Anasayfa > Birikim Arşiv > 132 - Nisan 2000 > 10 Mart'ta Değirmendere

10 Mart'ta Değirmendere

Müge İplikçi | (Sayı : 132 - Nisan 2000)

Umut diye bir şey kalmadı bizde. Hayal diye bir şey kalmadı. Hayata devam etmek için güç kalmadı. Geçen Esra Ceyhan’ın programını seyrediyorum. Bir coğrafya öğretmenini çağırmış. O coğrafya öğretmeninin bildikleri bizim bildiklerimize yakın şeyler. O bile bilmiyor. Ben nasıl bilebilirdim depremi, bu cahil halimle?

Dediklerine göre halk olarak depremi aşmışız. Bizim bundan haberimiz yok.

İstediğimiz güzel evlerdi. Kirişi sağlam mı, toprağı tam mı, diye düşünmek yerine ferah evleri aradık, ferah derken manzaralı, bol camlı, havadar. Ne kadar sağlamdan çok, ben içinde ne kadar mutlu olurumdu aradığımız. Bu dileği bize çok görmeyin. Geniş mutfağı olsundu, tavanı şöyle olsun, parkesi böyle olsundu aradığımız ev… Evimi çok özlüyorum.

Depremden kısa bir süre sonra tanıştığım depremzede kadınlarda, onların gözlerinde yok olup gitmiş bir sürü anı, ama en çok “ev” özlemini gördüm. Belli ki hayatın içinde yer almak hiç bu kadar zor olmamıştı onlar için. Durumun kadınlar ve çocuklar açısından bakıldığındaki vahameti ortadaydı. Erkekler ise, geleneksel, dolayısıyla “dışarıdaki” hayatlarını devam ettirir, bunu yaşama yeniden eklemlenmenin, kaldığı yerden gitmenin “yaşamak için” biricik ve yegâne anlam olduğunu ortaya koyarken (erkeklerimiz kahvehanelerde, birahanelerde, moralleri çok bozuk, stress altındalar) kadınlar da bu kez çok ağırlaşmış bir biçimde geleneksel rollerini devam ettirmenin tek çözüm olduğuna inanırcasına hayat gailelerine devam ediyorlardı (yemek yapıyoruz, çamaşır yıkıyoruz, çamaşır yıkıyoruz, yemek yapıyoruz). Erkeklerle konuşmadım. Merak ettiğim çadır içi yaşamıydı. Özel olarak çadır içi yaşamı, genel olarak çadırkent yaşamı. Çadırları ziyaret ettiğim zaman kadın ve çocuklardan başka pek kimseye rastlayamadım. Geleneksel roller bu hayat tipinde de bölüşülmüştü.

Deprem olduktan sonra yaşanılan buydu. Ortadaki sorunlar, bir dizi sorumsuzluk sonucunda sorunlar yığını haline dönüştü. Çok sıradan bir laf olacak ama gene söylemekte yarar görüyorum: insanlar bu sorumsuzlukların bedellerini canlarıyla ödediler. Ancak sorumsuzlukların bedelini canıyla ödemiş olanların trajedileri hasbelkader sağ kalmış olanların hayatta kalmak için verdikleri mücadele ve mücadelenin açtığı yaraların yanında hafif kaldı. Ve bu hayatta kalışın, buradan devam edelimin bedel ve yükünü en çok üstlenmek gene kadınlara düştü.

Hayatın yükünün kadınların sırtına yüklenmesi doğal değildi (değildir); depremin bedelini, yitirişlerin ve acıların içinde günlük hayatı daimi kılmak için seçilmiş hedeflerin kadın kılınması da. Hayatı küçücük metrekare çadırların içersinde ölümden devralmış, o çadır alanın köşelerinde ölüme meydan okuyan kadınlar, sırtlarına binen bu yeni yükten ne zaman kurtulacaklar? Böyle bir kaygıyı ya da umudu taşıyor musunuz içinizde? Bu soru herkese yöneltilmiş olabilir.

Bir şeyler yerine oturuyor. Ama çirkinlikleriyle oturuyor, tortu dibe çöküyor, kokusu kesifleşiyor. En büyük bedeli de kadınlar ve çocuklar ödüyor. Birleşmiş Milletler istatistiklerine göre doğal afetlerden etkilenenlerin yüzde 85’inin kadınlar ve çocuklar olduğu gerçeği Marmara Depremi’nde de kanıtlanıyor.

Çadırkent yeni bir dar alandı kadın için. Oradaki koşullar ve bu koşulların o an kendisiyle özdeşleşmesi, yani evin içişlerinden sorumlu kadındır prensibinin çadırın içişlerinden sorumlu kadındıra dönüştürülmesi sonucundaki özdeşleşme, zaten bir muamma olan kimliğini iyice açmaza iter. Çadır ve onun getirdiği tuhaf kentlilik kadını ne yeni tanımlar yaratabileceği biçimde bir göçebe yapabilir, ne de ona kendine biçilmiş olan geleneksel rollerden başka bir farklılık alanı sunabilir. Kadın evcimen, içe dönük, evi çekip çeviren, çocukları kollayan rolünü çok daha ağır koşullarda bir kez daha üstlenmek durumunda kalır. Bir biçimi yitirmiştir kadın, bir hayat biçimi; yitirdiği hayli deforme bir biçimdir, ama tüm bunların ardından edindiği bundan başka bir biçim değildir - belki daha berbat bir biçim.

Bir çamaşır makinesi koymadılar buraya. Bulaşık makinesi yok. Kızılayın iki tane kurtlu yemeğinden gına geldi.O zaman alma diyeceksin. Ben almasam da herkes alıyor. İki kişinin protestosuyla olmaz ki bu iş. Üç kişiyle beş kişiyle bu yol yürünmüyor. Herkes yürüyecek. Sakın bana çok haklısın ne desen haklısın demeyin. Bu hoşgörülü anlayışsızlıktan gına geldi…Eskiden iyi kötü gidiyordu işler. Şimdi gitmiyor işte.

Kadınlar iyi ya da kötü dört duvar evlerini (Sürekli yemek yapmak, çamaşır yıkamak, evi çekip çevirmek, kocalarına ve çocuklarına göz kulak olmakla tükettikleri ömürlerinin biricik adresi olan evlerini) çadırlara taşıdılar. En acımasız, en zalim koşullarla birlikte. Ne kadar taşıyabildilerse tabiî. Bence tüm bu görevleri içeren “ev” kavramını taşıdılar bu dar çadır evlere. Bu dar çadır evlere taşıyamadıkları ise, sanıyorum, kendilerine ait olan her ne varsa (düşleri, küçük dantelleri, arkadaş sohbetleri, telefon muhabbetleri, küçük seyahatler, yani küçük ama zararsız, küçük ama onlara biraz olsun nefes alma imkânı sağlayan her ne varsa) her şeyi geçmişte bırakarak sadece şimdiye kilitlendiler. Sanıyorum bu şimdinin içersinde kadınların kendilerine ait pek de bir şeyleri yok.

Şimdi, şimdi’den başka neyimiz var ki?

Zamanın bile ayrı işlediğini düşünüyorum. Umutların sadece şimdiye odaklandığını düşünüyorum - kalabilmişse tabiî. Belki de bu “şimdi” kavramı bizleri ayakta tutabilen en canlı kavramdır. Ancak belli bir aşamadan sonra geçmişi tekrar hatırlamanız, geleceği düşünmeniz gerekebilir. Dolayısıyla bu kriz anı, koca bir sürece yayılan bu kriz anı bittiğinde ne yapacağız? Çocuklarımızda hâkim olan günübirlik yaşama fikri ve hayata sarılmanın, delice sarılmanın (yaşıyorum, ölmedim, ayaktayım) fikrinin getirebileceği hastalıklı bencilliği ve dolayısıyla şiddeti (öğretmen arkadaşlar çocuklarda belirgin bir biçimde artan şiddetten şikâyet ediyorlar) fazlasıyla kendi üzerimde de hissediyorum.

Bu yaşanılan zor durumun son elli yılın çarpık devlet politikalarıyla ilgili olduğunu elbette düşünüyoruz. Düşünüyoruz da ne kadar hayatımıza sokabiliyoruz? Göçe neden olan sorunları, nüfus planlamasından payına düşeni alamayışı, kapitalizmi elbette hatırlıyoruz da ne kadar hayata geçirebiliyoruz?

E.G.’NİN KOPUK VE GEÇMİŞTE KALAN ÖYKÜSÜ

Ta en başta, yani depremin hemen ardından rastlanılan bir öyküydü onunkisi. O zamandan bu zamana takvimlerden yedi ay akıp gitti. Yedi aydır o ve onun gibiler susuyor. O ve onun gibilerin suskunluklarını çıt çıkarmaksızın seyrediyoruz. Suçu ona buna atarak seyrediyoruz. En kolayı ise depremi suçlamak…

You should be able to accept with simplicity

From we, us, who are neither a source

of authority nor a seal of authenticity

They see no life/ When they look

They see only objects

The dead are not dead[2]

Trinh T. Minh-Ha, Framer Framed’den.

Ön gözünde kuruyemişler, ayçekirdeği, kabak çekirdeği ve belki biraz beyaz leblebi. Hemen yanında bir paket Maltepe sigarası.

Arka gözde bir nüfus kağıdı, İzmir belediyesinin verdiği Aşevi kartı; Sınır Tanımayan Doktorlar’ın eline tutuşturdukları ilaç karnesi; bir de tanı: Ağır depresyon.

Siyah çantanın en arka gözünde fermuarlı bir bölme: O bölmede kendi gibi derin, siyah gözlü, uzun kirpikli, kuzguni renkli saçlı, cin bakışlı bir oğlan yüzüne bakıyordu insanın, Foto Kamil Gölcük imzalı.

E.G., gözlerinden inen artık anlamını yitirdiği yaşlarıyla gelen sözlerine büyük bir durulukla şunları ekledi: “Bu Ümit’im. En küçükleri ve en çirkinleriydi. ”

Altı çocuğunun dördünü depreme vermiş bir kadının bu kadar çığlıksız, bu kadar suskun olabileceği ve neden -oysa nedenlerin hepsi tükenmişti artık- açıktı şimdi.

E.G. yaşamıyordu.

Öfkenin zamanı geçeli çok olmuştu, açıklamanın zamanı geçmişti, ah etmenin zamanı da, ağlamanın, hatırlamanın da. (Ne tuhaf şimdi de öyle. Hâlâ öyle.) Her şeyin sona ermesi buydu işte. E.G.’nin Sonu Gösteren Fotoğrafı. Bu son fotoğrafının içinde beni evimle çekin diyecekti E.G. Kolumuzdan tutup toprağın altına göçmüş olan evinden sağa sola fırlamış eşyaları teşhis edecekti: Bak bu kova benim, şu çekyatın kumaşı, bu benim terliğim.

…Belleğin suskunluktan sıkıldığı, bir sese, bir bardak çaya, kırık dökük bir anıya yenildiği anlardan biriydi: Anne ekmeğin arasına bir şey katık et de ver, on altı, on dört, on bir ve sekiz, her seferinde bir sonraki kız olur düşüncesiyle doğurduğu altı evlat, en kolayı Abdurrahman’dı çabucak doğmuştu, Cemal hep şu yokuşun başında oynardı, enkaz altında elime gelen hangisinin koluydu, hiç bu kadar soğuk olmamıştı kolları, fakirdik ama hiç onları bu kadar üşütmemiştik, bir hırka giy oğlum, bu yaz gecesi bu ne soğuk oğlum…bu eve kapıcı olarak girmiştik, beş katlı iznini rüşvetle yedi kata çıkarmış o müteahhit denen katil, dört çocuğumu aldı benden, bana borçlusun, bana borcun çok büyük, ecelinle ölmek senin şansın olacak…

Çantasının fermuarını çekmiş, çantasını bir kez daha omuzuna sıkıca asmış, gözyaşlarını başörtüsüyle silmişti E. G. Karşısındaki limon sarısı, artık kurumuş, eski bir göbek bağına dönmüş binanın ondaki anılarına boşvermişti. Kendinin de anlamadığı bir şeyler mırıldanarak tekrar çadır kente doğru yürümeye başlamış, yarın yine bu enkazın yanına geleceği, bir sonraki gün, sonra ve hep aşikar olan bu tarihsiz yeni kimliğine diyecek bir söz bulamamıştı. [3]

(E.G’nin temsil ettiği kadınlıkta son elli yılın çarpık devlet politikalarını, eğitimsizlik, sağlık kurumlarından tam anlamıyla yararlanamamak, göçe neden olan sorunlar, nüfus planlamasından payına düşeni alamamak, elbette kapitalizm, kentleşme politikası ve bununla gelen popülist ayrıntı-sızlıklar yüzünden bilinçli bir kadın kimliğine ulaşamayış vardı. E.G, bu koşullar altında kendine “biçilmiş” kaderden başka bir kadere de yenik düşemezdi aslında. Ast toplumsal grup kaderi. Yedi ayın, yedi senenin değiştiremeyeceği kader.)

Peki bu kader nasıl değişecek? Süreç bitti mi?

Süreç elbette bitmedi. Medya için Marmara Depremi bitse de, artık onlar için enkaz-çadır-prefabrik- ölüm ve kalım anlamında “medyatik” olmasak da burada yaşayanlar olarak, burada yaşamak durumunda olanlar için hayat yeni başlıyor. Ne geride ölü olarak bırakılanlar açısından ne de üzerlerine ölü toprağı ağırlığının sinmesi beklenilen yaşayanlar açısından bitmedi bu süreç; bir araç olarak depremle başlayan, amacı yeniden üretime yönelik bir hayat kurmak olan o süreç-bizleri bekleyen o sancılı, ağır ama umut yüklü süreç.

Sanırım umutlarımızı tekrar elde edebiliriz. Kuracağımız sivil toplum örgütleri umut ve hayallerimizi bize geri getirebilir mi?

“Onların içersinde yer alabilirsek, evet” diye yanıtladılar bu soruyu. “Somutta bir şeyler yaratmak istiyoruz, dilenci konumunda yardım istemiyoruz, para istemiyoruz, erzak istemiyoruz…” Şöyle dediler: “Kendimize bir iş yaratmak istiyoruz. Hayallerimize yeniden dört elle sarılmak istiyoruz.” [4]

[1] Bu yazı, 8 Mart kutlamalarının ardından Değirmendere Depremzedeler Derneği’nin konuklarından biri olarak (Araştırmacı Akın Atauz’la birlikte) oradaki sohbet sırasında tanıştığım kadınlara ithaf edilmiştir. Bu yazıda hepimiz birlikte konuşuyoruz.

[2] Biz ki ne bir iktidar kaynağı, ne bir sahicilik mührüyüz,

Zorlanmadan kabul edebilmelisiniz bizden geleni

Onlar baktıklarında yaşam filan görmezler

Gördükleri yalnızca nesnelerdir

Oysa ölü değildir ölüler

[3] Varlık dergisi, Ekim 1999 sayısından

[4] 17 Ağustos Depreminden sonra depremden zarar gören insanlar arasında yardımlaşma ve dayanışmayı sağlamak, ihtiyaçların giderilmesi için her türlü girişimde bulunmak amacıyla 5 Ekim 1999 tarihinde kurulan Gölcük-Değirmendere Depremzedeler Derneği bu hayaller için önemli bir adres haline geliyor. Seslerini şöyle yükseltiyorlar: İstediğimiz, hayallerimizi geri getirmek. Çadıriçi, elişi emeklerimizi “yaşamaya devam etmek için” sermayeye dönüştürme konusunda bize yardımcı olun…