Kuvveden Fiile

Foti Benlisoy | (Sayı : 122 - Haziran 1999)

Bir örgüte, kendi devlet kavramını somutlaştırdığı ve kitleler arasında yayılmasını sağlayabildiği (...), soyut varlıklar yerine, gerçek insanlara yönelik bir devlet örgütleyebildiği ölçüde, “siyasi parti” denilebilir.

Antonio Gramsci

1933’te devletin bir şiddet hareketiyle devrilmesi artık sözkonusu değildi. Bu arada yeni devlet kurulmuştu. Bundan sonra yapılacak iş eski devletin son kalıntılarını yok etmekti ki bu iş sadece birkaç saatimizi aldı.

Adolf Hitler

18 Nisan Seçimleri’nin ortaya koyduğu vahim tablonun bilhassa sol açısından önemli olan yanı, siyaset etme biçimlerimiz üzerinde ciddi surette düşünmediğimiz ve bu gelişmeleri kaale alan bir tarz değişikliğini gündemimizin ön sıralarına almadığımız takdirde solun, Türkiye’de toplumsal açıdan belirleyici bir güç olabilme imkân ve yeteneğini tamamen yitirebileceği tehlikesidir. Bu tehlikeye işaret eden durum; ilke, fikir, değer ve programlar etrafında şekillenen politik saflaşmaların, Türkiye siyasî hayatının anlaşılmasında belirleyici bir kriter olmaktan giderek uzaklaşmasıdır. Nitekim, bütün seçim kampanyası esnasında, siyasî partiler, önerdikleri politik pozisyonlar, düşünsel yaklaşımlarla değil, kendilerini nasıl sundukları, hangi aidiyet ya da kimliğe hitap ettikleriyle ayırdedildiler. Belli başlı tüm partiler, cilalanmış bir imaja veya doğuştan edinilmiş kimi niteliklere oy talep ettiler. Bu durum, siyasî alandaki ciddi bir tıkanmanın belirtisidir. Bu tıkanmanın izleri, ilk bakışta birbirinden oldukça farklı görünen, ancak aslında her biri, siyasî örgütlerin bünyesinde farklı ölçülerle de olsa bulunan ve birbirlerini sürekli besleyen ve tamamlayan iki eğilimde sürülebilir.

Bunlardan birincisi, siyaseti pazar ekonomisinin bir parçası haline getiren süreçtir. Partileri adeta birer şirkete dönüştüren ve bunlar içerisinde işletme mantığını hâkim kılan bu sürecin, modern siyasetin krizine işaret ettiği çokça söylenmiş bir hakikat. Günümüzde kendi “ürünlerini” en iyi pazarlayan partinin başarısından söz ediliyor, yurttaşlar yerini müşterilere bırakıyor. Neo-liberalizmin, siyaseti, idare etme tekniklerine indirgemesi neticesinde, siyaset etmek giderek birtakım teknokratların, uzmanların, “ehil kadroların” işi olarak addediliyor. Siyasetten anlaşılan yalnızca projeler, “hizmet yarışı”. Buna göre, toplumsal sorunlar, değişik meslekî gruplardan uzmanlarca ve bilimadamlarınca çözülebilecek “teknik” problemlerdir yalnızca. Böyle bir anlayışın doğal sonucu, insanların siyasete yabancılaşması, yaşamlarını kendilerinin yaptıkları bilincinden iyiden iyiye uzaklaşmalarıdır. Siyasetin metalaşması; klientalizmin, patronaj ilişkilerinin oldukça köklü ve yaygın olduğu Türkiye gibi ülkelerde, hele hele işin içine bir de siyasetin medyatikleşmesi girince semerelerini kolaylıkla veriyor elbette.

İmajsızlığı da bir imaj haline getiren DSP, bu eğilimi varabileceği en uç noktaya taşıyan, söz konusu sürecin en “başarılı” örneği kuşkusuz. Beynimizi iğfal, yüreğimizi iğdiş eden bütün o patırtılı gürültülü, yaldızlı imajların aksine DSP, daha doğrusu Ecevit, sadeliğini, mütevaziliğini, dürüstlüğünü “satıyor”. “Kendi yaşantısından ve bir yılbaşı gecesi konuğu olduğu Danimarka Sosyal Demokrat Partisi genel başkanının mütevazı hayatından derlediği menkıbelerle ahlâktan siyasî rant sağlıyor.”[1] Tam da bu bağlamda örneğin, Ecevit’in, Abdullah Öcalan’ın yakalanmasının seçimlerde propaganda malzemesi olarak kullanılmayacağı yönündeki açıklamaları, oldukça etkili bir seçim propagandası aslında. Ecevit çifti haricinde sahici bir örgütsel yapıya, toplumla ciddi bir organik bağa sahip olmayan, hiçbir şey söylemeyen, ya da yıllardır söylediklerini tekrarlayan, yani aslında siyaset yapmayan DSP, piyasadaki “istikrar” talebine cevap vermek üzere medyaca güzelce ambalajlanıp, reklamı yapılan pek şık bir üründen başka bir şey değil.

Siyasal alanın tıkanma noktasına gelmesiyle ilgili ikinci eğilim ise siyasî saflaşmaların doğuştan edinilen vasıflar ve kültürel kimlikler kerteriz noktası alınarak tarif edilir hale gelinmesidir. Son on yıldır farklı olanı mutlak bir rakip olarak algılayan, ötekini dışlayan otoriter bir siyasî anlayışın iyiden iyiye yaygınlık kazandığı herkesin malûmu. Bu eğilimin son seçimlerdeki “başarılı” temsilcisi şüphesiz MHP’dir. İmaj çağının naylon partilerinin aksine MHP, ciddi bir toplumsal tabana ve dinamiğe sahip. Ancak bu durumu, onun insanların etrafında saflaştıkları meselelere ilişkin önerdiği politik çözümlere sahip olmasından kaynaklanmıyor. Tam aksine MHP, ajitatif, hezeyan dolu sloganlar dışında somut siyasî önermelere sahip değil. Bu nedenle de MHP seçimlerde, “somut politik önerilerle, tercihlerle değil, sadece ‘kimlik politikasıyla’, insanların ‘Türklüğüne’ hitap ederek sahne aldı - ötesini berisini düşünmeyen, insanlara da ‘ötesini boş verin’ diyen cinnet derecesinde bir ‘milliyetçilik’le...”[2]

Sözün özü, Türkiye siyasî hayatı, cicili bicili imajlarla allanıp pullanıp “piyasaya sürülen” kimlikler ve kimliklerin heyecan kattığı, “aşka getirdiği” ve “anlamlı” kıldığı imajlar arasına sıkışmış durumda. Bu sıkışma hali, toplumsal sorunlara ilişkin sağlıklı bir kamusal tartışma imkânını bir hayli zayıflatıyor. Siyasetin esasında tektipleştiği, tek renkli hale geldiği bu koşullarda, radikal bir siyasî programın kolaylıkla etkili bir alternatif haline gelebileceği varsayılabilir. Bugün Türkiye’de siyasî partilerin birbirine ne kadar benzer hale geldiği, her türden melanette nasıl birbirleriyle yarıştıkları öyle uzun açıklamalara ihtiyaç duyulmayacak bir gerçek. Bu durumda Türkiye’de solun, ÖDP’nin, kendisini tek, hakiki ve asıl muhalefet olma noktasına taşımak hususunda hızla yol alabileceği elverişli koşullar içerisinde bulunduğu düşünülebilirdi. Düşünülebilirdi diyoruz, zira seçim sonuçları hepimizin malûmu olduğu üzere bunun pek de öyle olmadığını ortaya koyuyor maalesef. Buradan yola çıkarak, ÖDP’nin kısa siyasî hayatı ve özellikle de seçim kampanyası sırasında, kendisini mevcut siyasî güç ve yapılardan yeterince ayıramadığı şeklinde bir eleştiri gündeme getirilebilir. ÖDP’nin asıl olarak orta sınıflara yönelik bir hatta sahip olduğu, farklı bir yaşam anlayışı olarak sosyalizmi yeterince ifade etmediği, “temiz olma” vurgusunun diğer söylemlerin önüne geçtiği vb. gibi eleştiriler daha şimdiden ortaya konmaya başlandı bile. Bu yazıda söylenmek istenen, bu eleştirilerin içerdiği doğruluk payları ne olursa olsun, söylem düzeyinde herhangi bir farklılaşmanın siyasetin bugün almış olduğu biçimde, tek başına pek de anlam taşımayacağı zannıdır. Buna göre, solun bugüne kadar uygulayageldiği ve asıl olarak sözünü, düşünce ve yaklaşımlarını muhatabına iletme biçimlerine (bildiriler, afişlerle veya kitle gösterileriyle) dayanan siyaset etme biçimleri etkisini büyük ölçüde yitirmiştir.

Asıl mesele, bugün var olanın, hergün tekrar tekrar ebedî kılındığı koşullarda, gerçekten farklı olanın kavranmasında karşılaşılan güçlüktür. Kendisini gündelik hayatımızın her anında tarafsız, nesnel, doğal ve zorunlu olarak ortaya koyan mevcut toplumsal ilişkilerin dışında başka bir şey düşünmek, düşlemek ve hele hele siyasî eylem ve etkinliğimizi bu düşün üzerine bina etme yetilerimiz elimizden büyük ölçüde alınmış durumda. Hal böyle olunca insanların yıllardır siyasî tercihlerini neden daha az kötü olan yönünde kullandıkları, ehven-i şer olanın siyasî ve toplumsal ufkumuz üzerindeki bu hâkimiyetinin gücü daha anlaşılır hale geliyor. Açıkçası dağarcığımızda şerden başka bir şey yok. Dolayısıyla solun ortaya koyabileceği en köktenci söylem dahi bu kısır zihniyet dünyası içerisinde gömülmeye ya da onun tamamen dışında sürgün kalmaya mahkûm gibi. İşte bu yüzden solun kendi farklılığını yalnızca söylem düzeyinde kurması mümkün değil gibi görünüyor.

Son seçim kampanyası sırasında tüm siyasî partiler; demokrasiden, katılımcılıktan, adil gelir dağılımından, bu konularda önerdikleri hiçbir şey olmamasına rağmen, öyle ya da böyle bahsettiler. Bütün partilerin demokrasiden, “temiz siyaset”ten yasak savma kabilinden de olsa söz ettiği, sözümüzün elimizden alındığı koşullarda kendi sesimizi katışıksız ve gür bir biçimde çıkartmamız oldukça zor. Aslında, bizim için hangi çağrışımlarla yüklü olursa olsun; demokrasi, eşitlik, adalet gibi tüm kavramların anlamı verili, sabit değildir. Bunlar, ancak belirli bir bağlam içerisinde, farklı söylemsel ögelerle eklemlenerek içerik kazanırlar. Örneğin yeni liberalizm, demokrasiyi, “bırakınız yapsınlar”cı bir kapitalizmin bireyciliğiyle uyumlu olacak şekilde tanımlayabilmiştir. Bu koşullarda, kendi sözümüzü köktenci ve gerçekten özgürlükçü bir bağlam içerisinde yeniden tarif etmemiz, söylediklerimizin başkalarının cephaneliğine gitmemesi için elzemdir. Aksi takdirde, bugün de olduğu gibi, bütün kültür alanı ve onun üzerine inşâ edilen gerçeklik tanımının sağın değişik türevlerinin inisyatifine terk edilmesi söz konusu olacaktır.Oysa ÖDP’yi bir umut haline getiren iddia; onun sosyalizmi yepyeni bir biçimde içeriklendirerek, hem teorik hem de pratik/politik bir yenilenmeyi gerçekleştirecek verimli bir tartışmanın zeminini teşkil edebileceğiydi. Bu iddianın takipçisi olabilmek için ilke ve değerlerimizin, içerisinde bulunduğumuz çok boyutlu krize de bir yanıt teşkil edecek bir bağlama oturtulması gerekiyor. Bu sözlerden ÖDP’nin ihtiyaç duyduğu yegane şeyin bütünlüklü, dört dörtlük bir program olduğunu düşündüğümüz sanılmasın. Bilakis, yazının başından beri anlatmak istediğimiz şey, sözün içeriğiyle ilişkisinin koptuğu, kurulmuş imajların isteğe göre kullanılacak birer parçası haline geldiği medyatik siyaset çağında, insanların tahayyül güçlerine vurulmuş prangaları söküp atmada en nitelikli programın dahi tek başına kifayetsiz kalacağıdır.

Manasız bir gürültü içerisinde bütün anlam kırıntıları silinir, kavramlar havada uçuşurken, sözcükleri ancak yere indirerek, elle tutulur, gözle görülür hale getirerek yeniden kazanabilir, içeriklendirebiliriz. Var olan bütün ağırlığıyla üstümüze çöker, herkes ve her şey birörnekleşirken, gerçek bir alternatif olarak ortaya çıkmanın yolu; demokrasiyi tutulur, özgürlüğü solunur, dayanışmayı görünür kılmaktan geçiyor. Yeni ve başka bir hayatın olabilirliğini bütün somutluğu içerisinde ortaya koyabilmeliyiz. Kuracağımız dayanışma ağları ve bireylerin söz, yetki ve karar sahibi olacağı oluşumlarla var olanın karşısına bugün, “hemen şimdi” çıkabilmeliyiz.[3] Ancak bu yolla, sosyalizm ahlâkî bir tercih olmaktan öteye geçerek nesnel bir imkân halini alabilir.

Zaten ÖDP’yi, sosyalizmi ancak iktidarın elde edilmesiyle kurulabilecek bir toplumsal proje olarak değerlendiren geleneksel sosyalizmden ayıran yönü, onun sosyalizmi bugünden inşâ etmeyi hedefleyen bir tarzı gündeme getirmesidir. Böyle bir tarzı gerekli kılan şey, kapitalizmin sosyalizme kaynaklık edebilecek tüm insanî potansiyelleri tahrip etmesidir. Kapitalizmin önünü kestiği yaratıcılık, hayalgücü, özgüven gibi niteliklerin, yani sosyalizmin önünü açmak ancak böylesi bir tarzın eseri olabilir.[4] Türkiye’nin tarihsel serüveninin oluşturduğu otoriter kültürel iklim, böyle bir tarzı daha da gerekli kılmaktadır. Zira devlet ve özellikle onun otoriter ve vesayetçi zihniyeti, Türkiye’de yaşamın her alanına ve dolayısıyla da siyasete ağırlığını koymakta ve neticede de bu zihniyet, sosyalistlerin kendi hedef ve ilkeleri yönünde hareket etmelerini oldukça güçleştiren bir siyasî kültür yaratmaktadır. Otoriter ve vesayetçi siyasî kültür, siyasetin metalaşması ve yönetme tekniklerine indirgenmesi ve son olarak da kültürel kimlikler etrafında oluşan saflaşmalardan oluşan bu bulamaç, farklı bir hayatın olabilirliğini önce zihinlerde engelliyor aslında. Bu sebeple ortaya konulması gereken şey, “toplumla kapitalizm arasındaki mesafenin açılmasına, toplumla tahakkümcü devletin ilişkilerinin seyrelmesine yönelik bir eylem”[5] olmalıdır.

Bu eylem, parlamenter demokrasinin toplumsal taleplere yanıt verebilme ve bir toplumsal dönüşüme kaynaklık edebilme olanaklarını yitirdiği günümüzde, ÖDP’nin sıkça dillendirdiği, siyasetin toplumsallaşması anlayışının somutlaştırılması anlamını taşımalıdır. Toplumsal, iktisadî ve kültürel hayatın her alanındaki tahakküm ve bağımlılık ilişkilerinin karşısına “hemen şimdi” çıkma gerekliliği, ÖDP’nin kongrede aldığı “halk sarmaşığı” isimli kararda açıkça ifade edilmişti: “Emekçilerin, fabrika ve işyeri hiyerarşisi, sınırlayıcı işbölümü, üretim bilgisinin parçalanması gibi doğrudan doğruya emek sürecinden kaynaklanan egemenlik ilişkilerine” veya “öğrenci ve öğretmenlerin bir ideolojik aygıt olarak okulun işlevine, sınıfların ve ders verme yöntemlerinin öğrenciler üzerinde bir hâkimiyet kaynağına dönüşmesine (...) alternatifler oluşturmaya girişmeleri, partililerin gündelik faaliyetinin merkezine yerleşmelidir.”[6] Şapkamızı önümüze koyup düşünürsek, geçen iki yıllık süre içerisinde bu kararın icaplarını tam manasıyla ifa ettiğimiz söylenemez. Aslında tam da bu anlayış çerçevesinde ortaya konulan kimi öneri ve uygulamalar da çoğu kez bütün potansiyelleriyle değerlendirilemedi. Örneğin delege sistemini es geçip bütün seçim bölgelerinde gerçekleştirdiğimiz önseçimlere parti üyesi olmayan bireyleri katmanın içerdiği potansiyeller üzerinde pek düşündüğümüz söylenemez. Yani, bu uygulama “partiye yakın duranları az da olsa mobilize eden bir yöntem mi olacaktır, yoksa parti ile yurttaşlar arasındaki ilişkiyi radikal bir saydamlığa evriltmemizin ilk işaretlerinden biri olarak, yeni bir siyaset tarzını mı müjdeleyecektir?”[7] sorusunu kendimize sormamış olmamız ciddi bir eksiklik olarak düşünülmelidir.

Söz konusu eksiklik, yaşadığımız günlerde, yani çok boyutlu bir toplumsal krizin içinden geçildiği günlerde, vehametini bugünden kestiremeyeceğimiz olumsuz sonuçları da beraberinde getirebilir. Çünkü buhran zamanlarında insanlar, varoluşlarının anlamı ve amacı ile ilgili sözlere daha duyarlı hale gelirler. Sol, eşitlik ve özgürlükle donanmış bir hayata dair “tuhaf” önerisini etrafında ve hele de kendi içinde somutlaştıramadığı durumda bu duyarlılığa hitap etmekte zorlanacaktır. Bu yüzden kendilerini sıkışmış, dışlanmış, mağdur edilmiş hisseden insanlara, doğuştan edindikleri kimi vasıflar dolayısıyla dünya içerisinde anlamlı ve muteber bir yer önermek, tam da kriz ortamlarında daha fazla “tutabilecek” bir politika. Bu bağlamda, Türkiye toplumunun oldukça büyük bir kesiminin, son seçimlerde tercihini otoriter bir siyaset ve devlet-toplum ilişkisi, kestirmeden söylersek “Susurluk” lehine kullanmasında, yaşanan krizin ürünü olan derin insanî tedirginlik ve anlam arayışının etkili olduğu hesaba katılmalıdır. Açıkçası, insanlar muhayyel bir eşitlik ve özgürlük dünyasının belirsizliğine, eşitsizliğin bildik güvenini, hiyerarşi ve otoriterliğin “babacan” adaletini tercih edebilmişlerdir.

Neo-liberalizm, toplumsal bağları giderek zayıflatır ve geniş yığınları kendi kaderine terk ederken milliyetçilik, Tanıl Bora’nın deyimiyle, bu yiten bağları, mitlerle ikame etmeye girişir. Bu yüzden ve yine Bora’ya göre milliyetçiliğin karşısına bir “anti-milliyetçilik” ile değil, ancak başka sahici toplumsal bağlar oluşturarak çıkılabilir.[8] Faşizm söz konusu olduğunda, bu mitlerin sözlerden, laftan ibaret olduğu sanılmasın. Tam aksine Hitler’in yukarda aktardığımız sözlerle anlatmak istediği, faşizmin, önerdiği hiyerarşik düzeni daha iktidara gelmeden örgütlemeye giriştiğidir. Faşizmin “örgütlenmesi salt bir siyasal hareket örgütlenmesi olmaktan çok fazla müstakbel faşist toplum ve devlet düzeninin adım adım oluşturulduğu bir oluşum karakterindedir.”[9] Bu nedenle tehlike, belki de zannettiğimizden daha büyüktür.

Söz konusu tehlikenin önünde durabilmemiz, devletin ve sermayenin tahakkümünden kurtarılmış, insanî faaliyet, ilişki ve yaşam alanları yaratabilme performansımızla doğrudan bağlantılı olacaktır. Bir taraftan yitmekte olan toplumsal bağları, yaratacağımız toplumsal dayanışma mekanizmalarıyla telafi etmek ve diğer yandan da bu dayanışma ilişkilerini özgürlükçü bir kamusallığın nüveleri olarak tarif etmek ve kurmak gerekiyor. Ancak bunu yapmakla, Gramsci’nin anlatmak istediği “kendi devlet kavramını somutlaştıran” bir hareket halini alabiliriz. Doğrusu işimiz bir hayli zor. Yola “aklın kötümserliğinin” yanına “iradenin iyimserliğini” ekleyerek çıkabiliriz.

[1] Ahmet Bekmen, “Her Daim Ecevit”, Solak, 1 (Güz 1997).

[2] Tanıl Bora, “Zifiri Karanlık Seçimleri”, Birikim, 121 (Mayıs 1999).

[3] Bu söylenenlerden, ÖDP’nin toplumsal muhalefetin tek ve aslî belirleyicisi, yegane öznesi olduğunu düşündüğümüz sanılmasın. “Kuracağımız” derken kastettiğimiz aslında ÖDP’yi de içermekle beraber ondan çok daha geniş bir “biz”dir.

[4] Bu konu hakkında bkz. Ömer Laçiner, “Eskinin Zırhı Yeninin Pırıltısı”, Birikim, 103 (Kasım 1997).

[5] Ahmet İnsel, “ÖDP’nin Ekonomi Politikaları Üzerine”, Birikim, 103 (Kasım 1997).

[6] ÖDP I. Olağan Büyük Kongre ve Konferansı Kararları, s. 60-61, Ankara, 3.baskı, Aralık 1997.

[7] Kerem Ünüvar - Ahmet Bekmen, “Devam...”, Birikim, 121 (Mayıs 1999).

[8] Tanıl Bora, 13-14 Şubat 1999’da gerçekleştirilen “Milliyetçilik ve Barış Politikaları” başlıklı panelden , Bir Adım, (Mart 1999).

[9] Ömer Laçiner, “Önsöz”, Devlet, Ocak, Dergâh içinde, s. 34, İletişim Yayınları, İstanbul, 3.baskı, 1994. Epigraf olarak kullandığımız Hitler’in sözlerini de aktaran, keza aynı yerde, Laçiner’dir.