Anasayfa > Birikim Arşiv > 188 - Aralık 2004 > Türklük ve Kürtler: Bugün

Türklük ve Kürtler: Bugün

Mesut Yeğen | (Sayı : 188 - Aralık 2004)

I.

Mensubu olduğumuz siyasî birliği bir ulus-devlet olarak örgütleyen Türk milliyetçiliği ‘Türklüğü’ neye, kime karşı konumlandırdı? Türklüğü gösteren sınırların hemen dışında kalıp da, Türklüğü durmaksızın rahatsız eden kim ya da ne oldu? Hiç şüphesiz tek bir şey değil. Yüzyıllık modern tarihi içerisinde Türklüğü pek çok şey rahatsız etti. En başta da ‘kendi’ geçmişi! Osmanlı ve İslami geçmişi Türklüğü rahatsız eden şeylerin başında geldi, en azından Türk milliyetçiliğinin ergenlik yıllarında.

Bu geçmişin bir kısım unsuruyla Türk-İslam sentezi üzerinden uzlaşıldı, bir kısmıyla ise asla. Kozmopolitlik, Osmanlı geçmişin aslî unsurlarından gayrimüslim unsurlarla birlikte yaşama ve aynı siyasî otoriteye tâbi olma, Türk milliyetçiliğince kabûl edilemez olmaya devam etti. ‘Pera’, Türk milliyetçiliğinin tahammül sınırının hemen dışında kalıp, Türklüğe maraza çıkartanlar listesinde en prestijli mevkiye yerleştirildi. Anadolu’nun gayrimüslim sakinleri, daha doğrusu, Anadolu’da meskun olup da ‘bize’ ‘sadakatten sıyrılmış’ gayrimüslimler, Rumlar ve Ermeniler, epey uzun bir süre Türklüğe kastedenler listesinin başında yer aldı.

II.

Milliyetçiliğin Türklüğe kastedenler listesinin değiştiği bir dönemden geçiyoruz. İşaretler, Türk milliyetçiliğinin örgütlediği ulus-devlete zaman zaman maraza çıkarmakla yetinmiş Kürtlere artık Türklüğe kastedenler listesinin başında bir yer ayarlanmak üzere olduğunu gösteriyor. Bu epey mühim bir durum; çünkü, Anadolu’nun Müslüman kavimlerinden Kürtler ‘yarattıkları bütün sıkıntılara’ karşın Türk milliyetçiliği açısından neredeyse hep Türklüğün menzilinde oldular. Türk milliyetçiliği, Anadolu’nun öteki Müslümanları gibi Kürtlerin de Türkleşeceğini hesap etti. Bu itibarla da Kürtlerin Türklüğü, ‘doğal’ bir bulanıklık içerse de, Rumların ya da Ermenilerin Türklüğü gibi Kanun-i Esasi Türklüğüne sınırlı bir Türklük olmadı. Türkleşen Kürtler, kimi arızaları bir an için ihmal edersek, genellikle muteber Türk yurttaşları oldular. Bugün, bu genel durumun değişme ihtimali hasıl olmuştur. Türk milliyetçiliği açısından, Kürtlerin Türklüğü ve yurttaşlıklarının muteberliği kuşkulu hale gelmek üzeredir.

Aslında, bugün karşı karşıya kaldığımız bu ihtimalin rüşeym halinin hep bizimle birlikte olduğunu bilmek, kaydetmek gerekiyor. Nihal Atsız zihniyetine gitmeye gerek yok. ’70’lerin komando operasyonlarını hatırlamak kafi. Ya da Kürt isyanları esnasında kullanılan operasyon haritalarının isyancı Kürtleri kırmızı kuvvetler olarak işaretlemiş olduğunu. Bu da yetmezse Fevzi Çakmak’a kulak vermek faydalı olabilir. 18 Eylül 1930’da Başbakanlığa sunduğu raporda, Çakmak bazı Kürt köylerinin havadan bombardıman yoluyla tahrip edilmesini önermekteydi:

Erzincan ilindeki incelemelerim sırasında ekonomiyi önemli surette zarara sokan ve bu il dahilindeki aşayişsizliğin en önemli amillerinden olan Aşkirik, Gürk, Dağbey, Haryi köylerinin tedip ve tenkiline zorunluluk gördüm. (...) bu bölgede çok şımarık bir durum almış olan bütün Kürt köylerine bir etki yapmak ve devlet nüfuzunu hakim kılmak için Erzincan’a nakledilecek bir hava kıtası ile bu köyleri tahrip etmenin uygun olacağı düşüncesindeyim. (Reşat Hallı, Turkiye Cumhuriyetinde Ayaklanmalar 1924-1938, Genelkurmay Harp Tarihi Bşk. Yay., Ankara, 1972, s. 351.)

Kürtlüğü, Kürtleri ötekileştirme bir ihtimal olarak hep orada olmakla birlikte Türk milliyetçiliğinin ana mecrası başka türlü aktı. Anadolu’nun Müslüman sakinlerinden Kürtlerin Türklükle mesafesinin kolayca giderilebileceği inancı Türk milliyetçiliğine egemen oldu. Bu inanç tümüyle boşa da çıkmadı. Kürtlerin mühim bir yekûnu Türkleşti. Kürtler, Türkleşerek siyasî cemaatin sadık mensupları olduklarını gösterdiler ve dolayısıyla ‘Anadolu’nun gayrimüslim sakinlerinden farklı olarak memleketin muteber yurttaşları olmayı hak ettiklerini gösterdiler’. En azından yakın zamana kadar!

III.

Bugün bütün bu genel durum değişmektedir. Yalnız tuhaftır: bu genel resmin bozulması ülkeyi onbeş yıl boyunca felç eden düşük yoğunluklu savaş esnasında gerçekleşmedi. Bu dönemin Kürtlerin Türkleşebilme kapasitesine dair soru işaretlerinin büyümesine yol açtığına şüphe yok. Resmî düzeyde görünmez kılınmakla birlikte, popüler düzeylerde Kürtlere ve Kürtlüğe yönelik bir husumetin dipten dibe geliştiği zaman zaman belli oluyordu. Ege ve Akdeniz’in birlikte yaşanılan yerlerindeki gerilimi hatırlamak yeterli. Ne var ki, bütün bu küçük göstergelerin mevcudiyetine rağmen Kürtlere ve Kürtlüğe yönelik öfke ya da husumet genellikle lokal kaldı. İki düzeyde birden: Yakın zamana kadar ne Kürtlerin tümüne yönelik bir husumetin genelleştiğini ne de Türk milliyetçiliğinin bir bütün olarak bu türden bir husumetin peşinde sürüklendiğini söylemek mümkün. Abdullah Öcalan’ın yakalanıp Türkiye’ye getirilmesini takip eden süreçte bu genelleşmemiş husumetin de sönümlenmesi beklenirken, yaşanan durum tam tersi oldu. Yakın zamanlarda peydah olan pekçok işaret şunu gösteriyor: Kürtler, Türk milliyetçiliği nazarında günbegün ‘güvenilmezleşmektedir’.

Onbeş yıllık savaş ortamının gerçekleştiremediği bu duruma neyin sebep olduğuna gelince; tereddütsüz kaydetmek gerekiyor: Irak’ın işgâli ve Türkiye’nin AB macerasında yaşanan esaslı dönüşüm bugünkü durumun esas sebebidir. Her iki olay da Türk milliyetçiliğinin genel tedirginliğini derinleştirmiştir. Bu iki olayın Türk milliyetçiliğinin Kürt meselesinden hemen her zaman duyduğu tedirginliği arttırıp, Kürtlere yönelik genel bir güvensizlik hissini nasıl ördüğüne geçmeden, bahsi geçen tedirginliğin oturduğu zemini tarif etmekte fayda var.

Kürtlerin Türkleşeceğine iman etmiş Türk milliyetçiliği 1990’ların sonuyla birlikte büyük bir düş kırıklığı yaşadı; hem de yıllar süren düşük yoğunluklu savaştan galip çıkılmasına rağmen. Savaş bitmiş ancak şu gerçek de bütün açıklığıyla belli olmuştu: Kürtler Türkleşmemişti ve Türkleşmeye niyetleri de görünmüyordu. Bu genel sonuç, Türk milliyetçiliğini son Kürt isyanının onyıldan fazla sürebilmiş olmasından daha büyük bir düş kırıklığına uğratmış görünüyor. Düş kırıklığı, bir başına Türkleşmesi beklenen Kürtlerin buna gönülsüz olduklarının anlaşılmış olmasıyla ilgili değil. Türkleşmeye gönülsüzlüğü kesinleşmiş ülke yurttaşlarının, Kürtlerin ülke nüfusunun kaydadeğer bir kesimini oluşturması yaşanan düşkırıklığının daha da büyümesine yol açtı. Dahası, meselenin, bahsi geçen düşkırıklığını ve dolayısıyla Türk milliyetçiliğinin tedirginliğini arttıran bir tarafı daha vardı: Türklüğe asimile edilemeyen bu yurttaşlar topluluğunun büyük kesimi ülkenin belli bir kısmında meskundu. Diğer bir deyişle, tek dilli, homojenleştirilmiş bir kültürün egemen olduğu bir ülkeyi arzulayan Türk milliyetçiliği bir anda kabûllenilmesi imkânsız bir gerçekle yüzleşmek durumunda kalmıştı: Ülkede, Türklükten gayrı, dil ve toprak birliğine sahip ikinci bir unsur mevcuttu ve bu mevcudiyete onlarca yılın sonrasında dahi son verilememişti. Kürt meselesinin Türk milliyetçiliği nezdinde 1990’lardan beridir yarattığı tedirginliğin oturduğu zemin bu unsurlardan oluşmaktadır.

Bütün bu durum Türk milliyetçiliğini 1990’ların sonundan beridir bir büyük soruyla karşı karşıya bırakmıştır: Türkleşmek konusunda kendilerinden bekleneni yerine getirmeyen ve dahası mühim bir kısmı ülkenin belirli bir kesiminde meskun bu büyük yurttaşlar topluluğuyla ne yapılacak?

Kürtlerle ne edilecek? Türk milliyetçiliği bir zamandır bu zor soruya geçerli bir cevap vermek zorunda olduğunu hissetmektedir.

IV.

Yaşanan iki büyük gelişme bu zor sorunun cevaplanmasını iyice güçleştirmiş görünüyor. Ki bu durum, Kürtlerden duyulan tedirginliği Kürtlere yönelik bir güvensizlik hissine evriltiyor; Kürtlerle Türk milliyetçiliği arasında daha önce yaşanmamış bir ilişki biçiminin peydah olmasına yol açıyor. Gelişmelerden ilki Türkiye ile AB arasındaki ilişkinin ciddiyet kazanması oldu. AB yoluna girmiş bir ülkede Kürt sorunu benzeri bir meseleleyle ulus-devletin tedip, tenkil ya da asimilasyon gibi bilinen araçlarıyla meşgûl olmanın güçlüğü bilmezden gelinemez. Biraz ihtiyatla kaydetmek gerekirse, asimilasyon siyasetinin büyük hacimde, hele de zorla uygulanması gittikçe imkânsız olacak görünüyor. Dahası, AB’nin federasyon benzeri bir siyasî topluluk olarak örgütlenmeye koyulması ihtimali Kürt meselesi türünden meselelerle meşgûliyet işinde şimdiye dek yabancısı olduğumuz araçların gündeme alınmasını da zorunlu kılabilir. Bütün bu ihtimaller zinciri, daha doğrusu bu türden bir seyir çizgisinin Kürt meselesinde Türkiye’yi nereye götürebileceğini tahmin etmek zor değil: AB rayında ilerlemek, şu ya da bu biçimde Kürtlüğün gerçekleştirilmesini ve yeniden üretilmesini mümkün kılacak düzenlemelerin önünü açacaktır. Bu ihtimali Türk milliyetçiliğini bir süredir tedirgin eden olgular setiyle birlikte düşündüğümüzde meselenin ‘ciddiyeti’ anlaşılıyor. Türklüğe asimile edilememiş, toprak ve dil birliğine sahip kaydadeğer büyüklükte bir yurttaşlar topluluğunu oluşturan Kürtler, AB yolunda ilerleyen bir Türkiye’de Türklüğün dışında bir etno-kültürel kimliğe sahip olma hallerini geri dönüşsüz bir biçimde pekiştirebilecek görünüyorlar. Dahası, Kürtlerin bütün bu genel duruma denk düşen siyasî haklarla donanma ihtimalleri de gelişebilir. Bütün bu durumun Türk milliyetçiliğinin yüzyılda geliştirmiş olduğu vizyonun tamamen dışında, onunla çelişen bir resme hayat verdiği aşikar. Türk milliyetçiliğinin Kürtlerden duyduğu ezel ebed tedirginliği genelleşmiş bir güvensizlik hissine dönüştürebilecek görünen ilk büyük gelişme bütün bu süreçle ilgili: AB yolundaki bir Türkiye’de Kürtlerin Türkiye Cumhuriyetine sadakatinin eski araçlarla sağlanması gittikçe güçleşecek. Bu durumu idrak etmiş olarak Türk milliyetçiliği Kürtlerden Kürt meselesinden her geçen gün daha fazla tedirgin oluyor.

Kürtlerle ne edeceğiz sorusuna cevap vermeyi güçleştiren ikinci gelişme ise Irak’ın işgâli neticesinde oluşan yeni durumdur. Aslında bu yeni durumun başlangıcının ABD-SSCB dengesinin bozulmasını tescil eden Körfez Savaşına uzandığı malûm. Bilindiği üzere, Irak Kürtleri aşağı yukarı 1990’dan beridir, inişleri çıkışlarıyla birlikte, Kuzey Irak’ı Kürdi bir otoriteyle çekip çevirmektedirler. Irak’ın ABD tarafından işgâlinin, 1990’la birlikte oluşan bu mecrayı derinleştirdiği de ortada. Bu durum tarihte bir ilk: Kürtlerin bir kısmı tarihleri boyunca ilk kez kendilerinin çekip çevirdiği bir siyasî otoriteye tâbi olarak yaşıyor. Türk milliyetçiliği açısından bir başına yeterince rahatsız edici bu durumu daha da tahammül edilmez kılansa hiç şüphesiz Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı Kürtlerin Irak Kürtlerinin bir müddettir tecrübe ettiği bu siyasî otoriye yönelik milliyetçi husumeti paylaşmıyor olmaları. Türk milliyetçiliğinin gözünde çapulcu bir aşiret liderinden başka bir şey olmayan Barzani’nin ülkenin Kürt yurttaşlarının bir kısmınca zulme karşı halkını savunan muteber bir şahsiyet olarak algılandığını ‘hissetmek’, bahsi geçen tedirginliğin Kürtlere dair genel bir güvensizlik hissine evrilmesine katkıda bulunuyor. Kabûllenilmesi gerçekten de zor: Nasıl olur da yurttaşların bir kısmı ülke topraklarının hemen yanıbaşında filiz veren ve Türk milliyetçiliğinin asla kabûllenmeyeceğini ilân ettiği bir siyasî otoriteye husumet duymaz da sempatiyle bakar?

V.

Türklüğe asimile olmayı reddetmiş görünen mühim sayıda yurttaşın ülke toprakları üzerinde toprak ve dil birliğine sahip ikinci bir etnik unsur olarak mevcudiyet gösterdiğinin kesinleşmesinden yeterince tedirginleşmiş Türk milliyetçiliği, AB yoluna koyulmanın ve Kuzey Irak’ın Kürtlerce idare edilmesinin bu mevcudiyeti pekiştireceğini idrak etmiş görünmektedir. Bu durumda Türk milliyetçiliğinin önündeki serinkanlı yolun ne olduğu bellidir: Bu mevcudiyeti Türkiye Cumhuriyeti siyasî birliğine zarar vermeyecek bir formda tutabilmek. Ancak Türk milliyetçiliğinin yüzyıllık vizyonu hesaba katıldığında bunu yapmak hiç de kolay görünmüyor. Tedip, tenkil, asimilasyon vb. ulus-devlet stratejilerine yüz çevirmek gerektiği gibi, siyasî birlik için illa da kültürel homojenleşmenin gerekmediğini ya da yarım saatlik TRT yayınının hiçbir derde deva olmayacağını kabûllenmek gerekiyor. Ne var ki, Türk milliyetçiliğinin koyulmuş göründüğü yol, yolların serinkanlısı değil gibi. Doğrusu, şimdilik görünen, Türk milliyetçiliğinin en azından formel olarak henüz belli bir yol izlemeye karar vermemiş olduğudur. Ancak bu kararsızlık durumu, ‘bir şeylerin gerçekleşmesinin’ önünü alamıyor. Kararsızlık durumundan güçlenerek çıkan, milliyetçiliğin yüzyıldır bildiğimiz reflekslerinden başka bir şey olmuyor. Kürt meselesinin mevcut durumuna hep bildiğimiz reflekslerle yanıt vermenin önüne geçilmedikçe, Kürtlere yönelik derin bir güvensizlik hissinin gelişmesine kapı aralanıyor. Bu güvensizlik hissinin nasıl usul usul geliştiğini, popüler milliyetçiliğin söz dağarcığında son zamanlardaki gerçekleşen yenilenmeye bakarak izlemek mümkün.

VI.

Kerkük’ün Kürt vali seçmesinin ‘Kerkürt’ manşetiyle haberleştirilmesini ve Erbil’deki Kürt parlamentosunun önündeki yerel kıyafetli Kürt muhafızların Yunanistan Parlamentosu önündeki muhafızlara benzetilmesi gibi daha ziyade Irak Kürtleriyle ilgili işaretleri bir yana koyarsak, milliyetçiliğin Kürt meselesine, Kürtlere dair söz dağarcığına eklenenlerin en çarpıcı ve açıklayıcı olanları şu ikisi: Yahudi-Kürtler ve yerli-Loizidular. Her iki terim de milliyetçiliğin Kürt meselesini algılayışında bir büyük kopuşun an meselesi olduğunun habercisi olarak aramızdadır. Anadolu’nun Müslüman unsurlarından Kürtlerle gayrimüslimliğin çeşitli biçimleri arasında bir münasebet kuran bu sözcükleri bir büyük tehlikenin işaret fişekleri olarak görmek gerekiyor.

Tehlikeyi anlamak için, tâbi olduğumuz siyasî topluluğun doğasına dair, aslında bir biçimde hepimizin bildiği ama itiraf etmekten çekindiğimiz küçük bir izahata ihtiyaç var. Tâbi olduğumuz siyasî topluluk karakteristik olarak Türklüğü derecelendirmiş ve Türklüğün farklı derecelerini işgâl eden siyasî topluluk mensuplarına farklı statüler (haklar) tanımıştır. Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlığı, Cumhuriyetin kuruluşundan beridir Türklüğün derecelerinden sadece birisidir ve bir başına en prestijlisi de olmamıştır. Türklüğü Kanun-i Esasi Türklüğüne sınırlı olanlarımızın epeyce ayrımcı bir yurttaşlık deneyimine marûz kaldığı malûm. Bu sınırlı Türklük halinin ülkenin gayrimüslim yurttaşlarına reva görüldüğü de. Ülkenin Müslüman sakinlerininse etnik kökenine bakılmaksızın yurttaşlığın ötesine geçen bir Türklüğü tecrübe edebilmesine izin verilmiştir. Bu hal hiç şüphesiz şuna işaret etmektedir: Siyasi-hukuki mevzuatımız ve onun kurucu ideolojisi Türk milliyetçiliği nazarında Türklük olunabilir bir haldir, ama herkesin olabileceği bir hal değil. Bu olabilme olamama ayırımı da kabaca ülkenin Müslüman ve gayrimüslim sakinleri ayırımıyla örtüşmüştür. Aslında biraz daha yakından bakıldığında ülkenin gayrimüslim sakinlerinin Türklüğün ‘kamil’ formunu tecrübe etmelerini imkânsız kılan bir başına gayrimüslim olmalarından ziyade, mensubu oldukları kavmin Cumhuriyet öncesindeki siyasî otoriteye gösterdiği farz edilen sadakatsizliktir. Keza, tersi de Anadolu’nun Türk-olmayan Müslüman kavimleri için varsayılmıştır. Anadolu’nun Türk-olmayan Müslüman sakinleri, Müslüman oldukları için değil ama kavmen sadık oldukları için Türk yurttaşlığının üzerinde bir Türklüğe mazhar olabilmişlerdir. Tabi olduğumuz siyasî cemaatin ‘doğasının’ yarattığı sonuç aşağı yukarı şudur: Ülkenin Türk-olmayan sakinlerinin Müslüman olanlarının Türkleşmesi mümkünken, gayrimüslim olanlarının Türkleşmesi imkânsız görülmüştür. Bu genel sonuç uyarınca Anadolu’nun Kürt sakinlerinin de Türkleşebilecekleri öngörülmüştü.

1990’ların sonuyla birlikte bu öngörünün esas olarak gerçekleşmemiş olduğu anlaşıldı. Şimdi, kanaatim odur ki, bugünlerde Türk milliyetçiliğinin söz dağarcığına eklenen Yahudi-Kürtler ya da yerli-Loizidular benzeri terimler bu gerçekleşmemiş öngörüyle başedememenin neticesidir. Türk milliyetçiliğinin lügatına bu terimlerin eklenmiş olması, Anadolu’nun Müslüman olup da Türklüğe direnen sakinlerine, mevcut durumda Kürtlere, ülkenin gayrimüslimlerine reva görülen türden bir Türklük ve yurttaşlık statüsünün layık görülebileceğine işaret ediyor. Madem Türkleşmediler, madem sadakatleri sarih değil, o halde Türkleşmesini ve sadakatini asla beklemediklerimizden niye farkları olsun ki; mesela Kürtler neden yerli Loizidular olmasın? Ya da memleketin Müslüman bütün kavimleri Türkleşirken Kürtler Türklüğe direniyorsa, bu olsa olsa onların Müslümanlıklarının da tuhaf bir Müslümanlık olduğunu göstermez mi? Mesela Kürtler aslında Yahudi(-Kürt) olmasın?

Hiç şüphesiz bu kanaatler henüz genelleşmiş değildir. Ancak Kürtlerin Türkleşmeye direncininin bu türden tuhaf sorular etrafında düşünülmeye başlaması dahi yeterince ciddi bir durumla karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor. Türk milliyetçiliğinin Kürt meselesini bu tuhaf, tekinsiz terimlerle düşünmekte oluşu, Kürtlerin Türk milliyetçiliği nazarında ‘Türk ulus-devletinin büyük maraza çıkarıcılarına’, Rumlara ya da Ermenilere benzemeye başladığını haber veriyor. Milliyetçiliğin lügatındaki yenilenme Kürtlere yeni bir mertebenin vaad edildiğini müjdeliyor: ‘Rumlaşmak’ ya da ‘Ermenileşmek’. Memleketin Türkleşebileceğine inanmadığımız gayrimüslim sakinleriyle yaşadıklarımız hatırlandığında, haberdar edildiğimiz gelişme hiç de parlak görünmüyor.