Enternasyonalizm

Ömer Laçiner | (Sayı : 202 - Şubat 2006)

Modern sosyalizmin doğuş çağında başat ve ayırdedici sloganı “Bütün dünyanın işçileri birleşin” idi. Komünist Manifesto’nun bu ünlü bitiş ve bir anlamda da onu özetleyen cümlesi, sosyalist hareket ve düşünüşün enternasyonalist -eski Türkçeyle daha doğrusu “cihanşümul”- olma karakterini vurgulamaktaydı. Ama bu kökensel önemine rağmen enternasyonalizm, modern sosyalizmin 150 yıllık tarihinde onun en kısır ve yüzeysel yorumlanmış, en kolay bir yana bırakılmış ve ihlal edilmiş “boyutu” olagelmiştir.

Bu yüzeysel yorum ve ihmal, bir süre sonra sosyalist-komünist hareketlerin “milli”leşmelerini, yani eylem ve düşünüş çerçevelerini ulus-devletlerin egemenlik sınırlarıyla örtüştürmelerini ve böylece enternasyonalizmin dayanışma jestlerine indirgenmesini veya 2. Dünya Savaşı sürecinde sona erdirilen III. Enternasyonal uygulamasında olduğu gibi, ulus-devlet modeline göre güçlü merkez ve taşra örgütleri ilişkisini yansıtan bir yapının çürütücülüğüne terk edilmesini kolaylaştırmıştır.

Stalinizmle damgalanan bu son evresinde enternasyonalizm, SSCB devletinin bir büyük devlet olarak dünya ölçeğinde güç mücadelesinin, stratejik hesaplarının ideolojik kılıfıdır ve enternasyonalizmin gerektirdiği düşünüş, eylem ve örgütlenme tarzı, SBKP’nin merkezî otoritesinin tespit ettiği politikaların, her ülkeye verilmiş görevlerin itirazsız yerine getirilmesi ve ülke hareketleri arasında “güç”leriyle orantılı bir hiyerarşinin işletilmesi demektir.

19. yüzyılın ortasında Komünist hareket, “bütün dünyanın işçileri birleşin” sloganını bayraklaştırarak tarih sahnesine atıldığında, herhalde hiç kimse bu “birleşme” çağrısının yüzyıl bile geçmeden böylesi bir otoriter-bürokratik mekanizma müsveddesi ve enkazına indirgeneceğini aklına bile getirmiş değildi. Gerçi o yıllarda da “bütün dünya” denilirken bunun en azından orta vade gelecekte en az, birkaç on yıl sonrasında fiilî geçerliliği olabilecek bir beklenti olduğu bilinmiyor değildi ama, bu ibare, henüz pratik bir karşılığı olmayacaksa dahi; uğraş konularının, sorunların düşünülme, ele alınma perspektifinin ne denli geniş olmasının gerektiğini ifade ettiği için, önemli bir vurguydu.

Bu, komünizmin, bütün insanlığı birleştirmek olan idealinin gerçekleşmesi için, bunun dolayımı olmak üzere önce dünya ölçeğinde birleşmeleri gereken işçilerin, bu idealle yükümlü olmalarının ilk şartı olarak; sorunlarını, mücadele konularını değil bireysel ve grupsal, bölgesel ve milli çerçevelerdeki şekliyle de yetinmeyip, bütün dünya, bütün tarih, kültür ve insanlık halleri içindeki görünümleriyle birlikte düşünebilmelerini ve kendilerini eylem, ilişki ve tutum olarak bu çerçevenin ortasına yerleştirebilmelerini ifade ediyordu. “Bütün ülkelerin, dünyanın işçileri birleşin” sloganının, onu tamamlayan “işçilerin vatanı yoktur” özdeyişi ile birlikte önerdiği komünist yaklaşım böyleydi. Enternasyonalizm, sorunlarını kendi veya millet alanı içinde görebildikleri ile sınırlamayı olduğu kadar, onları kendi ve milli deneyimindeki tezahürüyle tanımayı veya bu yönleriyle önemlileştirmeyi ve sorunlaştırmayı reddeden ve kendini insan soyunun hiç tanımadığı mensuplarının hiç karşılaşmadığı sorunlarıyla da özdeşleştirmeyi “insan” olmanın, olabilmenin temel şartı sayan bir beynin ve yüreğin niteliğidir.

Bu, tüm insanlığı ve insanlık deneyimini ayrım yapmaksızın, onun her bir “parça”sını diğerlerinin kendini tanımasının “olma”sının zorunlu şartı sayma, bu perspektif içinde düşünüp davranabilme niteliği, bu vasfının doğrudan bir gereği olarak milliyetçi (kendini milletiyle bağımlı ve sınırlamış olarak) tutumu kategorik olarak dışlar, reddeder. Bunun tek istisnası bir milletin, o millet olduğu için, kendini onun ötekisi -düşmanı-millet(ler) olarak organize olmuş bir gücün doğrudan saldırısına uğraması halidir. Bunu da insanlığın bir parçası/bileşenine yapılmış bir saldırı olarak gören hümanist bir nefs-i müdafaa anlayışıyla yapabilir ancak.

Enternasyonalizm, modern ulus-devlet siyasetlerinin dayatmaları ile millet olarak tanımlanmış, adlandırılmış toplumların, hangi gerekçeyle olursa olsun iç dayanışmalarını ve dışlarına karşı toplu etkinliklerini arttırma ve buna birincil öncelik verme çabalarını, yani özetle milliyetçi politikaları, -bunun vatanseverlik adına yapılıyor olması fark etmez- sadece zorunlu olarak öteki milletleri düşmanlaştırdığı için değil; bu sonucu vermek üzere o millet mensuplarında doğal/hayvani -yani insanileşmeye engel olan, boğan- güdüleri, bunların körüklediği güç-şiddet istemini, yok etme ve sürüleşme psikolojisini başatlaştırdığı için kökten reddetmek ve tüm gücüyle bunun karşısında konumlanmak zorundadır.

Enternasyonalist yaklaşımı kısırlaştırmak, gerektirdiği zor, kapsamlı yükümlülükleri sembolikleşecek dayanışma jestlerine indirmek veya bunları bile pratik imkansızlık gerekçesiyle bir yana atmak ve böylece enternasyonalizmi kalıntı bir sözcükten ibaret bırakmak, sadece sosyalizmin “ütopik” bir boyutunun, onun tanımına eklenmiş hamasi bir sıfattan fiilen vazgeçmek demek değildir. Çünkü enternasyonalizm, az önce de belirtildiği üzere, asıl olarak bir düşünme, kavrama perspektifi olduğu için, onun yerini millet veya sınıfın doğrudan çıkarı, çerçevesi perspektifinin alması, bizatihi sosyalist düşünüş ve tasavvurun tüm unsurlarının yalnızca nicelik itibarıyla değil niteliksel/içeriksel olarak daralması, kısırlaşması, aleladeleşmesi, biçimselleşmesi ile sonuçlanması olur.

Bu sonuç kaçınılmazdır; çünkü enternasyonalizm, -ancak onunla birlikte içeriminin derinliğini bulabilecek olan- eşitlik, eşdeğerlilik kavramı ile birlikte sosyalist düşünüşün can damarı, ruhudur. Sosyalist düşünüş, tutum, ilişki ve örgütlenmeler bu iki temel değeri içerdikleri, yansıtabildikleri ölçüde devrimcidirler. Bu “sıfat”ı taşıyabilmelerinin başkaca bir ölçütü yoktur.

19. yüzyılın ortalarında komünizm insanlığın nihai kurtuluş -tam insan- perspektifi olarak tarih sahnesine çıktığında, gerek insanlığın, binyıllarca ayrı kültür dünyalarının birbiriyle az ilişkili toplamı olarak şekillenmiş olma durumu, gerek ortak bilgi, deneyim birikimi ve bilinç düzeyinin düşüklüğü ve gerekse tarihsel kültürel, dinsel ... koşullanmaların, biçimlenmelerin yarattığı güçlükler ve elbette maddi imkan ve koşulların yetersizliği ... enternasyonalist yaklaşım/zihniyet kadar, onun derinlik ve kapsam kazandırdığı sosyalist/komünist insanlık tanımının -herbiri başlıbaşına bir devrim niteliğinde olan- çekirdek ögelerinin serpilebilmesine, düşünüş, tasavvur, tutum ve hareket olarak vücut bulabilmelerine imkan vermemiş, bunların kavruk biçimde boy verebilmesine ve sonuçta ezilmelerine yol açmış olabilir.

Bu, bütün trajikliği ile birlikte bir ilk deneyim, bir çocukluk safhası ve çocukluk atılımı başarısızlığı olarak da görülmelidir.

Ama bu trajik başarısızlığın büyük etkisi ve ezikliği ile sosyalist/komünist düşünüş ve amacı “haddi bildirilmiş”lerin kabullenebileceği bir iddiasızlık derecesine çekmek, o düşünüş ve amacın yüceliği açısından akla bile getirilemeyecek bir tutum olmalıdır. Şüphesiz bundan daha da ağırı, sosyalist/komünist perspektifi, “özü”yle çeliştiği birtakım ideolojilere peşkeş çekmek, onların eklentisi yapmak, onlardan türetilmiş sıfatları, sosyalizm sözcüğüne yamamaktan medet ummak, örneğin milliyetçi/ulusalcı bir sosyalizmden dem vurmaktır. Bunu tarihinin en kritik döneminde sosyalist/komünist idealin en azılı en köklü düşmanları da yapmıştı, şimdi buna yeltenenler de onlardan farklı sayılamaz, sayılmamalıdırlar.

Bunlar, yine son derece kritik bir tarihsel eşikte olunduğu için olmaktadır herhalde. 1980’lerden sonra insanlık bir yandan 19. yüzyıldan beri gelen sosyalist-komünist hareketin ilk safhalarının trajik sonunu yaşarken, öbür yandan da “globalleşme” adı ve perdesi altında aslında -geleneksel düşünme kalıplarının dışına çıkılarak bakıldığında- komünist-sosyalist perspektif için olağanüstü zengin, verimli imkanlar sunabilen dinamiklerle yüklü bir “İkinci Sanayi Devrimi”nden geçmekte. Ancak, tarihin bundan daha sınırlı dinamiklerinin bile gösterdiği gibi İkinci Sanayi Devrimi de tam tersi oluşumlara da imkan veren bir yapıdadır. “Globalleşme”nin her türden milliyetçiliği, dinî-mezhebi, etnik kimlik hareketlerini kamçılayan, kabartan toz duman bulutları bu, insanlık için son derece vahim oluşumun mayalanma hareketleri, potası olarak görülmelidir.

O halde, komünist-sosyalist düşünüş ve hareket, insanlık idealinin bu olmak veya olmamak eşiğinde, olması gerektiği gibi olmak, gerçek bir alternatif konumuna yeniden yükselmek için, bu milliyetçilik dalgasına koşulsuz karşı durabilmelidir.

Var olmasının ve rüşdünü ispatının yegane sınavı da budur.