Anasayfa > Birikim Arşiv > 202 - Şubat 2006 > Milliyetçilik Çıkmazından Çıkış Var mı?

Milliyetçilik Çıkmazından Çıkış Var mı?

Roni Margulies | (Sayı : 202 - Şubat 2006)

Her yıl 1 Mayıs gösterilerinde, bir önceki yıl ve ondan önceki yıl gördüğüm sahneye tekrar tanık olur ve tekrar hayret ile öfke arası bir hisse kapılırım. Koca bir kortej, elinde kocaman Türk bayraklarıyla caddede yerini alır. Gün, uluslararası işçi günüdür; kortej, İşçi Partisi adını taşıyan bir partinin kortejidir. Sonra, her zaman yaptığım gibi, gösterinin kenarından bir uçtan bir uca yürürüm. Türk bayraklarının dalgalandığı birkaç kortej daha vardır. Bunlar da Türk-İş’e, Türkiye İşçi Sendikaları Konfederasyonu’na bağlı bazı sendikaların kortejleridir.

Denebilir ki, burada şaşılacak, öfkelenecek bir durum yok; alt tarafı, sözü geçen parti Doğu Perinçek’in İşçi Partisi, sendika ise Türk-İş. Biri artık faşistlerle birlikte gösteriler düzenleyen, orduyu ‘göreve’ davet eden, kantarın topuzunu tümüyle kaçırmış bir parti; diğeri de Amerikalılar tarafından 1950’lerde kurulduğundan beri ‘sarı’ olduğu iddia edilen bir sendika.

TÜRK SOLU, KEMALİZM, STALİNİZM VE MİLLİYETÇİLİK

Keşke Türk solunun onulmaz milliyetçiliğini bu kadar kolay açıklayabilsek, bir partiyle bir sendikanın sırtına yükleyip kurtulabilsek. Heyhat, bu kadar kolay değil. Türk solunda, “İşçi sınıfının vatanı yoktur” diyen Karl Marx’a nazire yaparmışçasına, Vatan adlı gazeteler çıkar; ‘ulusal onur’ kavramı önemli bir yer tutar (dahası, satılmış burjuvazinin koruyamayacağı ulusal onurumuzu en iyi işçi sınıfının koruyabileceği anlatılır); ‘ulusal değerler’ savunulur, asker cenazeleri kaldırmak ve parti bürolarına Türk bayrağı asmak gerektiği iddia edilebilir; ülkenin komünist partisinin gençlik gazetesinin adı İlerici Yurtsever Gençlik olabilmiştir; çoğu parti ve örgütün adı Komünist/Sosyalist/İşçi/Köylü kelimeleriyle değil, “Türkiye” kelimesiyle başlar ve bunun böyle olması doğal ve doğrudur çünkü çoğu parti ve örgütün temel amacı proletaryanın iktidarı değil, Türkiye’nin bağımsızlığıdır.

Bunlar (ve bunlara eklenebilecek sayısız örnek) yüzeysel, anekdot düzeyinde göstergeler. Hepsinin temelinde aynı gerçek yatıyor: Türk solu, küresel kapitalizm ile ve hem bu sistemi devirebilecek hem yerine sosyalizmi kurabilecek özelliklere sahip olan dünya işçi sınıfı ile ilgilenmez, Türkiye kapitalizmiyle ve Türk işçi sınıfıyla ilgilenir; kapitalizmin bir dünya sistemi, işçi sınıfının dünya çapında tek bir sınıf olduğunu bilmez veya kabul etmez, değiştirmek istediği sistem ve bu sistemi değiştirecek olan sınıf Misak-ı Milli sınırları ile kısıtlıdır. (Türk solunun işçi sınıfıyla ister küresel ister ulusal düzeyde zaten ne ölçüde ilgilendiği ayrı ve zengin bir tartışma konusudur, ama bu yazının konusu değildir).

Türk solunun ezici çoğunluğu, ‘sosyalizm’ derken işçi sınıfının kendi kitlesel eylemi ile, kendi iktidar organlarını kurarak yarattığı ve sadece baskının değil, teknik anlamıyla sömürünün ortadan kaldırılmaya başlandığı bir düzeni kastetmez. Mevcut düzene kıyasla daha eşitlikçi, daha özgürlükçü, daha adil bir düzeni kasteder elbet, ama kastettiği, son tahlilde, bağımsız, sanayileşmiş, gelişmiş ve hızlı gelişmenin meyvelerinin eşit bir şekilde dağıldığı bir Türkiye’dir. Kısacası, Türk solunun ezici çoğunluğu devrimcidir, ama Marksist değildir, anti-emperyalisttir, ama anti-kapitalist değildir.

Bu özellikler sadece Maocu bir partiye, İşçi Partisi’ne özgü olsa, Üç Dünya “Teori”sinden kaynaklandığı düşünülebilirdi. Dünyayı sınıflara değil, Avrupa, Amerika ve Üçüncü Dünya ülkelerine bölünmüş olarak yorumlayan ve Amerikan emperyalizmine karşı çıkacak gücün dünya işçi sınıfı değil, Üçüncü Dünya ülkeleri olduğunu savunan bir “teori”, doğal olarak, işçisi, köylüsü ve egemen sınıfıyla “kendi” ülkemizi Amerika’ya karşı örgütlemeyi gerektirir. Egemen sınıfı bu amaca kazanabilmek anti-kapitalist olmamayı gerektirir; bu amaca kazanılması düşünülen tüm kurumlarla (başta Silahlı Kuvvetler olmak üzere) işbirliği yapmak gerekir; bu kurumları egemen sınıfın araçları değil, ülkenin milli araçları olarak anlamak ve anlatmak gerekir. Kısacası, milliyetçi olmak, tüm milliyetçi güçlerle işbirliği yapmak gerekir. Demek ki, İşçi Partisi kendi dünya görüşü doğrultusunda tutarlı davranmaktadır. Yaptıklarının sosyalizmle, Marksizmle hiçbir ilişkisi yoktur, başka mesele.

Ama sorun İşçi Partisi değil. Türk solunun hemen hemen tümü, tarihsel olarak ilk kitleselleştiği dönem olan 1960’lara “ilericiliği”, “devrimciliği” Karl Marx’tan değil, Mustafa Kemal’den öğrenmiş olarak girdi; Kemalizmin yeni bir burjuva devlet yaratmanın değil, dünyayı değiştirmenin ideolojisi, Kemal’in ise bir burjuva devrimcisi değil, adeta bir “sosyalist önder” olduğunu zannederek girdi; sosyalizmin proletaryayla ve sınıf mücadelesiyle değil, ulusal bağımsızlıkla ve ülkelerarası ilişkilerle ilgili bir şey olduğuna inanarak girdi; sosyalizmin bağımsızlık, sanayileşme ve ülkenin “muasır medeniyet seviyesine” çıkması anlamına geldiğine, dolayısıyla sınıfsal değil, ulusal bir mesele olduğuna kani olarak girdi. Bu temelin üzerine, 1960 ve ’70’lerde Moskova Bilimler Akademisi’nin süzgecinden geçirilmiş bir “Marksizm” oturdu. Yüzyılın ilk çeyreğinde yaşamış hiçbir Marksistin tanıyamayacağı bu öğreti, yani Stalinizm, Türk solunun Kemalizmden öğrendiği her şeyle örtüştü: elbet milliyetçi olmak gerekirdi, sosyalizm zaten tek ülkede inşa edilirdi, geri bir ülkeyi süpergüç düzeyine getirmenin tek yolu da zaten “sosyalizm” idi. Dahası, Kemalizmden öğrenilen “halka rağmen halk için”, tepeden inmeci “devrimcilik”, Stalinizmden öğrenilen, her zaman her koşulda haklı olan parti ve kitlelerin edilgen rolü ile bire bir uyuşuyordu.

Türk solu, kitlesel bir hareket olarak doğduğu yıllardan bu yana, ana ögeleri Kemalizm ile Stalinizm olan bir hareket olagelmiştir. (Marksizm ile ilişkisi pamuk ipliğinden ibaret olan bu karışımı belki de en çarpıcı şekliyle kendi kişiliğinde simgeleyen kişi, kanımca, Mihri Belli’dir. Günümüz solunun geri kalanından farklı olarak, Belli önce Kemalizmi, sonra Stalinizmi değil, ikisini aynı anda öğrenmiş, ikisini aynı anda savunmanın tutarlılığına inanmış, bu inancı açıkça ifade etmiş ve 1968 kuşağına geçirmekte önemli bir rol oynamıştır. Bkz. Mihri Belli’nin Anıları – İnsanlar Tanıdım, Doğan Kitap, 1990). İşçi Partisi bu hareketin yabancısı değil, en keskin ve acımasız mantıksal sonuçlarını çıkaran aşırı ucudur sadece.

Buraya kadar söylenenler, CHP’nin solundaki sol için söylendi. CHP’nin kendisi ve bu partiden çeşitli zamanlarda kopmuş olan diğer sosyal demokrat siyasi oluşumlar hakkında ise, çok söz etmek fuzuli olsa gerek. Her söze, her işe, önce Mustafa Kemal’in adını anarak başlamayan bir sosyal demokrasi henüz Türkiye’de görülebilmiş değil.

Bir ülkede devletin egemen ideolojisi, ideolojik çimentosu, en sol kanadından en sağ kanadına kadar tüm “sol” tarafından kabullenilmiş ve içselleştirilmişse, kırılacak değil korunacak bir şey olarak anlaşılıyorsa, bu sol girdiği her mücadeleye silahsız ve baştan yenik olarak giriyor demektir.

KEMALİZM VE EGEMEN SINIF

Hal böyleyken, solda Kemalizmin böylesine sağlam bekçileri varken, açık ki bir zamandır Kemalizme bir şeyler oluyor. Ayrıntısına girmeden bakılırsa, 2005 yılı boyunca azgınlaştı, şaha kalktı gibi görünüyor. Daha dikkatli bir bakış ise, bu şahlanışın kendine güvenli bir saldırıya mı, yoksa yaralı bir son çırpınışa mı işaret ettiği konusunda en azından kuşkuya düşmemizi gerektiriyor kanımca.

Türk egemen sınıfı uzun zamandır Kürt sorununu, Kıbrıs sorununu, Ermeni soykırımının kabul edilmesi sorununu ve, bunlardan bile daha temkinli bir şekilde de olsa, demokrasi ve insan hakları sorunlarını çözmeyi amaçlıyor. Kemalizmin seksen yıldır dokunulmaz ilan ettiği bir dizi konunun en azından dokunulmazlığını kaldırmayı amaçlıyor. Uzun zamandır amaçlıyor, ama yakın zamana kadar çok çeşitli engellere takılıyordu: Kemalizm duvarına çarpıyordu, devletin hem sığ hem derin kesimlerine söz geçiremiyordu, hiçbir hükümet bu konularda adım atmaya cesaret edemediği için ciddi bir girişimde bulunamıyordu (Özal’dan Erdoğan’a kadar zaten uzun süre parlamentoda çoğunluk sahibi doğru dürüst bir hükümet olmadığını unutmayalım), üstelik egemen sınıfın kendi içinde bu konularda görüş birliği sağlanmamıştı.

Şimdi bütün bu engeller, tek bir istisnayla, şu veya bu ölçüde ortadan kalkmış bulunuyor ve egemen sınıf hızla adım atıyor. En önemlisi, yaklaşık yirmi yıldan beri ilk kez her istediğini yapabilen bir çoğunluk hükümeti var ve bu hükümet en özlü şekliyle TÜSİAD hükümeti olarak nitelendirilebilir. Takiye yapan, ilk fırsatta Türkiye’de şeriat düzenine geçmek için fırsat kollayan bir hükümet olduğuna inananlar Deniz Baykal ve çevresi, Cumhuriyet yazarları ve İşçi Partisi’nin bir avuç üyesinden ibaret artık sadece. Gerçekte ise, AKP hükümeti egemen sınıfın tüm çıkarlarını doğrudan uygulayan, TÜSİAD’ın ilk ANAP hükümetinden bu yana arayıp da bulamadığı hükümet. Kemalizmin “zinde güçleri” tarafından nefretle karşılanan, 28 Şubat gibi bir akıbete uğrama tehlikesini her zaman hesaba katmak zorunda olan bir hükümetin, sırtını egemen sınıfa sağlamca dayamadan, egemen sınıfın desteğini almadan bugüne kadar yaptıklarını yapmaya cesaret etmesi düşünülemez zaten.

Hem kendisi Kemalist olmadığı (ve Kemalizmden düşmanlık gördüğü) için, hem de Kemalist bir seçmen tabanına hesap vermek, hoş görünmek zorunda olmadığı için, bu hükümet Kürt, Kıbrıs ve Ermeni sorunlarına “devletin bekası” açısından değil, egemen sınıfın bekası açısından yaklaşma yeteneğine sahip.

Egemen sınıfın bekası, bu sorunların çözülmesini gerektiriyor. TÜSİAD üyeleri demokrat ve eşitlikçi oldukları için değil elbet. Bu tür sorunlar herhangi bir egemen sınıf için gereksiz ve saçma sapan sorunlar olduğu için. TÜSİAD’ın çok uzun zamandır sık sık insan hakları ve demokrasi raporları yayımlaması, egemen sınıfın has temsilcileri olan Özal, Çiller, Boyner gibilerinin zaman zaman Kürt sorununun barışçı yöntemlerle çözülebileceğini çekingence de olsa dile getirmesi tesadüf değil. Birincisi, Avrupa Birliği’ne girmek istiyorlar. İkincisi, dünya egemen sınıfı içinde saygın bir yer edinmek istiyorlar. Üçüncüsü, Kürdistan’a rahat rahat yatırım yapıp kâr etmek istiyorlar. Dördüncüsü, Kıbrıs’ta sadece kuzeyde değil, adanın her yanında top koşturup kârlarına kâr katmak istiyorlar. Bu sorunlar çözüldüğünde kaybedecekleri hiçbir şey yok, kazanacakları çok şey var.

KEMALİZMİN DİRENİŞİ

Çözmelerinin önündeki engeller, bir istisnayla, kalktı, dedim. İstisna, Kemalizm. Hem kurumsal Kemalizm, hem ülkedeki düşük yoğunluklu, gündelik, sıradan Kemalizm, olağan Türk milliyetçiliği. Açık ki, Kürt, Kıbrıs ve Ermeni sorunlarının çözümü, ne kadar az da olsa, ne kadar çaktırmamaya çalışarak da olsa, Türkiye devletinin ödün vermesini gerektirir. Bu ödünleri vermek, temel Kemalist kavram ve inançların gevşemesi, zedelenmesi demek. Bu da, CHP’den faşistlere, İlhan Selçuk ve emekli generallerden Doğu Perinçek’e, Türk Solu dergisi ve Yekta Güngör Özden’den Özdemir İnce ve (bir iki ay öncesine kadar) Attila İlhan’a kadar tüm azgın Kemalistler’i galeyana getiriyor elbet.

Tarihin ne ilginç bir cilvesi! Egemen sınıfın 1920’lerde iktidarını kurması ve pekiştirmesi için gerekli olan ideoloji, yani Kemalizm, bugünün gelişmiş, pekişmiş ve dünya egemen sınıfı içindeki yerini almış olan egemen sınıfı için artık geçerli ve gerekli değil, ama birileri bunu “solculuk” ve “ilericilik” adına hâlâ savunuyorlar! Üstelik, faşistlerle omuz omuza saf tutup savunuyor ve dolayısıyla hiçbir anlamda “aydın”, “demokrat”, ulusalcı “sol” veya “sol Kemalist” olmadıklarını, basitçe milliyetçi olduklarını kanıtlamış oluyorlar.

Doğal olarak, direniyorlar. Bu direniş, 2005 Mart ayında patlak veren ‘bayrak krizi’nden beri, milliyetçi bir dalganın yükseldiği izlenimini yaratıyor. Oysa, izlenimin yüzeyi biraz kazınıp bakıldığında, altının ne ölçüde dolu olduğu kuşkulu. Hiçbir çaba, ne bayrak krizi, ne linç girişimleri, ne Bozüyük, kitleselleşmiyor, halka yayılmıyor, pogromlara dönüşmüyor, bir avuç kadronun eylemi olmaktan öteye geçemiyor. Yüksekova’da 100.000 Kürt gösteri yaptığında, bunu televizyonlarında izleyen Türklerin büyük çoğunluğunun “Yahu, bu sefer herifler haklı vallahi” dışında bir tepki duyamadığına eminim.

Milliyetçilik yükselmiyor, yaygınlaşmıyor. Hem milliyetçiliği kışkırtma çabaları, hem Şemdinli, kanımca Kemalizmin şahlanışının değil, son debelenişinin işaretleri. Egemen sınıfın programını tıkır tıkır uygulayan, Kemalizmin tüm kutsal ineklerini kesen bir hükümetin uygulamaları karşısında, elbette tepki verecekler. Başka türlüsü garip olurdu. Ama tüm çırpınmalarına rağmen kitlesel tepki veremiyorlar. CHP’nin, MHP’nin hali ortada. Yarın seçim olsa AKP’nin alacağı oy ortada. Milliyetçiliğin dalga dalga yükseldiği bir ortamda, AKP’nin ciddi bir kan kaybı yaşıyor olması gerekir; oysa bütün kamu yoklamaları oylarını koruduğunu ve hatta belki de yükselttiğini gösteriyor.

Bütün bunlardan, milliyetçilik ve Kemalizm bitmiştir sonucu çıkmaz elbet. Bitmeleri daha çok uzun sürecek. Daha çok direnecekler. Barış sürecini sabote etmeye çalışacaklar, çok çeşitli girişimlerde, saldırılarda bulunacaklar. Beş sene sonra ne olacağını kimse bilemez, değişim sürecinin tersine dönmesi de mümkündür. Ama bugün, bu dönemde, süreç hızla işliyor, milliyetçi olmayan bir sol için sonsuz fırsatlar sunuyor

Egemen sınıfın amacı, doğal olarak, sadece Kürt, Ermeni, Kıbrıs ve demokrasi sorunlarını çözmek veya en azından hafifletmek değil; aynı zamanda ekonomik alanda neo-liberal siyasetler paketini hızlandırarak hayata geçirmek.

Tabandan hiçbir basınç gelmemeye devam ettiği taktirde, egemen sınıf bu sorunları kendi çıkarları için gerekli asgari düzeyde çözecek. Kürt kimliği artık inkar edilmeyecek, ama Kürtler özgür de olmayacak; Ermeni soykırımı reddedilmeyecek, ama tüm azınlıklara karşı ırkçılık devam edecek; demokrasinin sınırları genişleyecek, ama sınırsız olmayacak. Ve neo-liberalizmin emekçi kesimler üzerindeki etkisi asgari bir direnişle karşılaşarak, tüm eziciliğiyle, daha da vahşileşerek devam edecek.

YENİ BİR SOL?

Şu anda yaşanan değişim tablosundaki en çarpıcı eksiklik, solun yokluğu; egemen sınıfın yapmayı amaçladığı reformların daha hızlı, daha geniş, daha kapsamlı olması için tabandan hiçbir baskı gelmiyor olması. Sol eskiden beri bildiği bir avuç dar konu dışında hiçbir şeyle ilgilenmiyor; hiçbir şey değişmemiş gibi davranmaya devam ettiği için de hem durumu doğru yorumlamakta zorlanıyor, hem değişimin daha da hızlanmasına katkıda bulunma fırsatını kaçırıyor.

Basit bir örnek vermek gerekirse, Orhan Pamuk’u (yani ifade özgürlüğünü, Ermeni haklarını koruma özgürlüğünü, “Kürtler öldürülmüştür” deme özgürlüğünü) koruma görevini niye sol değil de başkaları yapıyor? Başkalarının yapmasına itirazım yok elbet, ama sol nerede? Geçen Aralık ayındaki duruşmaya yüzlerce insan dayanışma göstermeye gitti (faşistlerden kat kat daha kalabalıktık), ama örgütlü gitme çabası yoktu.

Muhafazakar, milliyetçi ve tepeden inmeci bir sol, geniş kitleleri ilgilendiren konularla değil, kendi önemli bulduğu konularla ilgileniyor, bu konular etrafında seferber oluyor sadece (elli kişinin İstiklal Caddesi’nde gösteri yapmasına “seferber” olmak denebilirse eğer). Kemalist bir sol, “Ermeniler ve Kürtler öldürülmüştür” diyen bir kişiyi korumayı ya zaten yanlış buluyor ya da görmezlikten gelmeyi tercih ediyor. Stalinist bir sol, her şeyi en iyi bilen merci olarak kendi saptadığı konular dışında herhangi bir konuya eğilmiyor, eğildiği konulara ise “yurtsever” çözümler getirmeye çalışıyor. Sonuç olarak, CHP dahil tüm solun ne kadar marjinalleştiği, seçimlerde varlık göstermek bir yana dursun, günlük hayatta, gündelik mücadelelerde bile toplumun ne kadar dışına düştüğü açık.

Oysa, egemen sınıfın açtığı kapılara çok daha zengin bir talepler dizisiyle ve çok daha geniş bir talepçiler kitlesiyle hücum etmek mümkün. Egemen sınıf bu kapıları sadece sınırlı bir ölçüde açmayı umuyor. Oysa geniş bir alanda geniş bir kitleyle tabandan saldırıldığında kapıları sonuna kadar açma olanağı var. Bunu gerçekleştiren bir sol hareket, neo-liberal siyasetlere karşı direnme şansına da sahip olacaktır.

Ne var ki, böylesi bir sol bugün Türkiye’de mevcut değil. Dünyanın birçok ülkesinde, bir yandan geleneksel komünist partilerin yok olması, bir yandan sosyal demokrat partilerin tümüyle neo-liberalizmi benimsemiş olmaları sonucunda ortaya çıkan boşluğu doldurmayı amaçlayan partiler yaratılıyor. Almanya’da Linkspartei, Portekiz’de Sol Blok, Danimarka’da Kızıl-Yeşil İttifak, İngiltere’de Respect, İskoçya’da İskoçya Sosyalist Partisi, Brezilya’da P-Sol gibi partiler, savaş karşıtı hareketin, neo-liberalizm karşıtı mücadelelerin içinden çıkıyor, bunların üzerinde yükseliyor, geleneksel sol güçlerin ötesinde geniş, yeni ve genç kitleleri seferber ediyor. Bu partilerin bir ortak yönü de, solun bazı kesimleri ile toplumsal hareketleri, çeşitli kampanya aktivistlerini, geçmişte örgütlü siyasete bulaşmamış bir kitleyi, azınlıkları ve çevrecileri bir araya getirmesi, getirmeyi amaçlaması.

Türkiye’de de yeni bir sol parti ihtiyacı çok açık ve çok acil. Zaman zaman bu doğrultuda yapılan girişimlerin çokluğu da bu ihtiyacın yaygınca hissedildiğini gösteriyor.

Ancak, Türkiye’de yeni bir parti mevcut sol partilerin bir araya gelmesiyle, sosyalistlerin birleştirilmesiyle, sosyalist hareketin “yeniden yapılanması” ile yaratılamaz. Bir dizi Kemalist, Stalinist, milliyetçi parti ve örgütün bir araya gelip daha büyükçe bir Kemalist, Stalinist, milliyetçi parti yaratması hiçbir soruna çözüm getirmez. Gerekli olan, Kemalizmle ve milliyetçilikle arasına net çizgiler çekmiş; savaşa ve neo-liberalizme karşı; Kürt sorununa barışçı ve siyasi bir çözümden yana; sınırsız düşünce, ifade ve örgütlenme özgürlüğünü savunan; üniversite öğrencileri ve başbakan eşleri dahil herkesin ister türbanla ister çırılçıplak her yere girip çıkma hakkını koruyan; yeni ve genç güçleri heyecana getirebilecek, onların katılımını sağlayabilecek birleşik, popüler, kitlesel bir parti yaratmanın yollarını aramaktır.

Aksi taktirde, Türkiye değişmesine değişecek, egemen sınıf istediği reformları uygulayacak, ama sol bu sürecin dışında kalmaya devam edecek, reformları hızlandırma ve derinleştirme fırsatını kullanmadığı gibi, neo-liberalizme karşı direnme şansı da olmayacak.