Anasayfa > Birikim Arşiv > 74 - Haziran 1995 > Kuzuların Sessizliği

Kuzuların Sessizliği

Haldun Süral, Gülgün Selamoğlu | (Sayı : 74 - Haziran 1995)

Hayvanlar, insanlar tarafından hep başka bir benlik aracılığıyla görülür. Onlar özgürlüğe düşkün bireysellikleri, toplumsallıkları, duyguları, korkuları ve inanılmaz tahammül güçleri ile varolmaya çalışırlarken, sahip oldukları benlik, insan tarafından reddedilir ya da başka kimliklere indirgenir. Onlar, bir “mal”, hayvan üretme çiftliklerinde “üretim elemanı”, doğal ortamlarında avlanırken “sportif bir hedef”, ölü gövdeleri yenirken “besin kaynağı”, meydanda dövüştürülürken seyirlik bir “eğlence malzemesi”, evde sevgi nesnesi olarak beslenen “süs hayvanı”, inançlar adına boğazlanırken “kurban” (ve sonra derisinin ne olacağı kavgalarında “iane”), insan için yapılan deneylerde ise “test malzemesi” olarak algılanır. Bugün için insan, hayvan etkileşimindeki temel noktanın, insanın hayvan üzerinde kurduğu tahakküm ve ona yaptığı zulüm olduğunu söyleyebiliriz. İnsanları ve hayvanları doğanın birer parçası olarak algılamayı reddeden bu bakış, aramızdaki akrabalık hukukunun gerektirdiği şekilde davranmanın bütün yollarını tıkamış, neredeyse kapatmış gibi görünüyor.

Kurduğumuz bu algılar dünyası o kadar doğaldır ki, normalinde hayvanlar arasında yaşanan özgür ve sınıflandırılmamış bir cinsel hayatın, üretim çiftliklerinde sistematik olarak zor ve kışkırtılmış bir tecavüzle kuşatılmasından hiçbir ahlâki sorumluluk duyulmaz. Genel olarak spor karşılaşmalarında kuralların taraflarca bilinmesi ve oyuna gönüllü bir katılım esas iken, av, yani bir saldırganın öldürücü şiddetini gerçekleştirmesi sözkonusu olunca, bu esasın kaybolmasında beis görülmez. Ölü hayvan gövdelerinin yenmesine ise (sonsuz bir hayat için daima insan kanına muhtaç Kont Drakula’nın vahşetiyle benzerlik kurmadan) değişmez bir gerçeklikmiş gibi inanılır. Hayvan cesetleriyle donatılmış masalarda ziyafetler düzenlenir. Üstelik, benzer konuları işleyen kitap ya da filmler korku türü olarak sınıflandırılsalar da, yani insan bu durumun hemcinslerine yapılmasını korkunç bir şey olarak kabul etse bile, her gün yediği ölü hayvan gövdeleriyle, kendisine nasıl korku dolu bir dünya inşâ ettiğini görmek istemez. Tersine, bu “doğal”, değişmez ve kapalı hayvan-insan etkileşimini yeniden üretir.

Bu tavra Yeni Yüzyıl gazetesinin pazar ekinde yayımlanan “bahara selam” temalı yazı iyi bir örnek teşkil ediyor. “Özellikle içinde bulunduğumuz bahar günleri kısa bir süre için etlerin en lezzetlilerini sofralarımıza getiriyor. Çocukların sevgilisi o sevimli buzağı, kuzu ve oğlaklara gurmeler çok farklı bir gözle bakıyorlar. Onlar için bunlar etleri pamuk gibi, lezzetleri hiçbir yetişkin hayvanda bulunmayan kızarmış süt danası, fırında pişmiş mis gibi süt kuzusu ve anasının sütü dışında ağzına hiçbir şey koymamış oğlaktan yapılmış sebzeli bir yemekten başka bir şey değil. Ben kendi hesabıma, süt danası ve süt kuzusuna olan düşkünlüğümü, küçük kızlara ağzı sulanarak bakan kart zamparaların tutumuna benzetiyor ve itiraf edeyim ki biraz da utanıyorum. Tek tesellim, bu körpe et tutkusunda yalnız olmayışım (abç.)”[1]

Yazarın niyeti burada açıktır: İnsanların pazar keyfine katkıda bulunmak ve bahar aylarında kaçırılmaması gereken fırsatları okura, özellikle boğazına düşkün okura hatırlatmak (yazar buna o kadar inanmıştır ki, yazının başında şöyle der: “Hangi etler vejetaryenleri bile baştan çıkartır? Bahar etleri elbette.”). Burada dehşet uyandıran nokta, bir yandan çocukların sevgilisi, anasının sütünü emen yavru hayvanların görüntüsü çizilirken, diğer yandan bu görüntüdeki masumiyetin, yavru hayvanların ölü gövdeleri yendiğinde alınacak “eşsiz lezzeti” nitelemek ve vurgulamak için kullanılıyor olmasıdır. Yazarın bu ilişkiyi kuruşundaki doğallık dikkat çekici ve elbette ki ideolojiktir. Bu doğal durum (nadiren) birtakım şüphelere ve içerdiği vahşet itibariyle hazımsızlığa yol açsa bile, bu tutkuda yalnız olunmadığı tesellisi ile toplumsal bir kabullenişe sığınılarak tüm şüpheler bertaraf edilir ve yeniden doğallaştırılır. Üstelik, körpe hayvanların gövdeleri için kabaran iştahın insanı baştan çıkartmasını mâzur göstermek için suçortaklığına vejetaryenler de dahil edilir. Bu bakış açısına göre, bu iştah gurmelerin bir zaafı olabilir ama, garipsenecek bir durum yoktur; insan böyledir ve başka türlü olamaz.[2]

Hamileliğin koyun ve keçilerde 150 gün, ineklerde 285 gün sürmesinin, annenin bu süre içinde geçirdiği fizyolojik ve ruhsal değişimlerle kendisini yavrusuna hazırlamasının, doğumdan sonra nasıl annelik ettiğinin, yavrunun anneyi emerken aldığı hazzın artık kafamızda bir yeri yoktur. Kuzunun daha 5-7 haftalık, ya da buzağının henüz 2-3 aylık iken boğazlanıp, fırında yakılacak olmasında hiçbir zalimlik görülmez. Onlar bizim besin kaynağımızdır ve tahakkümümüz altında yaşarlar. Yaşam süreleri bizim onları yeme isteğimize tâbidir. Hayvanlara reva görülen zulüm sistemi, insanın doğaya karşı verdiği “mücadelenin” bir ürünü ve insan uygarlığının devamı için kaçınılmaz kabul edilmiştir.

İnsanlar aynı doğallık ve haklılıkla hemcinsleri üzerinde de tahakküm kurar, onları sınıflara ve kategorilere ayırır, alet olarak görüp kullanır, “gerektiğinde” toplu halde öldürebilirler. Yine de hemcinslerine karşı tümüyle kaybetmemiş oldukları empati, yani “kendini karşısındakinin yerine koyabilme, özdeşleşebilme ve duygulanabilme” kabiliyetleri, hayvanlar için geçerli olamıyor. Bir zamanlar gaz odalarında toplu halde öldürülmüş insanlarla yıllar sonra bile kolayca (haklı bir şekilde) özdeşleşebilen insan, hayvanların mezbahaya girerken neler hissettiklerini aklına getiremez. Böyle bir yeteneğini yaptığı ideolojik seçimle köreltmiş, bilincinin derinliklerine itmiştir.

Görülüyor ki; insan kendi diliyle ifade edilmeyen bütün tepki ve şikayetlere sırtını rahatça dönebilmektedir. Bunda, hayvanlar için tasarlanıp tesis edilmiş yaşam biçimlerinin bir gün bizim de başımıza gelmesinin küçük ve ihmal edilebilir bir ihtimal olmasının payı olabilir mi? Öyleyse, her gün 16 saat çalıştırılan Pakistanlı çocuk işçilerin içine kıstırıldıkları hayatla, yemek tabağındaki bir parça et haline getirilmek için ömrü boyunca eziyet çektirilen “kesim hayvanlarının” hayatlarını hangi çizgiyle ayırabiliriz? Eğer kafamızdaki düşünceleri, ahlâki kaygıları ve değerleri kompartımanlar içinde taşımıyorsak, bu soruların cevaplarını arayıp bulmak ve konuşmak durumundayız.

Bir de meselenin diğer tarafı var: Yukarıdaki tutuma tepki duyan, bu trajediyi düzeltmeye çalışan, fakat ilgileri daha çok ev ve sokak hayvanlarıyla sınırlı kalmış hayvanseverlerin konuya dair algılama biçimleri. Bunlar, kendi deyimleriyle, “konuşamayanların sesi” olma misyonunu yüklenmişlerdir; amaç hayvanların, insanlar tarafından sevilmeye ve korunmaya muhtaç yaratıklar olduklarını anlatmak, onlara yardım etmek (gerçekten de sokak hayvanları için fedakârca yapılmış bir sürü iş vardır) ve merhamet duygusuyla örülmüş bir zeminde “hayvanların kurtuluşunu” sağlamak. Buradaki sorun, insanı gitgide dünyadaki her şeyin üzerinde bir yere yücelten değerler ideolojisine koşulsuz teslim olunmasıdır. Bu durumda geriye kalan, hayvanları insan uygarlığına tâbi kılmanın biraz daha hümanistçe seçilmiş yollarla sürdürülmesinden başka bir şey değildir. Hayvanlar, kendi başlarına varlıklar olarak kabul edilememekte, dolayısıyla asıl sorunun adresi, erişilemeyecek raflara kaldırılmaktadır. Ne “hayvan, hiçbir insanın olamayacağı kadar aciz ve mazlumdur”, ne de onları “kurtarmanın” yolu sadece evlerimize alıp beslemekten geçmektedir.[3]


Geçtiğimiz ay “Kurban Bayramı” kutlandı: Kuzular sessizliklerini yılda bir kez bu zamanda bozarlar...

Kurban kesme adetinin kökleri çok Tanrılı dinlere kadar uzanır. Binlerce yıl önceki ilk dinlerde hayvan Tanrı olarak görülür, törenlerle kurban edildiğinde gücünü ve ölümsüzlüğünü etini yiyen hükümdara bahşederdi. Tanrılar, kurbanlar, törenler tarih içerisinde değişmiş, üç büyük dinden, önce Musevilik, sonra da Hıristiyanlık kurban kesmekten vazgeçmiştir.[4] İslâmiyette ise İbrahim’in sevgisini denemek için önce ondan oğlunu kurban etmesini isteyen zamanın Tanrısının, son anda bir koçu yeğlemesi efsanesine dayanarak bu gelenek sürdürülmüştür. Dinin toplum hayatındaki hükümlerinin ciddi değişimlere uğradığı günümüzde bile bu âdet –yol açtığı tuhaflıklarla birlikte– hâlâ yerine getiriliyor. Hayatlarının başka alanlarında din belirleyici rol oynamazken, birçok insan, bir yandan bu “görevinden” tümüyle vazgeçememiş, diğer yandan da kurban törenini, ruhani yanını törpüleyip -kesecek yer ve kişi bulmanın güçlüğü, tatil cazibesi gibi şeyler yüzünden– bir an önce halledip kurtulmak istediği bir “işe” dönüştürmüştür.

Gündelik hayatta “pirzola, kıyma vs.” diye bildiğimiz şeyler, kentin boş alanlarında canlı ve sürüler halinde ancak bu zamanlarda ortaya çıkar.[5] “Seçilen”, yani sürüden ayrılıp apartmanların arka bahçelerine getirilenlerin ise önce melemelerini duyarız, ardından yine uzun bir sessizlik...

Peki, hiçbir şeyin kurban edilmediği günler ne zaman gelecek?

[1] Ahmet Örs, Yeni Yüzyıl Cafe Pazar Eki, 12 Mart 1995, s: 20-21.

[2] Benzeri bir suçortaklığını genişletme çabası kurban kesilmesine yapılan eleştirilerden rahatsız olan bazı kesimlerin yanıtlarında da var. Programını “allahaısmarladık” diye kapatan ve dinleyicilerine “hayırlı bayramlar” dileyen bir radyo sunucusu, “kurban kesmenin sahip çıkılması gereken bir değer” olduğunu, üstelik bu eleştirileri yapanların “yılbaşında çam ağacı ve hindi keserek” (nasıl tespit etmişlerse) çelişkiye düştüklerini söylüyordu. Bunun daha da yüzsüzce olanı kurban derilerine ilişkin tartışmalarda bir belediye başkanından geldi. Başkan, “Laikler ve ateistler kurban derisinin peşini bıraksın, yılbaşında kesilen hindi derilerinin peşinden koşsun” dedi. Buradaki ortaklık fiildeki suçu da “aşan” bir kurgulama; birtakım değerler ait olduğumuz gruba göre farklılık arz edebilir ama, hayvana karşı tutumda (ironik de olsa) aynı ortak paydada buluşabiliriz.

[3] Son günlerde gündemde olan, evde hayvan beslemenin hayvansevmezlerin “keyfiyetine” bırakılması da asla kabul edilemez bir olgudur.

[4] Jeremy Rifkin, Beyond Beef: The Rise and Fall of the Cattle Culture, Dutton, 1992.

[5] Günümüzde çocukların büyük bir bölümü et olarak yedikleri hayvanlarla yüzyüze gelmeden büyürler. Vitrinlerinde derisi yüzülmüş ve başsız hayvan cesetlerinin sergilendiği kasap dükkanları, son yıllarda eskiye kıyasla çok azalmış, yerine hayvan gövdelerinin teşhisi güç küçük parçalar halinde satın alındığı marketlerin et reyonları geçmiştir. Böylece canlı hayvanla et arasındaki direkt bağlantı gitgide koparılmaktadır.