Susurluk-Çakıcı-Hizbullah... Derin Devlet - Derin Toplum

Şu son yıllarda Türkiye toplumu, düzen ve durumumuzun -en hafif deyimiyle- iç karartıcı gerçekliklerini asgari sağlıklı bir toplum ve düzen için kabul edilemez pespayelikte, endişe ve ürperti yaratan ilişki ağlarını su yüzüne çıkartan, Susurluk ve Alaattin Çakıcı gibi “olay”ları, haftalarca gündemin başköşesine oturtarak yaşadı. Şimdi de “Hizbullah olayı”nı benzer biçimde yaşama sürecinin ortasında.

Tıpkı önceki olaylar gibi bu “Hizbullah olayı” da topluma, hakkındaki gerçekleri öğrendikçe dehşete düştüğümüz, şoke olduğumuz bir “olay” formatında sunuluyor, işleniyor ve tartışılıyor. Susurluk olayının ilk haftalarında ve Alaattin Çakıcı’nın kasetleri sırayla yayımlandığında da kamuoyu oluşturucu odaklar tarafından yaratılan ve çoğumuzun hemen adapte oluverdiği hava da böyleydi. O zamanlarda da şimdi de “olay”ı konuşan, tartışan, yorumlayan çoğu kişi ve çevre, ortaya çıkan gerçekler ve bunların kanıtları karşısında “dehşete kapılmış”, “şoke olmuş”luk havası takınarak söze başlıyor.

Böylesi bir tavır, eğer tam bir ikiyüzlülük değilse, sistemli bir cehaletin, kasıtlı bir bilgisizliğin ürünü olabilir ancak. Çünkü, bir olay ve onun gösterdiği gerçekler karşısında “dehşete kapılmamız”, “şoke olmamız” ve sahici bir infial duyabilmemiz için, o gerçeklerin varlığına dair açık kanıtların, hattâ belirtilerin görülmemiş olması, öyle bir olayı ihtimal dışı sayan bir ortamda yaşanıyor olunması gerekir. Oysa, eğer örneğin Susurluk, “devlet-siyaset-mafya” ilişkilerinin gayet müstehçen bir dışavurumu ise, 1996 Kasım’ından önce bu ilişkilerin çok çeşitli ve yaygın biçimlerine bizzat tanık olmamış, duymamış “normal” bir Türk vatandaşı var mıydı, diye sormak gerekmez mi?

1980’li yıllarda ortalığı sarmış çek-senet ve arazi mafyalarının “geleneksel” yeraltı sektörlerinden taşıp “normal” iş dünyasının yukarılarına doğru sarkan pek çok namlı -eski ülkücü- mafya babalarının, onlardan geçtik, kıdemli tetikçilerin adi mafya işlerinden yakalandıklarında bile, devlet için -de- çalıştıklarını, konuşursa ortalığın birbirine gireceğini ilân edişine defalarca tanık olmadık mı?

“Susurluk olayı”nda tek şaşılacak nokta belki de Hüseyin Kocadağ gibi -ülkücü mafyalarla “doğal” olarak içli-dışlı olacak emniyet görevlileri kategorisine girmediği sanılan, öyle bir “imaj”ı olan- birinin ünlü Mercedes üçlüsünde yer alıyor oluşu idi. Benzer üçlülerin daha az meşhur kişilerden oluşmuş ilmiklerinin ülkeyi Çankaya eteklerine kadar sardığı, herkesin az çok bildiği bir sır değil miydi? Susurluk ile görüp fevkalade şaşırmış, dehşete düşmüş gibi yaptığımız esrar, böyle bir esrardı işte.

Alaattin Çakıcı’nın büyük ihale ve kredi işlerinde, rant muslukları civarında ne biçim bir rol oynadığı, nerelerden düzenli haraç aldığı, merkez-sağ siyasetçiler, MİT ve emniyetle “samimiyet” derecesi yıllardır bilinmiyor, neredeyse bir “veri” sayılmıyordu da, Eyüp Aşık’la muhabbetli kasetlerini, Korkmaz Yiğit’in “vücut kimyası”ndan söz ettiği video bantlarını dinleyince mi öğrenip “şoke olduk”?

Susurluk ve Alaattin Çakıcı “olay”larında sahici bir dehşete kapılma, şoke olma sözkonusu olmadığı için, sahici bir infial duyduğumuz da söylenemez. Ve böyle olduğu için de bu iki olayın ortaya koyduğu gerçeklere karşı gösterilen tepkinin, o hep beraber verir gibi yaptığımız, “artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” sözünün, bu sözün arkasındaki kararlılık çapının sonuçları da ortada.

NEREDEN ÇIKTI BU HİZBULLAH!

Tekrar dönmek üzere, şimdi de yeni “olayı”mıza, Hizbullah vak’asının seyrine bakalım biraz.

Hizbullah adlı bir örgütün Güneydoğu Anadolu’da “PKK yandaşı” saydığı yüzlerce insanı öldürdüğü 1990’ların başından beri söyleniyordu. Diyelim ki, sıradan vatandaşların çoğu, büyük medya ve devlet propagandasının telkinlerine uyarak, o “söylentiler”in “maksatlı” olduğuna inanıp kulak vermemişti. Peki de, aynı Hizbullah’ın PKK’lı saydıklarının yanısıra pek çok Müslüman camia mensubunu da çeşitli nedenlerle katlettiğini bilen, bilmesi gereken İslâmcı “camia”dan hiç değilse o cinayetleri kınayan, eleştiren, hemen hiçbir sesin bunca zaman içinde çıkmaması nedendir acaba?

Bu “suskunluk yasası”nın Hizbullah İstanbul’a, Batı illerine sarkıp, burada da birtakım Müslüman işadamlarını, haraca bağlamaya ve “itaatsiz”leri kaçırmaya başladığında bile bozulmadığını biliyoruz. Kaçırılanların sayısı belli bir miktara varıncaya ve içlerinden birinin ailesi polise haber verinceye kadar “iç dünya”da saklandı bu bilgi. En az iki yıldır İstanbul ve Batı’da bu tür “faaliyet”lerde bulunan örgütün yaptığı işkencelerin ve “infazların video bantları”nı propaganda için, örgüte yeni elemanlar kazandırmak için kullandığı da söyleniyor. Örgütten kimi ayrılmaların olduğu ve bunların öteki İslâmî örgüt ve cemaatlere sığındığı da dikkate alınırsa, Hizbullah’ın ne olduğu, neler yaptığı ve yapabileceğine dair genel cemaatin bir hayli yaygın bilgiye sahip olduğu söylenmelidir.

Dolayısıyla polis operasyonu başlayıp Hizbullah’ın mezarlıkları açıldıkça, İslâmcı basın ve sözcülerin “dehşete kapılmış”, “şoke olmuş”lar korosuna aynen katılması ne anlama geliyor acaba?

PKK ile savaş hali devam ederken, Hizbullah’ın varlığını bile reddeden, varsa bile göz yumduklarını söyleyen, böylece Hizbullah’a destek verildiği iddialarını üstü kapalı kabullenen “devlet” yetkilileri yok muydu? “28 Şubat sürecinde” yani “baş tehdit”in artık “bölücülük” değil, “irtica” olduğunun resmen ilân edildiği dönemde bile bu “Hizbullah”tan pek söz etmediklerini de ekleyin buna. O sıralarda toplumu kanlı bir şeriatçı ayaklanma tehlikesinin varlığına inandırmak için vargücüyle uğraşanlar, türbanlı öğrenci kızları bu tehlikenin simgesi gibi gösterirlerken, Hizbullah’ın var olduğunu da biliyorlardı; onun şimdi İstanbul’da, Konya’da açılan mezar evlerinin çoktandır “çalışmakta” olduğunu da. Sadece devletin “ilgili” birimleri değil, Güneydoğu Anadolu illerinde örgütü olan tüm partiler, o bölgeyle ticari ilişkileri olan her firma, 1990’larda orada yaşamış, seyahat etmiş tanıdıklarıyla neler olduğunu konuşabilmiş herkes Hizbullah’a ve işledikleri hunharca cinayetlere dair mutlaka bir şeyler biliyordu.

Bunların 28 Şubat sürecinde dahi gündeme getirilmeyip, bunca yıl sonra sanki ilk defa karşılaşılıyormuş havasıyla yaygın bir operasyon konusu haline getirilmesi, elbette bir siyasal stratejiyle, bir zamanlama hesabıyla ilişkilidir. Güvenlik güçlerinin yaklaşık bir-iki ay öncesinde Hizbullah’a karşı operasyon için hazırlık emri aldıkları anlaşılıyor. Belki de şu son aylar içinde İBDA-C ve Adnan Hocacılar denilen kesime karşı başlatılan operasyonlar da bu emrin ikincil parçalarıdır.

SİYASET ALANI VE GÜÇ-İKTİDAR

Eğer ortada bir siyasal strateji ya da zımni bir siyasal uzlaşma var ise -ki gerek ordu ve hükümet partileri ve gerekse sözkonusu örgütlerle sıfat ortaklığı olan FP’nin tavrı sessiz ya da “kendiliği”nden bir uzlaşmanın olduğu ihtimalini destekler mahiyettedir- bu düzeyde olup bitenleri, burada belirlenen zamanlama gibi boyutları -az önce kullandığımız- riyakârlık vb. etik terimlerle yargılayamayız. Çünkü bu düzey, ahlâki ve ideolojik kaygıların, kıstasların da güç ilişkilerine, denge hesaplarına tahvil edildiği, öylece araçlaştırıldığı yerdir. Bu bakımdan “devlet”in yıllarca Hizbullah’a dokunmamasını, hattâ el altından desteklemiş olabileceğini o yıllara damgasını vuran “PKK’ya karşı askerî çözüm” stratejisi içinde yorumlayabiliriz ancak. Hizbullah’ın hem “aşırı” dinci ve anti-Atatürkçü, hem de Kürt orijinli bir hareket olma iddiasına rağmen, terörünü “devlet”e asla yöneltmeyip, Kürt PKK’ya ve Kürt-Müslüman öteki hiziplere yöneltme stratejisini de etik ve ideolojik kıstaslarla anlamlandıramayız. Çünkü siyaset, araç veya örtü olarak hangi ideolojik ve ahlâki argümanları kullanıyor olursa olsun, güç ve iktidar mantığının alanıdır. Kendini siyaset alanına teksif ederek, oradan hedefine varacağını sanan her ideoloji, er geç o mantığa teslim olmak, kendi iç değer ve kıstaslarını güç kavgasına ve iktidarın soğuk mantık ve argümanlarına yem etmekten kaçınamaz. Devlet bu mantık içinde Hizbullah’ı asıl -PKK’ya karşı- mücadelesinde kullanabilir bir güç addedip, ona dokunmaz veya desteklerken bir “iti ite kırdırma” taktiği uyguladığını da düşünebilir. Güneydoğu Anadolu’nun sosyo-politik, dinî özelliklerinin belli bir tarihsel bağlamının -1980’lerin Ortadoğu’su- ürünü olan Hizbullah da bir “kukla” oluşum değildir. Ve devletin kendine ilişkin böyle bir hesabı olduğunu bilmediği de düşünülemez. O da kendince bir “devleti kullanmak” hesabı yapmıştır elbet. Devletin ona ihtiyacı olduğu süre içinde yeterince güç sahibi olabilir, bu arada devlet ve PKK yeterince yıpranmış, güçten düşmüş hale gelebilirse; bu kez kendisinin ayakta kalabileni ezip, oyunu kazanabileceğini düşünmüş, stratejisini bu ihtimal üzerine kurmuş olmalıdır.

Bölgede “geleneksel” olarak geniş bir “oy deposu”na sahip olan (MNP-MSP-RP) FP, yönetimine egemen Türk-Müslüman-Hanefi kimliğiyle, bu oy depolarının ağırlıklı Kürt-Müslüman ve Şafii karakteri arasındaki bitişme çizgisinin dinî hassasiyet ve milliyetçilikleri birlikte arttıran şu son on yıllar içinde hayli zorlanmakta olduğunun elbette farkındadır. Ve burada artan gerilimin yer yer, ortak zemini çatlatacak düzeye vardığını, birkaç kez -en son 1999 seçimleri arefesinde- karşılaştığı sorunlardan ötürü gayet iyi bilmektedir. Hizbullah’ın bu ortam ve süreçten beslendiği, FP’ye karşı “mesafeli” bir duruşu temsil ettiği de ortadadır. Bu da Hizbullah’ın, -o basmakalıp zaptiye literatüründen alınma deyimle- “bir avuç teröristten ibaret” bir örgüt olmayıp, en azından Güneydoğu’da hatırı sayılır bir kitle desteği içinde hareket ettiğini bilmek demektir. RP, hiç değilse seçimlerde kendine oy olarak güç katan bu desteği kaybetmemek, en azından zayıflatmamak için Hizbullah ve benzeri oluşumlara karşı “açık tavır” alamaz. “Siyasetin mantığı”na uymaz bu. Orada bir “askerî çözüm” siyaseti izleyen devletin de Hizbullah’a -o siyasetin başarı koşulları oluşuncaya kadar- dokunmamasının da bir nedeni budur.

MHP’den ANAP’a öteki sağ partilerin de Hizbullah’ın taban bulduğu geniş şeyh aşiretleri kesimi üzerinden politika yaptıkları, oy gücü edinmeye çalıştıkları malûm olduğuna göre, onların da Hizbullah’ın varlık ve eylemlerini görmezden gelmeleri; “askerî çözüm” politikasının Hizbullah’a zımni destek tutumuna onay vermeleri, siyaset mantığı açısından normaldir.

Riyakârlık, siyaseten -kabaca- böyle düşünülüyor, böyle davranılıyor -böyle düşünülmüş, böyle davranılmış- olmasına, ortada bunun pek çok emaresi, karinesi ve kanıtı olmasına rağmen, sözde daima inkâr ediliyor olmasındadır.

İNKAR YA DA MÜNFERİTLEŞTİRME

Şimdi bu son olayda da adı geçen -devletten Hizbullah’a, siyasal partilerden cemaat temsilcilerine kadar- her politik aktör “kalben” düşünüş ve davranışını haklı, “makûl” saymakta devam ediyordur, ama bu kanaatini asla açıkça dillendirmeyecektir. Çünkü ortada iğrenç bir gerçek vardır. O nedenle, bu gerçekle ilintili-ilişkili olan herkes, ya hiçbir ilişkisi olmadığını iddia ederek, ya da pek mümkün değilse kendi ilintisi-ilişkisi açısından o gerçeği -olayı- münferitleştirmeye çalışacaktır. Örneğin Hizbullah’ın askerî çözüm politikası çerçevesinde bu noktaya kadar gelebildiği iddiası reddedilecek ya da eğer yıllardan beri öne sürülen Hizbullah’a zımni devlet desteği-göz yumması, belgelerle kanıtlanır, bu işi yürüten görevlilerin adı ortaya çıkarsa, bu kez bunun bazı işgüzar görevlilerin “münferit” davranışı olduğu tezine geçilecektir.

Şüphesiz başka bir münferitleştirme de sağ partiler ve bilhassa FP tarafından yapılacaktır. Hizbullah’ın “yüce dinimiz İslâm’la hiçbir bağlantısının olamayacağı” peşrevinden sonra, onca din görevlisinin, Kur’an kursu vb. dinî kurumun, şeyhlik, aşiret ilişkileri gibi dinî-toplumsal şekillenmelerin karıştığı bu “olay”, bazı münferit kişilerin sırtına yıkılarak, onların düne kadar içinde sayıldığı “bütün” temize çıkarılacaktır. Demirel’in cinayet işleyen bir sürü devlet görevlisinin bunları “yüksek yerlerdekiler”inin sözlü emir veya göz yummalarıyla yaptıkları karinelerle ortadayken bile, “devlet cinayet işlemez” demesi, bu tür olayları bıkmadan münferit sayması gibi. Kuşkusuz onun gibilere tavrının somut gerçekle uyuşmadığını anlatmaya çalışmak boşunadır. Çünkü o, Maraş katliamı gibi bir olaydan sonra bile “bana milliyetçiler cinayet işliyor dedirtemezsiniz” diyebilen kişidir.

Bu faslı, tamamlayıcı bir noktaya işaret ederek geçelim.

Sözle sahiplenilmeyen, ama kalben veya siyaseten ilintili, ilişkili olunan bir eylem veya grup bir biçimde “suçüstü” yakalandığında; eğer ilintili oldukları -devlet, büyük siyasal parti veya cemaatleri gibi- “bütün”lerle ilişki halinde bu “suç”u işlediklerini kanıtlayabilecek, daha da fazlasını yapabilecek güç ve güvende iseler, bir yandan “yaptıysak ne olmuş yani” üslûbuyla işi sahiplenir ve böylece aynı zamanda o “bütün”leri -sözle değilse bile fiilen- arkalarında durmaları için ikaz etmiş olurlar ve aynı zamanda da bu “ele vermeyen” tavırlarıyla o “bütün”lerin takdir duygularını da alırlar. Susurluk olayının “kahramanları” tam bir örnektir burada. Mehmet Ağar’dan Oral Çelik’e, Veli Küçük’ten Haluk Kırcı, Sedat Bucak’a ve özel tim mensuplarına kadar Susurluk’un tüm öne çıkmış isimleri bu “konuşursam...” tehdidini de hissettiren tavırlarıyla sürekli bir kollamanın, açıkça sahiplenilmeden arka çıkmanın keyfi ve hattâ “itibarı” ile çevrili değil mi? Devlet, sağ ve milliyetçi camiaların resmî sözcüleri “Susurluk olayı”nı kınama işini hiç sektirmezken, bu “kahramanlar”dan gurur duyduğunu, her vesileyle haykıran “Türkiye”nin, sözcüsü oldukları “Türkiye” olduğunu da biliyorlar. Hepimiz de biliyoruz bunu. Peki de bu “görev taksimi” niye?

Hiç şüphe edilmesin ki, bir süre sonra -elbette “Susurluk kahramanları”na olduğu gibi alenen ve pervasızca değilse bile- bu Hizbullah “savaşçı”larından da “gurur duyanlar” çıkacaktır. “Sivas yangını”nın zanlılarından esirgenmeyen destek, ceza alacak Hizbullah sanıklarının sayısını asgariye indirmek için gösterilecek cemaat yardımları biçiminde başlayıp; kimbilir zamanla “devletin oyununa gelmiş, ya da onun ajanlığını yapmış birilerinin gadrine uğramış dindaşlarımız” argümanıyla da beslenecek daha aleni bir “dayanışma”ya da dönüşebilir.

“Hizbullah olayı”nın bunca nefret, dehşet uyandırmasına rağmen mi? Evet, çünkü bu nefret, dehşet havasının sahici bir duygu olmadığını bir yönüyle anlatmaya çalıştım yukarıda. Başka yönlerine, biraz daha derine de eğilelim. Cinayete, bir biçimde siyasal nedenle adam öldürmenin bizatihi kendisine karşı mı duyuluyor bu dehşet ve nefret?

Hayır, çünkü hepimizin derece derece paylaştığı siyasal kültürümüz kendimizin benimsediği siyasal amaç ve gerekçelerle karşıt hattâ yakın kişilerin öldürülmesini meşrû sayar. Dahası yüceltmeye de açıktır. Dehşet ve nefret, belki öldürme şeklinden veya öldürülenlerin kimliğinden dolayıdır ve bu anlamda sahici bir yanı olabilir. Çünkü Hizbullah örneğinde işkenceyle öldürmenin hayli yaygın olduğu anlaşılıyor ve galiba örgütün evlerine gömülmüş olanların hepsi onlarla bir biçimde yakınlığı olan -veya olmuş- Müslüman kimlikli kişiler. Hizbullah’ın cinayet bilançosunda büyük çoğunluğu oluşturan “PKK” - “solcu” kurbanların pek çoğunun gömüldükleri yerleri bile unutmuş olmalılar. Hatırlanacağı üzre, birkaç ay önce Batman’da bu kurbanların günlerce işkenceden geçirildikleri yeraltı hücreleri bulunmuştu, ama ne ölenlerin kimliklerini ve nereye gömüldüklerini soran eden olmuştu ne de bu cinayetlerden dehşete kapılmışlık havası doğmuştu. Çünkü onlar çoğunluk ve egemen görüş açısından “ötekiler”e dahildiler.

Siyasetin kelime olarak öldürme anlamına geldiği bu topraklarda, öldürme siyasetin yerine göre kaçınılmaz, hattâ gerekli bir yöntemi sayılagelmiştir. Ayrıca öldürme, siyasî amaç, gerekçe taşımadığı çoğu durumlarda bile nefret ve dehşet konusu olmaktan çok, bir güç ve güçlülük tezahürü, kanıtı olarak görülür ve hattâ yapana “itibar” bile kazandırır. Öldürmüş birine karşı duyulan en yaygın olumsuz duygu korkudur, iğrenme değil.

Neredeyse kaynağı ve kullanım tarzına bakılmaksızın gücün, güçlü olmanın bizatihi kendisine tanınan bu saygın statü, gücün, güçlü olmanın cazibesine kapılma kolaylığı; varoluşumuzun doğal -hayvani- boyutunun belirleyiciliğinden ne ölçüde kurtulduğu ile doğrudan ilişkilidir. Çünkü kaba, fizik güç biçimlerinin, insan ilişkilerinin her türünde azalma, yok olma derecesi ile, yaratılan yeni güç ve güçlü olma biçimlerinin kaba gücünkilere benzer konum ve ilişkilere yol açmayacak biçimde geliştirme yetenek ve imkânlarının çoğaltılma performansı, uygarlaşmanın olmazsa olmaz ve şaşmaz ölçütüdür.

Bu ülkede bireylerin ve örgütlerin inançlarına bağlılık derecesi, öldürebilme ve ölümü göze alabilme vasıflarıyla ölçülür. Hizbullah’ın kamuoyunda hemen bir nefret ve dehşet duygusuyla çevrilivermesi işkenceyle öldürülmüş kurbanların haliyle dayanılmaz görüntülerinin yanısıra, faillerin “bülbül gibi” konuştukları izleniminin yarattığı aşağılayıcı yargıyla da oluştu. Hizbullah kurdu değil, sırtlanı çağrıştırdı böylece. (Alaattin Çakıcı’nın akrebi çağrıştırması gibi.) Her farklı “Türkiye”nin kendini özdeşleştirmekle iftihar ettiği muteber yırtıcılar kategorisine “layık” olamadılar. O yüzden de her birinin ait olduğu bir “Türkiye” var ise de, o Türkiyeler onlarla “gurur” duyduklarını bağırmayacak, ama dışlamayacak da.


Türkiye, endüstrileşme, ekonomik büyüme, kentleşme, okur-yazar oranının artışı, teknolojik yeniliklerin ve yeni tüketim nesnelerinin gündelik hayatta yaygınlaşması gibi “modernleşme”nin maddi olguları bakımından epeyce bir mesafe almış ve alacak görünmesine rağmen; bu “ilerleme”, fizik güç ve şiddetin siyasal-toplumsal “itibarı”nın azalmasına yol açmadı. Modernleşmeyle yükselen ve yüceltilen ekonomik gücün, paranın ve -maddi güce dönüştürülebildiği ölçüde- bilimin itibarı da bu arada arttı, ama modernleşmenin “örnek” toplumlarında bu yeni güçler, başlıbaşına yeterli bir “itibar ve etkileyicilik” sağlayıp, fizik gücü çok daha geri bir itibarlılık konumuna itebilmişken, Türkiye’de bu olmadı.

Türkiye’de modernleşmenin maddi göstergelerinin en hızlı çoğaldığı, yaygınlaştığı şu son yirmi yıl, bir yandan -çekirdeğinde fiziki güç ve şiddet kullanım tekelinin yer aldığı- devletin sürüp gelen toplum üstü konumunun daha da kurumsallaşmasıyla, bir yandan da toplumsal hayatın yeraltına itilmiş yasadışı şiddet ve fizik güce dayalı grupların -mafyaların- “normal” iktisadî faaliyet ve ilişkiler alanına girip yükselmeleriyle de yaşandı. Aynı dönemde birçok modern ve modernleşmekte olan ülkede de görülen bu olgunun, yaşanan neo-liberal hegemonyaya bağlı nedenleri, şüphesiz belirleyicidir bu süreçte. Ama Türkiye’de bunun görece çok daha hızlı, belirgin ve yaygın oluşu; kendini öncelikle fiziki gücünde tanımlamış, üstünlük duygusunu bu gücün kullanım alanlarında tatmış ve bu nedenle ona yüksek değer atfetmiş bir kültürün bu güç ve güçlülük anlayışını korumuş olmasıyla gayet derinden ilişkilidir.

Modernleşme, çeşitli biçimlenişleriyle fiziki gücün statüsünü indiren ve buna bağlı olarak da devleti temsil ettiği fizik güç kullanma tekeliyle birlikte, modern toplumun yeni -iktisadî ... kültürel- güçleri ve güç ilişkileri zemininde araçsallaştıran bir süreçtir. Modernleşme öncesinin “doğal yöneticiler” zümresinin şahsında şekillenen toplum üzeri konumdaki devleti böylece yere indirilirken, yeni bir biçimlenişle birlikte üstünlük ve kutsallık payelerinden de soyundurulur. Zihniyet dünyasının güç türleri arasında kurduğu, varsaydığı hiyerarşi radikal bir dönüşüm geçirir ve pre-modern zihniyetin fizik güçle eşleştirebildiği yönetici, öteki güç biçimlerini düzenleyici işlev, ekonomik etkinliklerle doğrudan ilişkili güç türleri ile eşleştirilebilir ancak.

Türkiye’de devlet hem toplum üstü konumunu, hem kutsallık halesini asla terk etmemiştir. Modernleşme misyonunun sahibi rolüne toplum ortak kabul etmeksizin soyunmuş ve modernleşmenin kendi konumunu indirgeyecek sonuçlarını olabildiğince baştan engelleyebilecek bir perspektifle davranagelmiştir. Bu tutum yukarıda özetlenen türden bir zihniyet dönüşümünün Türkiye’de yaşanmamasında da başlıca faktördür. Hiç de paradoksal olmayan bir tarzda, sürecin bu niteliği, devletin bu “modernleştirici”liğine karşı direnen, ayaklanan geniş toplum kesimlerinde geleneksel -kutsal- devlet anlayışının bir ütopya derecesinde pekişmesini de sağlamıştır. Pre-modern zihniyet dünyasının güç türleri arasında kurduğu hiyerarşinin bu kilit taşının pekişmesi, fizik gücü üst ve tüm öteki güç türlerinin kendisine tahvil edilmesi gereken güç sayan anlayışı da beslemiştir.

Türkiye’de devlet “modernleştirme” misyonunu 1980’li yılların arefesinde hemen tamamen terk etti. Zaten devleti -ve onun toplum üstü konumlanışını- kurtarmak amacı için tasarlanmış bir misyondu bu. Alternatif gelişme yollarına doğası gereği açık olan modernleşme sürecinin birçok zorunlu, kaçınılmaz gereğini, o amaç uğruna budamış bu tasarı, modernleşmenin alternatif yollarını toplumsal hareketlere ve tabana oturtan akımların 1960’larla birlikte yükselişi ortamında fiilen dağılmış oldu ve devlet, tasarısının aslî amacına, devleti ve onun toplum üstü konumunu korumak ve kollama amacına çekildi.

DERİN DEVLET DERİN TOPLUM

Bu tarihten itibaren devlet, 1980 darbesi ve 1982 Anayasası ile ağırlığı daha da artan siyasal gücünü önceki dönemlerde pek rastlanmayan bir biçimde kullanmaya yöneldi. Askerî dikta döneminde görülmedik boyutlara varan işkence uygulamalarından kanunen aranan katillere, mafya mensuplarına “devlet görevi” verilerek hem Susurluk’a varan bir kanalın açılmasına ve en son Hizbullah’ın cinayetlerine ve faaliyetlerine -en azından- göz yumulmasına kadar uzanan ve “Susurluk’tan sonra”, “derin devlet” adı altında kategorize edilen bir devlet eylemleri dizisidir bu.

Bu “derin devlet” pratikleri, bu halleriyle hemen tüm devletlerin zaman zaman el altından tertipledikleri ve devlet görevlisi olmayan hattâ mafya mensubu olabilen kişilere yaptırdıkları gizli operasyonlara benziyor. Ancak kimi “saygın” devletlerin bile zaman zaman kullandıkları bu yöntem, eğer ortaya çıkarsa, kamuoyu hemen hemen toplu halde bunu kınar, utançlarını bildirir ve üstten başlayarak sorumluların derhal cezalandırılmasını talep ve takip eder. Oysa Türkiye’de ne 12 Eylül işkenceleri ayyuka çıkmışken böyle bir genel toplum tepkisi oluştu; ne Susurluk’ta, görece gayet yaygın bir tepkiyle karşılaşılmış olsa da, benzer bir sonuç alınabildi. Hizbullah’a devletçe gözyumulduğu, hattâ yol açıldığı iddiası da bir dizi karineyle destekleniyor olsa da, toplumun devletten ısrarla hesap sorduğu bir kampanyaya yol açmayacak görünüyor.

Çünkü bütün bu “olay”ları hanesine yazdığımız “derin devlet”in Türkiye toplumunda da bir “izdüşümü”, bir “derin Türkiye” vardır. İşkencenin “suçlu”yu söyletmek için pekâlâ kullanılabileceğine inanan, devletin bizim de ciddi sorun saydığımız olaylara müdahale etmek için sınırsız ve her çeşitten güç ve imkânı kullanması gerektiğine, kendisi için konulmuş kanun ve kuralları da çiğneyebilmesine gönülden hak veren hayli geniş -belki de toplum çoğunluğunu oluşturan- bir kesim var.

Bu kesimin en açık sözcüleri “Susurluk dönemi”nde ışıklar yakılıp söndürülürken, hepimizin gözlerinin içine bakarak yığınla suça batmış derin devlet mensubu ve mafya bağlantılı yardakçılarına, onlarla gurur duyduklarını haykırdılar.

Onları böyle “şerefli” saymaları, cinayet ve eroin ilişkili de olsa bir “devlet eylemi”ne katılmış olmalarından ötürü müdür, yoksa bu ve benzeri işleri devlet eylemi olarak yaşarken, fizik gücün en kısıtsız, pervasız ve mutlak haliyle bütünleşmenin bir ideal sayılmasından mıdır?

Bu kesim, derin devletle derin Türkiye’nin sürekli bağlantı kanalı içinde yer alanlardır. Devleti fizik gücün en yoğun ifadesi olarak benimseyen bu kesim, devletin gücünü bu yoğunlukta kullandığı her durumda onu desteklemeye hazırdır. Dolayısıyla derin Türkiye’nin çekirdeğinde yer alırlar. Temsil etmekte ve sahiplenmekte yeteneksiz oldukları modern güç türlerine devletin gücüne eklenti olabildikleri ölçüde ve bu biçimiyle hayran olabilir, ama özdeşleşemeyecek kadar uzağında, yabancısı olduklarının bilincindedirler. Bunların değişimi zorlayan, kaçınılmaz kılan nitelikleri sürekli bir tehdit ve teyakkuz hali içinde bırakır o kesimi.

İkinci halka modernleşme dinamiklerini sürekli bir tehdit olarak algılayagelmiş İslâmî çevre ve cemaatlerden oluşur. İdealleri bu tehditi püskürtebilecek güçte bir devlete sahip olmalarıdır. O güçte bir devletin kendilerine sahip çıkmasıyla da yetinebilirler. O nedenle gücünü kendilerine karşı kullanmıyor, hattâ kolluyor ise devletin kendi kurallarını açıkça çiğneyen bir mutlak güç eyleminin arkasındadırlar.

Derin Türkiye’nin kelimenin her anlamıyla en sığ kısmını “sessiz çoğunluk” oluşturur. Derin devlet, harıl harıl işbaşındayken sessizliğini bozmayan, eylemi kusulunca “bilmiyor, görmemiş, aklına bile getirmemiş”liğin, bu masumluğun Türkiye’sidir. Onun böylece konuşması, derin Türkiye’nin örtüsünün konuşmasıdır sadece. Tıpkı o durumlarda “devletle asla ilgisi olamaz, suçlular cezalandırılacaktır” diyen devlet yetkililerinin devletin örtüsü olarak konuşmaları gibi.