Anasayfa > Birikim Arşiv > 202 - Şubat 2006 > Filistin, Hamas'la İslamileşiyor

Filistin, Hamas'la İslamileşiyor

Mete Çubukçu | (Sayı : 202 - Şubat 2006)

25 Ocak 2006 Filistin tarihi açısından önemli bir dönüm noktası oldu. Bu tarihte yaşanan “şok” atlatılmaya çalışılırken önümüzdeki günlere dair birçok soru işareti hâlâ yanıtsız duruyor. Yanıtsız duran bu soru işaretlerinin nedeni ise aslında beklenen, son 4-5 yıl dikkatli incelendiğinde önemli ipuçlarının bulunabileceği gelişmeleri görmezlikten ya da dikkate almamaktan geçiyor.

Filistin’de yaşanan “şok” aslında malumun ilanından öte bir gelişme olmayıp özellikle son yılların toz dumanı arasında, 11 Eylül ve Irak’ın işgali ile dünya kamuoyunun dikkatinin farklı bir yöne çekilerek Filistin sorununun gündemin aşağılarına itilmesiyle rutine indirgenmesi ve bu rutin süreç içinde giderek daha da “boğulan” Filistin halkının içeriye ve dışarıya olan “inanç” ve “güven”ini yitirerek çaresizliğini yüksek sesle ve herkesi şaşırtan bir tercihle ortaya koymasıydı. Bu tercihten çıkan sonuçsa Hamas oldu.

Ancak Hamas sadece bir sonuç değil, sözünü ettiğimiz süreçte nedenlerini kolayca bulabileceğimiz, farklı bileşenleri bulunan, farklı nedensellikler üzerine oturan, yeşeren, kökleşen bir hareket, ilişki ve tepki ağının ulaştığı son noktaydı. Bu son noktayı içeride yönetime dönük tepki, dışarıda ise İsrail’le hiçbir çözüme ulaşılamaması ve ABD’nin Ortadoğu politikası koydu. Ayrıca, bu nokta Hamas’ın örgütsel ağ ilişkisiyle ulaştığı “başarı”sı kadar, bu ağın dışında kalan ancak 50 yıl sonra farklı bir alternatifi deneyerek, önünde hep var olan El-Fetih seçeneğini cezalandırmak, farklı bir seçeneği değerlendirmek gibi tepkisellik de içeriyordu.

HAMAS “GELİYORUM” DEMİŞTİ.

Gazete sayfalarına, televizyon ekranlarına yansıyan maskeli, silahlı militanlar, başlarına bağladıkları yeşil Kelime-i Tevhid bantları ile baştan aşağı siyah tesettürlü kadın imajları ile dünyayı “uyarmaya” çalışan, “tehlike çanları çalanlar”, bu “korkutucu” gelişmenin müsebbipleri sanki farklı bir gezegenden gelmiş ya da orada yaratılan koşullar farklı bir gezegende yaşanıyormuş gibi sahte bir şaşkınlık yaşadılar. Oysa hep söyleyegeldiğimiz gibi Hamas, o toprakların bir gerçeği olarak uzun süredir kendini hissettiren ve bunu yaparken de sonucun neler olabileceğinin işaretini veren bir yapıydı. Üstelik dış dinamikler, dünyanın ve bölgenin gidişatı da bu yapıyı beslemekte beis görmedi.

Aslında örgüt-partinin bu çıkışı beklenmekle birlikte bu kadar açık ara bir sonuç kendilerini de şaşırtmış, dolayısıyla seçim öncesinde yapılan stratejiler de çökmüştür. Çünkü seçim öncesi strateji örgütün güçlü bir muhalif yapı oluşturup, muhalefette pişmek, güncel ve uluslararası politikaya ısınmaktı. Ancak şimdi kendileri de giydikleri ateşten gömleği nasıl taşıyacakları telaş ve şaşkınlığı içindeler.

MÜCADELEYE BAŞLANGIÇ

Filistin mücadelesi, bu mücadelenin startının verildiği 1950’li yılların sonundan başlayarak 2006’ya varan süreçte önce Arap-İsrail savaşları ile topraklarını yitiren, kovulan, işgal altında yaşamaya başlayan, 1970’lerde farklı bir eylemlilik ortaya koyarak, mücadeleyi gerilla savaşı ile duyurmak çabası içine giren ’80’lerde tüm gücünü 1. İntifada ile halk ayaklanmasına vererek uluslararası meşruiyet kazanmayı başaran, ’90’larda Oslo Barış Antlaşmasıyla kendi topraklarının küçük bir kısmında kadük bir yönetim kuran Filistinliler için 2000’li yıllar, tüm bu saydığımız ara başlıklarda kendisini Filistin Kurtuluş Örgütü ve dolayısıyla örgütün motoru El-Fetih’e teslim ettiği uzun bir tarih içermekteydi.

132 sandalyeli Mecliste 74 kişi sokarak en azından hükümet anlamında El-Fetih tekeline son veren Hamas’a ait yıllar ise 1980’lerdir.

“1980’lerde dünya ve bölgedeki konjonktürel değişim sonucu İslami hareketlerin ön plana çıkmasıyla birlikte Hamas, Filistin topraklarında hatırı sayılır, göz ardı edilmeyecek güçlerden biri haline geldi. Kökleri her ne kadar 1940’lardaki Mısır kökenli Müslüman Kardeşler örgütü’ne dayansa da Filistin kamuoyu ve dünya Hamas’ı 1987’den sonra tanımaya başladı.”[1]

1987 yılının Aralık ayında başlayan 1. İntifada öncesinde Gazze şeridinde varlık göstermeye başlayan Müslüman Kardeşler daha sonra İslami Direniş Hareketi-Hamas’a dönüşürken nasıl 2006 yılı hem Hamas hem Filistin için yeni bir dönemi temsil ediyorsa 1. İntifada’nın başlangıcı da aynı önemde bir başlangıçtı. “Filistinli işçilerin öldürülmesinin ardından patlayan intifadanın aynı gecesi aralarında 2004’te öldürülen dinî lider ve ardından örgütün başına getirilen Abdülaziz el Rantisi’nin de bulunduğu 6 kişi tarafından kuruldu ve örgütün ilk bildirisi yayımlandı. Bu bildiriyle bir İslami hareket, Filistin tarihinde İslami bir söylemle işgale karşı direniş başlatıyordu. İlk başlarda birçok konuyu El-Fetih’ten adapte ederek kullanan Hamas daha sonra kendi özgün politikasını uygulamaya başlayacaktı.”[2]

O yıllar Hamas için Filistin topraklarından ve özellikle Gazze’de kök salmak açısından konjonktürel olarak da uygundur. Soğuk Savaşın sona ermesinin ardından Filistin mücadelesindeki iç değişim, reel sosyalizmin yıkılmasının ardından bölgedeki “dengelerin” bozulması Filistin’i de derinden sarstı. Önce Arap milliyetçiliğinin ardından reel sosyalizmin çökmesi, El-Fetih ve Marksist kökenli örgütleri, anlayışları etkiledi. Özellikle Arap milliyetçiliği itici güç olma özelliğini yitirdi.

1979 İran “İslam Devrimi, tüm bölgede olduğu gibi Filistin hareketi için de önemli tarihlerden biriydi. Çünkü, İran’daki hava bölgedeki diğer İslami hareketleri cesaretlendirip yeni bir ivme sağlarken, İran’ın bu örgütlere yönelik bağlarının daha sağlamlaşması, ekonomik ve politik olarak önemli bir desteğe sahip olmalarına yol açtı.

Hamas İran-Irak savaşının kendileri için önemli olduğunu defalarca vurguladı. Hamas’a göre bu savaş uluslararası alanda Filistin meselesini marjinalleştirmişti. Sorunun marjinalleşmesi yani Filistin hareketinin Arap dünyasının alt sıralarına düşmesi İslam için itici bir güç oluşturuyordu.”[3] Tıpkı, 2003’te Irak’ın işgal edilmesinin ardından bir kez daha sorunun marjinalleşmesi gibi. Hamas 10 yıl önceki konjonktürü iyi yakalamıştı.

Oslo Barış Antlaşması’na karşı çıkan ve seçimlere girmesine rağmen -ki seçimler Oslo Antlaşması’nın bir uzantısıdır- hâlâ kabul etmeyen Hamas bu süreçte Arafat liderliğindeki Filistin Otoritesi’nin yönetim bozukluğu, beceriksizlik ve tecrübesizliğinden de yararlandı. Oslo Antlaşması’nı ve İsrail’i tanımayan Hamas 1996’daki parlamento seçimlerine girmedi. Çünkü, henüz taban ve oy olarak seçimlerden başarılı çıkma şansına sahip değildi. Ancak Oslo ile başlayan süreç Hamas’a gerekli zemini hazırladı. Hem askerî olarak hem de toplumsal ilişki ağı anlamında ilişkilerini bu yıllarda güçlendirdi.

İSRAİL’İN KATKISI VE İNTİFADA

Hamas’ın gelişmesinde iç ve dış etkenler birlikte rol oynadı. Oslo Antlaşması sonrasında Gazze’ye dönen Filistin Yönetimi giderek bürokratikleşti, yerleşik bir yönetimdeki tecrübesizlikleri, ekonomik olarak adil bir dağılım sağlayamamaları, adam kayırmacılık, anti-demokratik yöntemler sonucu halkın yönetime ve dolayısıyla yönetim içindeki en büyük grup olan El-Fetih’e olan güvenini azalttı. Ancak bu durum Hamas için henüz uygun koşulları oluşturmamıştı. Çünkü Yaser Arafat’ın varlığı ve halk üzerindeki etkisi, güvenilirliği hâlâ geçerliydi. Ancak unutmamak gerekir ki bu dönemde İsrail’in Hamas’ın büyümesine olan katkısı da yadsınacak türden değildi. Oslo Antlaşması ile halkına “barış” vadeden ve konuda birçok taviz veren Arafat’lı El-Fetih yönetimi İsrail’in birçok noktadaki uzlaşmaz tavrı, işgalin bazı değişiklikler dışında niteliğinden hiçbir şey kaybetmemesi, barış adına verilen sözlerin tutulmaması yönetimi zayıflattığı gibi, Fetih’e olan güvenin de azalmasına yol açtı. İsrail, El Fetih’in iktidar tekelinin halkın üzerindeki etkisi ve gücünü dengelemek için yaptığı baskının farklı bir tepki ve çıkış getireceğinin bilincindeydi. İşte bu yüzden İsrail’in seçimde çıkan sonucu şaşkınlıkla karşılamasını çok dürüst bir tavır olarak görmemek gerekir.

İsrail, yönetimine güvenini yitirenlerin tepkiselleşeceğini, şiddete yöneleceğini bilmekle birlikte Arafat’ın elini zayıflatma uğruna bu politikayı uyguladı. Hamas’ın zaferi’nin en önemli dış dinamiği uygulanan bu politikanın sonucudur. Ama asıl önemlisi işgalin niteliğindeki değişmezliktir.

İkinci İntifada ile İsrail ile tüm iplerin kopması sonucu bugün Oslo Barış Antlaşması’ndan söz etmek mümkün değildir. İntifada özellikle ekonomik sorunları daha derinleştirdi. İsrail’e günlük çalışmaya giden işçi sayısı yüzde 10’lara kadar düştü. Sadece dış yardımlara ve diasporada yaşayanların ailelerine gönderdiği paralarla ayakta durmaya çalışan Filistin ekonomisi çöktü. Gelen dış yardımların sayıları 140 bine varan memur, asker ve polise dağıtılması dışında herhangi geliri olmayan yüz binlerce insan sıkıştı. Yönetimin herkesin gözü önünde giderek zenginleşmesi, içte ve dışta verdiği sözleri tutamaması bugünlere varan çöküşün alttan alta zeminini oluşturdu.

ÖRGÜTLENME AĞI

İşte, Hamas’ın toplumsal örgütlenme ağları bu dönemde devreye girdi. Hamas aralarında Türkiye’nin de bulunduğu birçok ülkedeki İslami örgütler aracılığı ile sağladığı destekleri halka farklı şekillerde yansıtmaya başladı. Filistin topraklarında ikili bir yönetim söz konusuydu: El-Fetih’in resmî hükümet ve temsilcileri ile günlük hayatı organize eden, denetleyen gayriresmi bir Hamas hükümeti vardı artık. Bu yüzden Hamas’ı sadece silahlı kanadı, intihar saldırıları nedeniyle “terörist” bir örgüt olarak görenlerin bu başarı karşısındaki şaşkınlıklarının nedeni de buydu. Nasıl olur da Filistin halkı “terörist” bir örgüte bu kadar prim verirdi?.

“Ama ortada olan sadece şiddet değildi tabii ki. Çünkü Gazze Şeridi’nde en iyi örgütlenmiş sosyal organizasyonlar Hamas’a bağlıydı, iyi organize olmuşlardı, yoksul Filistinlilerin güvenini kazanmışlar, verdikleri sözleri tutmuşlardı.Hamas’a saygı duyanlar sadece Filistinliler değildi, dünyanın birçok yardım kuruluşu da giderek büyüyen oranda yardım yapmaya başlamışlardı. BM Yardım Teşkilatı’na göre Hamas Gazze’deki güvenilir yardım teşkilatlarının başında gelmektedir. Mahalle örgütleri aracılığı ile zekatlar toplanır yoksullara dağıtılırken, Hamas sempatizanları topladıkları paralarla kendi kendilerine yetecek projeler üretmeye başlamışlardır. Bal, peynir üretimi için küçük çiftlikler, tekstil atölyeleri kurulmuştur. Ama bunların yanı sıra dışarıdan örneğin Suudi Arabistan ve İran’dan gelen yardımlar da göz ardı edilmemelidir.”[4]

1996’daki seçime girmeyen Hamas yerel yönetimlerden önce kendisini sivil toplum örgütleri ve meslek kuruluşlarında göstermiştir. Örneğin 1992’de Gazze’teki Mühendisler Odası seçimini kıl payı kaçırırken, ki bu seçimlerde El-Fetih’in FHKC ve FDKC ile ittifak yapması gerekmiştir. Ardından çok sayıda Hıristiyanın yaşadığı ve İslamcı örgütlerin görece zayıf olduğu Ramallah kentinde Ticaret Odası Hamas’ın eline geçmiştir. Böylelikle Hamas sadece yoksulların değil orta sınıfın da desteğini kazanmaya başlamıştır.[5]

Hamas’ın kitle desteğini sağlamaya başlaması sadece yardım faaliyetleri değil, özellikle ikinci intifada sırasında yönetim alternatifi kuruluşlar oluşturması ve silahlı mücadele verirken günlük hayatı da idame ettirmesi önemlidir. Kuruluş ve kökleşme dönemi Birinci İntifada’ya rastlayan, o dönem çocuklarının bugün 30’larını aşmış olması, Filistin topraklarında ve işgalin gerçeği ile büyümeleri daha sonradan aynı topraklara gelen El-Fetihçiler açısından büyük dezavantaj oluşturmuştur. Bu dezavantaj El-Fetih’in kendi içindeki kuşak çatışmasının da en büyük nedenidir.

Örgütün askerî kanadı ise İkinci İntifada ile giderek artan İsrail baskısı ve saldırıları sonucu kanlı intihar eylemlerine kalkışmıştır. Bu yöntem daha çok sivilleri hedeflediğinden dolayı örgütün “terörist” kimliği öne çıkmıştır. Ancak örgüt yöneticilerine göre İsrail’in terörü karşısında intihar saldırıları meşru müdafa anlamına gelmektedir. Bu dönemde Arafat’ın İsrail ve ABD tarafından devre dışı bırakılması, görüşmelerde muhatap alınmaması, halk nezdinde küçük düşürülerek Ramallah’a hapsedilmesi dolayısıyla İsrail-Filistin ilişkisinin sadece şiddete tahvil edilmesi sonucunda Filistin Yönetimi’nin herhangi bir fonksiyonu kalmadığı havasını yaratmıştır.

İsrail’in her terör saldırısına karşı terörle yanıt veren Hamas halk nezdinde popülarite kazanmıştı. Bu dönemde yapılan kamuoyu yoklamaları Filistin halkının Hamas’ın saldırılarını büyük oranda desteklediği sonucunu vermiştir. Bu da askerî anlamda örgütün halk desteğine sahip olduğunu göstermiştir. Nitekim Ağustos 2005’te Gazze’den tek taraflı çekilen İsrail’in bu adımının Hamas’ın mücadelesi sonucu kazanıldığını düşünenler de vardır. Böylece Hamas tıpkı Lübnan Hizbullah’ı gibi İsrail’e geri adım attıran ikinci bir İslami örgüt olarak anılmaya başlamıştır ve örgütün askerî kanadı olan İzzettin Kassam’ın eylemleri giderek daha çok destek bulmuştur.

Arafat’ın ölümü ise bir başka dönüm noktasıdır. Arafat’ın ölümü ile Filistin’de karizmatik, mücadeleyi sürükleyecek lider dönemi kapanmıştır, El-Fetih’in tüm handikaplarının yanında Arafat’ın olmaması da seçimin kaybedilmesinin bir başka nedenidir. Çünkü Filistin topraklarındaki algı dünyadaki bakıştan farklıdır. Arafat sonrasında yönetimin başına gelen ve Filistin’de “ABD ve Batı’nın adamı” olarak algılanan Mahmud Abbas’ın popülaritesinin olmaması, halka hiçbir şey önerememesi, İsrail’e mahkum bir şekilde, artık kadük olmuş bir anlaşma olan Yol Haritası’nı uygulamaya çalışmasının yanı sıra Filistin topraklarındaki güvenlik sorunun giderek bozulması, hemen herkesin ve her grubun silahlı olduğu bölgede aşiret ve ailelerin çıkarları doğrultusunda adi suçlara yönelmesi, Meclisin sık sık basılması, Irak’tan esinlenerek yabancıların kaçırılması sokaktaki düzeni tehdit ettiği gibi sıradan insanların tepkisini de yükseltti.

TEPKİ OYLARI VE EKONOMİK KUŞATMA

Ancak Hamas’a giden oyların, örgütün gerçek taban ve seçmeni dışında, %30-40 oranında tepki oyları olduğunu söylemek mümkün. Bunun en somut örneği Ramallah gibi ekonomi, ticaret ve entellektüel hayatın en gelişkin olduğu, Hıristiyanların da bulunduğu bir kentte 5 sandalyeden 4’ünün Hamas tarafından kazanılmış olması. Ramallah’taki laik hayat tarzı da göz önüne alındığında bu oyların anlamı daha fazla ortaya çıkar. Son 5 yılda giderek İslamileşen kamusal alanda kısıtlamaların normalleştiği, içkili yerlerin önce yakılarak ardından bu tür mekanların yasaklandığı, kadın-erkek ilişkisinin asgariye indiği Gazze’nin aksine Ramallah, Beytüllahim gibi kentlerdeki sonuçlar Filistin halkının Hamas’ın İslami kimliğinden dolayı değil, El-Fetih’ten başka bir alternatifi değerlendirmek niyetinden kaynaklandığı söylenebilir.

Ancak, Filistin toplumunun tercihinin, El-Fetih, FKÖ’yü oluşturan örgütlerin kendi tarihinde somutlaşan milli-laik anlayışından yerini Hamas’ta somutlaşan milli-İslami kimliğe doğru kaydığı ortadadır. Tepki oylarının, Hamas’ın beklentileri yerine getiremediği oranda tekrar eski adresine yönelebileceği ihtimal dahilindedir. Nitekim seçimleri kaybettikten sonra Enformasyon Bakanı Nebil Şaat’ın “Hükümete katılmayacaklarını, yeniden yapılanmaya gideceklerini ve ateşten gömleği Hamas’ın giymesi” gerektiğini söylemesi de bu dönemin ne kadar zor geçeceğinin ve hatta Hamas’ın bu süreçten çıkamayacağının işaretlerini veriyordu. Şaat’ın tezlerinin doğru çıkıp çıkmayacağı henüz belli değil. Ancak birincisi, yönetim anlamında yeterli tecrübesi olmayan Hamas’ın özellikle İsrail’le ilişkileri nasıl yürüteceği büyük soru işaretidir. Bu anlamda örgütün İsrail’i tanımıyor olması tıkanma noktasını oluşturacaktır. Ama seçimin hemen ardından Filistin Dörtlüsü olarak adlandırılan ABD, Rusya BM ve AB’den gelen erken tepkilerin ekonomik yardımlara yansıyıp yansımayacağı henüz belli değil. Hamas’ın seçim öncesindeki vaatlerini yerine getirmesi bu yardımların Filistin’e ulaşmasına bağlı olduğu biliniyor. Diğer alternatifler ise İran, Suriye ve Suudi Arabistan’dan gelecek yardımlar. Bu ikinci seçenek her zaman var olacaktır.

İSRAİL’İN TAVRI

Ve özellikle ABD’nin İran’a karşı saldırgan tavrı Hamas’ı da ABD ve İsrail’e karşı cephede birleştirecektir, buna Lübnan Hizbullahı’nı da eklemek gerek. Ancak halkın beklentilerinin karşılanmadığı oranda Hamas’a karşı tepki yükseleceği gibi tersi de mümkündür. Yani, Hamas’a yönelik tepki Filistinlileri Hamas’ın etrafında birleştirebilir. Hatta şiddete yönelmesi de mümkün olabilir, ki bu İsrail’de bazı çevrelerin bekledikleri bir gelişmedir. İsrail’e ateşkes ilan edip bunu uzatmasına rağmen İsrail, Hamas’ı askerî seçeneğe zorlamaya çalışacaktır. Bu yüzden Hamas ve Hamaslı Filistin’in geleceği büyük oranda Mart ayında İsrail’deki seçimden çıkacak sonuca bağlıdır. Ama her koşulda işler daha zorlaşacaktır. Hamas’ın seçimler öncesinde çizmeye çalıştığı biraz daha ılımlı bir tablo örgütün programına yansımış değildir. Zaten Hamas değil, Değişim ve Reform Listesi adı altında seçime giren örgütün orta vadede ılımlı bir çizgiye gereceğini savunanların sayısı hiç de az değildir. Oslo Antlaşma’sını tanımamasına rağmen Oslo’da öngörülen seçimlere girmesi bunun küçük bir işaretidir. İsrail’i tanımak ya da silah bırakmak seçenekleri için vakit erkendir. Kabul edilmelidir ki, seçimle ve çeşitli taahhütlerle gelen bir partinin yıllardır savunduğu tezleri bir anda terk etmesi hem kendi hem de tabanı adına mümkün değildir. Ayrıca değişim, sadece Hamas’ın kendisinin değil Hamas dışı belirleyenleri de olan bir durumdur.

Ancak Filistin’de artık yeni aktörleri olan yeni bir dönem açılmıştır. Bu dönemin parametrelerinin bir kısmı eskisi gibi olacak bazıları değişecektir. Değişmeyen İsrail’in tavrı olacaktır. Çünkü muhtemel bir Kadima iktidarı ile Yol Haritası denilen, ancak nereye gittiği belli olmayan bir süreçle ilgilidir. Çünkü Kadimalı bir İsrail, Batı Şeria’dan göstermelik bir çekilişle, 600 kilometre uzunluğunda 8 metre yüksekliğindeki duvarı baz alan bir sınır çizecek ve Kudüs’ü içine alan İsrail devletini ilan edecek, Filistin’e ise Batı Şeria ve Kudüssüz bir Filistin önermeye çalışacaktır. Bu plan ise üçüncü intifada anlamına gelecektir. Ancak böyle bir durum Hamas’ı ayakta tutacak, tezlerini doğrulayacak ve yeniden hayat verecek bir gelişme olacaktır.

Bu seçimle birlikte Filistin toplumu kendi demokratik tepkisini vermiştir, ama Filistin’in önünde daha zorlu bir dönem vardır ki, bu da barış adına çok da umut vermemektedir. Filistin toplumu dış dünyanın belirlediği değil, kendi özgür iradesi ile geleceğini belirlemiştir. Ancak kesin olan Filistin toplumunu Hamas’la daha İslami bir çizgiye kaydığı ve bundan böyle ciddi bir alternatif olduğudur. Ama yine de Filistin’in ve Filistin toplumunun kendine has özelliklerini unutmamak gerekmektedir. Filistin mücadelesinde ifadesini bulan “kendine has özellikler” önümüzdeki dönemde kendi özgünlüğünü de ortaya koyabilecektir. Bu özgünlük sol dahil birçok kişinin endişelerinin yersiz olduğunu da ortaya koyma kapasitesine sahiptir.

Filistin seçimleri uzun süredir önümüze sürülmeye çalışılan Büyük Ortadoğu Projesi’nin iflası anlamına da gelmektedir. Filistin toplumu yaptığı özgür seçime rağmen “sandığa evet Hamas’a hayır” anlayışı ABD’nin bu konudaki samimiyetsizliğini somut olarak ortaya koymuştur.

[1] Mete Çubukçu, “Hamas: İşgal Altındaki Toprakların Gerçeği”, Birikim, s.74, sayı 140, 2000.

[2] Khaled Hroub, Hamas Politicam Thought and Practice, Institute fon Palesine Studies, 2000, s.40.

[3] Mete Çubukçu, Bizim Filistin Bir Direnişin Tarihçesi, 2. Basım, s.126, Metis Yayınları, 2004.

[4] Ahmad Rashad, The Truth about Hamas, iap.org.2000.

[5] Gilles Kepel, Cihat İslamcılığın Yükselmesi ve Gerilemesi, Doğan Yayıncılık 2001, s. 368.