Anasayfa > Birikim Arşiv > 114 - Ekim 1998 > Türban Sorunu: En Büyük Düşman

Türban Sorunu: En Büyük Düşman

Aksu Bora | (Sayı : 114 - Ekim 1998)

Neredeyse yirmi yıldır devam eden “başörtüsü meselesi”, yeni bir ivme kazanmış gibi görünüyor. Yasakçılar cephesi ilk kez bu kadar sert ve kararlı bir tavır aldı: Başını örten üniversiteye kayıt olamaz. İstanbul Üniversitesi, daha önce de olduğu gibi meselenin en kararlı takipçisi olarak öne çıktı ve yasağı hevesle uygulamaya koydu.

İnsanın kanını donduran, onyedi yaşındaki kızları nasıl başarılı bir biçimde örselediklerini anlatırken o yüzün şuursuzluğuydu. Üniversite tarihine “ikna odaları” olarak geçecek bu utanç verici uygulamayı savunan profesör hanımın yüzündeki o şuursuzluk. Ben ne yapıyorum, bu yaptığım şey karşımdaki insanlar için ne anlama gelir, bunu yapmış biri olarak ben kendimle nasıl yüzleşirim gibi tasaları asla olmamış ve olmayacak birinin şuursuzluğu.

“Şeriat tehdidi”nin yeni iç düşman olarak saptanmasının nedenleri, sonuçları üzerine çok şey yazıldı - beni ilgilendiren, bu politikanın böylesine tutkuyla benimsenmesindeki tuhaflık. Demokrasi ve çağdaşlık aşığı olmak gibi açıklamalar tatmin edici görünmüyor; ne de olsa bu memlekette daha yakıcı “demokrasi ve çağdaşlık” meseleleri yaşandı: insanlar yakıldı, evler yakıldı, köyler yakıldı, yaşlı kadınlar çocuklarına sahip çıktıkları için yerlerde sürüklendi, polisler döve döve adam öldürüp bir türlü yargılanamadı, köylülere bok yedirildi..

Bütün bunlar olup üstelik de bitmezken üniversiteli kızların “bir politik hareketin simgeleri” olarak dolaşmalarını kendisine dönük en temel tehdit; daha doğrusu bu tehditin simgesi olarak algılamak nasıl bir ruh halini gösterir? Bu sürekli tehdit algısı, güçlü bir mağduriyet hissiyle birlikte düşünüldüğünde ancak anlam kazanabiliyor. “Şeriat geliyor, hepimizi kesecekler” paranoyasına en sıkı sarılanlara bakıldığında bir mağduriyetten söz etmek çok saçma görünebilir: Orta-üst orta sınıftan, kentli seçkinler. Fakat bu seçkinlerin çağdaşlık idealleri ve bu ideal içinde kendilerine biçtikleri rol hatırlandığında, mağduriyet hisleri de yerli yerine oturuyor.

Her şeyden önce, bu kesimleri seçkin kılan kriterler artık eskisi gibi geçerli değil. “Medeni” bir aile, iyi eğitim, “çağdaş” bir yaşam. Yerleşik değerlerin yerinden oynamasıyla birlikte artık onlardan çok farklı seçkinler ortaya çıkıp güç kazanıyor: Kaynağı belli olmasa da para, bu gücün temeli. İşin kötüsü, bu şaibeli zenginler artık fazladan saygınlık da elde ediyorlar. Eski Türk filmlerinde şivesi, hayat tarzı, kabalığıyla alay edilen “türedi” tipinin yerini yeni televizyon dizilerinde karanlık servetiyle kendine muhteşem bir hayat kuran, alay edilmek şöyle dursun, ne kadar berbat işler yaparsa yapsın yine de gıptayla bakılan bir takım adamlar aldı. Ve daha da kötüsü, herkes bu adamlardan biri olma potansiyeli taşıyor. En azından herkes bu ümidi besleyebiliyor.

Herkesin bir biçimde yerini bildiği, hoşnutsuzluğun yine bu belirli yerler (sendika, kitle örgütü, vb.) çerçevesinde, kollektif bir biçimde ifade edildiği, sınıf atlamanın da belli koşullarının olduğu bir toplum eğer bir zamanlar var olduysa bile, artık açıkça yok. Artık herkes, her şeyi, şimdi ve kendisi için istiyor.

Böylece, eski güzel klişe artık hiçbir biçimde işlemez hale geliyor: “Geleneksel” hayatın sürmesinden çıkar sağlayan gericiler ve onların kandırdıkları saf, yoksul insanların karşısında medeniyetin taşıyıcısı aydınlar klişesi. Artık köye (ya da garip bir aymazlıkla köy gibi bir şey zannettikleri gecekonduya) gittiklerinde onlara ayran ve gözleme ikram etmiyor “yerliler” (böyle bir olaya sahiden tanık oldum: hayırsever kadın derneklerinden birinin başkanı ve yanındakiler hayır yaptıkları mahalleye geldiklerinde kendilerine çay ve hazır kuru pasta ikram edildi diye fena halde bozulmuşlardı!). Gecekondulu kızlar öğretmenlerine değil, mesela Sibel Can’a özeniyorlar.

Toplumun iyi kötü üzerinde uzlaştığı değerlerin yerinden oynaması, toplumun “çivisinin çıkması”, kendini siyasette de değişik biçimlerde gösteriyor. Devlet yapısının artık en muhafazakârlar tarafından bile görülebilecek bir biçimde çürümüş olması, orta sınıftan seçkinler açısından hep duydukları tehdit algısını daha da derinleştiriyor. Onları bütün bu pislikten, bu güruhtan kim koruyacak?

Ayaklar baş olmak ister, bütün bildik değerler kayıp giderken, başörtüsü kaygıların ve endişenin odağında, sembolik bir önem kazanıyor. Böylece kurgusal bir cepheleşme çıkıyor karşımıza: “başörtüsü namusumuzdur” diyen “demokratlar” ile “bunlar yarın başını örtmeyenlere zulüm ederler” diyen “özgürlükçüler”.

Her zaman olduğu gibi, bu cepheleşmede de kadınlar ön saftalar. Cepheler arası mücadele, onların bedenleri üzerinde yapılıyor, cephelerin en şedit sözcüleri, yine onlar. Şeriat tehlikesinin en fazla kadın özgürlüklerini tehdit ettiğini söyleyerek bir tür feminizm yapan kadınlar, “şeriatçıların” sadece kadınlarını hedefliyorlar - ne de olsa erkek bedenleri hiçbir zaman böylesine sembolleştirilmedi; onların sakalları sünnet, kadınların örtüleri farz. Böylece ortaya tuhaf bir durum çıkıyor: Kadın özgürlüklerini korumak adına bazı kadınların yüksek öğrenim görme özgürlükleri ellerinden alınırken, erkekler en azından “oldukları şey” yüzünden bir engelle karşılaşmıyorlar.

Liberal “yurttaşlık” perspektifi açısından da durum tuhaf: Çağdaş, demokratik ve laik bir hukuk devletinde bir kısım vatandaşın eksik vatandaş muamele görmesi nasıl açıklanabilir? Bu çocukların aileleri de tıpkı başlarını örtmeyenlerin aileleri gibi vergi veriyorlar, başını örtmek yasal olarak düzenlenmiş bir “suç” değil. Öğrenciler (henüz!) Devlet Memurları Kanunu’na ve buna bağlı kılık kıyafet yönetmeliklerine tâbi de değiller. Örtünen kızların üniversiteye alınmaması, laik demokratik hukuk devletini korumak adına, bu devletin temel ilkelerini çiğnemek anlamına geliyor.

Bu toplu cinnet ortamında böyle garip bir “özgürlük mü demokrasi mi” cepheleşmesinde taraf olmayı reddetmek çok güç görünse de (ne şeriat ne darbe demekten daha fazlasını kastediyorum) mümkün olmalı. Bence taraflar başka türlü: Kendi iktidarını pekiştirmekten başka bir derdi olmayanlara karşı “aşağıdakiler”. Bence “karşı taraf”, başörtüsünün namusu olduğunu söyleyen politikacısından darbecisine, Sivas katliamı yapılırken askerle halkı karşı karşıya getirmeyin diyen yöneticisine, her türlü toplumsal örgütlenmeyi yasaklamaya çalışan hükümetinden çetesine çapulcusuna kadar, faşizm güçleri. Başörtüsünü politik bir simge ya da kendi kimliğinin bir göstergesi olarak taşıyan üniversiteli kızı en iyi ihtimalle “maşa” olarak değerlendiren ve o kızı üniversiteye sokmayarak gericiliğin önünü alabileceğini düşünen eblehlik de bu cepheye yakışır.

Üniversite (hâlâ kaldıysa) saygınlığını baskı ve zulme alet olarak değil, özerkliğini savunup öğrencisine sahip çıkarak koruyabilir.

FERİDE AKIN