Anasayfa > Birikim Arşiv > 207 - Temmuz 2006 > Fareler ve İnsanlar

Fareler ve İnsanlar

Ömer Laçiner | (Sayı : 207 - Temmuz 2006)

2005 Sonbaharı’ndaki Şemdinli vak’asından günümüze kadar, failleri belli bir çevreyi ve ilişkiler ağını işaret eden, “Sauna çetesi”nden Danıştay suikastine, Atabeyler örgütüne uzanan bir olaylar, olgular zincirinin her halkası, kamuoyunun geniş kesimi tarafından “2. Susurluk” diye nitelendirildi.

Gerçi, bu olayların herbirinde yetkililerimiz, o beylik “köküne kadar gidilecek” mealinde sözler ettilerse de, sonuçta bunlar sadece suçüstü yakalanmış sanıklarla sınırlı vukuatlar olarak yargıya havale edilip, kamuoyu tarafından araştırılmasının, tartışılmasının önü yasal olarak kapatıldığı gibi, Meclisin bu konularla ilgili komisyonları da çalıştırılmadı.

Ancak bu tutum, sözkonusu vakaların “kökü”nün gizlenmek istendiği anlamına gelmiyor. Aksine, “kök”ün hemen herkesçe fark edildiği, ama açıkça ortaya konmasının sonuçları hesabedildiğinde, buna kimsenin -daha doğrusu başlıca siyasal aktörlerin- cesaret edememesi diye özetlenebilecek bir durumun sözkonusu olduğunu gösteriyor.

Ama öte yandan bu durumun uzun süre devam etmesi de mümkün görünmüyor. Çünkü -1.- Susurluk olayından farklı olarak bu kez olaylar, devlet içi bir çatışma boyutu da gayet belirgin olan, toplumsal-siyasal bir kamplaşma, hesaplaşma zeminine oturuyor. Buradan besleniyor ve bu hesaplaşmayı zorlayıcı bir nitelik taşıyor.

Sözkonusu farkı başka şekilde ifade edersek: Hatırlanacağı üzere ilk Susurluk olayı patlak verdiğinde, olay, başlıca siyasal güç/taraflardan herhangi birine maledilemeyen, hepsinin de derece derece “bulaşmış” olduğu, dolayısıyla da tümüne şamil bir “devlet-siyaset yozlaşması” sorunu olarak konuldu ve algılandı. Hiçbir devlet kuruluşunun, organının “bana bulaşmadı”, başlıca siyasal partilerden hiçbirinin “benim hiçbir ilişkim ve sorumluluğum yok” diyemediği, olaya ismi karışanların ortada savunulamayacak bir manzara olduğunu kabul ederek sadece paçayı kurtarmaya çabaladığı bir durum sözkonusuydu.

Oysa bu “2. Susurluk” zincirinin dolaylı halkaları olan “Sauna çetesi” ve Küre operasyonu -taşıdığı parasal çıkar ve mafya kirleri nedeniyle- hariç tutulursa diğer tüm vak’alarında sanıkları şu veya bu biçimde sahiplenen, savunan, mazur gösteren veya en azından kınamaktan kaçınan bir siyasal, kurumsal destek hep vardı. Hatta -az sonra üzerinde özel olarak durup göstereceğimiz üzre- hemen hepsi de suçüstü açıklığındaki bu vakaların sanıklarını “komplo kurbanı” olarak lanse edip, onları yakalayan ya da yakalatanları, kınayanları komplocu, komplo yardakçıları diye ilan edebilen küçük ama gayet çığırtkan bir siyasal destek kampanyası, dozu her defasında biraz daha arttırılarak, baştan itibaren yürürlükteydi. Bazı partiler ve devlet kuruluşlarının yetkilileri de bu kampanyayı onaylayıcı bir tavır almalarının yanısıra, olaylarda sanık olan devlet görevlilerine arka çıkmaktan da geri durmadılar.

1. Susurluk olayında sanık durumunda olanlar da, onları kollamaya, mazur göstermeye çalışanlar da, örneğin PKK’yla ilişkili kişilere suikastler tertiplenip öldürülmeleri gibi bir fiilin hem suç olduğunu hem de devlet normundan sapma, yozlaşma olduğunu inkâr etmiyor ve ancak “başka çare yoktu” gibi bir gerekçeye sığınarak hafifletici neden göstermeye çalışabiliyorlardı. Oysa bu 2. Susurluk zincirinde sanıklar suçüstü yapılmış fiillerini bile inkâr ediyor, onlara açıkça arka çıkan amirleri ve destekleyicileri, örneğin Şemdinli’deki alay komutanı gibi, soruşturmaya gelen milletvekillerine “fazla kurcalamayın, PKK yaptı bunu” diyebiliyor; anında harekete geçen bir kampanya ile dikkatler bombalama ve öldürülmüş kişilerden, bu olaydan ötürü galeyana gelmiş Şemdinli halkına yöneltilip, “asıl suçlu” olarak onların görülmesi isteniyordu. Atabeyler örgütü olayında ise, daha sanık subayların sorgusu sürerken ordu adına konuşan “bir yetkili”, evlerinde birkaç mahalleyi havaya uçuracak tahrip malzemesi, hazır bombalar, krokilerle yakalanmış özel kuvvet subaylarının bu durumunun ne kadar normal olduğu, bir suç veya suç hazırlığının sözkonusu olamayacağı yolunda açıklamalar yapıyordu.

Dolayısıyla, bu çevreler tarafından, bütün bu 2. Susurluk vakalarının, daha en başından itibaren, nesnel içeriği ile, etik-hukuki vasfıyla ele alınması, peşinen reddedilmekte, konunun böyle ele alınması bir düşmanlık belirtisi sayılmaktadır. Bunlara göre verilecek hüküm, olayın nesnel içeriğine, anlamına göre değil; olayda yer alan kişilerin laik-gerici veya (Türk) devletçi-Kürtçü ayrımında saflaşmasında nerede durduklarına bakılarak verilmelidir. Yani ne yapmış, nasıl yapmış olmalarına bakılmaksızın “bizim taraf”ta olanların yanında yer alınmalı, savunulmalı ve her durumda karşı taraf, “ötekiler” bir biçimde itham edilmeli; bu itham, onların o olaylardaki fiillerinden önce, bizatihi varolmalarının dahi suç teşkil ettiği noktasına kadar bile götürülebilmelidir.

Laik ve (Türk) devletçi koalisyonun yaklaşımını, mantığını bu uç noktasında temsil edenler İP sıfatlı grup ile “Türk Solu” adını kullanan birileridir. Soy faşizmin alamet-i farikalarından biri olan bu tutum ve dilden MHP’nin bile çoğu kez uzak durduğu dikkate alınırsa; İP ve bu “Türk Solu” tayfasının, söylem düzeyinde mızrak ucu olmak için birbirleriyle itişip yarıştıkları bu cephenin şu anda nerelere savrulmaya teşne olduğu kavranabilir.

“Cumhuriyet... sandıkta kaybedilmeyecek” diyen Baykal’ın CHP’sinin de böylece yaklaşımına ortak olup, “katkı” da yaptığı bu kamp, Şemdinli’den beri, giderek şiddetlendirdiği ataklarla ilk planda AKP hükümetini sarsmak, onu hep kaçındığı cepheden bir savaşa zorlayarak, en azından –hâlâ oturmamış ve heterojen– bünyesinde bölünmelere, çatlamalara uğratarak güçten düşürmek için uğraşmakta ise de aslında hedef tahtası çok daha geniştir. AKP iyice geriletilse bile, bu kampı temsil eden hiçbir siyasal hareketin oy yoluyla iktidara gelemeyeceğini kesinkes bilmenin verdiği hırs ve pervasızlıkla sadece AKP’yi değil, onun boşluğunu dolduracak, izlediği politikaları kısmi rötuşlarla sürdürebilecek tüm diğer partileri terörize etmeyi de kapsayan bir saldırı sözkonusudur.

Bu nedenle de “cephe’nin, “vurucu güç”lerince kollanan en şirret sözcüleri, “altın çağ” saydıkları 1923-50 Türkiye’sinin resmî manzarasını, o dönemin devlet politikalarını eleştiren, hatta sadece kutsal saymayan herkesi ve her eğilimi “düşman” safına kaydederken; bu eleştirilerin dayanağı olan “demokrasi”, “hukuk devleti”, “temel hak ve özgürlükler” gibi kavram ve değerlerin “cumhuriyeti koruma” adına çiğnenebileceğini açıkça ilan etmekte; 1923-50 politikalarında ciddi revizyonu zorunlu kılan AB’ye üyeliği, “Kürt sorunu”na demokratik çözüm arayışlarını savunanları ihanetle suçlamaktadırlar.

Türkiye, karşı olduklarını ihanetle suçlayan diskurların hiç de yabancısı değildir. Geçmişte, DP-CHP, sol-sağ kamplaşmasının kızıştığı dönemlerde bu dilin çeşitli versiyonları ortalığı kaplamıştı. Ama o zamanlar hem bu dil karşılıklıydı hem de her şeye rağmen, -az veya azalmış da olsa- tarafların kendilerini haklı göstermek için müracaat ettiği ortak –aşağı yukarı aynı anlam ve içerik verilmiş– referanslar, değerler vardı. Oysa şimdiki durumda, aşırı saldırgan ve aşırı ölçüde ihanet ithamlarıyla yüklü dil, “laik” ve (Türk) devletçi kesimlerin normali gibiyken, bunların “gerici-şeriatçı”, “Kürtçü-bölücü”, “AB uşağı” gibi sıfatlarla tezyif ettiği “ötekiler” kesiminde böylesine saldırgan bir dil ve hava yoktur. Ender durumlarda öfkeli, ithamkar bir diskur tutturanlar olmaktaysa da; “laik”, Türk milliyetçi cephenin karşısına aldığı şeriat düzeni savunucusu küçük gruplardan sosyalistlere kadar uzanan alabildiğine heterojen kesimin büyük çoğunluğu, başta AKP ve çevresi, saldırgan bir usluptan kaçınmakta; özellikle laik milliyetçi cenahtan yapılan ithamlar karşısında ya suskun kalmakta ya da savunmacı bir tutum almaktadır. Güvenlik aygıtı ve adli mekanizma da “laik- milliyetçi” koalisyonun fiilî ve sözlü saldırganlıklarına “hoşgörü” ile yaklaşmakta; bunların “cumhuriyet değerleri” veya “milliyetçi hassasiyet”lere dokunulduğu bahanesiyle giriştikleri hakaret kampanyalarına, toplantı basma, taşlama ve linç etmeye kalkışma fiillerine bile vahim noktaya gelinceye kadar göz yummaktadır.

Ortada pek gözükmeyen ve konuşmayan küçük şeriatçı gruplar hariç, laik-milliyetçi cephenin “düşman” saydığı kesimin hemen tamamı, kendi içlerinde ve bu laik-milliyetçi cenahla tartışmalarında, görüşlerini “demokrasi”, hukuk devleti ve insan hakları gibi referanslar üzerinden savunmalarına karşılık, laik-milliyetçi cenah için, bu sözkonusu bile değildir. Önceleri pek de açıkça reddetmedikleri bu referanslara daha da olumsuz bir anlam verilir oldu. Geldikleri noktada artık, bunlara “Cumhuriyet”in ve Türk milliyetçiliğinin neredeyse zıttı, bunların “altını oyma” işlevini üstlenmiş ideolojik silahlar olarak bakılmaktadır.

Dolayısıyla, aslında 2005 Sonbaharından itibaren, laik-milliyetçi koalisyonun mızrak uçluğunu üstlenmiş kesimlerinden giderek “bünye”nin bütününe yayılan anlayış ve mantık, kendileri ile “ötekiler” arasında artık sözün, yani bir uzlaşmaya, ortak zemin inşasına varma imkanının bittiği biçiminde özetlenebilir. Nihai-topyekûn bir savaşa hazırlanmaktan -daha doğrusu bu “savaşı hazırlamak”tan- başka yol yoktur. Bu savaş, kendilerinin “vurucu güç” bakımından hayli avantajlı, “ötekiler”in kitlesel ve -AB gibi– uluslararası destek açısından kuvvetli olduğu bilinerek hazırlanmalıdır. O nedenle de hem “vurucu güç”ün harekete, aktif konuma geçmesini sağlayacak ortam ve koşullar için özel “tertip”ler -örneğin Şemdinli ve bir “şeriatçı eylem” süsü verilmiş Danıştay suikasti- devreye sokulurken; bir yandan da “ötekiler”in kitlesel desteğini bölecek veya yıpratacak milliyetçi temalar -örneğin Kıbrıs ve “Kürt sorunu”, Kuzey Irak konusunda “ihanet” temalı ajitasyonun sürekli gündemde tutulması- ile uluslararası desteğin gevşemesine matuf -örneğin her vesileyle hükümeti AB ile ilişkilerde ikircikli tutuma itecek milliyetçi, “ulus-devlet”çi- bir baskı kampanyasının yürütülmesi...

Genel hatlarıyla “savaş” perspektifi budur ve hükümet konumunda olduğu için haliyle hedef tahtasının ortasında yer alan AKP’nin halihazır liderliğinin çapı ve partinin heterojen yapısı, devraldığı dinî ve merkez sağcı siyasal geleneğin -özellikle bu gibi durumlarda ortaya çıkan- süngersi karakteri, bu perspektif karşısında hiç de güven verici gözükmemektedir. Gerçi AKP hükümetinin bu plan ve perspektiften habersiz olduğu ve gerek Şemdinli vakasında gerekse Danıştay suikastı ve Atabeyler örgütü hadisesinde önce bir karşı atak yapmaya çalışmadığı da söylenemez. Ama bu kısır “karşı atak”ların herbirinde ya -Şemdinli de olduğu gibi- “bir adım ileri iki adım geri” gidilmiş veya Danıştay suikastı ve Atabeyler vakası soruşturmalarında görüldüğü üzre ya beceriksizlik ya da bilmediğimiz başka nedenlerden ötürü “daha ileriye” gitmekten kaçınan bir yol izlenmiştir.

Fakat, bir savaş perspektifi içinde davranmakta olanlar durmayacaklardır. 2006 Sonbaharında yeni bir atağa geçmeleri gayet kuvvetli bir ihtimaldir. Bu atağın, 2005 Sonbarında Şemdinli merkez olmak üzere tertiplenen bombalamalarla açılan, Danıştay suikastı ile daha da karmaşık biçimleriyle devreye sokulan provokasyonlarla ortam hazırlama aşamasını, “Atabeyler örgütü”nün işaretini verdiği yeni bir “aşama”yla, darbe veya üst düzey suikastler tehdidi ile yılgınlık, bozgun ve dağılma havası yaratma amacıyla yüklü olacağı da şimdiden öngörülebilir.

Türkiye toplumunun, yaşam tarzı din, mezhep, etnik köken farklılıkları ile tarif edilen bileşenleri arasında zaten hayli zorlanmış birleşme noktalarını, “dikişlerini” patlatmayı göze almış olanların ataklarıyla oluşturabilecekleri bu “ahval ve şerait” karşısında, bu toplumun bastırılmış vicdanını, sürekli zerkedilen bir kuşatılmışlık havasıyla köreltilmiş her şeyden önce insan olduğumuz bilincini, insani değerleri, tabular dogmalar ve içgüdü körüklemeleriyle felç edilmiş akli yetilerini, erdemli olma özlemini harekete geçirmeye çalışmak, bu amaçla seferber olmaktan başka yol yoktur.

Bir karşı savaş -askerî- mantığını her bakımdan dıştalayan, yani karşıtını -sınırlı bir kesimi de içerse- düşman diye koymayan, onu imha, ezme veya başeğdirme amacı gütmeyip, en azından haklar bakımından birbirine eşit insanlar zemininde varolmayı kabul etmeye, benimsemeye yönelmek amacına matuf bu yaklaşım ışığında yürütülecek bu “seferberlik”, laik-milliyetçi koalisyonun tertipleyebileceği provokasyonlarda Türkiye toplumunun bileşenlerinin birbirlerine karşı kitlesel biçimde harekete geçmesini önlemeye birincil önem ve öncelik vermelidir. Bunun için her şeyden önce her durumda işleyecek “karma” diyalog kanal ve oluşumlarını, her yerleşim biriminde okul, çarşı ve sitelerde devreye sokmak acil ihtiyaç ve ödev derecesindedir.

Bu yaklaşım, sadece içine sürüklenmemiz için uğraşılan şiddet ve iç çatışma ortamını engelleyici bir girişim olmayacak; aynı zamanda özellikle bu laik-milliyetçi kampanyanın en şirret, gözükara bir “neo-faşizm”e yazılmış kesimlerinin ajitasyonlarına eşlik-temellik eden zihni, aklı ve dili kirletme yöntemine karşı bir panzehir de olacaktır.

Sözkonusu kirletme yönteminin nasıl uygulandığını birkaç örnekle göstermemiz gerekiyor.

Bu yazının başlangıç bölümlerinde de değinildiği üzere, İP çevresi ve “Türk Solu” örtüsü altındaki tayfa, Şemdinli vakasını da Danıştay suikastini de ve Atabeyler örgütünün yakalanmasını da şeriatçı veya “gayrımillî” kesimlerin komploları olarak nitelemiştir.

Komplo, bir kişi veya grubun, bilmediği hatta karşı olduğu bir amaç ve eyleme; hileli yöntemlerle katılmış gösteren tertiplere denir. Sözcüğün normal, doğru kullanımda anlamı bu özetlemedir. Dolayısıyla ortada bir komplo ve komploya maruz kişi/grup varsa, ya o kişi/grup amaca-eyleme katılmadıklarını veya onları katılmış gösteren kanıtların niçin geçerli olamayacağını kanıtlamaya çalışır ve ayrıca da olayın örgüsü içinde rol alan ve kendilerini bu faka bastıran “komplocu”yu da işaret ederler.

Oysa, sadece Şemdinli vakasında sanıklar onca suçüstü deliline, asker polis de dahil yüzlerce şahite rağmen suçu inkar etmeye çalışmış ve elbette kollayıcıları da dahil hiç kimse buna inanmamıştır.

Danıştay suikasti tam bir suçüstüdür. Kendine “şeriatçı” süsü vererek bu cürmü işleyen kişi “komploya maruz kaldığı” iddiasında asla bulunmadığı gibi onun milliyetçi-vatansever irtibatlarının hiçbiri de ne onun bir komploya alet olduğunu ne de bir “komplocu” olduğunu söylemişlerdir. Olaya komplo diyen Aydınlık/İP ve Türk Solu’nun en azından o şahsı “komplocu” diye nitelemesi gerekirken, bunu bile demekten kaçınmaktadırlar.

Atabeyler vakasının bir komplo olarak nitelenebilmesi için asgari şart, o subayların bir apartmanın bir dairesindeki evlerinin tahrip maddesi ve bomba deposu haline getirilmesi ile hiçbir ilgilerinin olmadığını iddia etmeleri, bunun için ufacık da olsa bir kanıt göstermeleri ya da C4 gibi gramı dahi sıkı denetime tabi, ancak askerî birlik cephaneliklerinde özel titizlikle bulundurulabilen patlayıcıların 80 tanesinin bir apartmanda oturan subayın evinde bulunmasının gayet normal olduğunun açıklanabilmesi gerekir. Oysa ne tevkif edilen subaylar yaptıkları depolamayı, bulunan bomba ve krokileri inkar etmiş ne de bu buluntuların gayet normal olduğunun inandırıcı bir açıklaması yapılmıştır.

Peki bu durumda da komplo olayın neresindedir? “Komplocu” kimdir ve komploya maruz kalanlarla somut ilişkisi nedir? Normal, kirlenmemiş, çirkefe bulanmamış bir aklın, vicdanın ve ahlakın bu soruya açıkça yoktur cevabı vermesine karşılık, neden Aydınlık/İP ve Türk Solu ısrarla “komplo” demeyi sürdürüyor?

Bu soruya bir cevap aramadan önce, kusmamanız için de uyararak, Aydınlık-İP şefi Bay Perinçek’in bu komplolardan sözeden Aydınlık’ın son sayısındaki yazısında, yürüttükleri kampanyanın “doğru”luk, dürüstlük ve gerçeğe saygı üzerine temellendiğini söylediğini de belirtelim.

Eğer, az önce sorduğumuz soruyu, soruda adı geçenlerin en az da olsa bir insani haslet taşıdıkları, buna riayet ettikleri varsayımıyla ele alırsanız, doyurucu bir cevap bulmanız mümkün değildir.

Aydınlık/İP ve “Türk Solu”, ülkenin AB, ABD ve İsrail’in desteklemesi ile ve halkın büyük çoğunluğunu siyaseten temsil eden “şeriatçı”, “yarı şeriatçı” ve gayrımilli partiler aracılığıyla bölünüp, parçalanma ve hatta “Türklük”ün yok edilmesi gibi gayet vahim bir tehdit altında olduğunu iddia ve ilan etme üzerine yürütüyorlar faaliyetlerini. “Düşman”ın içimizde hemen yakınımızda kıpırdanıp durduğu, pusuda, harekete hazır beklediği bir durumun bir manzaranın inandırıcı sayıldığı oranda kişiyi; grupları, cangılda üzerine atlamaya hazır yırtıcılarca kuşatılmış bir yaratığın davranış psikolojisine sokacağı da malumdur. “İç düşman”a nefret kusma bahsinde Aydınlık/İP’ye bile fark atan “Türk Solu”nun “düşman Sakarya önlerinde bile değil, Çankaya sırtlarına dayandı” mealindeki manşetlerle izleyicilerini içine sokmak istediği hava bu.

Eğer siyasetinizi insanların insani değerlerine, vicdani, ahlaki özlem ve beklentilerine, aklın, sanat ve kültürün en yüce veri ve gereklerine değil de; fiziki varlığının ağır tehdit altında olduğu korkusunun yönlendirdiği -her kaygıyı bütünüyle silebilen ve sadece hayvani içgüdülere tam yol veren- davranış tarzına bağlamış, bu korku ve güdüleri kullanma üzerine kurmuş iseniz... yürürlüğe koyacağınız siyaset araçları da, dil de hayvanca davranışın iz ve gereklerini o ölçüde taşıyacak demektir. O bakımdan, nasıl açlık güdüsünün yönlendirdiği hayvan açlığı arttıkça olmadık nesneleri bile yiyecekmiş gibi davranabiliyor ve bunların “doğruluk”, dürüstlük”, “gerçeğe saygı” açısından yiyecek olup olmadıklarına asla aldırmıyor veya bunların doğru, dürüst, gerçek yiyecekler olduğuna ikna olmuş bir tavra girebiliyorsa; siyasetini özdeş güdüler üzerine kuranlar da tıpkı bunun gibi, o güdüleri besler saydıkları her siyaset nesnesini, dili ve kelimeleri de onların nesnel içeriklerine, doğru, dürüst kullanım biçimlerine asla aldırmadan, hatta tam aksi biçimde kullanmaktan çekinmezler. Türk Solu dergisinin, idam sehpasında son sözü “Yaşasın Türk-Kürt halklarının kardeşliği” olan Deniz Gezmiş’in fotoğrafını, Kürtlere nefret, düşmanlık kusan sayfaların kapağında, hâlâ kullanabilmesi, “ağır hayasızlık” sözünden çok; şu yukarıdaki söylenenler açısından ele alınmalıdır.

O bakımdan, bugün gemi azıya almış şirret sözcüleri ve gitgide vehamet, şiddet dozu artan provokasyonlarla sürüklenmek istendiğimiz karanlığın karşısına “insani değerler”i öne çıkaran bir tutumla karşı çıkmak, asla bir naiflik değil; “savaş”ı en hayati, en vazgeçilmez alanda insani varlığımızın odağında, insanca varoluşumuzu bulandırmak, kirletmek gibi en vahim saldırıyı bizzat hedefinde karşılamak ve defetmek demektir.