Anasayfa > Birikim Arşiv > 211 - Kasım 2006 > Tahsilli Cehaletin Cinneti

Tahsilli Cehaletin Cinneti

Tanıl Bora | (Sayı : 211 - Kasım 2006)

Son olarak Orhan Pamuk’un Nobel alması (veya: “Orhan Pamuk’a Nobel verilmesi”) üzerine, hayli büyük bir milliyetçi ve ulusalcı tepki ortaya çıktı. Nobel’in Orhan Pamuk’a, bir İsviçre dergisinin kendisiyle yaptığı mülakatta sarfettiği “bu ülkede 1 milyon Ermeni, 30 bin Kürt öldürüldü” sözleri üzerine verildiğinden emin olan; ödülün ilanının, Fransız parlamentosunda Ermeni soykırımını inkâr etmeyi suç sayan kanun tasarısının kabul edilmesiyle aynı güne denk gelmesinde bu “fesadın” teyidini gören; Nobel’i önünde sonunda Türkiye’yi bölmeye veya hiç değilse destabilize etmeye yönelik tertiplerin bir manivelasına indirgeyen bir bakış açısından yapılan yorumlar, hızla yayıldı. Orhan Pamuk’un Nobeli, sadece son vesileydi aslında… Birkaç yıldır, her ‘millî’ addedilen meseleye yönelik, daha doğrusu her toplumsal sorunu bir millî mesele olarak kodlamaya yönelik, benzer tepkileri görüyoruz.

OKUR-YAZARLARIN FANATİZMİ

Konu her ne olursa olsun, burada aynı zihniyet kalıbının, aynı söylemin işlediğini görüyoruz. Bulunabilecek en ileri mantık bağıntısı, komplo teoremleridir. Hedef alınan şahsiyet veya şahsiyetlerin ‘objektif’ hıyanetini, -mümkünse Kürtlük, Ermenilik, Sabetaycılık türü bir soy-sop ‘bozukluğu’ veya bir “dış mihrakla” (Amerika-Avrupa) bağı üzerinden-, ifşâ etmekten öte bir ‘argümantasyona’ ihtiyaç duyulmuyor. Herhangi bir konunun kendi bağlamı, kendi nesnelliği içinde mütalaa edilmesinin yolu baştan kapanıyor böylece. Ufûnet yüklü bir söylem bu aynı zamanda. Komplo teoremlerinin hiçbir şeyi açıkta bırakmayan kahredici kurgusu altında her türlü öznellik ve ‘yapıcılık’ ihtimalini peşinen iptal eden, ‘irade-i cüz’ü hiçleştiren bakış açısı, muazzam bir acz duygusu, ona bağlı olarak da muazzam hınç ve negatif enerji üretiyor. Bu söylem, hamâsî bir dille bütünleniyor. Savlar değil, menşei belirsiz birtakım anekdotlar veya kudsî sayılan kişilerden (başta Atatürk) alıntılar konuşuyor. Uğur Mumcu’nun ünlü “Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olma” tarifini de aşan bir durum bu: İyi kötü bir “fikir” sahibi olmadan, kanaat ve tavır sahibi olanlar konuşuyor! İçeriklerden önce, bilgiyle, fikirle ve sözle kurulan ilişkide faşizan bir tutum hüküm sürüyor. Daha fiyakalı hamâset yapmanın, daha ağır konuşmanın cezbesi, fanatizmi teşvik ediyor. Bilhassa sanal âlemin yalan yanlış anekdotları, sözümona parlak habis lâfları çoğaltmaya elveren yayılma hızı ve yüz yüze iletişimin sağlayabileceği empati ihtimalini yok eden kışkırtıcılığıyla, bu fanatizm narsistik bir yankıyla pervasızlaşıyor.

Burada dikkat edilecek olan, sadece milliyetçi&ulusalcı partilerin, yayınların, çevrelerin, kanaat önderlerinin ‘örgütlü’ tepkileri değil. Bu çevrelere angaje olanların dışında, böylesi tepkileri kendi ilişki ağları içinde -çoğunlukla internet üzerinden- dolaşıma sokmayı refleks haline getirmiş ‘münferit’ kişilerden oluşan genişçe bir ‘taban’ var… Temel vasıflarından birisi okur-yazarlık olan bir toplumsal taban bu. Okuma-yazmayla ilişkileri, ortalama “Türk insanı”ndan, “halkımız” diye anılan insanlardan biraz daha ileri.[1] Söz konusu tepkilerin, -az evvel değindik-, ayrıcalıklı mecrasının internet ve elektronik posta zincirleri olmasından da çıkarsayabilirsiniz bunu. Bilgisayara âşinâlığı olan, elektronik posta yazıp yollayabilen birileri söz konusu olduğuna göre, umumiyetle ‘orta sınıf’ mensuplarından müteşekkil bir toplumsal profille karşı karşıyayız. “Elit” okulların, üniversite üyelerinin, tahsilli meslek erbâbının oluşturduğu elektronik posta gruplarının mensuplarının sürekli tecrübe ettiği gibi, en azından kültürel sermayeye temellük itibarıyla üst-orta sınıf olarak konumlandırılabilecek kesimler de, milliyetçi&ulusalcı reaksiyonun etki alanında bulunuyorlar. Tahsilli meslek erbâbının korporasyon örgütlerinde son yıllarda yaşanan iklim değişikliği de, -son olarak geçen ay yapılan büyük baro seçimlerinde milliyetçi&ulusalcı grupların kazandığı ağırlık-, buna delâlet ediyor. Bu okumuş-yazmış zümrelerdeki fanatizm ve medeniyetsizleşme, had safhadadır. Herhangi bir konuyu sükûnetle ve aklî savlara dayanarak tartışma girişiminin, Mustafa Kemal’den bir alıntı, bir Çanakkale anekdotu veya içinde “hain”, “aymaz”, “satılmış” kelimelerinden en az birisi geçen hamâsî efelenmelerle püskürtülme ihtimalinin bu tahsilli, ‘elit’ muhitlerde bilhassa yüksek olduğuna tanıklık edebilecek çok insan var!

Murat Belge, 21 Ekim tarihli Radikal’deki yazısında, tahsilli “seçkinler”in, refleksleşmiş, ezberlenmiş milliyetçi replikleri, jestleri, “sıradan” halka kıyasla çok daha cân-ı gönülden sahnelediklerini, daha ‘ballandırarak’ tekrarladıklarını belirtiyordu. (Millî) Eğitim aygıtının kazandırdığı manevî donanım ve böylelikle edindikleri “seçkin” konumu, onları bu milliyetçi ezberi daha ‘duyarak’ oynamaya sevkediyordu. “Eğitim görmemişlerde hâlâ biraz umut var” diyerek bitiriyordu yazısını Murat Belge.

Osmanlı devlet adamının “bunca cehalet ancak tahsil ile mümkündür” sözünü hatırlatan bir durumla karşı karşıya olduğumuzu düşünebiliriz gerçekten. Millî-Eğitimin gerek ezberci, şabloncu öğretim formasyonu, gerekse milliyetçi zihniyet kalıplarını her bilgi alanının zeminine döşeyen içeriği, bir öğrenilmiş cehalet hâsıl ediyor. Kemalist ideoloji, eğitimle aydınlananların “topluma önderlik edeceğini, toplumu yükselteceğini” vaz’etmiş, doğrusu Türkiye’de sol dünya görüşünde olanlar da bu Aydınlanmacı iyimserliği büyük ölçüde devralmıştı. Tıpkı Kemalist/milliyetçi&ulusalcı söylemin sapkın “sözde-aydınlar” hakkında serdettiği hayal kırıklığı gibi, şimdi solda da tahsilliler hakkında bir umut kırıklığı yaşanıyor, anlaşılabilir şekilde. Peki, bu tahsilli cehaletini, bu diplomalı dar görüşlülüğünü, Türkiye’de eğitimin ‘çağdaşlıktan’ uzaklığına mı bağlamalı sadece?

TOPYEKÛN YARI-EĞİTİMLİLİK

Türk millî eğitiminin özel gayretleri dışında, genel olarak eğitim-öğretim rejiminin performansından öte; bizzat ‘çağdaş’ toplumun (kapitalizmin) kültürel düzeninin, yapısal olarak yarı-eğitimlilik/yarı-cahillik ürettiği tezini hatırlatmak üzere soruyorum bu soruyu.

Theodor W. Adorno’nun 1959’da yayımlanan “Theorie der Halbbildung” adlı namlı makalesinin meselesi budur.[2] Bu başlığı “Yarı-Eğitimlilik Teorisi” diye çevirebiliriz, ama şu şerhi düşerek: “Eğitim”e indirgeyerek çevirdiğimiz Bildung kavramı, öncelikle tahsil-ve-terbiyeyi, ama aynı zamanda, onun zımnında bütüncül bir formasyonu, kişiliğin oluşumunu ifade eder.

Adorno, öncelikle eğitim (Bildung), eğitimsizlik (Unbildung), yarı-eğitimlilik (Halbbildung) arasındaki ayrımı kavramlaştırır. Eğitim, özgür ve dinamiktir, belirli bir amaç doğrultusunda araçsallaşmamış, sabitlenmemiştir. Eğitimsizlik, “salt naiflik, salt bilmemek”tir, böylelikle nesnelerle dolayımsız bir ilişkiye elverir. Dolayısıyla, eğitimin başlatılabileceği bir başlangıç noktası da sağlar. (Murat Belge’nin “Eğitim görmemişlerde hâlâ biraz umut var” deyişini hatırlayalım!) Yarı-eğitimlilik ise “eğitimden önce gelmez, onu takip eder”; sabitlenmiş, kültürel veya toplumsal bir amaca bağlanarak araçsallaştırılmıştır. “Yarım anlaşılmış ve yarı öğrenilmiş olan, eğitimin ön basamağı değil onun can düşmanıdır”, der Adorno.[3]

Meselenin esası, “Kültür”ün iki cepheli oluşuyla ilgilidir. Kültürün bir cephesi “tinsel kültür”dür, diğer cephesi ise “yaşamı biçimlendirmenin reel” araçları, yordamlarıdır. Yarı-eğitimlilik, kültürün bu ikili karakterinin yitirildiği noktada ortaya çıkar. Kültürün iki cepheliliğini “göz ardı ederek kendini mutlaklaştıran bir eğitim, yarı-eğitim olmuş demektir.” Adorno’nun yitirilmemesi gerektiğini söylediği şey, kültürün iki cephesi arasındaki gerilimdir. “Bu gerilim yittiğinde, uyum [konformizm- T.B.] mutlak hâkimiyetini kurar.” Gerilimin her iki kutbunun da kendi içinde donmaması gerektiğine dikkat çeker Adorno. Oysa gerek Tin ve hükümran bilinç, gerekse Doğa ve uyum sağlama yeteneği, mutlaklaşıp sabit kategorilere dönüşmüş, velhâsıl Kültürün her iki uğrağı da fetişleşmiştir. Tinin özerkleşmesi (kendi başınalaşması), başlangıçta, tinsel bağımsızlığın doğrudan doğruya egemenlerle eklemlenmiş bir azınlığın imtiyazı olarak kalmasına karşı eleştirel ve özgürleştirici bir işlev görüyordu. Bu evrede Eğitim, “statüsüz ve imtiyazsız bir insanlık” fikrini vaz’ediyordu. Ancak burjuva egemenliğinin tesisiyle, böyle bir misyondan kopmuş, reel yaşamı biçimlendirmeyle bağıntısını yitirmiş; belirli bir tatbikatın bilgisine indirgenmiş, bununla beraber -yine- bir imtiyazlı konum algısına dönüşmüştür. Kendi içine kapanıp mutlaklaşan Tin’in işlevi, ideolojidir artık. Öte tarafta, Doğa’yla ilişkiye ve “reel yaşama” baktığında, bütün beşerî münasebetlerin ekonomik mübadele ilişkilerine ve tüketime indirgendiğini görür Adorno. Bu vasatta bilgi/malûmat salt reel’in yansıması olarak algılanır, halihazırdakinin ötesine işaret etme selâhiyetinden yoksundur, böylece konformizmi pekiştirir. Öte yandan Tinsel’in kavramlarının yerini alan klişeler, reel olanla bağıntı kurmadan, her şeyi mutlaklaştırıp kendine tabi kılar. Bu şeyleşmiş bilinç, öznellikle nesnellik arasında süreçsel-diyalektik bir ilişkiye izin vermez. Eğitimin diyalektik niteliğinin feshedildiği bu durum, ‘objektif’ olarak bütün bilgiyi/öğrenmeyi/idraki eksikli, ‘yarım’ kılar; yarı-eğitimliliği süreğenleştirir.

Velhâsıl yarı-eğitimlilik, “yabancılaşmış Tin”dir; “metaların fetiş karakterinin Tin’i de kavramasıdır”: “Konularının içerdiği hakikati ve canlı nesnelerle olan canlı ilişkisini yitiren eğitimin şeyleşmesidir.” Adorno, bu deformasyonun âmilleri olarak kültür endüstrisini, “bilincin sürekliliğinin” kaybını, “eleştirel bilincin” yitişini ve kolektif narsizmin hâkimiyeti görür. Bilincin sürekliliğinin kaybıyla ilgili yazdıkları bilhassa önemlidir. Bilinç ve idrakteki süreklilik kaybı, modern-öncesi toplumlarda geçerli olan otoritelerin ve geleneklerin çözülmesiyle, özne ile toplumsal gerçeklik arasındaki ilişkiyi düzenleyen yeni kalıplara ihtiyaç duyan insanların, nesneler ve diğer insanlarla aralarına bir önyargı tabakası döşemek üzere, timsallere/simgelere meyletmeleriyle kendini gösterir (millî simgeler burada işlev görür). Bu sürecin vardığı nokta, -kültür endüstrisinin belirleyici katkısıyla-, şudur:

“Bilincin sürekliliği içindeki idrakin, öğrenmenin yerini, noktasal, unsurları birbiriyle bağlantısız, sürekli yeni verilerle ikame edilebilir bir haberdarlık/malûmattarlık alır… Onun kendi idrak/öğrenme sürekliliği içinde erimeden bilince sızan eğitim unsurları; bâtıl inançları eleştirdiklerinde bile bizzat bâtıl inanç halini alma eğiliminde olan zehirli maddelere dönüşürler.”

Kolektif narsizmle ilgili bir cümlesini de aktarayım: “Yarı-eğitimlilikle kolektif narsizmi birleştiren; bir şeylere temellük etme, söze dahil olma, kendini uzman olarak satma ve bir yere aidiyet edâsıdır.”

Adorno, yarı-eğitimliliğin, “onca Aydınlanmaya ve bilginin yayılmasına inat ve bizzat bunlar sayesinde, bugün hâkim bilinç tarzı halini aldığını” söyler.

Adorno’nun ‘karamsar’ eleştirisine kulak verecek olursak, yarı-eğitimlilik, veya yarı-cahillik, veya ‘Türkçesiyle’ tahsilli cehalet, eğitim formasyonunun kalitesinden bağımsız olarak, kapitalist modernleşme süreci içinde ortaya çıkan bir tarihsel-toplumsal durumdur. Ve bu “sosyalleşmiş” bilinç tarzı, eleştirel aklı dumura uğratarak, az evvel aktarıldığı üzere, bâtıl inanç formatını yeniden üretir. Bu savı hatırlayarak ve akılda tutarak, Türkiye’nin özgül koşullarına geri dönelim.

TAHSİLLİ ORTA SINIFIN KRİZİ

Tahsilli orta sınıf seçkinlerin milliyetçi&ulusalcı fanatizme kapılmalarının ve bu fanatizm içinde ‘medeniyetsizleşme’ eğilimine girmelerinin, doğrudan doğruya milliyetçi endoktrinasyonla ve onun öğüttüğü millî meselelerle ilgili olmayan bir veçhesi olduğunu düşünüyorum. Bu veçhe, şehirli, tahsilli, laik orta sınıfların, iktisadî ve toplumsal statülerini kaybetme endişesi içinde bulunmalarıdır.

Neo-liberal deregülasyon süreci altındaki iktisadî ve toplumsal dönüşümün tahripkâr etkilerini uzun uzadıya anlatmaya gerek yok. Gerek formel sosyal güvenlik yapılarının gitgide büzülmesi, gerek toplumsal dayanışma ilişkilerinin aşınması, topyekûn aşağıdakilerin hayatını zorlaştırıyor; alt ve orta sınıflar, yoğunlaşan bir tehdit hissediyorlar. Orta sınıfların tehdit algısının alt sınıflarınkinden (işçiler, vasıfsız işsizler, ‘deklaseler’/marjinalleştirilmişler…) farkı, onların kaybedecek bir şeyleri olması - veya kaybedecek bir şeyleri olduğunu, en azından kaybedecek bir şeye malik olabileceklerini düşünmeleridir. Mülk ve nakit cinsinden bir varlıkları olmasa bile, tahsille edindikleri donanım (“kültürel sermaye” de diyebilirsiniz) sayesinde, kendilerini mala-mülke, en önemlisi bir kariyere, bir statüye erişebilecek potansiyele sahip görürler.

Tahsilli orta sınıfların kariyer beklentileri, aslında yaklaşık on yıldan ama özellikle travmatik bir etki yaratan 2001 ekonomik krizinden beri, büyük bir sarsıntıya uğradı. Bütün dünyada da olduğu gibi; tahsilin ilk basamağını oluşturduğu, insanı emekliliğe kadar taşıyacak bir iş yaşamı ve hayat akışı öngörüsünün karşılık bulması giderek istisnâîleşiyor – ayrıca tahsil yoluyla sınıf atlama ‘şansları’ da azalıyor. Buna koşut olarak, üniversiteli ve diplomalı olmanın getirdiği saygınlık, aslında çok daha uzun bir zamandır, yıpranıyor.[4] Buna, zenginlik ve tüketim teşhirinin -sadece maddî değil ‘kültürel’ göstergeleriyle de- kazandığı itibarın, bir on yıl öncesine kadar ‘okumuş’ olmanın sağladığı itibardan çok daha fazlasını ve ‘ezicisini’ temin ediyor olmasının getirdiği değişimi de eklemeliyiz. Neticede, orta sınıfların önceki kuşaklardan devreden ‘huzurlu’ zihin dünyaları, güçlü bir maddî ve manevî tehdit altındadır. Kendilerini toplumun seçkin bir zümresi olarak algılamaları zorlaşıyor. Büyüyen acz duygusuyla beraber hınç üreten bu tehdit algısı, bir agresifleşme istidâdını tetikliyor. Bir mazlum söylemiyle birleşen ve yer yer “toplumsal eleştiri” kisvesi altında “yozlaşma”dan sorumlu saydığı bir düşman figürüne hınçlanarak oluşan bir agresif ruh hali bu. Daralan seçkin konumlarına tutunabilenler de, rekabetin anksiyetesi ve ‘kazanma’nın küstahlığıyla buna katkıda bulunuyorlar.

Tahsilli orta sınıfların krizi konusunu açarken, “laik” sıfatını da kullanmıştım. Üzerine eğildiğimiz reaksiyoner dalganın temel bir karakteristiği, bununla ilgili. Zira sözkonusu krize refakat eden elit değişiminin sancıları, “laiklik”le ilgili hassasiyetlerde ifadesini buluyor. 1990’lara kadar büyük çoğunlukla laik orta sınıfların hâkimiyeti altında olan bürokrasilerde, sinâî-ticarî iş alanlarında, akademik mevkilerde, medyadaki pozisyonlarda, bir zamandır, dindar-muhafazakâr menşelilerin ağırlığının arttığını biliyoruz. Nicel değişim, beraberinde elit olmanın kültürel müktesebatının ve ifadelerinin de değişmesini getiriyor. Bu değişim, tahsilli orta sınıfların şehirli ve laik zümrelerinin hissettiği tehdit algısının derinleşmesine yol açıyor; zira sadece liyakat ölçüleri veya rekabet nedeniyle değil, kültürel-ideolojik nedenlerle de dışlandıkları veya dışlanabilecekleri endişesini duyuyorlar. Bu zümrelerin, reaksiyoner bir Atatürkçülüğe meyletmelerinin ardındaki temel saik, budur. Atatürkçülüğün otoriter ve ‘intizamlı’ modernleşme tahayyülünde (“bağımsızlığın” da bu tahayyüle uyan bir çağırışımı var), özledikleri istikrarın vaadini okuyorlar. Atatürkçü söylemin erken Cumhuriyet dönemini yitik altın çağ olarak yücelten imgelemi, laik orta sınıfların kendi mevkilerini yitirme kaygılarına tekabül ediyor. Nitekim onların bölücülük, terör, Kıbrıs, AB, emperyalizm vb. âlî millî meselelerle ilgili reaksiyonları ve genel olarak milliyetçilikleri&ulusalcılıkları, mutlaka Atatürkçü referanslara dayanıyor ve mutlaka AKP iktidarına (genel olarak “şeraitçilere”) yönelik şedit bir nefret içeriyor. Daha önceleri İslâmcı siyasal partiler ve kadrolarla alışveriş içinde olmasına, onlara servis vermesine alıştığımız milliyetçi-muhafazakâr entelijensiyanın da, bir elit olarak dışlanma endişesi içinde bu reaksiyoner dalgaya katıldığını eklemeliyiz. Buna 18 Eylül’de Radikal gazetesinde yer alan söyleşisinde Yüksel Taşkın işaret etmişti:

“Türkiye’de ne zaman AKP gibi bir sağcı parti iktidara gelse, hepsi daima Türk Ocakları ve Aydınlar Ocağı gibi kendi mensubu olmayan milliyetçi çevrelerdeki entellektüellerden yararlandılar. Onları, devletteki kadrolara yerleştirdiler. Ama AKP’yle bu ilişki koptu. Çünkü onun 1980’lerde devleti İslamlaştırma iddiasıyla ortaya çıkan ve sonra yavaş yavaş sisteme katılan kendi entellektüel aydın fidanlığı vardı. Ve AKP merkez sağda bildiğimiz ilişkileri yenilemedi, Aydınlar Ocağı, Türk Ocağı gibi yapıları hiç kale almadı ve RTÜK’ten TMSF’ye, bütün görevlere kendi organik entellektüellerini getirdi. İlk defa bir sağ iktidarın bu milliyetçi gruplarla hiç dirsek teması kurmadan kendi kadrolarıyla hareket etmesi milliyetçi kesimde çok ciddi bir kriz yarattı.”

Tahsilli laik orta sınıfların içine düştüğü acz duygusunun ve hıncın, kolayca, “Batı”ya ilişkin hasetle ve AB’yle ilgili öfkelerle titreşime girebildiğini düşünüyorum. Okullarını bitirmiş, ‘müsbet ilmi’ öğrenmiş, diplomalarını almış, velhâsıl iyi (ve “modern”) bir kariyer için gereken adımları atmış birisinin işsizlikle veya kendisine reva görmediği nafile meşguliyetlerle boğuşurken kapılacağı değersizlik ve aşağılanma duygusu ile, “AB kapısında bekletilen Türkiye” imgesi ve “ne yaparsak yapalım bizi almayacaklar” sinizmi, coşkuyla kucaklayabiliyor birbirini.


Milliyetçi&ulusalcı fanatizmin toplumun okur-yazarlarını, tahsilli zümrelerini tesiri altına almasının görünümlerini, üç ayrı düzeyde tartışmaya çalıştım. Tartışmanın, adı üstünde, ucu açıktır. Kesin olduğunu söyleyebileceğimiz bir şey varsa, o da, okumuşların fanatizminin ve ‘cehaletinin’, maalesef o kadar da şaşırtıcı bir şey olmadığıdır...

[1] Ama sadece biraz daha ileri… “Ulusalcı duyarlılık” gösterenlerin doçent/profesör/mühendis ünvanlı olanlarının mektupları/mesajları arasında dahi, bitişik yazılmış “ki” ve “de/da” ekleri, anlatım bozuklukları, mebzûl miktardadır.

[2] Soziologische Schriften 1 içinde, Suhrkamp, Frankfurt a.M. 1997, s. 93-121. Makalenin geniş bir tartışması için: Stefan Müler-Doohm, Die Soziologie Theodor W. Adornos: Eine Einführung, Campus, Frankfurt a.M./New York 2001.

[3] Bu bölümde çift tırnak içinde verilen alıntılar hep Adorno’nun anılan makalesindendir.

[4] ‘Akademik proleterleşme’, başlıbaşına ilgiye değerdir. Üniversitelerin öğrenci alımları ‘kitleselleşirken’, yüksek lisans programlarındaki öğrenci nüfusu da artıyor. Bu programlara yönelen üniversite mezunlarının önemli bir kısmının saiki “CV’sini geliştirmek”tir; üstelik bunların da önemli bir kısmı, gelişmiş CV’leriyle de istihdam şanslarının fazla yüksek olmayacağı kaygısını duyuyor, üniversitede bulunma sürelerini uzatarak, işsizlik kariyerlerini ertelemeye bakıyorlar. Genç akademisyenlerin konumları da, eski tabirle ‘asistan’ oldukları zenaatkâr usûlü yetişme zincirinin yerini alan ‘anonimleşmiş’ terfi-tenzil sistemi içinde, güvencesizleşiyor. Bu da global bir krizdir. Bu yılın ilk aylarında Fransa’da üniversite öğrencilerini ucuz –hatta bedava!- işgücü rezervi olarak kullanmaya dönük tasarıya karşı gelişen büyük protestoların temelinde, üniversitenin resmi işsizliğe geçişten önceki bir “ara istasyona” dönüşmesinden duyulan kaygının birikimi vardı.