yakasında da benzer şeyleri yapan sanatçılar söz konusu. Helen tarih tezini çoğaltanlar da sınırın öte yakasında, kendi ülkelerinde, aynı argümanlarla aynı şeyi yapmaktadırlar... Bir kez daha zıtların birliği...)

Bu bağlamda küçücük bir bilgi olarak şu satırların okunmasında yarar olabilir: “İtiraf edilmeli ki Rauf Denktaş tek başına, son elli yıllık siyasal tarihimizin ve siyasal felsefemizin sentezidir. Siyasal otoritesinin ve karizmatik önderliğinin altındaki temel neden kanımca budur. İngiliz Sömürge Başsavcılığı’ndan, kendi deyimiyle ‘körü körüne İngiliz yanlısı politika izlemekten’ tutun da militanca Turancılığa bağlanmaya, yarı–askeri yeraltı örgütü TMT’nin başkanlığını yapmaya, Mason localarına üye olma hakkını çağdaş–demokrat bir uslupla savunmaya, ardından tarikatlar, şeyhler ve Rabıta örgütüyle ilişkiler kurmaya, ilk gençliğinde turancı şiirlerini, daha sonra varoluşçu esintiler taşıyan ‘Saadet Sırları’nı, en son da ‘Kuran’dan Risaleler’ adlı kitabını yazmaya kadar, kendi içindeki çelişkilerini bağdaştıran bir kişiliktir.” (Mehmet Yaşın, Edebiyatta Kıbrıslı Türk Kimliği, s, 82–83. Varlık Yayınları)

Demokrat, ilerici, objektif, meslek etiğine önem veren gazeteler, gazeteciler de adada olup bitenlerden nasibini payını almaktadır... Geçtiğimiz günlerde, Genelkurmay Başkanı İsmail Hakkı Karadayı, Başbakan Mesut Yılmaz ve Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in Kıbrıs’ı ziyaretleri sırasında adaya giden gezetecilerin geçtikleri haberlerin, yazdıkları makalelerin, yorumların hemen hemen tümü resmî politika içinde konumlanmaktadır. Satır aralarındaki bazı soyut göndermeler, hümanizm kırıntıları bir kenara bırakılırsa, açık ve net olarak resmî politikaya itiraz eden bir gazeteci henüz ortada yoktur. Bu nedenle de Kıbrıs’a yapılan her resmî “medya çıkartması”, “tabu”yu, düşmanlığı ve ulusal narsisizmi yeniden üretiyor.

Kürt sorunundaki gelişmeler, alınan mesafeler, sosyalistlerin ötesinde her şeye rağmen demokrat, ilerici yazarların söylediklerine baktığımızda, bir tartışma ve pratik alan açılmasından söz edilebilir. Bütün bunların bedeller ödenerek kazanıldığını söylemek bile gereksiz. Kıbrıs sorununda sistem içi ve dışı muhalefetin üstüne ise tam bir “ölü toprağı” serpilmiştir. Muhalef, sözünü söyleyip, pratiğini kuramamıştır. Şu söylenebilir: Kıbrıs sorununda Türkiye solu şimdiye kadar politik, kavramsal ve pratik bir bedel ödememiştir, ödeyeceğine dair bir işaret görünürde yoktur... Türkiye siyasî mücadele tarihi içinde solun anti–emperyalist damarı Kıbrıs meselesinde de, sözünü ettiğim tabu nedeniyle ya resmî politikanın değişik bir versiyonu olageldi, ya suskun kalındı ya da, sadece sloganlar tekrarlanarak sorun en radikal şekilde çözüldü! Yani, Türkiye solunun anti–emperyalist duyarlılığı Kıbrıs sorununda işletilemedi... Zaman zaman “millici” politikalara eklemlenildi.

Öte yandan Kıbrıs sorununun, Türkiye’de yaşayan Lozan ile tanımlanmış Azınlıklar sorunu ile olan doğrudan ilişkili oluşu önemlidir. 6–7 Eylül olayları ile Kıbrıs sorunu arasındaki bağın provokasyon yönü de artık açığa çıkmıştır. Bu da, bütün haksızlıklara karşı çıkması gereken muhaliflere kendilerini yeniden üretme şansı vermekte ama bu şans da, “tabular zinciri” nedeniyle yeterince kullanılamamaktadır.

Kıbrıs Türk solu ise, daha çok öğrenci hareketi dolayımıyla Türkiye sosyalizm okulundan yetişip mezun olmuştur. Bunun negatif ve pozitif etkileri süreç boyunca karşılıklı olarak yaşanmıştır. Kıbrıs, “ayrı bir ülke ve tarih olmasına karşın” orada yaşayan Kıbrıslıtürkler kendilerini birer TKP’li, Kurtuluşçu, Devrimci Yolcu vs gibi “hissedip yaşamışlardır.” Yani Türkiye’den adaya taşınan siyasî kavramlar, pratikler ve kültürün etkisi adada sürmüştür. Adaya ait bilgilerin, kavramların, tarihsel olguların Türkiye’ye taşınması ise pek mümkün olmamıştır. Yani karşılıklı bilgi ve bilinç tek taraflı işlemiş, süreç boyunca Tükiyeli sosyalistler etki alanlarındaki Kıbrıslıtürkler’i “bilinçlendirme”ye çalışmıştır. Öteki’nden, Kıbrıslıtürkler’den öğrenmek ise neredeyse tamamen durmuştur. Bu konumlanış, teori haline getirilmese de, Anavatan–Yavruvatan gibi tanımlanmasa da, bir bakıma Türkiyeli sosyalistlerin Kıbrıs’a çevre–merkez ülke bağlamında baktıkları, ben merkezci, Türkiye merkezci bakışlarıyla da ilgilidir. Bunca yıl sonra, bile, bu ilişkinin siyasal ve sosyolojik denkliklerini adada görmek mümkün. Türkiye oluşturulan siyasal kimliğin Kıbrıs’ta siyasal mücadeledeki etkilerinin bir biçimde sürdüğü bile söylenebilir. (Kıbrıs’ta yaşamış Amerikalı bir araştırmacının Kıbrıs’ın bütünü için söylediği, “Kıbrıs’ta uzun zamandır sol var ama muhalefet yok” sözleri ilginçtir...

Kıbrıs sorunu bize pek çok konuda kavramsal ve olgusal tartışma ve zenginleşme olanakları vermektedir. Özellikle de çok kimlikli, çok kültürlü, çok etnili bir toplum tasarımının bazı kavramlarının ve bazı pratiklerinin bu sorun özelinde oluştuğu bilinmelidir. Bu nedenle, ulus ötesi çok kimlikli, çok kültürlü yeni bir toplum tasarlamak bu örnekle de ilişki kurmak demektir. Bu elbette, teorik ve akademik bir ilgi değil, bir bölgesel dayanışma ve özgürleşme bağlamında ulus ötesi bir toplum tasarlamak, ulus meselesini aşan bir kavramsal veriler bütününe de sahip olmak ve karşılıklı etkileşip değişip dönüşmektir.

Ayrıca, tarihen oluşmuş ve teorik olarak zihinlerde oluşturulan federasyon biçimlerinin, ulus-devletin mutlak alternatifi olarak kurgulanması, bir otomotizm olarak, çok uluslu, çok kimlikli ulus ötesi bir toplum tasarımına denkliğinin mutlaklaştırılması da tartışılmalıdır.