Anasayfa > Birikim Arşiv > 122 - Haziran 1999 > Seçim Sonuçları Üzerine Bazı Gözlemler ve Öngörüler

Seçim Sonuçları Üzerine Bazı Gözlemler ve Öngörüler

Faruk Alpkaya | (Sayı : 122 - Haziran 1999)

19 Nisan 1999 seçimleri, ben dahil çok sayıda kişiyi şaşırtacak bir biçimde sonuçlandı. Seçimlerden önce DSP’nin birinci parti olabileceğini tahmin ediyorduk, ama ikincilik biraz oy kaybetmesine rağmen Fazilet Partisi’nin olacaktı. Merkez sağ olarak adlandırılan ANAP ve DYP’nin gerileyeceğini az çok görebiliyorduk, ama DYP’nin oy kaybının daha az olacağını zannediyorduk. CHP, Atatürk’ün partisi, zor da olsa barajı aşacaktı. MHP ise, bütün duygusal tepkimize ve aksi yönde rasyonel gerekçeler bulma çabalarımıza karşın, barajı aşıyordu. ÖDP’nin oy oranının yüzde 2’ye yaklaşacağı, hattâ iyimserlerimizde yüzde 3’ü zorlayacağı kanısı bu beklentilere eşlik ediyordu. Bir de seçimlere katılım oranının yüzde 80’i bulamayacağı, kararsız seçmenin de çok olduğu yönünde bir saptamamız vardı. Buna katılımın artması halinde bundan en çok DSP’nin yararlanacağı öngörüsü eşlik ediyordu.

Seçim sonuçları bu beklentilerin çoğunu altüst etti, yanıldık. Evet DSP birinci parti olmuştu, ama Fazilet Partisi 1995 seçimlerinde RP’nin aldığı oydan bir buçuk milyon az oy alarak üçüncülüğe düşmüştü. Merkez sağ oy kaybetmişti, ama bu oy kaybından DYP de ANAP kadar nasibini almıştı. CHP barajı geçememiş, MHP ise barajı geçmek bir yana ikinciliğe yerleşmişti. ÖDP ise yüzde 1’i bile bulamamıştı. Seçimlere katılma oranı ise, tekrar 1980’li yılların düzeyine yükselmiş ve yüzde 90’lara dayanmıştı. Öngörü sınırlarımızı aşan bu şaşırtıcı sonuçlardan sonra, seçim sonuçlarını değerlendirmeye, bir kez daha yanılmak üzere, verdiği oylarla ‘milletin ne söylediğini’ tercüme etmeye geçebiliriz.

ÜÇ TÜRKİYE

Seçim sonuçlarının ilk ve en çarpıcı sonucu Türkiye’nin iktisadî ve kültürel bölünmüşlüğünün yeni bir aşamaya sıçradığını göstermesidir. Bugün illerde birinci çıkan siyasî partilerin oluşturduğu haritaya baktığımızda Türkiye’nin artık siyasal tercihler açısından da üçe bölündüğünü görebiliriz. Bu üç Türkiye’nin ilk kısmını Marmara Bölgesi, Ege Bölgesi’nin sahil kesimleri ve Batı Karadeniz’in yer aldığı İzmir merkezli DSP’yi tercih eden Türkiye’dir. İkinci Türkiye birer ucundan Akdeniz’e açılan Orta Anadolu’yu kapsayan Yozgat merkezli MHP’nin Türkiye’sidir. Üçüncü Türkiye ise, Güneydoğu Anadolu’yu kucaklayıp İran sınırından Kars’a kadar uzanan Diyarbakır merkezli HADEP’in Türkiye’sidir.

İlk bakışta bile görünen bu olgunun ayrıntılarına baktığımızda üçe bölünmüşlük daha da çarpıcı bir görünüm sunmaktadır. İlk olarak HADEP’in birinci olduğu illerde DSP ve MHP’nin sona yerleştiği dikkatimizi çekiyor. Örneğin DSP’nin yüzde 5’in altında oy aldığı onüç ilin dokuzunda HADEP birinci partidir. Benzer bir gözlem MHP için de geçerlidir. Buna karşılık, DSP ve MHP’nin birinci olduğu illerde HADEP sonuncu partidir. DSP ve MHP arasında ise böyle bir ilişkiden söz etmek zordur, ancak bu partilerden birinin yüzde 40’lara ulaştığı illerde diğeri yüzde 10’larda kalmaktadır. Bu arada DSP’nin yirmiyedi, MHP’nin otuz, HADEP’in ise onbir ilde birinci geldiğini ilk sonuçlardan çıkarabiliyoruz. DSP, birinci olduğu illerden ikisinde yüzde 40’ı, onunda da yüzde 30’u bulmakta ya da geçmektedir. MHP ise, birinde yüzde 40’ı yakalamakta, dokuzunda da yüzde 30’u geçmektedir. HADEP ise, birinci olduğu illerin birinde yüzde 50, en az ikisinde yüzde 40’tan fazla oy almıştır. Diğer illerde de yüzde 30’lar civarındadır. Akdeniz bölgesindeki Adana, Mersin ve Antalya’da MHP birinci, DSP ikinci partidir, ancak HADEP buralarda küçümsenmeyecek oylar almayı başarmıştır. Diğer partilere baktığımızda bu görünüm iyice belirginleşmektedir. ANAP ve CHP yalnızca birer ilde, DYP üç ilde, FP ise sekiz ilde birinci olmayı başarabilmiştir, ancak bugün yeni bir seçim yapılsa bu partilerin mevcut durumlarını korumalarının çok zor olduğu, bu parti seçmenlerinin üç Türkiye’nin egemen tercihleri doğrultusunda eğilim belirteceği hissedilmektedir. DSP, MHP ve HADEP hangi nedenlerle böyle öne çıkmıştır?

MİLLİYETÇİLİK

Türkiye’nin siyasal tercihler açısından bölünmüşlüğünü tescil eden bu üç partinin ilk ortak özelliği siyaset kavrayışlarıdır. Bu noktada hemen herkes DSP, MHP ve HADEP’in milliyetçiliği temel alan bir siyaset yapma tarzına sahip olduğuna dikkat çekmektedir. Bunun sonucu olarak, bu üç parti bilinen anlamda siyaset yapmamaktadır. Dolayısıyla da bu partilerin iç borç faizleri, sosyal güvenlik, özelleştirme vb. ekonomik-toplumsal konularda ne düşündüğü bilinmemektedir. Bu partilerden DSP hemen hiçbir şey söylememiş, MHP söylemiş olsa bile görüşleri yaygın olarak dolaşıma girmemiş, HADEP’e ise bir şey söyleme olanağı tanınmamıştır. Bu anlamda somut çözümlerin daha fazla tartışılabildiği belediye seçimlerinde ülke genelinden farklı sonuçlar çıkması, milletvekili seçimlerinde ikincil plana düşen partilerin yerel yönetimlerde ön plana geçebilmesi bu üç partinin bu siyaset yapma tarzının doğal bir sonucu olsa gerektir.

Milliyetçilik, kuşkusuz, ‘gözlerime bak anlarsın’ tarzı siyaset yapmak için elverişli bir zemin sunmaktadır, ancak bu noktada Türk milliyetçiliği ve Kürt milliyetçiliğini temel alan ikili bir bölünme yaşanması gerekirdi. Dolayısıyla bu bakış açısı Kürt kökenli oyları alan HADEP’in oylarını açıklamakta yeterlidir, ancak bu kavram Türkiye’nin siyasal tercihler açısından üçe bölünmesini ya da Türk kökenli oyların DSP ve MHP arasındaki bölünmesini açıklamaya yetmemektedir. DSP ve MHP arasındaki bölünmeyi iktisadî gelişmişlik düzeyi ile açıklama çabaları ise çok sayıda aykırı örnekle imkânsız görünmektedir. Örneğin, MHP Adana, Mersin, Antalya gibi iktisadî açıdan gelişmiş illerde büyük oy oranlarına ulaşırken, DSP Sinop, Bartın vb. azgelişmiş illerde birinci parti olabilmiştir. Bu olguyu bir Kürt ‘getto’sunun varlığı ile açıklama çabaları da yeterince açıklayıcı değildir kanısındayız, çünkü İzmir, İstanbul, Manisa gibi HADEP’in oy oranının Türkiye ortalamasını geçtiği illerde MHP Türkiye ortalamasının çok altında kalmıştır.

Bu noktada iki farklı millet ve milliyetçilik tarzından söz etmek gerekecektir. Bu milliyetçilik anlayışlarını Fransız tarzı ve Alman tarzı milliyetçilik olarak tanımlayabiliriz. Yani devletin ürünü olarak millet ve devlet kuran millet anlayışları. Bunlardan ilki milleti etnik kökenden bağımsız olarak devletin bir yan ürünü biçiminde tanımlarken, ikincisi bu anlayışa reaksiyon olarak etnik kökeni öne çıkarmaktadır. Bu açıdan bakıldığında MHP ve HADEP’in ‘devlet kuran millet’ yaklaşımları, yani milliyetçilik anlayışları örtüşmekte ve DSP farklı bir noktaya düşmektedir. Evet MHP ve DSP Türk milliyetçiliğini temsil etmektedir, ama iki farklı tarz Türk milliyetçiliğini.

MHP’nin yüzde 30’dan çok oy aldığı iller, Aksaray, Çankırı, Gümüşhane, Isparta, İçel, Karaman, Kayseri, Kırşehir, Nevşehir, Tokat ve Osmaniye’dir. Bu bölgelerde yaşayan nüfus asıl olarak Anadolu kökenlidir ve İçel hariç etnik köken açısından türdeştir ve bu türdeşlik farklı olanların kovulmasıyla sağlanmış bir türdeşliktir. Bu MHP’nin ‘devlet kuran millet’ anlayışına, “Ya sev, ya terket” çizgisine, reaksiyoner milliyetçiliğine uygun bir toplumsal taban demektir. DSP’nin yüzde 30’dan fazla oy aldığı iller Balıkesir, Bartın, Bursa, Çanakkale, Edirne, Eskişehir, İstanbul, İzmir, Kırklareli, Muğla, Tekirdağ ve Zonguldak’tır. Bu iller yaşadıkları yerlerden farklı oldukları için kovularak Anadolu’ya gelen ve etnik kökeni farklı olmasına rağmen devletin yurttaşı olarak Türkleşen bir nüfusu barındırmaktadır. Dolayısıyla DSP’nin ‘nüfus kağıdı’na bakan bir milliyetçilik anlayışını temsilcisi olarak bu illerde birinci olabilmesinin toplumsal zemini vardır. DSP’ye oy veren seçmenler milliyetçidir, ama milliyetçilikleri etnik köken eksenli değil, devlet eksenli bir milliyetçiliktir. Bu da, Türkiye’nin niçin Türk ve Kürt milliyetçiliği biçiminde ikiye değil de, üçe bölündüğünü açıklamak için bir çıkış noktası sunmaktadır. Ancak bu kavrayışın bir başka sonucu da, Türkiye’nin üçe bölünmüşlüğünün parlamentoda aşılmasının sanıldığı kadar kolay olmayacağıdır.

SİYASET VE SEÇİMLER

Milliyetçilik konusunun başında da belirttiğimiz gibi, bu seçimlerde ‘siyaset’ konuşulmamıştır. Daha doğrusu seçim kampanyalarında ‘çare’ sunanlar, ‘toplum sözleşmesi’ önerenler, ‘altın üçgen’ vaadeden partiler çökmüş, buna karşılık hiçbir şey söylemeyenler, ‘gözlerime bak anlarsın’ diyenler yükselmiştir. Belediye seçimlerinde ise bunun aksi sonuçlar yaşanmış ve ilin büyüklüğü ne olursa olsun, adaylar partilerinden çok farklı oylar alabilmişlerdir. Milletvekili seçimlerinde çöken partiler, yerel yönetimlerde başarılı olabilmişlerdir. Dolayısıyla, Diyarbakır merkezli Türkiye hariç, yerel yönetim seçimlerindeki siyasal tercihleri temel alarak yapılan Türkiye haritası milletvekili seçimlerindekinden oldukça farklı çıkmaktadır.

Bu farklılığın nedeni nedir? Milletvekili ve yerel yönetim seçimlerinde niçin iki farklı siyaset yapma biçimi başarılı olabilmiştir? Bu soruya yanıt verebilmek için önce siyasetin tanımını yapmak gereklidir. Siyaset bilimi literatüründe iki farklı siyaset yaklaşımı vardır: Bunlardan ilki, siyaseti bir ‘kaynak dağıtma süreci’ olarak gören David Easton’un yaklaşımıdır. Devlet toplumu vergilendirerek gelir elde eder ve bu geliri bütçe aracılığıyla yeniden dağıtır. Siyaset, kimden ne kadar vergi alınacağına ve toplanan gelirin hangi alanlara dağıtılacağına karar vermektir. Bu yaklaşımda parlamento siyasetin odağında yer alır ve demokrasinin yetkinliği farklı çıkarların parlamentoda temsil edilebilmesiyle ilişkilidir. Bu yaklaşımın uç noktasında, siyaseti bir ‘sınıf mücadelesi’ olarak gören Marx’ın görüşleri yer alır. Marx kaynak dağıtımının odağına basitçe çıkarları değil, toplumsal sınıfları yerleştirir. İkinci yaklaşım ise, siyaseti bir ‘dost/düşman tanımı yapmak’ biçiminde gören Carl Schmitt’in yaklaşımıdır. Bu yaklaşıma göre, toplumsal ortam bir kriz ortamıdır ve egemen bu ortamda dost ve düşmanı tanımlayarak siyaset yapar. Dolayısıyla güç, siyasetin odağında yer alır. Parlamento, hukuk vb. ancak dost/düşman tanımlandıktan sonra devreye girer.

Bu iki siyaset tanımı ışığında Türkiye’ye baktığımız zaman iki ayrı seçim düzeyinde farklı partilerin neden daha başarılı olduğu sorusunu daha kolay yanıtlayabiliriz. Türkiye Cumhuriyeti uzun süredir bir kriz içindedir. Devlet, 1999 yılı için bir bütçe bile yapmamıştır. 1998 bütçesine baktığımız zaman, bütçenin yüzde 40’ının borç faizlerine, yüzde 9’unun sosyal güvenlik kurumlarına, yüzde 11’inin başta savunma sanayi olmak üzere fonlara ayrıldığını ve farklı kesimlere transfer edildiğini görüyoruz. Bütçenin kalan kısmının dağılımı ise şöyledir: yüzde 24 personel harcamaları, yüzde 9 cari giderler (araç, bina, kırtasiye vb.) ve yüzde 7 yatırımlar. Bu tabloya göre, kaynak dağıtımı anlamında siyaset yapabilmek ancak son yüzde 7’lik kısım için söz konusudur. Bütçenin bu kompozisyonunu değiştirmek ve kaynak dağılımını yeniden düzenlemek ise temel sınıfsal dengeleri yeniden değiştirmekle mümkündür. Parlamentonun ise böyle bir yeteneği yoktur. Dolayısıyla, merkezî düzeyde değil demokrasinin, Easton’un tanımladığı anlamda bir siyasetin bile koşulları yoktur ve parlamento bu yüzden yeniden bir siyaset merkezi haline dönüşemeyecek gibi görünmektedir.

Türkiye’de bir süredir Schmitt’in tanımladığı anlamda siyaset yapılmaktadır. En büyük gücün sahibi olan TSK, dost ve düşman tanımları yapmakta ve buna bağlı olarak önce bölücülük, sonra da irtica düşman olarak tanımlanıp tasfiye edilmek istenmektedir. Bu gelişmenin bir sonucu olarak da parlamento düzeyinde siyaset yapmak için hangi safta olduğunu imâ etmek yeterlidir. Bu yüzden, gereken imâyı yapan DSP ve MHP parlamento seçimlerinde öne çıkmayı başarmışlardır. FP’nin aldığı oy oranı TSK’nın dost/düşman ayrımı yapabilme yeteneğinin sınırlarını göstermektedir. HADEP’in durumu ise, kendi bölgesinde dost/düşman ayrımını yapma yeteneği konusunda TSK ile aşık atabilen başka bir gücün varlığının doğal bir sonucudur. Bu siyaset tarzı açısından bakıldığında seçmenin yüzde 80 ve yüzde 20 olarak ikiye bölündüğünü söyleyebiliriz.

Yerel yönetimler düzeyine baktığımızda karşımıza başka bir görünüm çıkmaktadır. Yalnızca İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin bütçesi bile neredeyse Türkiye bütçesinin yüzde 7’sine denk düşmektedir. Yerel düzeyde kaynak dağıtımına olanak veren bu zemin, aynı zamanda kaynak dağıtımını önplana çıkaran bir siyaset ortamının oluşmasına fırsat vermektedir. Bu yüzden milletvekilleri seçiminde yüzde 15 düzeyinde kalan FP, yerel yönetimler düzeyinde yüzde 25’e yaklaşmaktadır. Çünkü, İstanbul, Ankara, Konya vb. şehirlerde belediye başkanlığını kazanan FP, bu belediyelerin hizmet araçları için seçeceği lastik markasıyla orta boy bir lastik fabrikası için önemli bir talebi oluşturabilmektedir. Ya da, milletvekili seçimlerinde yüzde 9’u bulamayan CHP yerel yönetim seçimlerinde yüzde 15 oranında oy alabilmektedir. Çünkü, Kocaeli, Gaziantep, Antalya gibi şehirlerde belediye başkanlığını kazanan CHP, bu şehirlerin müteahhitlik hizmetlerinde şu ya da bu firmayı seçerek önemli bir kaynağı dağıtabilmektedir.

KİMLİKLER VE SEÇİMLER

Seçimlerin kimlikler düzeyinde de ele alınabilir. Üst kimliğe vurgu yapan ve alt kimliğe vurgu yapan partileri ayrıştırmaya çalıştığımızda neler söyleyebiliriz? İlk bakışta, DSP, MHP, ANAP ve DYP’nin Türklük üst kimliğine, FP’nin Müslümanlık, CHP’nin Alevilik, HADEP’in Kürtlük kimliklerine vurgu yaptığını, üst kimliğe vurgu yapan partilerin yüzde 65 oy aldığını, alt kimliklere vurgu yapan partilerinse yüzde 30’ları bulamadığını söyleyebiliriz. Ancak ilk bakışta görünen bu durumun ne ölçüde doğru olduğu ayrıca incelenmelidir. “Ya sev, ya terket” sloganının sahibi olan MHP, Türklüğü bir üst kimlik olarak mı tanımlamaktadır, yoksa etnik bir Türklükten mi söz etmektedir? DYP’nin seçim çalışmalarında Türklük mü öne çıkmıştır, yoksa Müslümanlık mı? CHP’nin vurgusunun ne kadarı Atatürk, dolayısıyla Türklük üzerinedir, ne kadarı Alevilik üzerine? HADEP’in Kürtlüğü bir alt kimliğe mi işaret etmektedir, yoksa alternatif bir üst kimliğe mi?

Kuşkusuz bu sorular uzatılabilir, ancak bu konuda söylenebilecek en temel şey, hangi kimliğe vurgu yaparlarsa yapsınlar, CHP ve HADEP barajı geçememiştir ve bu partilerin temsil ettikleri kesimler -ki, seçmenin yüzde 15’ine isabet etmektedir- parlamentoda temsil edilemeyeceklerdir. Ayrıca, FP her an düşman olarak tanımlanabileceği için bu partinin temsil ettiği yüzde 15’lik kesimin parlamentodaki temsili sınırlı kalacaktır. Bu yüzden ortaya çıkan parlamentonun yeniden bir siyaset merkezi haline dönüşebilme yeteneğinin çok sınırlı olduğunu söyleyebiliriz.

SONUÇ YERİNE

Seçim sonuçlarını değerlendirmeye yönelik çabaların yanıt aradığı sorular arttırılabilir: 28 Şubat, seçim sonuçlarını nasıl etkilemiştir, seçimlerden sağ mı, yoksa sol mu güçlenerek çıkmıştır vb. Ancak, 28 Şubat’ı destekleyen ANAP ve CHP oy kaybederken, karşı çıkan DYP ve FP oy kazanamamış, tam aksine onlar da oy kaybetmiştir. Bu partilerin kaybettiği oy oranı yaklaşık yüzde 20’dir. DSP ve MHP’nin kazandığı oy ise yüzde 18. Bu oranda seçmenin tercih değiştirmesi, bir yanıyla siyasal sistemin temel dayanağı olan siyasî partilerdeki aşınmayı göstermekte, ama seçime katılma oranının yeniden yükselme eğilimine girerek 1980’lerin düzeyine yaklaşması çarenin hâlâ siyasal sistem içinde arandığını düşündürmektedir. Gene bağımsız adayların yıllar sonra yeniden siyaset sahnesine çıkması da bu yargıyı doğrular bir olgu olarak algılanmalıdır. En büyük partinin yüzde 20’de kalması 1995 seçimlerinde ortaya çıkan bir sonuçtu, ancak unutulmamalı ki, o seçimlerde bu oranı üç parti yakalamıştı. Bugün bunu başarabilen tek bir parti vardır ve bu kaçınılmaz olarak parlamentonun sorunlara çare olarak görülmesini aşındıracak bir etki yapacaktır.

Seçimlerin dikkat çekilmeyen bir başka sonucu da, son yirmi yıldır ilk kez bir sol partinin birinci çıkmasıdır. Bu sav, DSP’nin ne kadar sol olduğu sorusuyla eleştirilebilir, ama siyasetin tanımının değiştiği bir ortamda DSP, her şeye karşın sol bir duruşu temsil etmektedir ve seçmen kitlesi tarafından öyle algılanarak tercih edilmiştir. Gene sosyalist vurgulu sol partiler, neredeyse 1960’ların ulaştığı bir oranı zorlamışlardır ki, bu da göz ardı edilmemesi gereken bir sonuçtur. DSP, CHP, HADEP, ÖDP ve diğer sol partilerin oy oranının toplamı, çok uzun bir aradan sonra yüzde 35’i aşmıştır ki, bu bir önceki seçimlere göre yüzde 10’a yaklaşan bir artışı ifade etmektedir. Bu sürece MHP’deki yükselişin eşlik etmesi bu olguyu gözden kaçırmamıza yol açmamalıdır.

Bu koşullarda yeni dönemin siyaset seçenekleri nelerdir, ya da daha açık bir ifadeyle sosyalist sol hangi temel üzerinde siyaset yapabilir? İlk akla gelen seçenek MHP’nin yükselişi de göz önüne alınarak anti-faşist bir dalga yaratmak olarak tanımlanabilir. Ben, yukardaki yaklaşımım ışığında siyasal mücadelenin eksenine bunun konulmaması gerektiğini düşünüyorum. Anti-faşist bir dalga yaratmak bir yan ürün olarak algılanmalı ve eksene yeni bir siyasal mücadele anlayışı yerleştirilmelidir. Bütçenin bugünkü kompozisyonu ve IMF’nin talepleri birarada düşünüldüğünde, önümüzdeki dönem bütçeden emeğe ayrılan payların daha da kırpılacağı, sermaye ve TSK’ya ayrılan payların daha da arttırılacağı söylenebilir. Bu SSK’nın yok edilmesi ya da iyice işlevsizleştirilmesi, personele ayrılan payın daha da küçültülmesi anlamına gelmektedir. Buna özelleştirme ve bunun yol açacağı işsizlik de eklendiği zaman yürütülecek mücadelenin ekseni kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Doğrudan sermayeyi hedef alan, eğitim, sağlık, sosyal güvenlik ve çalışabilme hakkını savunan bir çizginin etkinlik kurabilme olanağı çok güçlüdür. Bu, üstelik, parlamentonun ağırlığının azaldığı, hayatın her alanında siyaset yapabilme olanağının arttığı koşullarda daha da kolay görünmektedir. Bu bir yanıyla Easton’un tanımladığı kaynak dağıtma süreci olarak siyaset anlayışına uygun bir siyaset yapma biçimidir, ancak bir fark vardır: Bu anlayışta kaynak dağıtma süreci doğrudan sınıfsal temelde tanımlanmakta ve sınıf vurgusu öne çıkarılmaktadır.

MHP, “kontr-gerilla” ürünü kadroları ve milliyetçi-muhafazakâr-Müslüman tabanına rağmen asıl olarak bir büyük sermaye partisidir ve bu süreçte sermayenin politikalarının doğrudan savunucusu olacaktır. MHP’nin izleyeceği çizgi, sürece hangi demagoji eşlik ederse etsin, devletten destek bekleyen geniş kesimler gözünde MHP’nin sermaye partisi niteliğinin öne çıkmasına yol açacaktır ve bu koşullarda onun diğer nitelikleri de bir teşhir malzemesine dönüşecektir. Dolayısıyla, sosyalist sol için yeni olanakların açıldığı bir dönem başlamaktadır, yeter ki koşullara uygun bir çizgi izlenebilsin.