Anasayfa > Birikim Arşiv > 131 - Mart 2000 > 28 Şubat: Ne Kadar Geride Kaldı, Ne Kadar Önümüzde Olacak?

28 Şubat: Ne Kadar Geride Kaldı, Ne Kadar Önümüzde Olacak?

Ahmet Çiğdem | (Sayı : 131 - Mart 2000)

İçinden geçtiğimiz eğitsel süreçlerin bir vargısı, kendi tecrübelerimizi lokalize ederek yerel olanla evrensel olan arasındaki artık kurumsallaşmış ayrımı içselleştirme mecburiyeti ya da bunlara benzer gösterişli bir neden midir söz konusu olan bilmiyorum, ama Fransız İhtilâli’ni 1789, Rus İhtilâli’ni 1917’yle anarken, 29 Ekim, 23 Nisan, 27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül ve 28 Şubat demeye eğilimliyizdir. Dünya-tarihsel olguları yıllarla, yerel-tarihsel dönüm noktalarını günlerle adlandırmanın kollektif zamansal bilinçle bir ilgisi olsa gerektir. Böylesi bir tutumun, bir taraftan “toplumsal ben”e yapışıp kalan bir vazgeçmişliğin ürünü olduğu da açıktır. Bütün şoven böbürlenmelere rağmen, millî tarihin, aslında sadece burayla ilgili bir sonucunun olduğunu ve o sonucun da toplumsal bir gönenmeye izin vermediğini görmenin hüznüyle ya da.

Herbert Marcuse, Tek-Boyutlu İnsan’da kısaltmaların, bilinci ve dili körelten ve soru sormayı erteleten bir boyutunun olduğundan söz eder. Bu yüzden NATO yerine, North Atlantic Treaty Organization denildiğinde, Türkiye’nin bu örgütte ne işinin olduğunu sormak daha mantıklı hâle geliyor. Benzer bir hususun bu dönemselleştirmeler, tarihsel adlandırmalar için de geçerli olduğunu düşünüyorum. 12 Eylül deyip geçtiğimiz bir zamanın arkasında bu toplumda yaşayan herkesin hayatını bir biçimde etkileyen bir sürecin var olduğunu biliyoruz. Aynı şey dile getirilen diğer tarihler için de geçerli kuşkusuz. Karamsar bir bakışla (Türkiye söz konusu olduğu için elbette “karamsar”) 12 Eylül 1980 denildiğinde de değişen bir şeyin olmayacağını varsayabiliriz. Ama yıl eklentisi, kaçınılmaz olarak bizi başka türlü düşünmeye, 12 Eylül 1980’de gerçekten ne olmuştu diye sormaya davet ediyor. Bir adlandırma meselesi ortaya çıkıyor ve kaçınılmaz olarak “askerî darbe” kavramına ulaşıyoruz. Çağdaş Türkiye tarihinde oldukça önemli bir yer tutmuş olan bir askerî darbeye varıyoruz böylece. Kollektif hafızanın unutuşun iğvâsına terk ettiği olayların hemen hepsinin bir biçimde orduyla ilgisinin olması yeterince düşündürücü kuşkusuz. Burada yeni-sağ retoriğe kolaylıkla geçilebilecek bir “güçlü devlet, zayıf toplum” ikilemine müracaat etmek ilk elde çekici gelebilir.

Fakat temayı başka türlü de sürdürmek mümkün: Bu tür bir unutuşun, bugüne yönelik bir içselleştirimi (kitleler açısından) ve haklılaştırımı (egemenler açısından) dolaysız bir biçimde sağladığını düşünüyorum. Geçmişe, artık işlevselliği kalmamış bir geçmişe, yani bugünden bakıldığında kimsenin taraf olmayı üstlenmeyeceği ve taraf olmasının anlamının kalmadığı bir geçmişe aktarılabilen olaylar hakkında eleştirel davranabilirsiniz; ama eğer bu geçmiş bugün taraf olmanızı gerektirirse o zaman susmak, ketum davranmak ya da unutmak, unuttu gözükmekten başka çıkar yol yoktur. 12 Eylül’ün günlerden bir gün olarak kalması, bu bir kaçışın, geçmişin içinden geliyor oluşun inkârının, daha kapsamlı bir ifadeyle, geçmişle hesaplaş(a)mamanın bir yolu olarak ortaya çıkar. Bütün bir tarihselliği, hep günlerden bir gün olarak yaşamanın hedonist bir boyutu olabilir belki - ama dönüp “topluma” bakıldığında, bunun bir zevkten çok, içerlemenin, içine kapanmanın ve düş kırıklığının ürünü olduğu görülebilir.

28 Şubat bütün bu spekülasyonlara cevap verebilen bir “güne” işaret ediyor; yâni “özneleşen” bir güne. “Özneleştirildiği” ölçüde, süreci belirleyen somut özneleri gizlemeye, çıkarlarını evcilleştirmeye ve yaymaya katkıda bulunan bir sözde-özne. 28 Şubat’taki ordunun “müdahalesi”, daha önceki tarihlerle ortaklığının olduğunu düşündürse de hem gerçekleştirilmesi hem de mahiyeti itibariyle farklıydı. Kendi ön-tarihine bakıldığında, yâni 12 Eylül’e sözgelimi, orada her şeye rağmen bir “düzen” ve restorasyon” projesinin ısrarla ayakta tutulmaya çalışıldığını, dolaşımdaki tabiriyle, bir toplumsal mühendisliğin icra edilmeye gayret gösterildiğini müşahade etmek mümkündü.[1] Üstelik, “toplum” kendisi olarak değil, ancak “temsilî” olarak bir suçlamanın nesnesiydi. Vicdanımıza yönelik bir hatırlatmayla: bu temsilin kapsamı elbette mümkün olan en geniş sınırlara çekilmişti şüphesiz. “Hukuken” müdahale etmenin gerektirdiği göstermelik gergedan inceliği, “fiilen de” etmiş olmanın getirdiği telaşa ve vandalizme yenik düşse de, kimin kimden ne istediği konusunda açık bir “gösteri” vardı ortada. TÜSİAD mesela istediğini alan taraflardan birisiydi. Hattâ ordu dışında bulunan “tek” taraftı bile denilebilir. Toplumun geri kalanı, kendisine sunulan huzurun bedelinin “açlıkla” özdeşleştirilmesi konusunda sessiz kalmayı yeğleyecekti. Turgut Özal’lı ’80’li yıllar, bu açlığın giderilmesi konusunda Türk halkının neredeyse “kahramansı” bir atılımına tanık olacaktı. Bu atılımın trajikomik bir hâl aldığını, reel yoksulluğun giderek arttığı, gelir dağılımının en kötü biçimde bozulduğu ’90’larda görecektik.

12 Eylül’den sonra, 28 Şubat’ın bütün toplumsal kurumlara yönelik hamlesi, bir güç gösterisi olarak anlamlıydı belki. Fakat derinden bakıldığında, bu gösterinin dayanılmaz bir hegemonya arayışını ve taşları yerli yerine oturtamamanın verdiği tedirginliği gizlediği görülmeliydi yine de. Üniversitelerden kebapçılara uzanan bir denetim hamlesinin getireceği ağır mesainin, “toplumdan” ve özellikle medyadan gelen “gönüllü kulluk” desteğiyle üstesinden gelinebileceğini sanmak bunun bir sonucu olsa gerekti. 28 Şubat mesaisinin nerelere dağıldığını kalem kalem hatırlamak şimdi mümkün değil; Batı Çalışma Grubu denilen birimin icraatlarının nerelere uzandığını bilmemiz de. Laiklik/anti-laiklik ekseninde toplumu yeniden tanımlamanın yarattığı gerilimin giderilme alanı ve açıkçası bu iş için biçilmiş bir kaftan olarak RP, “belki” endişesiyle Recep Tayyip Erdoğan, birkaç yazı insanı, kronik insan hakları ihlâlleri, “şeriatçı holdingler”, RP’ye yakınlığıyla marûf büyük-küçük ölçekli işletmeler. Listeyi uzatmak mümkün belki, ama bu liste yayıldıkça kendisini yeniden üretme gücüne sahip bir liste.

Toplumun bu biçimde kullanılışı, yani bir gerilim giderme alanı olarak, 28 Şubat’a ait belki de tek özgünlüktü. Bu kullanılış, 19. yüzyıldan başlayarak fabrikanın ve evin, okulun ve sokağın, ekmeğin ve şarabın, nasıl işlediğine, nasıl kullanıldığına ve kimler tarafından idare edildiğine karar vermeyi sağlayan bir kullanılıştı ve karşılığında gerçekten fabrikada iş, evde ekmek ve şarap, okulda eğitim, kilisede dua, hastanede tedavi sundu. Fabrikadaki işin, evdeki ekmek ve şarabın, okulda eğitimin ve kilisede duanın garanti edilmesine karşılık elbette insanlardan “rızaları” ve “emekleri” talep edildi ve alındı da. Bu “denetim toplumu”nun, 28 Şubat ve benzeri pratikler tarafından, üstelik ağır ideolojik bir enjeksiyonla birlikte, kolaylıkla canlandırılabileceğini ümid etmek için tarihin ve sosyolojinin dışında nasıl düşünülebileceğini de keşfetmek gerekecektir. Denklemi doğru kurmak gerekir: 28 Şubat çok şey talep etmiştir belki, ama hiç vaadi yoktur; elinde kırbaç bekleyen derebeyi gibidir, kırbacı sizden değerlidir.

28 Şubat’ın bir “düzen” ve “restorasyon” projesi olmadığını, dolayısıyla kendisini toplumun üzerinden değil (bu yöndeki girişiminin anakronik bir girişim olduğuna yukarıda değindim), “siyaset” (çünkü: siyasî alan, kendi normlarını koyabilecek bir özerklikten yoksundu) üzerinden yeniden üreten ve yeniden ürettiği ölçüde de kaçınılmaz olarak kendisine çarpan; siyaseti omurgasız bıraktığından, erkini elinde tuttuğu bu amorf kütleyi her ân biçimlendirmek ihtiyacı duyan, Baasçı bir müdahale biçimi olduğunu düşünüyorum.[2] Bu müdahalenin, Refahyol iktidarına, özellikle de iktidarın RP kanadına yönelik hasmane tutumuna rağmen, kimin kimden ne istediği ve en önemlisi de nasıl istediği konusunda bir açıklıktan ziyade, kapalılıktan, hattâ karanlıktan söz etmek durumundayız. Bunda müdahalenin dolaysız muhatabı RP’nin, kendisini bütün sorumluluklarının ötesine itelemeye çalışan ultra-oportünist tavrının bu belirsizlikte elbette mutlak bir payı vardı.

Öte yandan kendisine seslenilmemiş bile olsa, örneğin ÖDP’nin politik geçerliliği tartışılabilir ya da daha doğru bir ifâdeyle siyasal İslâm’ı rejimin bakışıyla okuyan “ne şeriat ne darbe” değiline kendisini teslim etmesinin de bir payı olduğu inkâr edilebilir mi?[3] 28 Şubat’la birlikte siyasetin istenilen değil, istenmeyen üzerinden icra edilen bir faaliyet olması, neyin istenmediğinin açık bir dille söylenmiş olmasından kaynaklanmaktaydı. Hep başkası üzerine konuşmaktan, kendisini kaybeden bir dili tahayyül ediniz. Millî Güvenlik “Konseptine”, “irticaın” sokulmuş olması başka bir tehlikenin mevcut olmadığı ya da olamayacağı anlamına gelmez. Nitekim Hizbullah olayının patlak vermesi, “konseptin” nesnel temelinin çok önceleri atıldığını gösteriyor. Buna uzağı görmek denilir. “Dinamik” bir Millî Güvenlik “Konsepti” için kimbilir belki başka daha ne yatırımlar yapılıyordur? 28 Şubat’ın bir tür laiklik histerisi hâlinde devam etmesi, ancak bu histeriyle sağlanabilecek bir mobilizasyon imkânına dayanmamaktaydı elbette. O histeri dışında, “somut” bir esas yoktu da ondan. MGK, Başbakanlık Kriz Merkezi gibi organların periyodik olarak ve ısrarla neyin istenmediği konusunda toplumu bilgilendirmeyi sürdürmelerini başka nasıl açıklayabiliriz? Türkiye açık bir otoriteryanizmin sularında yol almaya devam ederken, her şeye tuzbiber eken iki olay “daha” ortaya çıkacaktı: yine, başka bir ilave gerektirmeyecek milatvari bir olgu olarak “deprem” ve “Hizbullah”. Bu iki olayın 28 Şubat sürecinin kurumsallaşmasıyla ilişkili olduğunu sanıyorum.

Deprem, hem toplumsal kurumların ve değerlerin sigaya çekildiği hem de insanlara devlete karşı çeşitli nedenlerle epeydir birikmiş bulunan kinlerini yüksek sesle söyleyebilme imkânını sunan trajik bir fırsattı kendiliğinden. Depremin de “regule” edilmesini mümkün kılan “devletçi” bir siyasal iktidarın, Avrupa Birliği ve Abdullah Öcalan meselelerinde herhangi bir yarılmaya uğramadan devam etmesi, aslında 28 Şubat’ın tesis ettiği siyasal zeminin ne kadar “yapay”, dolayısıyla ancak “makinadaki tanrının” himmeti ve inayetiyle ayakta durduğunu göstermektedir. Benzeri biçimde deprem dolayısıyla oluşan “durumun”, (“deprem vasatı”) IMF buyrultuları, MGK bildirileri, irili ufaklı Ticaret Odaları beyanları ve benzeri kuruluşlarla takviye edilmesi bu açıdan anlamlı olmaktadır. Depremin, öteden beri uygulanmaya niyetlenilen ekonomik politikaları devreye sokmak için ideal bir araç olarak görüldüğüne ilişkin kanaatleri pekiştiren şey, bizzat devlet tarafından sergilendiği üzere, depremzedeler ve deprem mahalleri konusunda gösterilen acımasız umarsızlıktır. Tıpkı 28 Şubat konusunda olduğu gibi, ellerimizi iki yana açarak, “Türkiye’de gerçekten bir deprem yaşandı mı?” diye sorabilecek bir eşiğe gelmiş bulunmaktayız.

İstanbul’dan başlayarak öncelikle PKK ve PKK hareketine yakın duran kesimlerin yaşadığı bölgelere, illere yayılan Hizbullah operasyonları, bu karşıtlığın benzer coğrafyaları paylaşmasından öte bir birlikteliğe işaret ediyor. Militan kadroları ve sempatizanları hemen hemen aynı toplumsal kökenlere sahip her iki örgüt, hacim farkı bir yana bırakılırsa, kolaylıkla bir rol değişimini gerçekleştirebilecek gibi durmaktadır. Hizbullah eylemlerinin vahşeti, bu vahşetin vurgulanma biçimi, epeyidir PKK’ya karşı gösterilen yumuşama politikasının sürdürülmesine de katkıda bulunmaktadır. TRT’ye ya da resmî ağızlara bakıldığında, PKK’ya yönelik olarak kullanılan dilin, sadece örgüt adı değiştirilerek bu kez Hizbullah için tedavüle sokulduğunu görüyoruz. Bu, neyle karşı karşıya olduğumuz konusunda bize bir fikir vermektedir. Öte yandan, öteden beri, ellerinin temiz olduğu hususunda (Sivas’a rağmen, mesela) ısrarlı olan İslamî hareketin, bu olaydan sonra kerameti kendinden menkûl meşrûiyeti üzerinde yeniden düşünmesi gerekecektir. Hizbullah’ın İslamî hareket ya da diyelim daha örgütlü bir temsilcisi olarak RP’ye yazılması, elbette başka türlü bir çıkarı göstermektedir. RP’nin Anayasa Mahkemesi’nden çıkacak karara göre belirlenecek geleceği, şimdiden böylesi bir yüklemeyle ipotek altına alınmak istenebilir. Ama o tür bir çıkarın varlığı, bu tür bir günahtan kimseyi özellikle RP’yi ve ona yakın duran hareketleri ve bireyleri müstağni kılmaz herhalde.

28 Şubat’a gelinmesinde baş aktör rolü biçilen Refah Partisi, MNP ve MSP olarak ve elbette Necmettin Erbakan tarafından temsil edilen zihniyet ve o zihniyetin çağrıştırdığı siyasal davranış biçimleriyle başka türlü bir eleştirinin konusu olmamalı mıydı zaten? Türkiye’deki siyaseti eyleme biçimlerinden, kurulu politikacı imgesinden herhangi bir farklılığı ihtiva etmeyen, taleplerini doğrudan dillendirmek, oynadığı oyunun kurallarını içselleştirmek ve oy aldığı kitleleri modern ölçülere göre eğitmek gibi ahlakî herhangi bir kayguyu gözetmeyen bir siyasal hareketin, hem kendi yararına hem de Türkiye toplumunun yararına olabilecek özdenetim mekanizmalarını geliştirilebileceğini sanmak sadece safdillik olurdu.

Nitekim, kendisini 28 Şubat parametrelerine göre biçimlendirmeye kalkışan FP’nin başta Merve Kavakçı olmak üzere, Abdullah Öcalan’ın idamı, Avrupa Birliği vb. meselelerde kelimenin tam anlamıyla çuvallaması, Recai Kutan’ın Hizbullah-28 Şubat hattı üzerine söylediklerinden sonra parti içinde bir hayli güçlen(diril)diği anlaşılan muhafazakâr-sağcı unsurlar tarafından susturulmaya çalışılması, neyin değişmediği konusunda bir fikir vermektedir. Bu düşüncelerin geçmişte RP’nin, günümüzde de FP’nin özel bir misyona sahip olduğunu iddia etmek, yahut böylesi bir misyon yüklemek gibi bir amacı yok. Sadece, ne yazık ki, RP ya da FP’nin işgâl ettiği zeminin, oldukça anlamlı bir kısmının Türkiye’deki radikal demokrat bir siyasetin nesnel zeminiyle çakışmasından ötürü, bu zeminin “temizlenmesi” ihtiyacına yönelik. Bu temizleme faaliyetinin ise en çok FP’liler için yapılması gerekiyor. Ve onlara bırakmadan.

28 Şubat’ın ne kadar geride kaldığını, ne kadar önümüzde olacağını sormayı düşünmüştüm. Oysa en yetkili ağızdan, 28 Şubat’ın bitmediği, bitmeyeceği özenle belirtilmiş. Demek ki, “değişerek devam eden, devam ederek değişen” bir süreçle içiçeyiz Bu kadarını Tanpınar bile tahayyül edemezdi. Bense artık, herhangi bir tikel analizin sağlayacağı nesnel rahatlama yerine, Shakespeare’in yazıklanmasını tercih ediyorum: İnsanları “tek ölümün pakladığı”, “avuç açmaya değmez bir yangın yerini andıran”, “inancın en seçkininin çiğnendiği”, “yoksulların mutluluktan habersiz olduğu”, “insan onurunun ayaklar altına alındığı”, “kızoğlan kız erdemin dağlara kaldırıldığı”, “el emeği göz nurunun horgörülüp ezildiği”, “ödleklerin başa geçip, mertliğin bozulduğu”, “sanatın dilinin bağlandığı”, “çılgınlığın düzene galebe çaldığı”, “doğruya doğru diyenlerin adının kötüye çıktığı”, “kötülerin Yemen’e kadı olduğu”[4] bir dünyada, böylesi bir dünyanın eşsiz bir örneğini sunan şu toplumda yaşıyor olmamız yeterince uyarıcı değilse, bizi 28 Şubat uyaramaz; hele hiç bitmeyecek bir 28 Şubat asla uyaramaz.

[1] Bir ön-karşılaştırma olarak: eğer 12 Eylül’e, bir toplumsal mühendislik sıfatı bahşedilecekse, 28 Şubat’a düşen “toplumsal” sıfatı çıkartılmak kaydıyla, ancak bir “marangozluk” olabilir.

[2] Özellikle İslamî hareket çevrelerinde, 28 Şubat’ın bir restorasyon olduğu, bu restorasyonun Kemalist/devletçi bir çizgide gerçekleşmesinin istendiği, bu çizginin toplumsal temellerinin güdük olması nedeniyle ancak diğer siyasal aktörleri engelleyerek varkalabileceği; RP’nin ise Türkiye’de, uzun vadede Amerika/Batı Avrupa çıkarları karşısında olması muhtemel tek örgütlü siyasal güç olması nedeniyle bu tasfiyenin esas hedefi olduğu yorumunu, abartılı bulduğumu belirteyim. Sonuncusundan başlayalım: RP’nin uzun ya da kısa vadede Amerika/Batı çıkarlarına karşı bir tutum izlemesi mümkün değildi, üstelik kendi konumunu güçlendirmek üzere daha demokratik bir siyasal sistemin olabilirliğini sağlayacak bir mekanizma olarak Avrupa Birliği karşıt tutumunu epeyden beri rafa kaldırmıştı. Kemalist bir restorasyona gelince: Ne Kemalizm böyle bir restorasyona yol açabilecek dinamiklere sahiptir ne de Kemalizmi üstlenen aktörler. 12 Eylül Kemalizminin Aydınlar Ocağı’ndan devşirdiği Türk-İslâm Sentezine, 28 Şubat Kemalizmininse İsmet İnönü CHP’si devletçiliğine ve laikçiliğine yamanması bunu gösteriyor. Pre-modern kültürel ve siyasal formların bir tür elitizme tahammül etmesi mümkün olabiliyordu; ancak Kemalizmin günümüzde kamusal olarak, nitelikleri tartışılır anakronik bir elitler toplamı tarafından savunuluyor olması da başlı başına bir eksiklik teşkil etmektedir. RP’nin nasıl bir gücü elinde bulundurduğu ve bu gücü nasıl kullandığıysa, FP’nin yeni yasama döneminde karşılaştığı meseleler tarafından ortaya konulmamış mıdır? Genel olarak, ordunun siyasî hayat üzerindeki etkisinin arttığı ’90’lı yıllarda, politik tabakanın ve siyaset kurumunun bir erozyona uğradığı doğrudur? Ancak bu olgu zaten çağdaş Türkiye’nin siyasî gerçekliğinin mütemmim bir cüzü değil midir? Türk siyasî hayatı, “vesayet” altında gerçekleşen bir hayat değil midir? Son bir nokta: PKK meselesinin bir güvenlik sorunu olarak halledilmesiyle birlikte, RP’ye yönelen ‘seni istemiyorum!’ ikâzı, kimin konumsal haklılaştırımına katkıda bulunmuş olabilir?

[3] ÖDP’nin laiklik isterisine kapılmadan, Türkiye’deki sürece ilişkin dile getirdiği rasyonel eleştirilerin herhangi bir “audience”a ulaşmadan, kentli, eğitimli, orta sınıfların ve entelijansiyanın biraz da snob bir “söylenmesi” olarak kalması, ÖDP’nin de Necmi Erdoğan’ın harikulade belirlemesiyle, diğer siyasî aktörler gibi iflah olmaz bir ‘ventriloqism’se yenik düştüğünü göstermektedir. ÖDP kendisini bir “taraf” olarak kurabilecek her hareketten ısrarla kaçınmakta, tarafları baştan belirlenmiş ve görece taraf olmamanın nesnel şartlarının kalmadığı durumlarda da, işlevsiz bir “third party” konumunu yeğlemektedir.

[4] Shakespeare, 66. Sonnet, Can Yücel tercümesi.