Bir Avuç Roman

A. Ömer Türkeş | (Sayı : 207 - Temmuz 2006)

İkisi büyük ve genel, yüzlercesi bölgesel olmak üzere savaşsız geçen tek bir yıl yaşanmayan 20. yüzyılda aydın, yazar ve sanatçılar sürgünlüğü, hapisliği, hain damgasını, türlü eziyeti göğüslemek pahasına savaşa “Hayır” demişlerdi. Savaşın önüne geçemeseler bile barış umudunu filizlendirdiler; savaş sonrasında, savaşa karşı bir bellek, barış için yeni bir kültür yaratmak adına, cephe, cephe gerisi, toplama kampları, yıkılan kentler, sevdiklerini kaybeden yüzbinlerce insan, yani yaşanan dram en ince ayrıntısına kadar sanat ve edebiyata taşındı.

Dünyanın her köşesine yayılan savaş karşıtı enternasyonale katılmadı Cumhuriyet aydını. Barış teması ve anti-militarist bir tavır edebiyata yansımadı. Buna karşılık savaş teması roman külliyatımızda hatırı sayılır bir yer tutar. Bu tema Cumhuriyet romanına Milli Mücadele’yi işleyen metinlerle girmiş, tarihî romanlarla sürmüş ve günümüzde ulusalcılığın yükselmesine paralel olarak yeniden Milli Mücadele’ye ve Milli Mücadele’nin yeni biçimlerine odaklanmıştır. Özellikle son yıllarda romanlarda kaydedilen bu sürekli seferberlik hali toplumsal yapının militarist karakteristiğinin açık bir göstergesidir.

Oysa bütün bir 19. yüzyılı savaşlar, yenilgiler, kaybedilen topraklar, göç acıları ve şehit edebiyatıyla geçirmiş bir toplumdur sözkonusu olan. O toplum ki, doğrudan katılmasa bile 2. Paylaşım Savaşı’nın kötü anılarını belleğine kaydetmiş, nasıl ve neden gidildiği anlaşılamayan Kore’de kayıplar vermiş, Kıbrıs’a “Barış Harekatı” yapmış ve ’80’den bu yana Doğu’daki savaş gündeminden hiç düşmemişti. Üstelik ABD ve suç ortaklarının hemen yanı başımızdaki Irak’ta sürdürdükleri işgal Türkiye Cumhuriyeti’ni savaşa katılmanın hâlâ eşiğinde tutuyor. Dünya romanında savaşkarşıtı içeriklerle başyapıtlar çıkaran bütün bu süreçlere Türk edebiyatında doğrudan ve güçlü bir karşı çıkış göremiyor, sadece savaşların etkilediği insanların yer aldığı birkaç romandan söz edebiliyoruz. Okuyucusunu başkalarının acılarını paylaşmaya, zülme ve zorbalığa öfkelenmeye çağıran bu tarz romanları küçümsemiyorum. Ancak savaşın yıkıcılığını sergilemenin şiddetin hiçbir zaman haklı görülemeyeceğini, kaba kuvvete başvurmanın her zaman ve her koşulda yanlış olduğunu ileri sürmenin dışında, tek başına, savaşın sürdürülmesi aleyhine bir argüman oluşturmayacağını da unutmamak gerekir.[1]

İtiraf etmeliyiz ki romanımızda anti-militarist ya da savaş karşıtı ürünler yok denecek kadar az. Karşı cephede ise militarizme/savaşa övgüler düzen, Türkün savaşarak dünyayı dize getireceğini kurgulayan, hamasi bir edebiyat var.

“GÖZÜKARA” ROMANLAR

Şu Çılgın Türkler’in “Ateşle İmtihanı”nı cepheden ve cephe gerisinden türlü kahramanlık menkıbeleriyle, ballandıra ballandıra anlatılan şiddet sahneleriyle, Rum, Arap, Ermeni, Kürt düşmanlığıyla hikaye eden yüzlerce roman -ve yazar- arasında savaşa methiye düzmeyenler yok denecek kadar az. Bunlar arasında Reşat Nuri Güntekin’in sessiz militarizm reddiyesine dikkat çekmek isterim. Milli Mücadele sürerken kaleme aldığı Çalıkuşu’nda (1922) savaştan hiç söz etmemiş, Gizli El’de (1924) savaşın kimlerin yararına olduğunu vurgulamış, hükümet çevrelerinden aldığı uyarılarla yazdığı Yeşil Gece’de (1928) bile iki toplum arasındaki düşmanlıktan çok savaşta çıkarı bulunan kesimleri öne çıkarmıştır. Bütün romanlarında asker ve bürokrat kesimlere yönelik eleştirisi, hatta kızgınlığı açıktır.

Milli Mücadele sırasında yaşanan bir aşkı anlatan Gökmen, geri planında savaşa geniş bir yer ayıran ancak cephede olup bitenleri farklı yorumlayan bir roman. Güney Halim’in savaş henüz belleklerde tazeliğini korurken, 1932 tarihinde yazdığı bu sıradışı Milli Mücadele anlatısında bir Türk kızının Fransız ve Yunan doktorlarının yanında hemşirelik görevi üstlenmesi, sağlık ekibinin tarafsızlığı, savaşın her iki taraf için de vahşet olarak nitelenmesi dikkat çekici. Sanıyorum romanın bir yerlerde unutulup gitmesinin en önemli nedeni şu türden satırlara yer vermesi:

“Beyazlar, siyahlara düşman; siyahlar beyazlara diş biliyor. Kuvvet zaifi kahretmek için yapmadık fecaat bırakmıyor. Menfur hırslarla gözleri kararmış bir kitle kudsi bir perdeye bürünmüş, hak namına açılan bayrağın gölgesine sığınmış, başka bir milleti boğmak için saldırıyor. Mayup servetler peşinde koşan 5-10 kişi de cenneti cebinde taşıyan ruhanilerle elele vermiş yangınların ateşçisi oluyorlar. Bu boğuşmada öldürmek sevap, ölmek, şehit olmak ve nihayet cenneti satın almak!.. Düşman da aynı düşünüşte: O da, öldürecek sevap kazanacak, ölecek şehit olacak, ölmez kurtulursa! Bu güzel şeyleri telkin eden zenginler bu şehadet meydanlarından, acaba, niçin uzak duruyorlar. Kendileri, harp denilen bu boğuşmaya girmemek için bütün servetlerini feda etmekten çekinmiyorlar, niçin? Şehitlikten kaçılır mı? Zavallı insanlar! Hiç bu hokkabazların oyuncağı olmaktan kurtulamayacak mısınız? Hakiki insanlığa erişemeyecek misiniz?”[2]

“-Şu şehire bakınız, doktor! 0 kül yığınları altında can çekişen insanları düşünüyorum da!...

-Bu, insanların vahşet tarafı kızım. Bu cinayetleri yapan eller, Allah namına kalkıyor ve o nama sığınıyor.

-Allah böyle mi istiyor doktor!

-Hayır, kızım; fakat o, ateşi yakmak için, bıçağı kesmek için yaratmış, çekilmiş, o zamandan beri bitaraftır. Hakimiyeti kanunlarına bırakmıştır,

-Bu cinayeteri yapanlara (kahraman) diyenler de var, değil mi?

-Harp, harptir, kızım! Ne taraftan bakılsa, her kılında bin bir ıztırabın, bin bir facianın sırrını taşıyan iğrenç bir mahluktur. Onun aşıkları kahramanları vehmin tarihe hediye ettiği masal tipleridir.”[3]

Hasan Sukuti’nin Siyah Örtü (1934) romanı da Balkan harbinde yaşanan acıları, ordunun ağır yenilgisini, Cumhuriyet sınırları dışında kalan topraklara olan aidiyeti ve o toprakların yitirilmesini dile getirmesiyle yazıldığı dönemin kahramanlık temalı metinlerinden hemen ayrılır.

Her ne kadar dönem “Yurtta Sulh Cihanda Sulh” dönemi olsa bile, savaş acılarının ve “sulh”ün böyle kati ifadelerle dile getirilmesi, ulus kimliğini kahramanlığın türlü versiyonlarıyla zenginleştirmiş bir devlet için fazlasıyla radikaldir. İktidar sahiplerinin romanlarımızda görmek istedikleri türden barış sahneleri bir takım yazarlara hiç gecikmeden sipariş edilecektir. Va-Nu, Savaştan Barışa’sının önsözünde siparişi vaktinde teslim etmenin sevincini şu sözlerle dile getirir;

“Savaştan Barışa’yı Öz Türkçe olarak bitirip bastırdığımız, hem de Dil Bayramına yetiştirdiğimiz için sevinçliyiz. Bunda, Büyük Kurtarıcının, Türkleri, eşi görülmemiş bir saldırıyla Akdeniz kıyılarına kavuşturduktan sonra, beyinlerimizde ne köklü değişmeler yarattığını göstermek istedik. Eskiden, yeryüzünün biribirinden en uzak ülkeleri, akınlar dolayısıyle aralarında tanışabilirler; görgüleriyle çalışmalarının verimlerini ancak bu yolla değiştirip tokuştururlardı. İşte, Türk, böyle kurunlarda kılıcını en iyi kullanmakla adam soyunun ilerlemesine yardım etmiştir. Bugün ise yeryüzünde yeni bir boğuşmanın ne yıkım olduğunu bilmiyen kalmadı. Türke yiğitliklerin en büyüğünü yaptıran Mustafa Kemal, yeni bir çığıra girildiğini gene hepimizden önce kavramış, o savaşçı Türkü, en birinci barışsever yapmıştır.”[4]

Vala Nurettin’in bir taşla iki kuş vurmak istediği açık: Türkiye’nin yeni Balkan politikasını yeni dil politikasıyla birleştiren Savaşta ve Barış’ta, Türk-Yunan dostluğunun temellerinin atıldığı bir metin. Ancak temellerin harcında kin ve nefret olduğu, aba altından sopa gösterildiği, eski subay yeni diplomat Türk kahramanın ağzından dile getirilen - aşağıdaki satırlarda açıkça görülüyor;

“Siz Avrupalılar, Türkleri olur olmaz yere savaşan bir budun sanarak çok aldanıyorsunuz!... Yirmi beş kurun önce şu güzel türküler, şu gökçek seğirmeleri türütmek inceliğini gösteren Türkler, eski Yunanın bile ilk yaratıcısı oldular... Onların doğudan batıya akınlarını mez için mi sanıyorsunuz? Dedelerim, o çağda birbirlerinden ayrı duran soysal ülkeler arasında ulaşıklık işi yapardı. Fağfuru Akdenize, inciri Çin Çavutuna kılıçlarımızın zoru altında, türedilere toprak bastı verdirmeden geçirirdik... O çağlarda süngüşmenin gerek olduğunu anladığımız için en birinci alp kesilmiştik. Şimdi artık ölkelerin birbirlerile anlaşmaları için yalın kılıç akınlara gereklik kalmadı. Savaş, soysallık yayıcısı, yapıcısı olmak sanını yitirdi. Pusat işliklerinin yardımile de büsbütün yıkıcı bir çığıra girdi! İşte, M. Ertof, onun için eskidenberi eşsiz savaşçı olan Türkler, son kurtuluş döğüşmesinde, saldırımların en görülmemişile Akdenize, bir kez daha indikten sonra batırlık koşağını bitirdi. Bügün artık adam oğlunun yücelmesi barış ülküsünde olduğu için, Türk şimdi en büyük barışçıdır!”[5]

Şecaatini arz ederken sirkatini söylemek böyle bir şey olsa gerek!.. Barış düşüncesinin medeniyet ve düzen için araçsallaştırılması devletin militarist özünü sergilemesi açısından dikkat çekici. Aslında Cumhuriyetin asker-sivil-bürokrat elitinin “barış”tan anladığı tam da budur. Kerameti kendinden menkul “en birinci barışsever” ülke, Avrupa’nın sayıca en büyük ordusuna sahip olmasını bile barışçıl amaçlarla açıklayacaktır. Birbirini dıştalayan iki kavramın, militarizm ve barışın böyle sakınılmadan yanyana getirebilmesinin en önemli nedeni toplumsal belleğimizde anti-militarist bir söylemin kaydının olmamasındandır. Tersine, Cumhuriyet aydını militarizmle tuhaf bir ittifak içinde serpilmiş, sorunları çözecek silahlı formülleri yadırgamamış, kendi ordusuna daima ilerici ve öncü bir rol biçmiştir. Savaş ideolojisi kurumların, yasaların ve düzenin gizli hareket ettiricisi olmayı, düzenin işlevsel gerekliliklerine inanmamıza yol açan unutuş, hayal ve yalanları ikna edici kılmayı hâlâ sürdürüyor. ’90’lı yıllarda ortaya atılan “vicdani red” kavramının ne anlama geldiğinin anlaşılamamasının bir nedeni buysa diğer nedeni kavramın o zamana dek hiç dile getirilmemiş, düşünce katına hiç taşınmamış olmasındandır.

Dile getirilemez ve düşünülemezdi; çünkü savaş birbirine karşıt bile olsalar bu coğrafyada benimsenen bütün ideolojilerin kesişme noktasıydı. Sağ kesim için Orta Asya’dan bugüne uzanan şanlı tarihimizin yapıcısıydı. Kemalizm, gücünü Anadolu’da verilmiş “Kutsal Savaş” mitinden alıyordu. Sol kesim ise ideolojisi gereği anti-emperyalist savaşlardan yanaydı. Yani haklı ve haksız savaşlar vardı zihinlerimizde. Böyle bir bakış açısına sahip bir özne

“Muharebenin içindedir, hasımları vardır ve bir zafer için döğüşmektedir. Hiç kuşkusuz, hakkı ve hukuğu da geçerli kılmak ister, ama burada sözkonusu olan onun kendi hakkıdır ve hak, bir fetih, egemenlik ya da daha eski olma durumuna dayanan bir haktır; ırkın, zafere ulaşmış istilaların ya da binyıllık işgallerin sağladığı haklardır, bunlar. Hakikatten söz ettiği zaman da bu, zafer elde etmesini sağlayan perspektifli ve stratejik bir hakikattir. Demek ki burada, hakikate ve hakka sahip olduğunu iddia eden bir siyasal ve tarihsel söylem sözkonusudur, ama bu söylem hukuksal-felsefi evrensellikten kendi kendini dışlamaktadır”[6]

Böyle bir konjonktürde edebiyatın anti-militarist bir tavır takınarak barışı savunması elbette kolay değildi. Nitekim Milli Mücadele sürecinde “suyun iki yanında” yaşanan acıların bizim tarafta öykülendirilmesi çok gecikti. İlk farklı yaklaşım Dido Satiriyu’nun 1962’de yazdığı ve Rum halkın Ege bölgesinde Türk-Yunan savaşı öncesi ve sonrasında yaşadıklarını bir kardeş kavgası teması etrafında işleyen Benden Selam Söyle Anadolu’ya romanının 1980’de yayımlanmasıydı ki, devletin buna ilk refleksi toplatma kararı oldu. Kitap 1982 Abdi İpekçi Türk-Yunan Dostluk Ödülü’ne değer görüldükten sonra dolaşıma çıktığında yeni bir dönem açılıyordu. Ancak bir külliyat yaratılması Belge Yayıncılık’ın Maria Yordanidou’nun Loksandra, İstanbul Düşü ile 1990’da başlattığı “Marenostrum” dizisinden sonradır.

Sözkonusu -küçük- külliyat arasında Yaşar Kemal’in Bir Ada Hikayesi adlı dörtlemesinin yayımlanan ilk üç cildini önemli buluyorum. Bir Ada Hikayesi (1998-2002) Cumhuriyetin ilk yıllarında, -Rumların Mirmingi dediği- Karınca Adası’na yeni bir hayat kurulmasının hikayesi. Roman kahramanı Poyraz Musa, Allahüekber dağlarında, Doğu cephesinde savaşmış, asker kaçakları ile birlikte yağmacılık yapmış, çok can yakmış bir asker... Askere “Vay Anam Kurası” ile alınan Poyraz Musa, dağlarda, çöllerde yaktığı canlarla yitirdiği masumiyetini her tarafı denizle çevrili bir kara parçasında onarmak, -dili, dini, cinsiyeti ne olursa olsun- savaş mağduru insanlarla birlikte bu adada yeni bir hayat yeşertmek niyetindedir.

Poyraz Musa, adaya yalnızca Sarıkamış, Allahüekber Dağı, Ağrı Dağı, Van ve Bağdat çarpışmalarından geçmiş yorgun bir bedeni değil, aynı zamanda bu kadar vahşetten “ürkmüş bir ruhun çığrışlarını” da getirmiş. Yeni gelenlerin ruh halleri de hiç farklı değil; herkes bir diğeri tarafından büyülenecek kadar zayıf, savaşın orasından burasından biçtiği, yaraladığı ruhlar henüz kendilerini onaracak vakti bulamamış... Çünkü bütün hikâyeleri bastıran bir hikâye, bütün güçlerden daha büyük bir güç, bütün geçmişi, dostlukları silen, belirsizleştiren ve kendine hoyratlıktan, acımasızlıktan bir geçmiş edinen savaş var yaşanılmış.

Belki de ilk kez bir Müslüman Türkün çığlığını seslendiriyor Yaşar Kemal,

“”Bu çok büyük bir haksızlık. Bu, insanlığa yakışmaz. Buna, düpedüz sürgünlük derler. Buna işkence, buna zulüm derler. Biz yakında Girit’imize döneceğiz. Kızlar daha sandıklarını açmadılar. Ben de onlara sandığınızı açın demiyeceğim. Girit’e dönünce açacaklar. Ben onlara Girit’e dönmeyeceğiz, sandığınızı açın nasıl derim. Desem bile açmazlar. Son umutları da tükenince belki açarlar. Belki de ölünceye kadar hiç açmazlar. Allah kimseyi yurdundan yuvasından etmesin. Bir insanı yurdundan koparmak, o insanın yüreğini koparmaktan daha çok acı veriyor”[7]

“Ve kimse gelip de hiçbir kimseye, sen yurdundan ayrılıp Anadoluya gidecek misin, sen Yunanistan’ı istiyor musun demedi. Ve perperişan, aç, susuz, yağmur altında... Çarkıt, miadını doldurmuş vapurlara bindirdiler ve onları Yunanistan’ın kıraç dağ yamaçlarına, Anadolu’nun sıtmalı ovalarına indirdiler. Bu bir çılgınlıktı. İnsanlara sorsalar, belki hepsi topraklarından kopmayı kabul edeceklerdi, belki yarısı kabul etmeyecekti. Belki on kişi...”[8]

Yaşar Kemal, üzerinde yaşadığımız coğrafyada iyilik ve kötülüğün, zalimlik ve mazlumluğun, ötekine duyulan düşmanlığın tarihsel kökenlerini, siyasi ve toplumsal nedenlerini, yitirilen yüzbinlerce hayatla birlikte sorgularken, savaşın aynı zamanda bir doğa, tarih ve kültür katliamı olduğunu da hatırlatıyor.

TÜRK ROMANINDA ERMENİLER:

KIYIM METİNLERİ

İlk dönem Milli Mücadele anlatılarında Ermenilerle ilgili bir unutkanlık sözkonusudur. Birkaç istisna dışında sanki Doğu cephesi hiç açılmamış, bu coğrafyada yüzbinlerce Ermeni hiç yaşamamıştır. Yazılış tarihlerine bakarsak eğer, Ermeni tehciriyle ilgili anlatıların, devletin o dönemi açıklamak için “mukatele” tezini benimsemesinden sonra yaygınlaştığını iddia edebiliriz.

Tehcir, soykırım, mukatele; adı her ne olursa olsun, bir zamanlar bu toprakları paylaştığımız topluluklardan birisinin İttihat ve Terakki iktidarı döneminde maruz kaldığı kötü muamele ve çektiği acılar Cumhuriyet döneminde sarılmamıştır. Üstelik yaraların kabuk bağlamasına –bilerek ve isteyerek- izin verilmemiş; 1915’teki tehcirinin acısı 1942’deki Varlık Vergisi sürecinde, 1955 yılındaki 6/7 Eylül Olayları’nda ve 1960 sonrasındaki “Vatandaş Türkçe Konuş!” kampanyalarında tekrar tekrar tazelenmiştir.

“İsmi ve yüzü olanlar adsız ve yüzsüz olana dönüştüğünde cesetlerin ardında, yakılmış yıkılmış evlerin, ölü çocukların, boğazlanmış hayvanların ardında yalnızca dokunsan kırılacak bu yalan kalır” demiş son romanında Ayşegül Devecioğlu.

Ne yazık ki edebiyat bize çekilen acıları bırakalım unutturmayı hiç değilse hafifletecek, barışçı bir gelecek umudunu besletecek “yalanlar” bırakmadı. Cumhuriyet döneminde yayımlanan beş bini aşkın roman arasında Ermeni tehcirinden söz eden roman sayısının azlığı dikkat çekiciyken, söz edenlerin büyük bir bölümü ise gerek edebiyat gerekse insanlık adına utanç vericidir. Romanların çoğu kollektif olarak yaşanan gerçek şiddetin, kıyımcıların bakış açısıyla kaleme alınmış, dolayısıyla karakteristik çarpıtmalardan etkilenmişlikleri nedeniyle “kıyım metinleri” nitelemesini hak ediyorlar. Öyle ki, bu romanların üreticileri -yazarları- kendi taraflarının şiddetinin haklılığına ikna olmuştur; kendilerini yargıç olarak gördüklerinden Ermenileri suçlu kurbanlar biçiminde canlandırırlar. Haklı olmanın kesinliğiyle hareket edildiğinden bizim tarafın aldığı intikam ve bu intikamdan alınan haz saklanmaz. Sonuç olarak, Türk edebiyatında Ermeni meselesinin ele alınışı bir kıyımın varlığını doğrulamaktadır. Rene Girard’ın Günah Keçisi’nde söylediği gibi;

“Metin kıyım lehindeki durumları betimliyorsa, kurbanları bize kıyımcıların genellikle seçtikleri türde kurbanlar olarak gösteriyorsa ve üstelik bu kurbanları kıyımcıların genel olarak kurbanlarına yakıştırdıkları türden suçları işlemiş olarak sunuyorsa, kıyımın gerçek olma ihtimali büyüktür. Metnin kendisi bu gerçekliği doğruluyorsa, bundan kuşku duymak için pek bir neden yoktur.”[9]

Oysa edebiyatın kuşku duymadığı kendi tarafının yaptıklarını meşru göstermek, daha açık bir ifadeyle kıyımın suç ortaklığına soyunmak olmuştur.

Sevindiricidir, sayıları az olmakla birlikte, meseleye farklı bir perspektifle, yaşanan trajedileri basit bir düşmanlığın ötesinde maddi temelleriyle birlikte ele alan ya da şiddetin her türlüsüne karşı çıkan romanlar da yazılmıştır: Kemal Tahir’in Yorgun Savaşçı(1965), Büyük Mal (1970) ve Bir Mülkiyet Kalesi (1977), Reha İsvan’ın Gün Olur Devran Döner (1992), Yaşar Kemal’in Bir Ada Hikayesi (1998-2002), Baran Funderman’ın Gavur Elo (1999), Doğan Akhanlı’nın Kıyamet Günü Yargıçları (1999), Madonna’nın Son Hayali (2005), Kemal Yalçın’ın Seninle Güler Yüreğim (2000) ve Sarı Gelin - Sari Gyalin (2004), Ayşenur Yazıcı’nın Bedriye (2002), Erkan Karagöz’ün Rus Kızı Vasilisa (2002), İrfan Palalı’nın Tehcir Çocukları (2005), Hakan Gezik’in Buz Yarası (2005), Ahmet Aziz’in Triumvira (2006), Elif Şafak’ın Baba ve Piç (2006), Osman Necmi Güner’in Rana (2006) Esmahan Aykol’un Savrulanlar romanlarında resmî tarihe karşı bir söylem yükselir. Romanların yazılış tarihlerinin ağırlıklı olarak 1990’lı yıllardan sonrasına denk gelmesi, hem Ermeni meselesi üzerinde uzun süren suskunluğu hem de savaş karşıtı bir zihniyetin gecikmişliğini göstermesi açısından dikkate değer.

İKİ ROMANDA 2. DÜNYA SAVAŞI

2. Dünya Savaşı Cumhuriyet toplumuna yokluk, açlık, yaygınlaşan karaborsacılık, uzayıp giden kuyruklar sorunlar olarak hissedilmiş, neredeyse bütün temel ihtiyaç maddelerini kapsayan karaborsa ekonomisinin ve karneli hayatın bir efsane olarak toplumsal bilincimize kazındığı o karanlık dönem romanlarla kalıcılaştırılmamıştır..

Türkiye’deki Alman taraftarlığını ve ona paralel giden ırkçı akımları ya da savaşın yarattığı sıkıntıları, karaborsa ve rüşveti, mahalle kahvelerindeki savaş dedikodularını, zengin kesimin sürdürdüğü hayatı, beş yıla çıkan askerlik süresine denk gelen şanssız bir kuşağın çilesini dillendiren roman ve hikayeler büsbütün yok değil elbette. Reşat Enis’in Afrodit Buhurdanında Bir Kadın (1940) ve Ağlama Duvarı (1949), Oktay Akbal’ın Garipler Sokağı (1950), Tarık Buğra’nın Siyah Kehribar (1955), İlhan Engin’in Göç Yolları Tıkadı (1955), Cevdet Kudret’in Havada Bulut Yok (1958) ve Gülseren Engin’in Cehennemde Bir Ada (2001) romanlarında savaşın Türkiye Cumhuriyeti üzerindeki etkileri işlenirken Afife Obay’ın Panik (1942), V. Örfi Bengü’nün Varşova Yanarken (1953), Murat Tuncel’in Üçüncü Ölüm (2000), Yıldız Balık’ın Okyanus Çiçeği (2001), Ayşe Kulin’in Nefes Nefese (2002) ve Solmaz Kamuran’ın Çanakkale Rüzgarı (2005) romanlarında Avrupa’nın çeşitli ülkelerinden sıcak çatışma anları konu edilmiştir. İki roman var ki, edebiyatın savaş karşıtı tutumunu incelerken üzerlerinde mutlaka durulmayı gerektiriyor: Kürk Mantolu Madonna (1941) ve Madonna’nın Son Hayali (2006)*

KIBRIS’TA SİVİL VAR MI?

Okuduklarım arasında Osman Necmi Güner’in Kılıç Uykuda Vurulur (1978) romanı Kıbrıs’ta iki taraf halklarının dostluğunu işleyen ilk romandı. Mehmet Eroğlu’nun Issızlığın Ortası (1979) romanı ise 1974’teki savaşa ilişkin ilk farklı ve eleştirel yaklaşımdır. Kıbrıs’ta asteğmen rütbesiyle savaşmış ’68 kuşağından bir karakter üzerinden savaşta hayatını yitiren Türklerle Rumların trajedilerini çarpıcı sahnelerle işleyen Eroğlu, roman kahramanını suçluluk duygularıyla kabuslar gören bir insan biçiminde canlandırmıştı... Seher Bilgehan’ın adanın tarih öncesini şiddetin sorgulandığı bir metafor olarak kullandığı fantastik anlatısı Karpaz (2000) da adaya insan merkezli bir bakışın izlerini taşır. Yaseminler Tüter mi hâlâ?’da (1985), Alev Alatlı’nın Rum bir kadın etrafında kurduğu dram, yazarın kendi ifadesiyle “yerini tam bulamamış; Türkler tarafından fazla Yunan yanlısı, Yunanlılar tarafından fazla Türk yanlısı” olarak değerlendirilmiştir...

Neşe Yaşın’ın Üzgün Kızların Gizli Tarihi (2002) ve Mehmet Yaşın’ın Sınırdışı Saatler (2003) romanları ada özelinden yola çıkarak yapılmış en radikal savaş ve militarizm eleştirilerini barındırıyorlar. Kıbrıs’ta doğup büyümüş insanların vatansızlıklarını, iç ve dış dünyalarını, savaşın, şiddetin ve düşmanca duyguların birey ve toplum üzerinde yarattığı travmaları sergileyen hikayeleri için “şaşırtıcı” nitelemesini kullanacağım. Çünkü Kıbrıs’ın “vatan, millet, savaş, katliam, kahraman, hain, şehit, mücahit, destan, şan” gibi sözcükler haykırılmaksızın dillendirilmesine, Kıbrıs’ta bu sözcüklerden bıkmış usanmış sivil bir halkın varlığının hatırlatılmasına hiç alışık değiliz.

Kıbrıs edebi hayatı kahramanlık destanları, şiirleri, efsaneleri ve aynı temalar etafında yazılmış tiyatro oyunları ile sürmüş, az sayıda romansa bir milli kimlik yaratma gayreti taşıyan “ilk kurşun” edebiyatından öteye gitmiyor, Kıbrıs milliyetçiliğinin sınırlarını, hem de çok kalın bir kırmızıyla çiziyorlar. O sınırların dışına çıkmak isteyen ve romanlarında iki toplumun birarada yaşamasından, Türkleşmekten değil adalı olmaktan yana tavır koyan Kutlu Adalı’nın silahlı bir saldırıda öldürülmesi, Kıbrıs’ta edebiyatla hayat arasındaki organik ilişkinin en açık kanıtı. Milliyetçi özellikler taşımayan az sayıda romandan Gelincik Meseli’nde (2002) Raşit Pertev’in adanın parçalanmış yapısına simgeci ve metaforik tarzdaki insani yaklaşımı, Kıbrıs edebiyat geleneğinden bir kopuşu temsil etmesi açısından hâlâ bir umudun varlığını işaret ediyor.

Hepsi bu kadar işte; ’60’lardan bu yana gazete manşetlerine, Televizyon haberlerine sıklıkla konu edilen, AB’ye girmenin bileti sayılan Kıbrıs, ancak bu kadar yer işgal edebilmiş Cumhuriyet romanında... Adadaki savaşa, kine ve nefrete karşı çıkan roman sayısı ise bir elin parmaklarından az. Öyle anlaşılıyor ki toplumsal tahayyülümüzde asker ve siyasetçilerin özgürce tasarrufta bulunabileceği insansız bir savaş meydanı olmaktan öte bir anlamı yok Kıbrıs’ın; anlaşılıyor ki Türk yazarları oradaki çözümsüzlüğü kabullenmiş, seslerini yükseltip “hain” damgası yemekten çekinmiş, yeşil adayı yeşil üniformalılara terk etmişler... İşte bu nedenle şaşırtıyor, yüzü hiç gülmeyen Kıbrıslı bir kadının, vatanının neresi olduğunu bilemeyen Kıbrıslı bir adamın hayatlarını anlatan romanlar…

KÜRT İSYANLARI: ROMANDA BELLEK YİTİMİ

Türk romanında Kürtlerin ve Kürt sorunun konu edilişinden ya da Türkiye Cumhuriyeti içinde gelişen bir Kürt edebiyatından söz etmek bir kez daha yokluk ve eksiklik demektir. Hele ki edebiyattan bugün karşı karşıya olduğumuz sorunların çözümüne katkıda bulunacak metinler bulup çıkarmak neredeyse hiç mümkün değildir. Bugün hikaye ve roman yazan hemen herkesin hayatında az ya da çok, iyi ya da kötü ama bir biçimde mutlaka iz bırakmış olan son 20 yılın Türk edebiyatına birkaç roman dışında yansımamış olması bilinçli bir bellek yitiminden ve anlatılan bütün hikayelerde kendisini hemen hissettiren bir eksiklikten başka bir şey değildir. Hele ki 1980-90 arası yazılan romanlarda Kürtler ve Kürt sorununa dair ufak bir imaya dahi rastlayamayız. ’90’lardan sonra, özellikle de 2000’li yıllarda bir artış kaydedilse bile, yayımlanan yüzlerce roman arasında bu yakıcı meseleye değinenler çok küçük bir yekun teşkil ederler. ’80’lerden sonra Kürt yazarların kaleminden çıkan çok sayıda “ilk kurşun” temasına sarılmış romanda da Türklerin asker ve devlet görevlisi dışında hiç canlandırılmaması, barış düşüncesinin her iki taraf için içselleştirilmemişliğini göstermektedir.

Kürt meselesine anti-militarist yaklaşımlar olarak Ali Arslan’ın Serçe (1988), Vedat Türkali’nin Tek Kişilik Ölüm (1990), Tomris Özden’in Şark Çıbanı (1996), Tolga Ersoy’un Dönence Ağıtları (1998), Cahide Birgül’ün Geceye Uyananlar (2000), Mehmet Eroğlu’nun Zamanın Manzarası (2002), Kaya Sancar’ın Aşkın ve Kederin Kitabı (2004) Handan Öztürk’ün Doğu’nun Çıplak Kadınları (2004), Murat Uyurkulak’ın Har (2006) romanlarını örnek göstereceğim.

Zamanın Manzarası’nda, Mehmet Eroğlu, hikayesinin merkezine savaş acılarını, açlık grevlerini, zengin ve yoksulluk arasında giderek derinleşen uçurumu, yani gerçek hayatın gerçek insanlarını yerleştirmiş. Kaderleri yakın tarihin bu karanlık dönemi tarafından belirlenen bireylerin hayatlarından birkaç yıllık bir kesit sunarken ne belgeselci bir yaklaşıma giriyor, ne de kendi düşüncelerini bıktırıcı siyasi tahliller biçiminde art arda sıralıyor. Tersine, hikayede anlatıcı rolünü üstlenen Barış Utkan muhalif bile değil, “kendi hayatını güdememiş, yönlendirememiş bir insan”: Annesini kendi doğumunda yitirmiş, babası tarafından terk edilmiş, askerliğini çatışmaların en yoğun döneminde Güneydoğunun dağlarında yapmış, askerlik dönüşü sevgilisi tarafından terk edilmiş, bunalımını yazarak aşmaya çalışsa da ne aşk, ne de savaş romanı yazabilmiş... Kendi deyimi ile inatçı bir kısırlık çekip, “geniş, baş döndürücü bir ruhsal aylaklığın içinde gezinen” bir adam o.

Hikayenin “geçmiş”, “şimdi”, “gelecek” başlıklı bölümlerinde “geçmiş” Barış’la psikiyatrist arasındaki konuşmalarda canlanırken, Barış’ı sarsıp değiştiren askerlik günlerine, Doğu’nun dağlarına, “havan toplarının, doçkaların, keleşlerin” gecelerine uzanıyoruz; “Orada en çok dağlar vardı; yüksek, ulu, tepesine çıktığınızda canınızı kurtarabildiğiniz, alttaki her canlıyı öldürebildiğiniz dağlar. Dağlar Tanrı’ydı. Ya da Tanrı, dağdı.... Hayvanlarını öldürdüğümüz, ağaçlarını yaktığımız dağ o kadar yüksekti ki, güneş doğarken zirvenin gölgesi, altımızdaki bulutların üstünde, tıpkı denize açılan rüzgar gibi dalga dalga yayılırdı. Yamaçlarında yaz başında bile kar olurdu. Vadiler, ortadan açılmış defterlere benzerdi; boş, henüz tek satır bile yazılmamış, kararsız yazarını bekleyen kirletilmemiş sayfalara”[10] cümleleri ile tasvir edilen o dağlardan “ellerinden iğrenerek” inecek, utanmayı ise, hikayenin şimdiki zamanında, bir kızını yitirdiği açlık grevlerinde öteki kızını da kaybetmek istemeyen bir babanın gözlerine baktığında öğrenecektir. Çoğumuzun hiç bakmadığı, kimimizin bakmak istemediği, kalanlarınsa arkasını döndüğü anaların, babaların gözlerine sabitlenir kalırız Barış’la birlikte; o gözler ki, ölümün kokusunun buram buram tüttüğü o evlerin kapısında bekleyen, acının dilini konuşan sessiz, çaresiz gözlerdir…

Utanma duygusunu Kaya Sancar’ın Aşkın ve Kederin Kitabı’nın kahramanı da yaşıyor. Lise yıllarını ’70’lerin sonunda geçiren, o yılların siyasi çatışmalarından uzak duran, üniversiteyi bitirip sevgilisiyle evlenen İhsan için hayat çok vaatkar görünmektedir. Romanın bu bölümlerinde sıcak ve içten bir dil tutturan, İhsan ve İpek kadar onların çevresinde yer alan diğer roman kişilerini de basit ayrıntılarla canlandıran Kaya Sancar, okuyucuya huzur dolu, paylaşılması kolay bir dünya sunuyor. Ancak öyle bir yer var ki, İhsan’ın hayatını baştan sonra değiştirecek, aşkı bitmese bile bundan böyle bütün hayatına bir keder eşlik edecektir. O yer, Şemdinli’dir… O ana dek savaşı yalnızca medyadan biraz da kayıtsızlıkla izlemiş, kendisini bir taraf olarak hissetmemiştir İhsan. Oysa ki, ne tarafsız kalmak mümkündür, ne de olup bitenlere sırtını dönmek ya da evleri yakılmış, göçe zorlanmış, şiddete maruz kalmış, çocukları öldürülmüş insanların çığlık seslerine kulak tıkamak… Ve bir gün İhsan’a da askerlik celbi gelecek, kendisini Şemdinli’nin adını bile hiç duymadığı dağlarında, tepelerinde, köylerinde savaşırken buluverecektir genç adam.

Dönüp geldiğinde tanıklık ettiği olayların yarattığı ruhsal travmanın etkisindedir İhsan. İpek ve arkadaşlarının yardımlarıyla biraz toparlandığında şöyle ifade edecektir duygularını:

“Şemdinli’de yaşadıklarımın hepsini anlatamam. Anlatmayacağım da. Anlatmak, tekrar yaşamaktır. Yapamayacağım bunu. Her insanın hayatında kendisinden utandığı zamanlar olur. Asla hatırlamak istemediği, unutulması gereken. İşte benim için o zaman, Şemdinli’de yaşadığım zamanlardı. Zaten unutmam gerektiği üzerine uzun uzun konuşmuştum doktorumla. Önce hepsini hatırlayıp sonra bununla beraber yaşamak, yaşamayı öğrenmek de bir yöntemmiş; unutmak da! Ben unutmayı seçtim.”[11]

Neleri mi unutmuştur İhsan?

“Her an sıcak çatışma riski. Derken sıcak çatışmalar. Kayıplarımız, verdirdiğimiz kayıplar. Çağdaş gladyatör hikayesi. Her şey bir kabus olmalı. Mümkünse olsun da. Gördüğüm bütün kanlar, kesilen kulaklar, çıkarılan gözler, kesilen burunlar. Kan, kan, kan...”[12]

Ve hemen ardından neden unutmak istediğini de ekleyecektir;

“Bir kabus olsun, uyanılacak ve hemen unutulacak… O günleri hatırlamak istemiyorum. Mümkünse iyiden iyiye silmek istiyorum kafamdan. Gerçekten, anlatamam kimselere. Utandığım için!”[13]

Üzerlerine yazılan tanıtım yazılarında bir cümle ile bile bahis konusu edilmeyen savaşa sırtını dönmeyen her iki romanda da siyasal bilinçten yoksun, dağlara yollanmadan önce savaşın anlamını bilmeyen genç insanların zihinsel ve duygusal gelişimine, her an teneffüs edilen şiddet atmosferinin, acının, çaresizliğin olgunlaştırdığı kişiliklerine tanık oluyoruz. Gururla gittikleri savaştan utançla dönen iki genç için savaş ve savaşa yüklenen anlamlar bütün kutsallığını yitirecek, gençliğin coşkusu o dağlarda tükenecektir.

YENİ BİR KÜLTÜR TALEBİ

Hepimiz içerde, hemen yanı başımızda ya da dünyanın uzak bir köşesinde süren savaşlarla büyüdük. İstemesek bile bilincimizin bir katında belki de savaşı meşrulaştıran düşünceler taşıyor, televizyon kanallarından canlı savaş görüntülerini rahatlıkla izliyor, şiddetin estetize edilmiş hallerinden haz alabiliyoruz. Sporda, siyasette, evlilikte, kadın erkek ilişkilerinde militarizmin dilini kullanmayı kimseler yadırgamıyor. Bugün savaşı olağanlaştıran şey tam da budur; kültürün içine kodlanmış saldırganlığın bireylerin belleğinde de bir karşılık bulmasındandır. Nietzche’nin ifadesiyle:

“Hemen hemen ‘yüksek kültür’ dediğimiz her şey zalimliğin ruhanileştirilmesine (tinselleştirilmesine) dayanır, onun daha derinleştirilmesine: Savım bu benim; Şu ‘vahşi hayvan’ gerçekten öldürülmedi, yaşıyor, serpiliyor, yalnızca -Tanrısal’laşıyor. Trajedinin acı verici şehvetini oluşturan zalimliktir; trajik duygudaşlık denen şeyde, hoş etki yaratan, temelde yüce olan her şeyde, en yüksek ve en ince metafiziğin titremelerine değin, tadını, yalnızca zalimlikle karışmış olanın bir parçası oluşundan alır. Arenadaki Romalı, haçın coşkusuna kapılmış Hıristiyan, yakılan insanları, boğa dövüşünü seyreden Ispanyol, trajediye üşüşen bugünün Japonu, kanlı devrimlere özlem duyan Paris’in taşralı işçisi, istemini askıya alıp Tristan ve İsolde’ye katlanan Wagnerci…. Hepsinin de hoşlanıp gizemli bir kızışmayla içmek peşinde olduğu, büyük Kirke’nin tuhaf çeşnili iksiri ‘zalimlik’tir.”[14]

Aydın, yazar ve sanatçıların savaşa karşı verdikleri ürünlerin karşısına yine romanlar, filmler ve televizyon programları ile dikilen kültür endüstrisi, Nietzsche’nin sözünü ettiği zalimliği her çeşit macera hikayesiyle “estetize” ederken, savaş kültürüyle geleneksel kültür arasındaki benzerlikten faydalanıyor. Bize pek çok heyecanlı roman ve etkileyici film sunmasına rağmen böyle bir estetik sorgulanmak zorundadır. Eğer bugün yaşananların bu denli canlı tanığı olmasaydık, böylesine kanlı bir çağı geride bırakıp bir yenisine hazırlanmasaydık, bu denli geniş bir insan kitlesinin savaş konulu filmlerden/romanlardan zevk almasına aldırış etmeyebilirdik. Ama böyle bir lükse sahip değiliz artık. Artık mücadele edilmesi gereken savaşa, şiddete, kahramanlık kostümüne bürünmüş bayağılığın her türüne övgüler düzen kültürün kendisidir.

Bu kültürden yayılan hümanizm düşmanımızı bağışlamayı vaaz ediyor. Oysa “kadim” düşmanlıkları sonlandırmak için talep edilmesi gereken bağışlama değil, birbiriyle eşit haklara sahip toplumlar arasında varılacak uzlaşmadır; savaş kültüründen beslenen ön yargılardan sıyrılmış bir uzlaşma!.. İşbirliğini imkansız hale getirecek kırgınlık ve düşmanlık duygularını bir kenara atmak, karşıdakiyle ortak tasarılarda bulunabileceğini kabul etmek, cezalandırma ve intikam alma arzularından vazgeçmektir. Nelson Mandela’nın sözleriyle bitiriyorum:

“Geçmişte yapılan hataların doğasını ve kapsamını belirlemek ve bunları düzeltmek üzere bu görev etrafında işbirliği yapmak, sanırım uzlaşmanın asıl amacıdı... Bu tür durumlarda kişisel nefret çözüm değildir. Bunun yerine geçmişin bugüne dek gelen etkilerini ortadan kaldırmaya dair, şiddete başvurmayan kararlı bir politikada ısrarlı olmalıyız.”[15]

[1] Başkasının Acısına Bakmak – Susan Sontag, Agora Yay., çev. Osman Akınhay, 2004, s. 11.

[2] Gökmen, Güney Halim, Semih Lütfü Suhulet Kütüphanesi, 1932, s. 82.

[3] A.g.e s. 83.

[4] Savaştan Barışa, Vala Nurettin, Vakit Yay., 1934, s. 3.

[5] A.g.e. s. 24.

[6] Ders Özetleri, Michel Foucault, YKY, 1992, s. 95.

[7] Karıncanın Su İçtiği, Yaşar Kemal, YKY, 2002, s. 182.

[8] A.g.e., s. 186.

[9] Rene Girard, Günah Keçisi, Kanat Yay. 2005, çev. Işık Ergüden, s. 9.

(*) Ömer Türkeş, “Bir Katliam Hatırası”, Radikal Kitap, 30.9.2005.

[10] Zamanın Manzarası, Mehmet Eroğlu, Agora Yay. 2002.

[11] Aşkın ve Kederin Kitabı, Kaya Sancar, Can Yay. 2004.

[12] A.g.e.

[13] A.g.e..

[14] Friedrich Nietzsche, İyinin ve Kötünun Ötesinde, İthaki Yay. 2004, s. 229.

[15] Adam Morton, Kötülük Üzerine, Güncel Yay., Çev. Zeynep Okan, 2006 s. 138.