Anasayfa > Birikim Arşiv > 202 - Şubat 2006 > Çoğul Avrupa Hedefi ve Üniter Devlet Sorunu

Çoğul Avrupa Hedefi ve Üniter Devlet Sorunu

Ahmet İnsel | (Sayı : 202 - Şubat 2006)

Ulus-devlet kavramının beşiği olan Avrupa, 21. yüzyılda adım adım federalizmi mi benimseyecek? Yakın bir zamana kadar Avrupa Birliği, ulus-devletlerin esnek bir federasyon çatısı altında birleşmesi projesi gibi gözüküyordu. Bugün ise asıl gidişat ulus-devletlerin yetkilerinin federal merciler kadar bölgesel ve yerel siyasal-idari oluşumlar arasında paylaşılması ve geleneksel merkezî ulusal devletin içinin yavaş yavaş boşalması yönünde gibi görünüyor. Dolayısıyla AB, bütünleşme kadar parçalanmayı da teşvik eden bir dinamik mi bünyesinde barındırıyor? Eğer böyleyse, bir halk veya ulusun birliğini temsil eden devlet çatısı altında iyi kötü oluşturulan ulusal ortaklık ve dayanışma mekanizmalarının yerini ortaya çıkacak daha fazla sayıda rakip siyasal oluşum aynı etkenlikte doldurabilir mi sorusunu sormak gerekir. Milliyetçilikler kapanından kurtulma projesi olarak tanımlanabilecek federal AB hedefinin siyasal-toplumsal cazibesi büyük ölçüde bu sorun için üretilecek çözüm önerilerine, hayata geçirilecek yeni dayanışma ve ortaklık mekanizmalarına bağlı olacak.

Önde gelen AB üyesi devletlerin birçoğu geçtiğimiz son on yılda giderek daha güçlü biçimde gündeme gelen federalizm talepleriyle karşılaştı ve bunlara yanıt vermek zorunda kaldı. İşçi Partisi’nin Tony Blair önderliğinde yeniden iktidara gelmesini izleyen yılda, Britanya’da Avam Kamarası merkezî devletin bazı yetkilerini İskoçya, Galler ve Kuzey İrlanda parlamentolarına devreden (“devolution”) yasayı onayladı. İspanya Krallığıyla “özgür birlik” sözleşmesine 2004’te Bask Parlamentosu milletvekillerinin %51’i evet dedi, ama İspanya Parlamentosu bu statüyü görüşmeyi 2005’in ilk günlerinde reddetti. Buna karşılık, Katalonya Parlamentosunun merkezî devletle ilişkilerini yeniden tanımlayan bir statüyü, ezici çoğunlukla 2005 Sonbaharında kabul etmesinin ardından, gergin bir oturumdan sonra, Cortes bu öneriyi görüşmeyi kabul etti. Bundan birkaç ay önce, İspanyol Parlamentosu, Valencia bölgesinin özerkliğini pekiştiren bir statüyü de görüşmeyi kabul etmişti. Üniter devletin “gayrıciddi” timsali olan İtalya’da da, Kuzey Birliği (Lega Nord), koalisyon hükümetinin küçük ortağı olmasına rağmen, önce İtalyan senatörlerine, ardından İtalyan milletvekillerine, merkezi devletin kimi yetkilerini bölgelere devreden federal içerikli anayasa değişikliğini kabul ettirdi.

Almanya’nın ve Avusturya’nın zaten federal olan siyasal yapıları, bölgelerin daha fazla yetki talebiyle merkezî devletin kapısına dayanmalarını şimdilik gerektirmeyecek biçimde ademi merkeziyetçi. Belçika’da ise, meşrutî monarşi şemsiyesi altında yaşanan fiilî federalizme rağmen, Valonlarla Flamanlar arasındaki rekabet ve çekememezlik, bu ülkenin varlığını neredeyse bir fiksiyona dönüştürmüş durumda. Bugün Brüksel’in AB içinde işgal ettiği olağanüstü konum dışında, Belçika’nın birliğini sağlayan nedir sorusuna verilecek çok başka yanıt yok. Brüksel’in, ne Valon ne Flaman olan üçüncü bir ayrı bölge olarak kabul edilmesine dayalı, pamuk ipliğine bağlı bir denge üzerinde bugün Belçika duruyor.

AB’ye yeni üye olan ülkelerin arasında bölgesel özerklik taleplerinin en fazla sorun yaratma potansiyeli taşıdığı Çekoslavakya, üyelik öncesinde gürültü patırtı yapmadan iki ayrı devlete bölünüp, bu sorunu çözmüştü. İskandinav ülkelerini, Malta, Lüksemburg ve Slovenya gibi küçük nüfuslu ülkeleri ve kendini Hellen devleti olarak tanımlayan Yunanistan’ı bir kenara bırakalım. Kıbrıs’ta da, aşırı milliyetçiler dışında iki kesimde de herkesin kabul ettiği makul çözüm yolu, gevşek bir federalizm. Dolayısıyla önümüzdeki yıllarda AB, derinleşmesine devam etse de etmese de, farklı biçimler altında federalist gelişmelere sahne olacak.

Bugün AB içinde bölgesel özerklik taleplerine karşı en fazla direnen, 19. yüzyılda biçimlenen ulus-devlet yapısına en katı biçimde sahip çıkan ülke, Fransa. O bile, 1982 ademi merkeziyet yasasıyla yerel yönetimlere bazı yetkileri devretmekten, birkaç ilin birleşmesinden oluşan, seçimle oluşan bir parlamentoya ve başkana sahip, irili ufaklı 22 bölge yönetimi kurmaktan geri kalmadı. Bu bölgelerin çoğu coğrafi idari bir bütünlük dışında bir anlam taşımıyorlar. Ama iş hükümetin, “Korsika halkı”nın varlığını tanıyan bir özel statü yasasını parlamentodan geçirmesine gelince, Anayasa mahkemesi yürürlükteki anayasanın “tek bir Fransız halkı”nın varlığını tanıdığını belirterek, yasayı iptal etti.

Bütün bu örnekler arasında, AB’de federalist bir gelecek açısından en fazla dikkat çeken iki gelişme, zengin bölge egoizmi ve zenofobiyle karışık memur ve vergi düşmanlığının sentezini oluşturan İtalya’da, Kuzey Birliği’nin federalist girişimleri ve İspanya’da çok eski bir özerklik geçmişine, ayrı bir dil ve kültür geleneğine ve bunun tanınması için yürütülen mücadele tarihine sahip olan Katalonya Parlamentosu’nun kabul ettiği özerklik yasası. Buna, ETA’nın gölgesi üzerine düştüğü için daha dar bir meşruiyet alanına sahip olan Baskların konfederal İspanya projesini de dahil etmek mümkün. Kendi içlerinde büyük farklar içeren bu federalist girişimlerde, Avrupa’yı ulus-devletlerin değil, halklar ve bölgelerin Avrupa’sı olarak tanımlama eğilimi öne çıkıyor. Bu nedenle yakın tarihe kadar ikircikli biçimde AB’ci olan, AB’nin kurucu ülkelerinin/motorlarının ulusal egemenlikçi kesimlerinde AB’ye sırtını dönme eğilimi güçleniyor.

İTALYA’DA FEDERALİZME DOĞRU

İtalya’da Kuzey Birliğinin koalisyonu bozma şantajlarına sonunda boyun eğen Berlusconi’nin, parlamentoya uzun bir mücadeleden sonra 2005 sonunda kabul ettirdiği anayasa değişikliği, federalizm yönünde kapsamlı bir devlet reformu öngörüyor. Kuzey Birliği’nin lideri Umberto Bossi ile özdeşleşen bu reform, aslında otuz yıldan beri, merkezî devletin yetkilerini adım adım yerel yönetimlere devreden sağ ve sol hükümetlerin politikalarının uzantısında yer alıyor. Dolayısıyla egemenlik haklarının tümünün kağıt üzerinde katı biçimde tek merkezde toplandığı İtalyan üniter devlet yapısının, yasama, yürütme ve yargı haklarının devlet ve bölgeler arasında paylaşıldığı federatif yapıya dönüşümü gündeme yeni giren bir konu değil. Ama Lega’nın siyasal aktivizminin bu süreci hızlandırdığı bir gerçek.

İtalya’da 5’i özel, 15’i olağan statüde olmak üzere 20 bölge var. Aralarında Sicilya ve Sardunya’nın bulunduğu özel statülü bölgeler, 2. Dünya Savaşı sonrasında kuruldular. Diğerleri, 1970’lerde. İtalya’da ilk kez 1972’de bölgeler idari yetkiyle donatıldı ve ademi merkeziyetin Avrupa Topluluğu bünyesinde gündeme gelmesiyle, bölgelere yetki devri 1980’lerde İtalya’da da hızlandı. Bu çerçevede belediyelerin yetkileri de genişletildi. Bugün İtalya’da, en kalabalığı Lombardiya (9 milyon kişi), en küçüğü Val d’Aoste (118.000 kişi) olan 20 bölgenin yanında, 103 il ve 8013 belediye var.

Son anayasa değişikliğine kadar, İtalya’da her bölge kendi statüsünü belirlemek yetkisine sahip olmakla birlikte, bölgelerin hepsi, doğrudan seçimle gelen bir başkan, başkanın atadığı bölge yönetimi (Giunta) ve bölge meclisi ile yönetiliyordu. 1997’de yürürlüğe giren bir kanun değişikliği, devletle yerel yönetimlerin arasındaki yetki paylaşımını yeniden tanımladı. Buna göre, dışişleri, dış ticaret, savunma, ibadet, para, kamu düzeni, yüksek öğrenim, gümrükler gibi alanlarda yetki merkezî devlette kalıyor, geri kalan konular, ilk ve orta eğitim dahil olmak üzere, yerel yönetimlere devrediliyordu. Bu yetkilerin bölge, il ve belediye yönetimleri arasında nasıl paylaşılacağı, bölge yönetiminin takdirine bırakılıyordu. 1997’deki kanun değişikliği, İtalya’ya idarî federalizmi getirdi. Ardından 1999’da yapılan anayasa değişikliği, yerel yönetimlere idarî ve malî konularda daha geniş bir özerklik verdi. Sadece bölgenin değil, il yönetimi başkanı ve belediye başkanının da doğrudan seçimle gelmesini gündeme getirdi. İtalyanlar 2001’de, federalizme gidişi pekiştiren bu anayasa değişikliğini referandumla onayladılar. Referandumda evet diyenlerin oranı yüksekti (%64) ama katılım çok düşüktü (%34).

1990’ların ortasına kadar, bölgelerin malî kaynakları merkezî devletin vergi gelirlerinden onlara aktardığı paylardan oluşuyordu. Yerel yönetimlerin doğrudan topladığı vergilerin bu idarelerin kullandığı toplam kaynak içindeki payı çok azdı. 1996’dan 2001’e kadar, yerel yönetimlerin gelirleri içinde yerel vergilerin oranı sürekli arttı ve 2001’de yerel vergiler yerel yönetimlerin toplam gelirinin %43’ünü oluşturmaya başladı. Bu tarihten sonra, merkezî devletin yerel yönetimlere otomatik olarak mali kaynak transferi yapmasına son verildi. Bunun yerine, merkezî olarak toplanan KDV ve akaryakıt vergilerinden yerel yönetimlere pay dağıtılmaya başlandı.

2005’in son iki ayında, Senato ve ardından Milletvekilleri Meclisi’nde (La Camera dei Deputati) ikinci kez onaylanan anayasa değişikliği, kökü otuz sene öncesine giden yukarıdaki tedrici federalizm sürecinin yeni bir adımını oluşturuyor. Britanya’da Tony Blair hükümetinin İskoç, Galler ve Kuzey İrlanda meclislerine yetki devrini tanımlamak için kullanılan terimi (“process of devolution”) mahsus aynen benimseyen Kuzey Birliği lideri, anayasa değişikliği yasasının da “devolution” olarak adlandırılmasını hükümete kabul ettirdi. İngilizceden ithal edilen bu kelimeyi İtalyanlar İngilizce telaffuzuyla kullanıyorlar. Bu da yasaya, Bossi’nin siyasal iletişim stratejisine uygun bir yabancılaşma etkisi katıyor.

Kuzey Birliği, koalisyon ortağı olduğu Berlusconi hükümetinde, “kurumsal reformlar ve ‘devolution’dan sorumlu bakanlığı” geleneksel olarak kendisinde tutuyor. Kuzey Birliği’nin kurucusu ve tarihî lideri Umberto Bossi’nin, beyin kanaması geçirene kadar hükümetteki görevi bu bakanlıktı. Aktif siyasetten ayrılmak zorunda kalınca, aynı partiden Roberto Calderoli onun yerine geçti ve devolution reformu sürecini yönetti.

Anayasa değişikliği bu kez eğitim, sağlık ve yerel güvenlik konularında bölge yönetimlerine tam yasama yetkisi veriyor. Senato yerini Yerel Özerklikler Bölgesel Meclisine bırakıyor. Bu Meclis ulusal yasama yetkisi yerine, federal yasama yetkisine sahip olacak. Senato’ya Bölgesel Meclis adının verilmesi ve federal yasama yetkisiyle donandırılması, geleneksel üniter idari yapıya getirilen simgesel en büyük darbeyi oluşturuyor. 315 yerine 252 üyeden oluşacak olan bu yeni meclisle Milletvekili Meclisi (onun da üye sayısı biraz azaltılıyor) arasında çıkabilecek ihtilafları, her iki meclisin üyelerinden oluşan, eştemsilli bir karma komisyon çözecek. Değişiklik yürürlüğe girdiğinde, Anayasa mahkemesinin 15 üyesinden beşini bölge meclisleri üyeleri, diğer beşini milletvekilleri seçecek. Bunun yanında, reform cumhurbaşkanının yetkilerini daha da kısarken, başbakana bakanları azletme ve meclisi feshetme yetkisi veriyor.

Sonuçta, eğer referandumda reddedilmezse, 9 Nisan 2006’da yapılacak milletvekili seçimleri sonrasında adım adım yürürlüğe girecek ve 2011’de bütünüyle uygulanacak olan bu reform, bir yandan başbakanın diğer yandan bölge yönetimlerinin yetkilerini arttırırken, parlamento ve hükümet arasında 1948 Anayasasının kurduğu siyasal-idarî güç dengesini, bu kez güçlü başbakan ve güçlü bölge yönetimleri arasına taşıyor.

Hasta haline rağmen, böyle bir “tarihî fırsatı kaçırmanın mümkün olmadığını” beyan ederek, Lega’cıların tabiriyle “hırsız Roma’ya” gidip Senato’da oylamayı izleyen Bossi’ye göre, bu “büyük hamleyi izleyen adım, vergi konusunda federalizm” olacak. Kuzey Birliği içinde ise, on yıl önce ilan edilen Padanya’nın İtalya’dan ayrılması tezini “taktik nedenlerle” askıya alıp, federalizm hedefine sarılan Bossi’nin tavrını eleştiren, bu reformun Bossi’nin 2002’deki önerisinin çok gerisinde kaldığını düşünen ve, ayrılma temasının yanında, bu kez AB ve euro karşıtlığını öne çıkaran güçlü bir azınlık var.

Berlusconi koalisyonunun diğer ayağı olan, post-faşist Ulusal İttifak’ın da, farklı nedenlerle reforma sıcak baktığı söylenemez. Esas seçmen desteğini, Kuzey Birliği’nin “asalak” olarak gördüğü Güney İtalya’dan alan bu partinin önde gelenlerinden Senato başkan yardımcısı Domenico Fisichella, reformu protesto etmek için Ulusal İttifak’tan istifa ederken, aynı partinin diğer üyeleri de başbakanın yetkilerinin arttırılması karşılığında reformu kerhen kabul ettiler. Ulusal İttifak, Mussolini diktatörlüğüne tepki olarak, 1948 Anayasasında yetkileri epey kısılan başbakanlığın yeniden geniş yetkilerle donatılmasını idari reformun en önemli olumlu yanı olarak görüyor.

Sol muhalefet ise, yasanın reddedilmesi için referandum çağrısı hazırlıklarını sürdürürken, yapılanın İtalya’da ulusal dayanışmayı dinamitlemenin ilk etabı olduğunu iddia ediyor. Birlik adı altında oluşan merkez-sol koalisyonun lideri Romano Prodi, “reformun yurttaşlar arasında kabul edilemez farklar yaratacağını ve Cumhuriyetin birliğini tehlikeye atacağını”, reformun bir ayağının İtalya’da başbakan diktatörlüğü rejimi ihdas etmek olduğunu iddia ediyor. Diğer sol ve merkez partileri de, reform uygulanırsa, örneğin sağlık hizmetlerinde zengin İtalya ile fakir İtalya arasındaki farkın büyüyeceğini, veya her yıl federal devlet ve bölge yönetimleri arasında yaşanacak olan mali transfer pazarlıklarının siyasal yaşamı felce uğratacağını iddia ediyorlar. Bir de, Kuzey Birliği’nin ileride siyasal baskısının devam etmesi sonucunda, vergi toplama yetkisinin de bölgelere devredilmesiyle, 19. yüzyılın ikinci yarısında zor bela kurulan İtalyan birliğinin sonunun gelmesi, çok uzak bir ihtimal de olsa, ciddi bir endişe konusu.

Bu olası sakıncaların yanında, ortaya çıkacak olan yerel yönetim bürokrasisinin maliyetinin bugünkü kamu bürokrasisi maliyetini aşması olasılığı var. Bu nedenle anayasa değişikliği liberal çevrelerde bile kuşkuyla karşılandı. İş çevreleri, federalizmin uygulama maliyetinin yüksek, buna karşılık etkinliğinin düşük olması riskinin yüksek olduğunu belirtmekten geri kalmadılar. Sol partilerin hepsi, reformun yoksul Mezzogiorno’yu daha yoksul bırakacağından ve bunun İtalya içi gerilimi daha fazla arttıracağından duydukları endişeyi dile getirdiler. “Anayasayı kurtaralım” komitesinin başına geçen eski cumhurbaşkanı Scalfaro, “İtalya’ya yapılan bu kötülüğü” engellemek için herkesi tüm enerjisiyle referandumda reformun reddedilmesi için çaba göstermeye çağırdı. Anayasa reformu konusunda yapılacak referandumun üzerine gölgesi düşen iki siyasal ucubenin Berlusconi ve Kuzey Birliği’nin tartışmalı meşruiyetleri nedeniyle, İtalya’da şimdilik gerçek bir federalizm tartışması yapılabileceği şüpheli.

LEGA NORD VE KARNAVAL SİYASETİ

“Devolution” yasasının parlamentoda kabul edilmesiyle, yerel seçim başarıları dışında, tarihinin en büyük zaferini elde eden Kuzey Birliğinin ana çekirdeğini, 1982’de kurulan Lombardiya Birliği oluşturuyor. Lombardiya Birliği’ne, 1989’da Veneto, Liguria, Toscana ve Emilie-Romagna’da kurulmuş olan lega’ların katılımı, Lega Nord’u yarattı. Lombardiya Birliği’nin lideri Umberto Bossi, kısa zamanda diğer birliklerin yöneticilerini tasfiye etti.

Yoksul ve yabancı düşmanlığıyla libertaryenizmin sentezi olan bu girişim, İtalya’da Garibaldi’nin önderliğinde gerçekleşen “rissorgiamento”ya karşı, zengin Kuzey’in, yani Lombardiya, Veneto ve Piemonte bölgelerinde yaşayanların geleneksel tepkisini kanalize ediyor. 1989 belediye seçimlerinde %18 oy alan, ardından 1993 yerel seçimlerinde, kuzeydeki seçim bölgelerinde oyunu %30’a kadar çıkaran, Milano ve Venedik’te %50’ye ulaşan Kuzey Birliği, Berlusconi’nin kurduğu “Özgürlük Kutbu” adlı ittifakın 1994 seçimlerini kazanmasının ardından koalisyon hükümetinin en küçük ortağı oldu. Ama birkaç ay içinde büyük ortağıyla anlaşamayıp, hükümeti terk etti ve etnik ayrımcı ve siyasal ayrılıkçı söylemini hızla radikalleştirdi. Umberto Bossi’nin hükümeti hızla terk etmesinin esas nedeni, Berlusconi’nin kendi avlanma sahasında dolaşmaya başladığını ve giderek seçmenini elinden alacağını görmesiydi. Umberto Bossi ve genel olarak Kuzey Birliği bayrağı altında toplanan yerel siyasetçiler, siyasal söylemlerini esas olarak İtalya’da işlerin yürümemesi konusu üzerine kurdukları için, Berlusconi hükümetinin liberal politikalarının da yürümemesi önemliydi.

Kuzey İtalyalıların geleneksel şikayet ve alay konusu olan “terroni” (köylüler), “asalak Güneyliler” ve “hırsız Roma” temalarına, Bossi bu dönemde hızla Kelt rönesansı ve Padanya’nın bağımsızlığı konularını ilave etti. Olmayan bir Padanya efsanesi yarattı ve bu efsaneyi karnaval malzemesi yaparak, kendi özgül siyasal alanına diğer İtalya sağlarının el koyup, seçmen devşirmesini bir dönem engelledi.

Kuzey İtalya’da siyaset sahnesinde adını duyurana kadar, Turing Kulübünün eski memuru, eski şarkıcı ve playboy olarak bilinen, üniversite mezunu olmamasına rağmen üç master diplomasına sahip olduğunu ima eden, kimse hatırlamasa da bir zamanlar dişçi olduğunu savunan Umberto Bossi, herhangi tarihî bir olguya tekabül etmeyen, Po vadisinin isminden türetilen Padanya kelimesi etrafında karnavalımsı siyasal kimlik yaratmakta başarılı oldu. İtalya’nın en verimli vadisi olan Po vadisinin, aynı zamanda dışarıdan gelen atıklarla her geçen gün kirlenip boğulmasını örnek vererek, Padanya’nın da Po Nehri gibi temizlenmesi gerektiğini vurgulamaya başladı. 1996 Mayıs’ında ortaya çıkan Padanya Kurtuluş Komitesi, bir yandan “vaat edilmiş topraklar” diğer yandan “Direniş” temalarını işlemeye başladı. Bossi, aynı yılın yaz aylarında çıktığı Padanya turunu, eylülde Venedik’te yaptığı “Padanya’nın bağımsızlığı” çağrısıyla bitirdi. Bunu Ekim ayında yapılan, herhangi bir anayasal dayanağı olmayan geçici Padanya Parlamentosu seçimleri izledi. Padanya cumhuriyeti bayrağı, yarı folklorik yarı siyasal bir simge olarak İtalya’nın kuzey kentlerinde tek tük görülmeye başladı. Sadece Kuzey Birliği miletvekilleri ve senatörlerinden oluşan Padanya parlamentosunun ve hükümetinin yanında, Kuzey Birliği’nin gösterilerinde güvenliği sağlayan gönüllü ve profesyonellerden oluşan “Padanya silahsız ordusu”nun mensupları, “Yeşil Gömlekliler”, yemyeşil üniformaları içinde Kuzey Birliğinin gösterilerine “renk katmaya” başladılar. Padanya Cumhuriyeti’nin bayrağına ise, yeşil renkli bir Kelt güneşi yerleşti.

Umberto Bossi’nin bağımsızlık söylevi, Quebec’in bağımsızlık ilanının İtalyancaya adapte edilmiş bir versiyonuydu. Benimsediği siyasal tavrı, Fransız komiği Coluche tarzıyla karnaval geleneğinin sentezi olarak değerlendirmek mümkün.[1] Bossi’nin siyasal iletişiminin merkezinde, İtalyan siyasal sınıfının neredeyse tümünün Temiz Eller operasyonu sonrasında yaşadığı büyük prestij kaybının yarattığı boşluğu doldurma stratejisi yer alıyor. Lega Nord lideri, magazinel haber peşinde koşan medyada çarpıcı sloganlar, abartılı ifadeler ve gösterişli girişimlerle seçim gücünün çok üstünde bir yer işgal etmeyi iyi beceriyor. Bunun yanında, federalizm fikrinin İtalya içinde giderek yaygınlaşması ve sıradanlaşmasını dikkate alarak, siyasal farkını korumak için Padanya temasını ve ayrılık fikrini doğrudan veya dolaylı biçimde gündemde tutmaya sürekli özen gösteriyor. Esas olarak tüccar, esnaf, zanaatkar, KOBİ patronu ve biraz da işçiden oluşan Kuzey Birliğinin seçmen tabanı, gerçek bir Padanya bağımsızlığının kendilerine mal olacak bedelini gayet iyi ölçtükleri için, Bossi ve partisini gerçekten bağımsızlık elde edecek bir lider olarak değil, kadim nefretlerini kusan bir boşalma aracı, ama aynı zamanda zengin egoizminin federalizm yolundaki sözcüsü olarak görüp, benimsediler.

ZENGİN EGOİZMİ, IRKÇILIK VE LİBERTARYENİZMİ

Umberto Bossi, 1998’de Milano’da yaptığı bir konuşmada, “faşizm ve komünizmin birleşiminden oluşan, saldırgan İtalyan milliyetçiliğiyle”, “Padan ülkesinin barışçı cemaatçi yurtseverliği” arasındaki farkı uzun uzun anlatmaya çalışırken, arkasında hem Gandhi’nin portresi hem de eli mızraklı Ortaçağ şövalyelerinin resmi yer alıyordu. Bir yandan Kelt şamanlarını yücelten, “Roma kolonyalizmi”nin bağlaşığı olarak Vatikan’a karşı eleştirel bir tavır alan Bossi’nin “barışçı direniş” çağrısını dinlemeyen birkaç Lega militanın giriştikleri, çocukça silahlı eylemler, kan dökmeden ama küçük hapis cezalarıyla sonuçlandı. Kuzey Birliği’nin popüler olduğu kahvelerde, bu “masum” eylemler hapisle cezalandırılırken, “Roma’da rüşveti çuvallarla taşıyanların” serbest dolaşmasının eleştirilmesi, Lega’ya yönelik halk sempatisinin canlı kalmasını sağlıyordu.

Avrupa Birliği 2000’lere kadar, Kuzey Birliği’nin güçlü temalarından biriydi. Kendilerini kültürel olarak “has Avrupalı” gören Kuzeyliler, AB’yi “halklar Avrupa”sının bir ön aşaması olarak değerlendiriyorlardı. AB’nin seçmen kitlesinde eski cazibesini kaybetmesi ve İtalya’nın euro sistemine girmesinin yarattığı yeni mali disiplinden şikayet edenlerinin sesini yükseltmesini fırsat bilen Umberto Bossi, 2003’ten itibaren bu kez AB aleyhtarı bir tavır geliştirmeye başladı. Örneğin Avrupa Anayasası’nın Fransa ve Hollanda’da referandumla reddedilmesini izleyen günlerde, hastalığı nedeniyle 15 aydır uzak kaldığı seçmenlerine bir ortaçağ dekoru içinde hitap ederken, “Avrupa’nın başarısız olacağını biliyordum” diye başlayıp, ardından “Çin tekstili ve ayakkabılarının İtalya’yı işgal etmesine karşı gümrük kotaları koymanın acil gerekliliğini” dile getiriyordu. Dünya Ticaret Örgütü’nün kurallarını değiştirmeyi savunurken, diğer yandan da “küçük esnaf ve üreticiyi öldüren euro’ya ve çocuk pornografisini yasallaştırmak isteyen iflas etmiş Avrupa’ya hızla hayır demenin” zamanı geldiğini haykırıyordu. Avrupa çocuk pornografisinin nasıl, nerede yasallaştırdığını elbette bilen pek yok ama çığırtkan popülizm tam da bu değil mi? Kuzey İtalyalıların İtalyan devleti hakkındaki olumsuz yargılarının yeni nesnesi artık AB olmuştu.

Berlusconi hükümetinin üç Lega’lı bakanından biri olan, Çalışma Bakanı Maroni, “Avrupa’nın demokratik olmayan yönetimini” şiddetle eleştirip, “Komisyon’un halk tarafından seçilmesi” talebini dile getirmekte gecikmedi. Maroni’ye göre, komisyonun üyelerini doğrudan halk seçmezse, “Avrupa’nın yegane hükümeti Avrupa Merkez Bankası olmaya devam edecek”ti. Ama Avrupa Komisyonu’nun üyelerinin halk tarafından seçilmesinin, üye devletlerin elindeki meşruiyeti büyük ölçüde yok edeceğini, bunun bağımsız bir AB hükümeti kurmak anlamına geldiğini Lega önderleri dile getirmemeye özen gösterdiler. “Devolution” yasasının Bossi ile birlikte mimarı olan, İdari Reform Bakanı Calderoli de, bunun ardından hızını alamayıp, lirete dönmek için referandum yapılmasını talep etti. Bu arada Lega militanları, üzerinde Lombardiya diyalektinde “cincentmilalire” (500 bin liret yani 2500 euro) yazılı fotokopiyle çoğaltılmış banknotları elden ele dolaştırmaya başlamışlardı. Lega, Padanya’da lirete dönülmesini değil, yeni bir paraya, “neuro”ya geçilmesini savunuyor!

Kuzey Birliği kendine yeni düşman olarak “çokuluslu şirketler, insan tacirleri ve parababalarının Avrupasını” seçerken, kadim temalarını da ihmal etmiyor elbette. Bunların içinde üç tema, birbirini tamamlayarak, Lega’ya yabancı ve memur düşmanı, popülist küçük esnaf partisi niteliğini canlı tutuyor.

Birinci tema, Güney’in tembel ahalisini vergileriyle besleyen Kuzey’in çalışkan ve namuslu halkı motifini işliyor. Lega çevresinden insanların yazdıkları yazılarda, yaptıkları konuşmalarda en fazla işlenen tema, 20. yüzyılın ikinci yarısında “çalışkan Kuzey İtalya’dan tembel, sahtekar ve mafyacı Mezzogiorno’ya akan para” konusu. Bunun yanında, İtalya’da devlet memurlarının çoğunun Güneyli olması, devlete karşı şüpheciliğin hatta devlet aleyhtarlığı geleneğinin çok güçlü biçimde var olduğu bu ülkede, devleti temsil eden kurumların, “iki asalağın”, yani Roma ile Mezzogiorno’nun izdivacından doğmuş ucubeler olduğu kanısının Kuzey’de canlı biçimde yerleşmesine yol açtı. Devletin beceriksizliği ve savurganlığıyla Güneylinin “tembellik, namussuzluk ve hödüklüğü”nün ironik ifadeleri, Kuzeylilerin günlük dillerinde onyıllardan beri yer alıyor. Örneğin, “Kuzeyliler fabrikalarda, Güneyliler postanelerde” sloganıyla ifade edilen bu tepkiyi, Lega 1980’lerden itibaren gösterişli biçimde dile getirmeye başladı. Orduda subayların sadece %15’inin, valilerin ise yalnız %10’nun Kuzeyli olduğu türünden dökümler bu dönemde daha fazla ifade edildi. Üstelik kendini Kuzeyli olarak tanımlayan bir İtalyan için Güneyli İtalyalının sadece huyu değil, aksanı da farklı olduğu için, “iki İtalya” arasındaki fark, örf ve adetin ötesinde, neredeyse bir dil farkı olarak ifade edilebiliyordu. Lega Nord, egemen ahlak normları açısından makbul olmayan bu tahayyül dünyasının üzerindeki ahlaki baskının kalkması ve kamuoyunda, açık biçimde ifade edilir hale gelmesini sağladı.

İkinci tema olan “hırsız Roma retoriği, İtalyan Birliği’nin kuruluşunun üzerinden bir buçuk yüzyıla yakın bir zaman geçmesine rağmen İtalyan devletine karşı hâlâ güçlü bir güven ve saygı yaratamamış oluşundan kaynaklanıyor. Avrupa’da devlet aleyhtarı toplumsal geleneğin en yaygın olduğu ülke olan İtalya’da, devletin beceriksizliği ve savurganlığı, kamu hizmetlerinin düzensizliği ve başıboşluğu, sol dahil, herkesin hemfikir olduğu konulardan biri, belki yeganesidir. Lega, bu konuda geleneksel günlük şikayetten biraz daha fazlasını yaptı. Önce ayrılıkçılık bayrağını sallayıp, sonra federalizm talebini benimseyerek, “bu devleti” cezalandırma beklentisinin somutlaşmasını sağladı.

Üçüncü tema, 1990’larda artan biçimde Lega söyleminde öne çıkan, yabancı düşmanlığı. Son Berlusconi hükümetinin Adalet Bakanı, Lega üyesi milletvekili Roberto Castelli, 2005 Ekiminin son günlerinde, sahibinin Silvio Berlusconi’nin kardeşinin olduğu Il Giornale’e gazetesinde yayımlanan söyleşisinde, bugünkü “göçmen işgalini” Roma İmparatorluğunun çöküşüyle karşılaştırıyordu.

“Bu barbar dalgası karşısında, Roma medeniyeti olduğu yerde çöktü... Bugün de, Batı medeniyeti kendine özgü nedenlerle bunalımda ve sol, küreselleşmeyi, geleneksel ailenin dağılmasını, eşcinselliği ve göçmen işçilere kapıların açılmasını savunarak, bu medeniyete nihai darbeyi vurmaya hazırlanıyor.”

Adalet Bakanı, aynı söyleşide, “genellikle kültürel melezlikle atbaşı gittiği için, etnik melezliğe de şiddetle karşı olduğunu” belirtiyordu.

“Barbarlar bizi istila edecek” teması günlük Legacı muhabbetinin ana konularından birini günümüzde oluşturuyor. Kuzey Birliği içinde, radikal ayrılıkçı eğilimin başını çeken Erminio Boso, 1996’da, bu istilaya karşı “zencileri askerî kargo uçaklarına doldurup, ülkelerine geri yollamayı” öneriyordu. Bugün ise, Kuzey Birliği önde gelenleri, “Afrika’dan yeniden başlayan istila dalgasından” dem vuruyorlar. İma edilen eski istila, Kartacalılarınki!

2001’den sonra yaşanan yeni “medeniyetler savaşı” ortamında ise, Kuzey Birliği’nin sözcüleri “barbarlara” yeni kıyafetlerini giydirmekte gecikmediler. Umberto Bossi, Temmuz 2005’te, “geleneksel Padanya festivalinde”, Po nehrinden aldığı suları Po’nun kaynağına dökerken, onun yerine bakan olan Calderoli, “bir medeniyetler çatışması karşısında değiliz, çünkü İslam bir medeniyeti temsil etmiyor” sözleriyle bu “ulvi ânı” taçlandırıyordu. Bossi’yi protesto etmek için penceresine büyük bir İtalyan bayrağı asan bir Venedikliye, Calderoli şu “ince” yanıtı veriyordu: “Madam, bugün Lega burada olduğu için bu bayrağı rahatlıkla pencerenize asabiliyorsunuz. Yarın sol iktidara geldiğinde, asabileceğiniz yegane bayrak, hilâlin bayrağı olacaktır.”

Kuzey Birliği sözcüleri ve sempatizanları, Arnavutlara, Afrikalılara ve Müslümanlara karşı kullandıkları aşırı ırkçı temaların yanında, özellikle yeni AB ülkelerinden gelen göçmenlere karşı da yabancı düşmanı temaları işliyorlar. Yakın tarihe kadar esas olarak AB dışı göçmen dalgasından şikayet ederlerken, son zamanlarda, AB’nin belli bölgelerinden, özellikle Romanya’dan gelenlere karşı gelişen, biraz utangaç (ne de olsa beyaz, Latin ve Hıristiyanlar) ırkçı bir tepkinin öne çıktığı görülüyor.

Yabancı istilasının İtalyan medeniyetini yavaş yavaş ve içeriden bozup, yok edeceğini iddia eden Lega’cılar için, bu çöküşün en anlamlı göstergelerinden birisi, İnternazionale Milano’nun durumu. 23 Kasım’da Şampiyonlar Ligi’nde Çek takımına karşı çıkan ilk onbirin hepsinin yabancı olması, Lega liderlerinin şimşeklerini bu “kozmopolit” kulübün üzerine çekti. Maçın ertesi günü Padania gazetesi, bu haberi “Inter’in yüzkarası” manşetiyle birinci sayfadan veriyor ve “Calcio’da Babil kulesi yaratmanın bu sporun sonu olduğunu” iddia ediyordu. İnter’in antrenörünün, ardından sahibinin bu durumun hem futbol hem de Inter için doğal olduğunu belirten açıklamalarının yanında, Lega’cılara karşı en güçlü yanıt, İnter taraftarları adına, Lega’nın koalisyon ortağı post-faşist Allianza Nationale’nin yöneticilerinden birinden geldi: “Bir scudetto’yu kazanmak için, her şeyi kabul etmeye hazırım. Takımın onbir kaçak göçmenden oluşmasını bile!”

Buna rağmen Lega’nın çığırtkanlığı, “devolution” konusunda olduğu gibi, bu konuda da bütünüyle etkisiz kalmamış olacak ki, İtalyan Olimpiyat Komitesi başkanı, izleyen günlerde, gelecek sezonda “takımların en az yüzde elli İtalyan veya İtalya’da yetişmiş oyuncudan oluşması için” önlem almayı düşündüklerini belirtmek gereği duydu.

Lega Nord, İtalyan siyasal yaşamında marjinal ama son tahlilde etkili parti rolünü ustalıkla oynuyor ve tüm karnavalımsı girişimleri içinde, önerilerinin bir kısmının olağanlaşmasını sağlıyor. Bunun yanında, iktisaden liberal ve siyaseten otoriter Berlusconi siyasetine koçbaşılık yapma işlevi görmeye devam ediyor. Lega Nord, özünde birbirini gayet iyi tamamlayan bu iki işlevi yerine getirmek için, vergi alan devlete radikal düşmanlığın ağır bastığı libertaryen gelenekle, yabancıya karşı kapalı, kendi kültür ve yaşam tarzına bütünüyle hayran, yoksulluğu tembellikle eş gören dünya görüşünün bir sentezini temsil etmenin esnekliğini kullanıyor.

ULUS-DEVLETİN DÖNÜŞÜM LABORATUVARI

Bugün İtalya, federal devletle üniter devlet arasında yer alan idari yapısı nedeniyle, ulus-devletlerin dönüşümü açısından önemli bir laboratuvar işlevi görüyor.[2] Ulusal birliğini geç sağlayan bu ülkede, dil temelli bir etnik sorun yok, ama yerel ağızlara, hatta diyalektlere bağlı bir bölgesel aidiyet güçlü olarak var. Sadece yerel diyalekti konuşanların oranı düşük olmasına rağmen (% 6), resmî İtalyancanın yanında yerel diyalekti de günlük yaşamlarında kullanmaya devam edenlerin oranı yüksek: %52. Örneğin bu son oran, Fransa’da sadece %6! Buna bölgesel gelişmişlik farkları ve yukarıda ele alınan “devlet sorunu” eklendiğinde, ulusal kimlik zafiyeti ve devletin bütünleyicilik eksiği sorunları tüm ağırlığı içinde ortaya çıkıyor. Bunun önemli bir sonucu, İtalya’da yerel kimliklerin güçlü, ulusal kimliğin göreli zayıf olması ve yurttaş sorumluluğunun sınırlı kalması. Ulusal kimliğin zayıf kalmasındaki nedenlerden biri, 2. Dünya Savaşı sonrası İtalyasında, faşizmin aşırı vurgu yaptığı ulus kavramının büyük bir meşruiyet kaybına uğramış olması. Yeni Cumhuriyetin iki güçlü partisi olan Hıristiyan Demokratlar ve Komünistler, “ulusal” partiler olmalarına rağmen ulusallığa değil, bir yandan evrensel değerlere diğer yandan da çok güçlü biçimde kök saldıkları bölge olgusuna -buna memleket pathosu diyebiliriz- vurgu yaptılar.[3] Bu nedenle, 1948 Anayasasıyla ortaya çıkan rejimin varoluş bunalımına girdiği 1990 başlarında, bölge veya “memleket”, devletin ve siyasal sistemin meşruiyet kaybının yarattığı boşluğu doldurdu. Lega Nord’un İtalyan siyasal yaşamının ortasına bir çığ gibi düşmesinin bir nedeni bu. Bu meşruiyet bunalımı sırasında, özellikle Kuzey bölgesinde “memleket” olgusuna sahip çıkmak, “Temiz Eller” operasyonuyla ipliği pazara dökülmüş geleneksel siyasi parti sistemi ve devletle araya mesafe koymak demekti.

Dolayısıyla toplam İtalyan seçmen nüfusu içinde, en başarılı döneminde %10’dan fazla oy alamamış olan, son seçimlerde oy oranı %5’e gerileyen Kuzey Birliği vakasını, İtalya’da varlığı halen güçlü biçimde hissedilen, Kuzey’le Güney ve devletle yurttaş arasındaki iki yarılmayla ve bunun bir tezahürü olan ulusal kimlik zafiyetiyle açıklamak, salt zengin egoizmiyle açıklamaktan daha doğru.

Kuzey Birliği’nin siyasal temalarında zaman zaman ortaya çıkan büyük kaymalar, hatta değişiklikler de bunun bir göstergesi. Sonuçta Lega için federalizm talebi de bu yarılmaların ve kimlik kırılmalarının bir beklentiye dönüşmüş halini ifade ediyor. Bu nedenle diğer siyasal partiler federalizm fikrine yaklaştıkça, Lega önderleri üç büyük bölgeden oluşan konfederasyon fikrini, hatta mitolojik bir ayrılma projesini gündeme getirmek ihtiyacı duyuyorlar. Lega için, federasyon kendi başına bir proje değil. Esas proje, devletle ve geleneksel siyasal partilerle dalaşma konusu yaratmak. Diğerleri AB yanlısı oldukları zaman, Lega’nın AB düşmanı bir retorik geliştirmesi gerekiyor. Bu nedenle, Kuzey’in İtalya’da AB ile iktisadi olarak en fazla entegre olmuş bölge olması çelişkisini göğüslemek için, “euro belası” motifine sarılıyor.

Kuzey’de ayrılıkçı söylemin 1990 başlarındaki etkisini artık gösterememesinin en önemli nedeni, Avrupa’nın iktisadi ve parasal birliğinin derinleşmesi oldu. İtalya’da bu entegrasyondan Kuzeyin küçük ve orta işletmeleri en fazla yararlandılar. Bu nedenle Umberto Bossi, maceracı politikalara Kuzey orta sınıfının hiç de sıcak bakmamaya başladığının farkında olarak, Lega’nın sonuç alıcı siyasal manevrasını devlet reformu üzerine oturtmaya ve bu konuda Berlusconi ile ittifakı sürdürmeye özel önem verdi. Koalisyonun en küçük partisi olarak en önemli reformu gerçekleştirmiş olmanın meşruiyetini, 2006 seçimlerinde Kuzey’de oya tahvil etmeyi umut ediyor. Sol partilerin girişimiyle reformun referandumda reddedilmesi olasılığı, Bossi için tercih edilir bir durum bile oluşturuyor. Bu sayede, eğer sağlığı el verir, siyaset sahnesinde kalmaya devam ederse, önümüzdeki dönemde de, yeni hamleler yapmaya, yeni temalar bulmaya gerek duymadan, “satılmış siyasal partiler, kokuşmuş siyasetçi sınıfı ve köhne devlet kurumları” karşısında “namuslu, çalışkan, vergisini veren” Kuzey insanının mağduriyetinin temsilcisi rolünü oynamaya devam edebilecek.

Kuzey Birliği’nin kavisli siyasal çizgisini, tüm AB üyesi ülkelerde olduğu gibi, İtalya’da da AB’nin siyasal ve iktisadi coğrafya üzerinde yarattığı büyük etkinin bir tezahürü olarak ele almak da doğru olur. Avrupa Birliği, paradoksal biçimde, bugüne kadar İtalya’da hem Kuzey-Güney çelişkisinin sürekli güncellenmesine katkıda bulunurken, diğer taraftan da bu ikilemin görelileşmesine yol açmaktan geri kalmadı. AB’nin uzun vadeli gelişme projeksiyonlarında “Latin yayı” olarak tanımlanan ve “Renan Avrupası”na çok güçlü biçimde bağlanan iktisadi gelişme bölgesinin aşağı ucu, İtalya’nın kuzeyini kapsıyor. Güney ise, Avrupa’nın karikatürümsü bir çevresi olarak betimlenen “doğu Akdeniz” çemberine yerleştiriliyor. Bu çerçevede, “hızlı uyum” kapasitesi, “kaynakların etken kullanımı” ve benzeri normları benimseyen AB teknokratlarının önümüzdeki dönemde İtalya’nın güneyine Kuzey Birliği gözlükleriyle bakmaları da güçlü bir ihtimal. Dolayısıyla, bugüne kadar bölgesel uyum politikaları çerçevesinde AB’den önemli kaynak desteği alan Mezzogiorno’nun, yeni üye ülkelerin pastanın paylaşımına ortak olmaları nedeniyle, sadece Kuzeyliler tarafından değil, AB teknokratları tarafından da kötü örnek olarak gösterilmeye başlanması, İtalya’da bu kez Güney’den gelen yeni ve farklı bir Avrupa karşıtı dalganın ortaya çıkmasına neden olabilir. Bu durumda, Kuzeylilerin yeniden AB’ye sarılmaları ve Avrupa Birliği’nin Kuzey-Güney kutuplaşmasında farklı bir aktör olması ihtimal dahilinde.

İtalya’da, Lega Nord’un ayrılıkçı cazibesi gücünü kaybederken, yarattığı gürültü içinde federalizm konusunda birkaç büyük adım atıldı. Zaten 1990’lardan beri, Avrupa Birliği’nde bölge ve kent çiftinin merkezî devlete karşı artan gücüne verilen en anlamlı örnek, İtalya’daki gelişmeler olmaya başlamıştı. Son anayasa değişikliği konusunda yapılması muhtemel referandumun sonucu, neredeyse yarım yüzyıldır İtalya’da devam eden devletin meşruiyet krizi gölgesinde federalizme tedrici geçiş deneyiminin kaderini belirleyecek.

KATALAN FEDERALİZMİNİN TARİHİ

İtalya’da yaşanan yapısal bunalım devletin kurumsal kimliğinin meşruiyet zaafından kaynaklanırken, İspanya’da ise sorunun önemli bir kaynağı, kendini üst-kimlik olarak gören İspanyol kimliğini İspanya’daki diğer kültürel kimlikleri Kastilyalılık olarak tanımlayıp, kendileriyle aynı seviyede yer alması gereken bir kimlik olarak kabul etmelerinden kaynaklanıyor. “İspanyol kimliği altında ulusal birlik” İspanya’da hep sorunlu oldu. Katalanlar hep Katalanca, Basklar hep Baskca konuştular. Galiçya’dan, Katalonya’dan veya Bask bölgesinden bakınca, İspanyolluk Kastilyanca’nın ve “mağrur Kastilyalıların” tahakkümü olarak algılandı. Buna karşı, yerel kimliğin inatla korunması, bir tür tarihî varoluş misyonu olarak kabul edildi. İspanya’da geçtiğimiz yıl yeniden alevlenen federalizm tartışmasında, Katalonya örneği, silahlı mücadele yolu seçilmeden yürütülen bir mücadele olduğu için, Bask özerkçiliği ve ayrılıkçılığından daha fazla dikkatleri üzerinde topluyor.

Bugün Katalonya’nın dışında, Valencia ve Balear özerk bölgelerinde, Andorra’da, Fransız Katalonyasında, Aragon bölgesinin doğu kesiminde ve Sardunya adasında küçük bir bölgede de Katalanca konuşuluyor. 10. yüzyıl civarında Latinceden farklılaşmaya başlayan bu dilin yanında, Katalonya 9. yüzyıldan itibaren boy göstermeye başlayan bir tarihî ve kültürel oluşumu ifade ediyor. Lega Nord’un 1990’larda icat ettiği ettiği Padanya’dan farklı olarak, tarihî kökleri bin yıl öncesine kadar giden bir siyasal ve kültürel kimlik ve bunun tanınması için aralıksız yürütülmüş bir mücadele geleneği söz konusu Katalonya’da.

Barcelona ve Aragon kontluklarının birleşmesinden ortaya çıkan ve daha sonra Majorca Adası ve Valencia’yı da bünyesine alan siyasal oluşum, hem toprak büyüklüğü hem de ticari olarak 13. yüzyılda gücünün zirvesine ulaştı. 15. yüzyılda ise, yaşanan iç savaş (1462-1472) ve salgın hastalıklarla yıpranan Katalonya, 1474’de Aragon Kralı Ferdinand’la Kastilya Kraliçesi Isabella’nın evlenmelerinden doğan İspanya’nın bir parçası oldu. İspanya tahtı, özerkliğini ve kendine özgü kurumlarını koruyan bu iki oluşumun birliği olmaya devam etti. Katalonya’da 1640’da İspanyol devletinin vergi politikasına karşı başlayan köylü ayaklanması, Barcelona’nın isyancıların eline geçmesi ve Katalonya’nın İspanya’dan ayrılıp Fransa’ya bağlanması girişimi, dokuz yıl sonra Pirene Antlaşması’yla son buldu. Bu anlaşmaya göre, halen olduğu gibi, kuzey Katalonya Fransa’ya bağlandı. Katalonya’nın geri kalanı İspanya tahtında kaldı ama kendi özerk kurumlarını korudu. Habsburg sülalesinin yerine kimin geçeceği konusunda çıkan çatışmada, Katalonya Avusturya hanedanının tarafında yer aldı, fakat Veraset Savaşlarını rakip Bourbon hanedanı kazandı. Bu nedenle yeni hanedanlığın kurulduğu 1714’ten itibaren Katalonya özerkliğini ve kendine özgü kurumlarını kaybetti.

19. yüzyılda İspanya’nın sanayi olarak en gelişmiş bölgesi olan Katalonya’nın başkenti, bu dönemde anarşist-federalist fikirlerin, ayaklanmaların kentiydi. Kastilya ve Aragonla arasındaki gelişmişlik farkını 20. yüzyıl başında daha da arttıran Katalanlar, 1914-1923 arasında Katalonya Mancomunitat’ı adı altında yaşadıkları modernleşme deneyimiyle, bazı devlet yetkilerinin kendilerine devredilmesi ve bir hukuki varlık olarak yeniden tanınmanın ilk adımlarını attılar. II. Cumhuriyet 1931’de ilan edildiğinde, Katalonya’da belediye seçimlerini Katalonya Cumhuriyetçi Bağımsızlık Partisi (ERC) ve Katalonya Sosyalist Birliği (USC) koalisyonu kazandı. Bu seçim başarısı, cumhuriyetçi, federal ve sol nitelikleri birleştiren İspanya’da o dönem esas olarak Katalonya’ya özgü bir siyasal tavrın da zaferiydi. Belediye seçimlerini izleyen günlerde ERC, biraz aceleci biçimde “Katalanya Cumhuriyeti”nin kurulduğunu ilan etti ama Madrid’deki geçici cumhuriyetçi hükümet, buna yanıt olarak orduyu Barcelona’ya yolladı. Bağımsızlık teşebbüsü başarısızlıkla sonuçlanan Katalanlara Cumhuriyetçi hükümet, eski bir Katalan kurumunun adıyla anılacak olan özerklik statüsünü, Generalitat’ı önerdiler. Katalanlar yeni statüyü 1931 Ağustos’unda referandumla kabul ettiler. Ne var ki İspanyol parlamentosu bu özerklik statüsünü anayasaya uygun hale getirmek için ciddi bir değişikliğe tabi tuttuktan sonra onayladı. Katalan bağımsızlıkçılarının şiddetle karşı çıkmasına rağmen, yeni statü “Katalonya’yı İspanyol devleti içinde özerk bir bölge” olarak tanımlıyor ve Generalitat bu bölgenin temsil kurumu haline geliyordu. Kastilyanca ve Katalanca, birlikte resmî dil oluyorlardı. İspanyol devleti, ulusal savunma, uluslararası ilişkiler, gümrükler, vergi, para ve banka konularında yetkiyi elinde tutuyor, Generalitat ise, medeni hukukla ve Katalonya’nın idari yönetimiyle ilgili tüm konularda yetki sahibi oluyordu. Bunun yanında özerk eğitim kurumları da açabilecek, yerel vergiler toplayabilecek ve adli hizmetleri doğrudan yönetebilecekti. Aynı dönemde Basklar da benzer bir özerklik statüsü elde ettiler.

1939’da Franco’nun başını çektiği milliyetçi-faşist ayaklanma başarıyla sonuçlanıp, Cumhuriyet lağvedildikten sonra, Katalan ve Baskların özerkliğine son verildi. Özerk kurumlar kapatıldı ve bu iki bölge üzerinde çok ağır bir baskı rejimi uygulandı. Katalan dilinin konuşulması yasaklandı, Katalan elitleri yurtdışına kaçmak zorunda kaldılar ve sürgünde Katalan hükümetini yaşatmaya çalıştılar. Franco rejimine en ağır bedellerden birini ödeyen Katalan ve Bask halklarının “özgürlük ve özerklik” talebi, zaman içinde İspanya’da anti-Frankist muhalefetin genel talebi haline dönüştü. Bu dönemde Barcelona’nın ünlü futbol klübü FC Barcelona’nın maçları, özellikle Madrid’in takımı Real Madrid’le yaşanan rekabet, Katalan kimliğinin en canlı biçimde ifade edildiği anlardan biri oldu.[4]

General Franco’nun 1975’te ölümünü izleyen “demokrasiye geçiş” döneminin başarıyla sonuçlanmasında anahtar girişimlerden birisi, Katalan ve Bask bölgelerine özerkliklerinin yeniden verilmesiydi. Yeniden kurulan parlamenter monarşi rejiminde, sol cumhuriyetçiler ve demokrat sağ arasındaki anlaşma, sadece bu iki bölgeye 1939’da kaybettiklerini geri vermekle kalmıyor, İspanya’da 17 özerk bölge kuruyordu. Her bölgenin özerklik hakları biraz farklı olmakla beraber, yeni idari yapılanma bölgelere sağlık, eğitim, kamu düzeni konusunda kısmi özerklikler veriyor, eğer varsa o bölgede konuşulan dili, Kastilyancanın yanında yerel resmî dil olarak kabul ediyordu. Yeni anayasanın kabul edilmesinin ardından, 1979’da yürürlüğe giren yeni Katalonya statüsü, Generalitat’ı yeniden kurdu ve Katalonya’yı “kendine özgü bir dili olan bir milliyet” olarak tanımadı. Buna karşılık, 1932’de Katalonya’nın elde ettiği, vergi yetkisi ve yargı özerkliği gibi bazı özerklik hakları yeni statüde yer almıyordu.

FEDERALİZME “İKİNCİ

GEÇİŞ DÖNEMİ” STRATEJİSİ

1978 Anayasası, Katalonya veya Bask bölgelerini, “İspanya’yı oluşturan milliyetlerden biri” olarak tanımlıyordu, fakat Katalan ve Bask seçmenlerinin büyük bir çoğunlukla oyladıkları 1932 statüsüne geri dönüş tasarısını Adolfo Suarez hükümeti kabul etmekten kaçındı. Bu statünün sol partilere bölgede büyük bir güç vermesinden çekindiği gibi, Franco rejimi taraftarlarının bu gelişmeyi bahane ederek yeni bir darbe girişiminde bulunmasından da korkuyordu. Suarez’in bulduğu ara formül, Generalitat’ı yeniden kurup, başına sürgündeki Katalonya başkanı Tarradellas’ı getirmek oldu.

1978 Anayasasıyla yürürlüğe giren 17 bölgeli yeni idari-siyasal yapı, Franco rejiminin katı merkeziyetçiliğine son verip, İspanya’da ademi merkeziyetin kapısını açıyor ama aynı zamanda Basklar, Galiçyalılar ve Katalanların federalizm taleplerini genelleşmiş ademi merkeziyet rejimi içinde boğuyordu. En azından, Katalonya’da ve Bask bölgesinde egemen algılama tarzı buydu. Bu nedenle, bu bölgelerde milliyetçiler, 1978’in tanıdığı hakları “birinci geçiş dönemi hakları” olarak adlandırdılar ve “ikinci geçiş” olarak tanımlanan, federal hakların tanınması talebinin gündemde kalmasına özen gösterdiler. 1981 darbe girişimi savuşturulduktan ve İspanya AB’ye 1985’te üye olup, parlamenter demokrasi rejimi güçlü biçimde yerleştikten sonra “ikinci geçiş dönemi” talepleri daha fazla dile getirilmeye başlandı. Şiddet yöntemini reddetmeyen ayrılıkçı Bask hareketleri, ilk başta “ikinci geçişi” tam ayrılık hedefine varmak için ulaşılması gerekli bir ara merhale olarak algıladı. Ama ETA örneğinde görüldüğü gibi, teröre dönüşen şiddet politikasına yöneldikçe, ne birinci ne de ikinci geçiş dönemine herhangi bir meşruiyet atfetmemeye başladılar. Mücadeleleri örgütle İspanyol devleti arasındaki bir kan davası haline dönüştü.

Franco döneminde olduğu gibi, Franco sonrasında da Katalan hareketleri şiddet yoluna başvurmadılar. Katalonya’nın bağımsızlığını savunan tarihî parti ERC, şiddet yöntemlerine savrulmaktan kendini korudu. Bütün Katalan partileri bu konuda hemfikir olarak, Katalonya’da Katalan kimliğinin güçlendirilmesi politikasını radikal biçimde hayata geçirilmesi stratejisini benimsediler. Bu nedenle, 1979 kanunuyla kurulan Katalonya Özerk Yönetimi, o tarihten itibaren, Katalancanın resmî dil olarak kullanımı ve yaygın bir eğitim dili olması yönünde bir dizi karar aldı. 1983’te yürürlüğe giren “Katalanya’da dilin normalleşmesi kanunu” ve bunu izleyen otuzdan fazla kararnameyle Kastilyanca karşısında yerel dilin sürekli gerilemesine son veren yönetim, 1998’de yürürlüğe koyduğu “dil politikası kanunu” ile bu kez Katalanca’nın özendirilmesi girişimlerini devreye soktu. Bu iradeci dil politikası sayesinde, günümüzde Katalanca, Baskça veya Andaluzca’dan çok daha yaygın biçimde kullanılıyor. Bugün dil konusunda Katalonya’da atılacak daha fazla yeni adım yok gibi. Bu da, Katalonyalılık üzerinden siyaset yapmaya devam eden hareketleri, “ikinci geçiş” dönemini, yani ademi merkeziyetten federalizme dönüştürülmesi aşamasını gündeme getirmeye zorluyor.

Baskların federalizm taleplerini, ETA umacısını işaret ederek daha rahatlıkla savuşturan İspanyol ulusunun bölünmez birliği fikrini savunan kesimler, Katalonya’nın taleplerini savuşturmakta daha büyük zorluk çekiyorlar. Bask Özerk Yönetiminin 25 Ekim 2003’te, %51 oy oranıyla kabul ettiği, İspanya devleti ile “özgür ortaklık” tesis eden, “karma, çokuluslu ve asimetrik bir devletin gelişmesine” çağrıda bulunan, dolayısıyla Bask bölgesinin egemenlik haklarını haiz olmasını öngören bir tür Bask anayasasını, Cortes 2005 Şubat ayında görüşmeye açmayı reddetmekte zorlanmadı.[5] Bask Özerk Yönetimi başkanı Juan José Ibarretxe’nin adıyla anılan bu tasarı, Bask bölgesinin AB ile doğrudan ilişki kurmasını ve bu çerçevede, İspanya ile siyasal bağlarını devam ettirip ettirmeme konusunda özgür karar verme hakkına sürekli sahip olmasını öngörüyordu. Bask Ulusal Partisi (PNV), İspanyol Parlamentosu’nun bu öneriyi reddetmesinin ardından, Nisan 2005’te yapılan yerel seçimlerde önemli bir oy kaybına uğramasına rağmen, ETA ile ilişkileri nedeniyle yasadışı ilan edilen Herri Batasuna ile bu konuda açık işbirliğini sürdürmeye devam etti.

Buna karşılık Cortes, Katalonya Özerk Yönetiminin 2005 Eylül’ünde üçte ikiyi aşan bir çoğunlukla (135 temsilciden 120’si evet dedi) onayladığı yeni özerklik yasasını görüşmeyi 146’ya karşı 197 oyla kabul etti ve anayasa komisyonuna havale etti. Halbuki 227 maddeden oluşan ve bir anayasa havası taşıyan, Katalanların temel haklarını tanımlayan, adalet, vergi, eğitim, göçmen sorunları, tarım, spor, medeni hukuk, taşıma gibi konuların sadece Katalonya yönetiminin sorumluluğunda olduğunu iddia eden bu statünün bütünü ele alındığında, öngörülen özerkliğin Ibarretxe planında dile getirilen “İspanya ile özgür birleşme” planına çok yakın bir çizgide yer aldığı söylenebilir. Metnin giriş bölümünde, Katalonya, “yurttaşlarının halk olarak geleceklerini belirleme görevleri olan bir millet” olarak tanımlanıyor. Statünün ilk maddesinde yer alan cümle kısa ve açık: “Katalonya bir ulustur.”

Federalizm projesine şiddetle tepki gösteren muhafazakar Halkçı Parti sözcülerine göre, Katalonya Özerk Yönetimi’nin sunduğu tasarı Ibarretxe planından iki nedenden dolayı çok daha tehlikeli. Birinci neden, Bask ayrılıkçılığının terör eylemleriyle kaybettiği meşruiyete Katalanların sahip olmalarından kaynaklanıyor. Gerçekten de, Basklara özgü olarak addedilen “aşırıcılığın” bu kez Katalanlar tarafından dile getirmesinin yarattığı şaşkınlık muhafazakar İspanya’nın ortasına bir bomba gibi düştü. İkinci neden, Basklılarınkinden gene farklı olarak, Katalanların tasarısının İspanyol Sosyalist Partisi’nin lideri, başbakan Zapatero’nun en önemli seçim vaatlerinden biri olduğu için, iktidar desteğini arkasına alması.

Zapatero, 2004 milletvekili seçimleri öncesinde, seçimi kazanma ihtimalinin çok düşük gözüktüğü bir dönemde, 1979’da yürürlüğe giren Katalonya Özerk Yönetimi temel yasasını değiştiren bir yasanın Katalonya Parlamentosu’nda üçte iki çoğunluğu elde etmesi durumunda, Cortes’te bunun görüşülmesini kabul ettirme sözü vermişti. 2003 yılında ERC’in yeni statü projesini, Bask bölgesinde PNV ile neredeyse eş zamanlı olarak ortaya atmasının ardından, 23 yıldan beri Katalonya’yı yöneten milliyetçi sağ koalisyonun (Convergencia i Unio) ve Generalitat’a başkanlık yapan Jordi Pujol, aynı yıl yapılan seçimleri Katalancı bir sol koalisyon karşısında kaybetti. Pujol, 1979 statüsünü tartışma konusu yapmadan, önce Sosyalist Partisi hükümetini (1993-1996) ardından Halkçı Parti hükümetini (1996-2000) destekleyerek, Katalonya’yı İspanya’da siyasal istikrarın yerleşmesi konusunda anahtar güç haline getirmişti. Ama 2003 seçimlerini Katalonya’da ilk kez bağımsızlıkçılar, yeşiller, komünistler ve sosyalistlerden oluşan sol ittifak, 1979 statüsünün değişmesi etrafında oluşan bir platformla kazandı.

2003 ortasında, bir yıl sonraki milletvekili seçimlerini Anzar’ın Halkçı Partisi’ne karşı kazanma şansı az gözüken Zapatero, Kasım 2003’te Katalan sol koalisyonun yeni özerklik statüsünü desteklemek ve seçim ittifakını bölgesel talepler üzerine inşa etmeye karar verdi. Böylece, halkın tepkisine karşı İspanya’yı Irak savaşına sokan Anzar’ın “vatanperverlikçi İspanyolculuğu”na[6] karşı, “demokratik ve çoğul İspanya” projesini ete kemiğe büründürmeyi amaçlıyordu. Madrid suikastını bir dezenformasyon aracı haline getirip, seçimlerin arefesinde ETA üzerinden, bölgeciliğe kara çalmaya çalışan Aznar’ın taktiği son anda geri tepince, Zapatero beklenmedik biçimde Meclis’te göreli çoğunluğu elde etti. Katalonya Parlamentosunda oluşan sol koalisyonun Cortes’deki temsilcilerinin desteğiyle hükümeti kurdu. Katalonya’daki sol koalisyonun ulusal versiyonu halen Cortes’de Zapatero hükümetinin çoğunluğa sahip olmasını sağlıyor. Katalonya özerklik statüsüne iyi gözle bakmayanlar ise, İspanya’yı karıştıracak bu girişimin esas sorumlusunun, kazanma ümidi olmadığı için bol keseden seçim vaadinde bulunan Zapatero olduğunu her fırsatta tekrar etmekten geri kalmıyorlar.

Zapatero’nun bu tavrını sadece seçim ittifakını genişletmek için aceleyle verilmiş taktik bir söze indirgemek büyük bir yanlış olur. Zapatero, İspanya’yı oluşturan halkların kendi kendilerini yönetmelerinin sağlanmasının ve bunların kimliklerinin tanınmasının, bölgeleri daha da hareketlendirip İspanya’ya yeni bir dinamizm kazandıracak yararlı bir girişim olduğunu iddia ediyor. Katalonya’nın bir “ulusal kimliği” olduğunu ve bunun tanınmasının, İspanya’yı “herkesin ulusu” olarak tanımlayan anayasaya aykırı olmadığını iddia ediyor. Yeni statü, Zapatero’ya göre, “çoğul bir İspanya yaratmak için çok önemli bir fırsat” sunuyor. Bu nedenle, statünün Katalonya parlamentosunda oylanmış halini ne bütünüyle reddetmek, ne de olduğu gibi kabul etmek yerine, “son derece güçlü olan Katalan kimliğinin tanınması iradesini” anayasanın ikinci maddesine uyumlu hale getirecek değişikliklere doğru yönlendirmenin vaat ettiği açılımların altını çiziyor. Söz konusu anayasa maddesi, “bütün İspanyolların ortak ve bölünmez vatanı olan İspanyol ulusunun bölünmez birliği”ni ilan ediyor. Bunun yanında, merkezî devlet vergilerinin ortadan kalkmasını ve yargının tüm kademelerinde özerkliğin uygulanmasının (Katalanya’nın önerisinde bir Katalan Yargıtay’ı kurulması da var) eşitlik ilkelerine aykırı olduğunu belirtiyor.

Katalonya Parlamentosu’nun, İspanya anayasında “milliyet” olarak tanımlanan kimliklerinin bundan böyle “millet” mertebesine yükseltilmesi girişimi Zapatero’nun partisi içinde bile çok ciddi direnişle karşılaştı. Örneğin İspanyol Sosyalist Partisi’nin ve Andaluzya bölgesinin başkanlıklarını birlikte yürüten Manuel Chaves, “Katalan projesiyle hemfikir olmadığını” açıkça ifade etti. Aynı partinin önde gelenlerinden, Savunma Bakanı José Bono, “milliyetçiliğin bir kabile nostaljisinden başka bir şey olmadığına” inandığını her fırsatta dile getiriyor. Sosyalist Partili Meclis anayasa komisyonu başkanına göre de, statünün Katalonya’da oylanan hali anayasa ile çelişkili.

Katalonya statüsüne kendi partisi içinde dile getirilen tepkileri dikkate alan Zapatero, komisyonda millet kelimesinden farklı en az sekiz kelime arasında seçim yapacak kadar İspanyolca’nın zengin olduğunu hatırlattı. Böylece 2006 Nisan’ına kadar sürecek son derece gergin bir tartışma İspanya’da başladı. Sosyalist Partisi sözcülerinin hepsi, Meclis Anayasa Komisyonu’nda önerinin İspanyollar arasında hak eşitliğini sağlayacak ve pazarın birliğini güvence altına alacak değişikliklere tabi tutulması gerektiğini dile getiriyorlar. Bunun yanında, sigorta şirketlerinin ve tasarruf sandıklarının yöneticileri, özellikle Katalonya’nın simgelerinden biri olan Caixa’nın yöneticileri de, mali alanda bölgeselleşmenin İspanyol mali yapısını kırılganlaştırma tehlikesi taşıdığını ısrarla dile getiriyorlar. En son tehdit ise, İspanyol milliyetçisi çevrelerin Katalonya’ya özgü tüketim mallarını, en başta ünlü hafif gazlı beyaz şaraplarını boykot etme çağrısı oldu.

Bu tavra karşı, Zapatero hükümetini destekleyen Katalonya Cumhuriyetçi Bağımsızlık partisi (Esquerra Republicana de Catalunya, ERC), Estatut’un belli başlı maddelerinin İspanyol Parlamentosu tarafından değiştirilmesi durumunda, bunu kabul etmeyeceğini ve koalisyona desteğe son verebileceğini ilan etti. Buna karşılık parti genel sekreteri Katalonya’da iktidar koalisyonunu böyle bir durumda bozmaya niyetleri olmadığını da ilave etmekten kaçınmadı.

Dil kullanımı ile ilgili talep edilecek yeni bir konunun hemen hemen kalmadığı Katalonya’da, 2005 ilkbaharında gerçekleşen genel seçimlerde, Bask Ulusal Partisi’nin Bask bölgesinde yaşadığı seçim yenilgisinin tersine, büyük bir ilerleme kaydeden ERC’in genel sekreteri Josep-Lluis Carod-Rovira, Katalonya Parlamentosu’nun % 90’a yakın bir çoğunlukla oyladığı yasayı Cortes’in kabul etmemesinin, Zapatero’nun kullandığı “çoğul İspanya” sloganının içi boş olduğunu göstereceğini belirtiyor. Baskların yeni statü metni Bask Parlamentosu’nda sadece %51 çoğunlukla kabul edildiği için Cortes’in bunu reddettiğini söyleyen Rovira’ya göre, Katalonya’nın önerisinin kabul edilmesi Bask sorununda yaşanan şiddetin sona ermesi için önemli bir adım olacak. Bağımsızlıkçı lider, Katalonyalıların bir ulusal sorunu olmadığını, sorunun İspanya’nın ulus tanımında bulunduğunu ifade ettikten sonra, aslında kendi sorunlarının devletlerinin olmamasında yattığını belirtiyor. “Katalonya bir ulus ise, o zaman İspanya nedir?” sorusuna yanıtı ise oldukça muğlak. Daha ılımlı bir tavır benimseyen Katalan sosyalistlerinin bu soruya verdikleri yanıtlardan biri, İspanyolluğun İspanya’yı oluşturan “ulusların ulusu” olması. O zaman akla hemen, Avrupa’ya ne kalıyor sorusu elbette geliyor. Roviro ise, İspanya’nın içinde yatan temel arzunun merkeziyetçi, farklılıklara kapalı bir yapı olduğunu, içinde bulunduğumuz zamanların ise liberal, çoğul varoluşu öngördüğünü belirtmekle yetiniyor. Ama haldeki duruma bakınca, bağımsızlıkçı liderin hâlâ 1975 öncesi İspanya’sını tarif ettiği, bugünkü İspanya’nın somut durumunu tarif etmediğini düşünmek mümkün.

ERC’in katı tavrı, 2006 başında Zapatero’yu yeni ittifak arayışlarına itti. Zaten Halkçı Parti’nin, Katalonya statüsü konusunda ipleri son derece germesinin bir nedeni, bu yolla Zapatero’nun koalisyon desteğini yıpratma arayışı. Buna karşılık, ılımlı Katalan milliyetçileriyle diyalogu derinleştiren Zapatero, Estatut üzerinde yapılacak değişiklikler konusunda genel bir anlaşmaya varıldığını, yeni metinde Katalanların “millet olma hissi”nin vurgulanacağını gayrıresmi kanallardan medyaya ulaştırdı.

Katalanları başlı başına bir ulus olarak tanıyıp tanımamanın yanında, federalizm konusunda en önemli konu, vergi toplama hakkının kime ait olduğunun belirlenmesi oluşturuyor. Yeni statü, tüm vergilerin Katalonya yönetimi tarafından toplanmasını ve bunların bir kısmının Katalonya’da gerçekleştirdiği hizmetler karşılığı ve diğer bölgelerle dayanışma amacıyla merkezî devlete aktarılmasını öneriyor. Bu önlem, “millet mi milliyet mi?” tartışması kadar, belki ondan daha fazla, Katalan Parlamentosu’nun federalizmi bile değil, konfederalizmi savunduğunu gösteriyor. Katalanların yaptıkları ince ve karışık hesaplara göre, İspanya’da 1979’da yürürlüğe giren mali-idari yapı, zengin bölgeleri daha ağır vergilendirirken, zengin bölgelere diğer bölgelerden daha az kamu yatırımı yapılmasına yol açıyor. Katalanlar, özellikle Madrid’in ve diğer bölgelerin yararlandıkları altyapı modernleşmesi yatırımlarının kendi “memleketlerine” de yapılmamasından şiddetle yakınıyorlar. Sanayi faaliyetinin bir bölümünü küresel rekabet karşısında kaybetmeye başlayan Katalonya’nın, rekabet gücünün göreli zayıflığının bir nedeninin bu altyapı konusundaki göreli azgelişmişlik olduğuna inanıyorlar.

Bu noktada, Lega Nord’un Güneylileri aşağı gören söylemine benzetilmesi yanlış olan, zengin bölge bilincinin kadim ulusal kimlik tanınması bilinciyle buluşmasının yarattığı, “verdiğim kadarını isterim” tavrını buluyoruz. Bazı Katalan araştırmacıların iddia ettiğine göre, Katalonya’nın kişi başına birincil GSYİH’sı İspanya ortalamasının üstünde yer alırken, bundan vergiler ve yoksul özerk bölgelere yapılan transferler düşülüp, İspanyol devletinin Katalonya’da yaptığı yatırımlar ilave edildiğinde, Katalonya’da kişi başına gelir, İspanya ortalamasının altında kalıyor.[7]

Benzer vergi toplama ayrıcalıkları daha önce Bask ve Navarra bölgelerine tanınmış olsa da, İspanyol devletinin yaptığı yatırım ve harcama katkısı kadar Katalonya’nın merkezî devlet bütçesine vergi transferi yapması önerisi, İspanyol sağının tümünde ve solun bir kesiminde daha büyük bir endişe ile karşılandı. Zapatero’nun 2005 Ocak sonunda ılımlı sağ Bask milliyetçileriyle vardığı ve ERC’nin karşı çıktığı anlaşma taslağında, Katalonya’nın topladığı vergilerin yarısına doğrudan sahip olması öngörülüyor.

Katalanlık tanımı ve vergi konularında, ılımlı Katalan milliyetçileriyle Zapatero’nun anlaşmaya varması, önümüzdeki dönemde İspanyol siyasal yelpazesinin de değişibileceğine işaret ediyor. Bu anlaşmayı onaylamayan ERC’nin yerine, koalisyona Katalan milliyetçilerini almaya hazırlanan Zapatero’nun girişimi, Halkçı Parti merkez teşkilatının Katalonya şubesini örgütten atma, onların da toplu halde partiden istifa restleşmesi aşamasında şimdilik. Halkçı Parti lideri Mariano Rajoy, Katalunya statüsünün bir anayasa değişikliği önerisi olarak parlamentoya getirilmemesi durumunda erken seçimler yapılmasını talep ediyor. Böyle bir anayasa değişikliği, Cortes’de üçte iki çoğunluk gerektirdiği için, Halkçı Partinin desteğine muhtaç olacak. Halkçı Parti, statü bir anayasa reformu olarak parlamentoya sunulmazsa, Zapatero’nun, İspanyol siyasal partileri arasında Franco’nun ölümü sonrası oluşturulan ve önemli reformların partiler arası uzlaşma ile gerçekleşmesine dayanan “anayasal anlaşma”nın ihlal edilmiş olacağını iddia ediyor.

YENİ ESTATUT’UN TETİKLEDİĞİ FRANCO HAYALETİ

Katalonya özerkliği tartışması, İspanya’da federalizmi gündeme getirerek, tarihe karıştığı zannedilen bazı tepkilerin de tetiklenmesine yol açtı. 28 Şubat 1981’de İspanyol Parlamentosu’nu basan bir avuç Francocu subayın darbe teşebbüsüne karşı çıkarak, darbenin bertaraf edilmesine büyük yardımı dokunan ve İspanya’da demokratik rejimin istikrara kavuşmasını sağlayan kral Juan Carlos, yıl sonunda bir askerî törende yaptığı konuşmada “ulusun parçalanamaz birliği”ne atıfta bulunmak ihtiyacı hissetti. Bunu İspanya Silahlı Kuvvetlerinin ikinci adamı general José Manuel Aguado Mena’nın, emekliliğine üç aydan az bir zaman kala yaptığı konuşma izledi. Aguado, 6 Ocak’ta Sevilla’da, geleneksel Askerî Yortu (Pascua Militar) kutlamaları vesilesiyle subaylara yaptığı bu konuşmada, “son aylarda birliklere yaptığı ziyaretlerde, kumanda heyetlerinin iki nedenden dolayı endişeli olduklarını gördüğünü” belirtip, bunların “terörizm ve İspanya’nın birliği” konuları olduğunun altını çizdi. “Bu ikinci endişe konusu, Katalonya statüsü [parlamentoya] sunulduğundan beri açık hale geldi” dedikten sonra, “görevimiz bu statünün kabul edilmesinin yaratacağı vahim sonuçlara dikkat çekmektir” diye ilave edip, “Anayasa’nın, hiçbir özerklik statüsünün aşamayacağı bir dizi sınır getirdiğini” hatırlattı. Ardından da, önce görevden alınması ve ev hapsine çarptırılması, ardından ordudan uzaklaştırılmasına yol açan cümleyi sarf etti:

“Bu sınırlar aşılırsa, ki şükürler olsun şimdilik böyle bir şey söz konusu değil, o zaman Anayasa’nın sekizinci maddesi yürürlüğe girer... Bu maddeye göre, ‘Kara, Deniz ve Hava ordularından oluşan Silahlı Kuvvetlerin görevi, İspanya’nın bağımsızlığını ve egemenliğini güvence altına almak ve toprak bütünlüğünü ve anayasal düzenini korumaktır’ (..) Unutmayın ki, Anayasayı korumak ve korutmak konusunda yemin ettik veya söz verdik. Biz, askerler için, her yemin veya verilen her söz bir şeref meselesidir.”

Konuşmasının siyasal çevrelerde yarattığı çok büyük tepki karşısında generalin savunma çizgisi, tehdit ifadeleri içermeye devam ediyordu:

“Askerler siyasi yorumlarda bulunmamalıdır (..) ama tehlikelere işaret etmek bizim görevimizdir; özerk bir bölgede, kendi dilinin öğrenilmesinin bir zorunluluk olması talebi, silahlı kuvvetleri bu bölgenin kaderini ele almak zorunda bırakacak abartılı bir taleptir.”

Aynı gün, bu kez Madrid’de, Juan Carlos’un önünde yapılan törende konuşan İçişleri Bakanı José Bono ise, askerî darbe ve iç savaşların artık İspanya’da bütünüyle tarihe karıştığını iddia etmek ihtiyacı duyuyordu. İspanyol basınına göre, Mena’nın konuşmasını yaptığı günün akşamı, Genelkurmay Başkanı kendi yardımcısının tutuklanmasını talep etti ve ertesi günü İçişleri Bakanı Bono hemen bu talebi yerine getirdi.

Bu tutuklamanın ardından, sağ partilerin de eleştirmekte gecikmediği general Mena’nın girişiminin, şahsi bir çıkış olduğu, ordu hiyerarşisinin tavrını yansıtmadığı kanısı yaygın. Katalan La Vanguardia gazetesinin, gergin bir tartışma arefesinde, “demokrasinin, askerî mahfillerin dışında yer alan, kendine ait bir siyasal tartışma alanına sahip olduğunu” hatırlatmak için José Bono’nun ivedilikle ve şiddetli biçimde generali cezalandırdığını iddia ederken, aslında muhafazakar çevrelerde başka benzer girişim hazırlıklarının olabileceğini de ima ediyordu. Nitekim olay biraz yatışır gibi olduktan sonra, muhafazakâr ABC gazetesinin köşe yazarlarından de Prada, “gösterişi sevmeyen bir vatansever olan general Mena’nın, sadece anayasal düzeninin temel ilkelerini hatırlattığı için, tüm siyasal güçlerin alkışları ve silah arkadaşlarının alçakça suskunluğu eşliğinde hakarete uğradığını” belirtip, Mena’nın cezalandırılmasını, “kendine İspanyol diyen herkesin bundan utanç duyması istenmesi” olarak yorumlamaktan geri kalmadı.

İspanyol milliyetçilerini harekete geçme çağrısına verilen en çarpıcı yanıt, İspanya’nın Fas kıyılarındaki iki koloni kentinden biri olan Mellila’da yayımlanan bir gazetede, 1981 darbesinin başı albay Tejero imzasıyla 24 Ocak’ta yayımlanan bir mektuptu. Hapisten 1996 yılında çıkan Tejero, Halkçı Parti’nin talebini benimsiyor ve Estatut konusunda bütün İspanya’da bir referandum yapılmasını istiyordu.[8] Halkçı Parti, Tejero’nun girişimini onaylamadığını ilan etmekte gecikmese de, bu mektubun yayımlanmasından bir gün sonra Yüksek Mahkeme başkanı, yargı tarafsızlığı ilkesini bir kenara bırakıp, Estatut konusundaki büyük çekincelerini dile getirmekten kaçınmadı. Ertesi gün ise, İspanya’nın önde gelen muhafazakar kanaat önderleri, “İspanyol ulusunu savunma vakfı”nın kurulduğunu ilan edip, “tüm yurtsever direnişçileri İspanyol sokaklarını doldurmaya” çağıran bir bildiri yayımladılar.

Komisyonda üzerinde anlaşmaya varılan değişiklik önerilerini içeren haliyle Katalonya statüsünün görüşülmesine 6 Şubat’ta İspanyol parlamentosunda başlanacak. ERC’in yeterince federalist bulmadığı için karşı oy verme ihtimali olan, Halkçı Parti’nin ise “federalizm canavarını” uygulamaya sokarak, İspanya’nın birliğini dinamitlediği için karşı oy vermesi neredeyse kesin olan bu yeni statünün, İspanyol Parlamentosu’nda onaylandıktan sonra Katalonya’da referandumla kabul edilmesi gerekecek. İspanyol milletvekilleri ve senatörlerinin, Katalonya Özerk Yönetiminin kabul ettiği projeyi çok fazla budamaları, özellikle vergi ve yargıda radikal özerklik önlemlerini fazla törpülemeleri, bölgesel basının, yerel sosyal, kültürel ve sportif kuruluşların, hatta dinî kuruluşların çok büyük bir şevkle destekledikleri Katalan kimliğinin ve özerkliğinin tanınması talebinin daha da radikalleşmesine yol açma ihtimali az değil. Buna karşılık, törpülenmenin çok hafif olması durumunda ise, önce İspanyol Sosyalist Partisi’nin bölünmesi, ardından Zapatero hükümetinin düşmesi ve İspanya’nın ciddi bir siyasal bunalıma sürüklenmesi tehlikesi de var.

Cortes’deki tartışmalarının sonucu ne olursa olsun, İspanya’da federalizm perpspektifi iç savaş ve diktatörlük dönemlerinin acı hatırasını, kimilerine göre de tatlı nostaljisini canlandıracak. Ama Katalonya örneğinin, bütün bunlara rağmen, Bask özerkçiliği/ayrılıkçılığına nazaran içerdiği çok önemli farkın da bu vesileyle daha iyi değerlendirilmesine vesile olacak. Bu fark, kültürel-siyasal kimlik tanınma mücadelesinin şiddete başvurmadan da verilebileceğine, hatta bu yolla elde edilecek sonucun daha güvenli ve daha sağlıklı olacağına işaret ediyor. Bu anlamda, Bask sorunun çözümü büyük ölçüde Katalonya’dan geçiyor.

KOMŞUDAKİ ENDİŞE

Cortes’te yapılacak oylama, sadece İspanya’nın siyasal geleceğini değil, ademi merkeziyet, yerindenlik, bölgesellik ve çoğul kimlikler ilkelerinin günümüzde AB yaklaşımı içinde egemen olmasının da yeniden değerlendirilmesine yol açacak. Bu açıdan Katalonya statüsü konusundaki gelişmeleri en yakından izleyen ülke, tarihî Katalonya’nın bir bölgesi sınırları içinde yer alan Fransa. Fransa’da kamuoyu, Katalonya Özerk Yönetiminin yeni başkanı, eski Barcelona Belediye Başkanı Maragall’ı aşırı-milliyetçi olarak tanımlamakta pek tereddüt etmiyor. Fransız Dışişleri Bakanlığı, Katalonya Özerk Yönetimi ile hangi seviyede ve ne tür bir ilişki kurması gerektiğini halen belirleyebilmiş değil. Bu ikircikli tavrın bir nedeni, Katalonya statüsü tartışmaları nedeniyle Zapatero hükümetinin düşmesi endişesi. Muhafazakâr sağ Aznar hükümetine kıyasla, AB politikaları konusunda çok daha yakın işbirliği içinde olduğu bu sol müttefikini Fransız sağ hükümeti kaybetmek istemiyor. Ama bu endişenin esas nedeni, Katalonya özerkliğinin, yani şiddet yoluna hiç baş vurmadan hedefine doğru ilerleyen özerklik projesinin, Korsika’da sergilenen şiddet nedeniyle Fransa’da kamuoyunda meşru yankı uyandırmakta zorlanan bölgesel özerklik taleplerini yeniden canlandırması endişesi.

Barcelona’da yeni Estatut’un oylanmasını izleyen günlerde, Fransa’nın İspanya sınırındaki illeri kapsayan bölgede, Katalan Blok’u adını taşıyan ve 2002’de kurulan bir siyasal girişim, merkezi Perpignan kenti olan 460.000 nüfuslu, Kuzey Katalonya adını taşıyan bir bölge kurulması ve devletin yetkilerini bu bölgeye devretmesini öneren bir “Katalan statüsü” yayımladı. Kurulması talep edilen bölgeye devredilmesi talep edilen yetkiler, iktisat, kamu kaynakları, turizm, kimlik ve biraz ırkçı/milliyetçi bir tını taşıyan “Katalan dayanışması” alanlarını içeriyor. Metinde, “Katalan Blok’unun (Bloc Català) Fransa’da, diğer tarihi bölgeler için olduğu gibi, bir Katalan tartışması başlatmak” istediği ama “Katalan Blok’unun aklı ve yüzü geçmişte olan bir parti olmadığı” belirtiliyor. Siyasal alanda ses duyurma ihtimali yakın vadede pek ihtimal dahilinde olmayan bu girişimin, üniter Fransız ulusu fikri taraftarlarını huzursuz kılacak yanı, Statü projesini içeren broşürün kapağında yer alan slogan: “Avrupa ilerliyor, Fransa tereddüt ediyor...Fem una Regió!” Gerçekten de, AB’nin federalizm yolunda ilerlediğini görüp, AB projesinden tereddüt etme eğilimi Fransa’da güçleniyor.

YENİ FEDERALİZM ZENGİN EGOİZMİ Mİ?

Vergi ve yabancı düşmanı, “başkalarının” yoksulluğuna duyarsız, büyük ölçüde apolitik orta sınıf tepkisinden güç alan İtalya’da, Kuzey Birliği’nin gayrı ciddi niteliklerini bir haslet olarak kullandığı Padanya projesiyle, uzun tarihi mücadelesi içinde Katalan milliyetçiliğinin savunduğu özerklik projesi arasında, ilk elde “zengin egoizmi temelinde oluşan federalist hareketler” benzerliği kurmak mümkün. Bu, bütünüyle yanlış bir benzerlik değil elbette. Bu cephesiyle ele alınca, bu benzerliğe İspanya’nın diğer zengin bölgesi olan Baskların federalizm talepleri de dahil edilebilir. Ne var ki İtalyan örneğinde aşırı derecede belirgin olan bu zengin egoizmi, Katalonya konusunda kısmen çehre değiştiriyor. İtalya’da zengin Kuzey’in tembel Güneylilere, hırsız siyasetçilere ve müsrif Roma’ya karşı duydukları tepki, Katalonya’ya gelince İspanya’da muhafazakâr sağın temsil ettiği “mağrur ve sömürgeci” merkeziyetçi devlet anlayışına ve bunun tarihsel uygulamalarına karşı duyulan bir tepkiye dönüşüyor. Lega Nord’un Bossi’nin konjonktürel değerlendirmelerine göre sıklet noktası sık değişen programı ne kadar otoritaryen ve “liberteryen” ise ve yakın tarihte AB karşıtı bir söylem benimseyebilmişse, 2005 sonbaharında Katalonya Parlamentosu’nun onayladığı Estatut bir o kadar dayanışma, sürdürülür kalkınma ve insan haklarını öne çıkaran, AB projesine sıkı sıkıya sahip çıkan bir içeriğe sahip. Ayrıca, sadece siyasi yetki paylaşımı ve özerk bölge kurumlarının işleyişini öngören “Bask Ülkesi Topluluğunun Siyasal Statüsü” başlığını taşıyan ve Cortes’in tartışmayı reddettiği metin gibi, federalist projesinin meşruiyetini AB projesinden aldığını her fırsatta beyan ediyor. Buna karşılık, salt siyasal ilkeleri ve idari yapılanmayı içeren, iktisadi ve sosyal konularda bir şey söylememeyi tercih eden Bask önerisinden farklı olarak, Katalanların önerdiği proje, sol eğilimli iktisadi ve sosyal politika ilkelerini de içeren kapsamlı bir program içeriğine de sahip. Baskların önerisinin merkez sağ eğilimli Bask Ulusal Partisi’nce hazırlandığını, Katalanların projesinin ise Katalan sol partiler ittifakının kaleminden çıktığı bu fark vesilesiyle hemen belli oluyor.

Bu farklı örnekler dikkate alındığında, yeni federalizm akımının sadece zengin egoizminin bir tezahürü olduğunu söylemek mümkün değil. Buna karşılık, çok farklı saikler ve ifadeler altında da olsa, bunların hepsi yeni bir milliyetçilik ifadesini, bölge veya memleket milliyetçiliği olarak içinde taşıyor. Bunların bazılarının, örneğin Katalonya milliyetçiliğinin çokkültürlülük ve çokkimliklilik arayışları içine kanalize olmaları, yeni bir çokulusluluk versiyonunun türetilmesi koşuluyla mümkün. İspanya başbakanı Zapatero bunu “çoğul ulus” projesi olarak adlandırıyor. İspanyollukla, başta dil olmak üzere, kültürel mesafesi çok daha büyük olan, bütünüyle kendine özgü bir dil üzerinden kurulan bir mutlak özgüllükle kimliğini tarif eden Basklar ise, bu “çoğul ulus” projesine şimdilik daha uzak duruyorlar.

Lega Nord’un gürültücü protestoculuğu içinde, büyük ölçüde düşünmeden kendini içinde bulduğu federalizm projesiyle, İspanya’da bugün yaşanan federalizm tartışmaları arasındaki en önemli fark, içerikten ziyade, bu tartışmaların oluşturduğu siyasal kamplaşmalarda yatıyor. İspanya’da solun hepsi olmasa da önemli bir bölümü federal gidişatı desteklerken, İtalya’da federalizm bayrağını Berlusconi ve Bossi ellerinde tutuyor. Buna karşılık sol koalisyon federalizm yönünde yapılan anayasa değişikliğinin referandumda reddedilmesi mücadelesine sarılıyor. Bu tespitten hareket edip, İspanya’da sol olan tavır, İtalya’da sağ oluyor diye safdil bir yorum yapmamak için, İtalya’daki federalizmin idari-mali bir federalizm boyutuyla sınırlı kaldığını (bu anlamda zengin bölgelerin federalizmi savunduğunu), İspanya’da ise federalizmin esas ekseninin farklı ulusal kimlik tanınması taleplerine kadar varan kültürel kimlik tanınması politikaları olduğunu hatırlamakta yarar var. Ayrıca unutmamak gerekir ki federalist projenin liberal-muhafazakâr sağ versiyonuyla ve demokratik, dayanışmacı, sol versiyonları, ulus-devlet kavramı ve milliyetçilik boy gösterdiğinden beri hep var oldular. Sonuçta bu iki yaklaşım, AB’nin geleceği konusunda Avrupa’da yaşanan siyasal çatışmayı da özetlemiyor mu?