Anasayfa > Birikim Arşiv > 123 - Temmuz 1999 > Kosova Krizi: Balkanlar Kördüğüm

Kosova Krizi: Balkanlar Kördüğüm

Soner Kızılkaya | (Sayı : 123 - Temmuz 1999)

24 Mart’ta başlayan Yugoslavya’ya yönelik NAT0 bombardımanı, uzun pazarlıklardan sonra 10 Haziran’da resmen askıya alındı.

79 gün süren bombardımandan sonra, savaştan kimin galip çıktığı konusuyla birlikte, sadece Kosova’nın değil, bütün Balkanlar’ın geleceği de tartışılmaya başlandı.

NATO harekâtının resmen askıya alınmasından birkaç saat sonra, Sırp halkı müjdeyi bizzat Yugoslavya Devlet Başkanı Slobodan Miloseviç’in ağzından duydu. Miloseviç, Sırp televizyonundan halka seslenerek, “Zafer bizimdir, Kosova’yı vermeyeceğimizi söyledik ve vermedik” dedi. Hemen arkasından başta Clinton olmak üzere bütün Batılı liderler, NATO’nun istediği bütün hedeflere ulaştığını, Miloseviç’in savaşı kaybettiğini savundu. Ancak bombardıman sonrası durumu savaşın bitişi olarak tanımlamak ve bu noktadan hareketle, Miloseviç/NATO ikileminde galip/ mağlup aramak çok yanıltıcı olur.

Öncelikli olarak, Kosova’da (ve daha genel olarak Balkanlar’da) biten şeyin savaş değil, sadece NATO’nun hava operasyonu olduğunu vurgulamak gerekir. Çünkü antlaşma sonrası yaşananlar, kısa vadede “düşük yoğunluklu çatışma”nın, orta ve uzun vadede ise yeni savaşların hiç de ihtimal dışı olmadığını gösteriyor. Ayrıca, kimin galip olduğu yönündeki bir tartışma, Balkanlar gibi siyasî hedeflerin her an değişebildiği kaygan bir ortamda, “hangi kritere göre?” sorusunu da içermezse, çok yanıltıcı olabilir. Üçüncü olarak, bombardıman sonrası muhasebeyi sadece NATO-Miloseviç ikileminde değerlendirmek, Müttefik güç operasyonunun uluslararası düzeydeki yansımalarını gözden kaçırmak anlamına gelir ki, Kosova krizinin belki de en fazla incelenmesi gereken yönü burasıdır.

YÜZBİNLERİN DÖNÜŞÜ

NATO birliklerinin Kosova’ya girmesi ve Sırp güçlerinin çekilmeye başlamasıyla birlikte, komşu Makedonya ve Arnavutluk’a sığınan yüzbinlerce mülteci de geri dönüş yolculuğuna başladı. Ancak, bu kez bölgedeki Sırp siviller için göç yolları göründü. Miloseviç’in etnik temizlik hesabı ters tepti. Toplu mezarların ortaya çıkmaya başlaması ve UÇK’nın birçok bölgede denetimi ele geçirmesiyle birlikte, intikam saldırılarından korkan onbinlerce Sırp, Sırbistan veya Karadağ’a kaçtı. Sırp güçleri, kaçarken de geçtikleri yerleşim birimlerini ateşe vermeyi unutmadı. Geri dönen Arnavut mültecileri ise, mayın tarlaları, bubi tuzakları, yakılmış evler, çürümüş cesetler ve büyük bir belirsizlik bekliyordu. Hemen arkasından bölgede kalan Sırp fanatiklerle Arnavutlar arasında karşılıklı saldırılar yaşanmaya başladı. Bu kez Arnavutlar bölgenin bazı kesimlerinde yağmalama eylemlerine girişti. Kosova’da kalan Sırp siviller evlerine kapanmak ve korkuyla beklemek zorunda kaldı.

Bu kargaşa ortamı içinde, bölgenin yeniden yapılanması, mültecilerin barınma ve beslenme sorunları, UÇK’nın silahsızlandırılması ve giderek Kosova’nın gelecekteki siyasî statüsü tartışmaları gündeme geldi. Antlaşmaya göre, bölgede bir çeşit manda yönetimi kurulacak. BM Genel Sekreteri’nin atayacağı bir “Genel Vali”, Kosova’nın yeni yöneticisi olacak. Daha sonra AGİT denetiminde yapılacak seçimlerle bölgede özerk bir yönetim kurulacak. Bu geçiş dönemi, aslında Kosova’nın Yugoslavya’dan fiilen bağımsızlaştığı bir dönem olacak. Bölgedeki Arnavutlar, Yugoslav ordusunda görev yapmayacak, Federal hükümete vergi ödemeyecek, kendi siyasî, adli ve ekonomik kuruluşlarını oluşturacak. Kosova’nın nihai statüsü ise şimdilik belirsizliğini koruyor. Güvenlik Konseyi’nin onayladığı karar bu konuda muğlak bir ifadeyle Ramboulliet Antlaşması’na atıfta bulunmakla yetiniyor.

Kosova’yı denetim açısından beşe bölen NATO, bu bölgelerin kontrolünü ABD, İngiltere, Almanya, Fransa ve İtalya’ya verdi. Bu ülkelerin buradaki askerî varlığı ve bu bölünmüşlüğün ne kadar süreceği ise şimdilik belirsiz. Kosova’nın statüsüne ilişkin çıkabilecek sorunlar, bölgedeki Sırp ve Arnavutların arasındaki çatışmaların boyutu, Sırbistan içinde yaşanabilecek değişiklikler ve söz konusu ülkelerin Balkanlar’a yönelik genel politikaları, uluslararası gücün kalış süresini etkileyecek başlıca unsurlar arasında. KFOR’un Kosova’da yıllarca sürebilecek mevcudiyeti, sadece tanımlanan görevi açısından değil, bütün bölge açısından önem taşımaktadır. Halen, Arnavutları koruyan bu gücün, gerektiğinde Kosova’nın bağımsızlığına karşı veya Kosova’da oluşabilecek bir istenmeyen yönetime karşı devreye girmesi de ihtimal dışı değildir.

BALKANLAŞAN KOSOVA

Kosova’nın geleceğine ilişkin planlar, Balkanlar’ın geleceğini de yakından ilgilendiriyor. Nasıl ki, Bosna savaşı bölgedeki dengeleri önemli ölçüde değiştirmiş ve kolay kapanmayan yaralar açmışsa, Kosova da, benzer etkiler yaratacaktır.Kosovalı Arnavutlar, kendi aralarında farklılıklar olsa da bağımsızlık talebinde birleşiyor. Bu amaca ulaşmak için fazla aceleci olmamaya ve büyük güçleri karşılarına almamaya da şimdilik dikkat ediyorlar. UÇK, silah bırakma konusunda NATO’yu karşısına almadan, ama Kosova’nın önce polis gücü sonra da resmî ordusu haline dönüşmeyi amaçlayarak esnek bir tavır izliyor. Bir yandan da siyasî bir parti haline dönüşmeyi amaçlıyor. Halk arasındaki desteği azalan ılımlı lider İbrahim Rugova ise, uluslararası arenada daha fazla dikkate alınıyor.

Miloseviç’in Rusya’yla anlaşmalı olarak Kosova’nın kuzeyinde ayrı bir bölgeyi önce Rus birliklerinin, daha sonra da Sırbistan’ın denetimine sokma projesi ise şimdilik başarısız oldu. Batılı ülkeler ise, bu aşamada Kosova’nın statüsü konusunu fazla tartışmamayı tercih ediyor. Ancak, Kosova’nın birkaç yıl içinde bağımsız bir devlet haline gelmesi artık kaçınılmaz görünüyor. Ancak, Kosova’yla başlayacak bir gelişme, bütün bölgeyi gerçekten adına yakışır bir Balkanlaşma sürecine götürecek potansiyeli içinde barındırıyor.

Bağımsız bir Kosova’nın Arnavutluk’la birleşme ihtimali, Yunanistan tarafından çok yakından izleniyor. Ayrıca nüfusunun önemli bir kısmı Arnavut olan ve Kosova krizi sırasında yüzbinlerce mülteciye evsahipliği yapan Makedonya da, böyle bir olasılığı düşünmek bile istemiyor. Macaristan yöneticileri, şimdiden Yugoslavya’nın kuzeyindeki Voyvodina’ya yeniden özerklik verilmesine yönelik çağrılarda bulunmaya başladı. Sırbistan’la birlikte Yugoslavya Federasyonu’nu oluşturan Karadağ, şimdiden Miloseviç karşıtlarının merkezi haline geldi. Karadağ’ın Batı yanlısı yöneticileri Federasyondan ayrılmak istediklerini artık daha yüksek sesle dile getiriyor.

Savaş suçlusu ilân edilen ve hakkında tutuklama kararı çıkartılan Miloseviç ise, klasik bir oportünist politikacı tavrıyla iktidarını sağlamlaştırmaya çalışıyor. Kosova hezimetini bir zafere dönüştürmek isteyen Miloseviç, Sırbistan’ın yeniden inşâsı için halkı kendi arkasında birlik olmaya çağırıyor. Kosova’dan kaçan ve yenilginin en somut kanıtı olan sivil Sırplar ise, üvey evlat muamelesi görüyor. Sırp mültecilerin yeniden Kosova’ya dönmesi için resmî kampanyalar başlatan Miloseviç yönetimi, kontrol altında tuttuğu medya sayesinde yaşanan bu dramı Sırbistan halkından gizlemeye çalışıyor. Ancak ABD’nin çoktan temasa geçtiği Sırp muhalifler, bu olayı bir propaganda malzemesi olarak kullanmaya çalışıyor ve erken seçim çağrılarında bulunuyor. Batılı ülkeler de, Miloseviç iktidarda kaldıkça, bombardıman sırasında yerle bir olan Sırbistan’a yardımda bulunmayacağını söylüyor. Ancak Sırbistan’daki iktidar değişikliği söz konusu olduğunda çok dikkatli olmak gerekiyor. Çünkü, Sırbistan’da Miloseviç’in alternatifi demokratik bir rejim değil, faşizan bir yönetim de olabilir. Yaklaşık 2.5 sene önce ellerinde tencereler ve ağızlarında düdüklerle Miloseviç’e karşı sokaklara dökülen “demokratik” muhalefetin, karşısında polisi bulunca, “bize değil, Kosova’ya saldırın” diye bağırdığı unutulmamalı. Sırp milliyetçiliğinin sembolü olan Kosova’nın kaybedilmesi ve yaşanan ekonomik sıkıntılar, Sırbistan’da 1. Dünya Savaşı sonrasında Almanya’da yaşananlara benzer bir sürece yol açabilir. Ayrıca, ülkede büyük etkinliği bulunan Sırp ordusunun yenilgi sonrası sendromu da önemli. Halen sürgünde bulunan Belgrad’ın eski belediye başkanı Bogdan Bogdanoviç’in dediği gibi, “yenilgiye uğrayan ordularda çok özel bir faşizm gelişebilir”. Fanatik bir milliyetçiliğin yönetimindeki bir Sırbistan’ın ise, Balkanlar’da yeni çatışmalara ve acılara yol açacağını görmek için kahin olmak gerekmez.

BM GÜVENLİK KONSEYİ: NOTER KATİBİ

Müttefik güç operasyonu, Soğuk Savaş sonrasında oluşan uluslararası güç dengesindeki yeni hiyerarşinin en somut ve açık ifadesi oldu. BM’nin devre dışı kaldığı, Rusya’nın yedek oyuncu statüsüne düştüğü, ABD öncülüğünde NATO’nun artık her istediği ülkeyi vurma “hakkına” sahip olduğu gerçeği, 79 gün süren bombardıman boyunca bütün dünyaya gösterildi. Bombardımanın bitişine giden süreç de, bu yeni dengelerin gerekleri doğrultusunda biçimlendi

Miloseviç’ten geri adım atma sinyalleri geldiğinde, arabuluculuk görevi Rusya’ya verildi. Rusya’nın oyuna sokulması, Almanya’nın ısrarı ve ABD’nin onayıyla gerçekleşti. Dolayısıyla diplomatik temaslar sırasında Moskova’nın hareket özgürlüğü de kendi dışındaki güçler tarafından sınırlandı. Bu nedenle NATO ile Yugoslavya arasındaki antlaşmanın imzalanmasına giden yolda, Rusya’yı eşit bir aktör olarak görmek yanlış olur. Moskova’nın bu süreçteki işlevi, NATO’nun kuryeliğini yapmak ve Belgrad yönetimi yumuşatmaktı. Nitekim antlaşma imzalandıktan sonra, Moskova’da kıyamet koptu, muhalifler ve generaller, Kremlin’in Sırplar’ı “sattığını” savunarak eleştiri bombardımanına başladı. Rusya’nın bu süreçte öne sürebildiği tek kozu, BM Güvenlik Konseyi’ndeki veto yetkisiydi

Yaşanan süreç, BM’nin de yeni dengelerde ne kadar etkisiz bir örgüt haline geldiğini ortaya koydu. Operasyon başlarken ve sürerken hiç bir etkinlik gösteremeyen örgüt, barış antlaşmasına giden yolda ise sadece noter katibi işlevi gördü. Güvenlik Konseyi’nin onaylayacağı karar tasarısını bile G-8 Grubu hazırladı. Konsey, sadece önüne getirilen metni onayladı.

RUSYA: KÂĞITTAN KAPLAN

Rusya’nın NATO’dan önce davranarak askerlerini Priştine’ye göndermesi ilk anda şaşkınlıka karşılandı. Beyaz Saray bile beklemediği bu gelişmeyi CNN’den öğrendiğini açıkladı. Moskova’nın bu hareketi bazı çevrelerde “NATO’ya meydan okuma” ve “Rusya’nın süper güç refleksi” olarak değerlendirildi. Kosova’da fiilî durum yaratan Rusya, bir yandan da ABD’yle KFOR’un komuta yapısı ve Kosova’da kendisine bir bölge verilmesi konularında görüşmeleri sürdürüyordu.

Rusya, kendi askerlerinin NATO’dan emir almayacağını söylerken veya beş NATO ülkesinin Kosova’da kendi denetim bölgelerini oluşturması karşısında pay istemenin kendi hakkı olduğunu savunurken, kuşkusuz kendisine eşit bir muhatap olarak davranılmasını istiyordu. Ancak realite, bu isteklere uymuyordu. Başlangıçta Kosova’ya 9 bin asker göndermeyi planlayan Moskova, bir anda bu kadar askeri beslemeyeceğini fark etti. Rakamı 2 bine kadar düşürdü. Priştine Havaalanı’ndaki Rus birlikleri İngilizler’den su istemek zorunda kalınca, gerçekler daha net ortaya çıktı. Aynı sıralarda IMF Başkanı, Moskova’da Rus yetkililerle kredi görüşmesi yapıyordu. Nihayet İngilizler Rusya’ya yardım konusunun görüşüleceği G-8 zirvesi öncesinde Rusya’yı diplomatik bir dille uyardı. ABD, Rusya’nın KFOR konusunda işbirliğine yanaşmaması durumunda “başka alanlarda” zarar görebileceğini açıkladı. Ve nihayet Moskova geri adım attı. Böylece Rusya’nın Kosova’da inisyatif kapma girişimi, daha fazla kredi koparabilmek için kullanılan bir koz haline geldi.

Ekonomisi, çökmüş, askerlerini besleyemeyen, gemilerine yakıt bulamayan Rusya, çıkarttığı bütün gürültüye rağmen, artık bir süper güç değil, kâğıttan bir kaplandı ve ona göre muamele gördü. Rusya, bundan sonra da uluslararası denklemlerde bağımlı değişken muamelesi görecek ve başka güçlerin hegemonya kurma çabalarındaki bir faktör olarak değerlendirilecek. Bu bağlamda Moskova’yı kendi dümen suyuna sokmak için en fazla uğraş veren ülke ise hiç kuşkusuz Almanya.

ABD-AVRUPA ÇEKİŞMESİ

Yugoslavya’ya yönelik bombardıman sırasında NATO ve AB zirveleri yaşandı. Ilkinde, ittifak yeni dönemdeki strateji konseptini resmîleştirdi ve artık Soğuk Savaş döneminin “savunma” örgütü değil, dünyanın istediği bölgesinde, istediği “tehdite” karşı, istediği biçim/araç/süreyle müdahale hakkına sahip bir dünya jandarması olduğunu resmen teyit etti. Zirvede tartışılan bir başka konu da Avrupa Savunma ve Güvenlik Kimliği idi. Avrupa Birliği’ne kıtanın güvenliğini sağlarken NATO imkânlarını otomatik olarak kullanma olanağı tanıyan bu proje, Avrupa’nın ABD’ye ihtiyaç duymadan askeri girişimlerde bulunmasına yönelik bir düşüncenin ürünüydü. Bu düşüncenin arkasında ise, süper güç ABD’ye karşı Avrupa’nın dengeleyici bir askerî varlık haline gelme çabası yatıyordu. Tartışma, NATO üyesi olduğu halde AB üyesi olmayan Türkiye’yi de karar mekanizmalarından dışlanıp-dışlanmama anlamında ilgilendiriyordu.

ABD, NATO zirvesinde bu projeye onay verirken, hiç kuşkusuz kendi askerî hegemonyasının sona erdirilmesine yönelik çabaların varlığından haberdardı. Ancak “Müttefik Güç” operasyonunda da ortaya çıktığı gibi, Avrupalıların askerî alanda ABD’yi yakalaması için katetmeleri gereken çok uzun bir mesafe bulunuyor. Bununla birlikte özellikle Almanya’nın İkinci Dünya Savaşı sonrasında izlediği askerî alanda pasif kalma politikasını değiştirmeye başlaması, Kosova krizinin dikkatle kaydedilmesi gereken yönlerinden biridir. Askerî alanda inisyatifin tamamen ABD’de olduğunu bilen Avrupalılar da, bu konuda şimdilik sessiz ve derinden gitme politikası izliyor. Ancak “büyük birader” ABD, müttefiklerinin bu konudaki her adımını yakından izliyor.

Buna karşılık Avrupa, özellikle de Almanya, bölgenin ekonomik olarak yeniden yapılanması yönündeki inisyatifi ele geçirmek istiyor. Barış antlaşmasına giden yolda Rusya’yla Almanya arasında geliştirilen ilişki, Almanya’nın Doğu Avrupa’da zaten fazla olan etkisi, bu konuda Berlin’in avantajı. Doğu Avrupa ve Balkanlar’ı “arka bahçesi” haline getirmeye çalışan Almanya, bu amaca ulaşmak için bölge ekonomileri üstündeki etkinliğini ve Avrupa Birliği içindeki konumunu da kullanıyor. Balkanlar’a yönelik olarak geliştirilmek istenen İstikrar Paktı ve Marshall Planı gibi projelerin arkasında bu düşünce yatıyor. Ayrıca, Almanya bütün Balkan ülkelerine Avrupa Birliği’ne üyelik perspektifi sunuyor. Ancak, Bosna’dan sonra Kosova’ya da fiilî olarak yerleşen ABD, bu konuda daha avantajlı görünüyor. Askeri olarak üstünlüğünü kabul ettiren ABD, şimdi bölgeye yapılacak yardım konusunda faturayı Avrupa’ya ödetmeyi amaçlıyor. Balkanlar’da Almanya ile ABD arasında yaşanmakta olan gizli hegemonya savaşı dikkatle izlenmeli. Çünkü, bu savaşın sonucu, dünya genelindeki hiyerarşik ilişki ağında, orta vadede bazı değişikliklere yol açabilecek gelişmelere gebe.