Anasayfa > Birikim Arşiv > 97 - Mayıs 1997 > Çevreciliğin Manevi Bir Temeli Var mı?

Çevreciliğin Manevi Bir Temeli Var mı?

Rudolf Bahro , Çeviren : Tanıl Bora | (Sayı : 97 - Mayıs 1997)

En iyisi baştan şunu teslim edelim: Dünyamızdaki çevre tahribatının sonuçları ve bu sonuçları kısıtlama mecburiyeti ile meşgul olduğumuzda, esas itibarıyla tepkici bir konumdayızdır. Ve üstelik tek başına bu bile, her sorumlu kişiyi insan olarak çaresizlik duygularına itecek bir sorundur. Öyle bir aciliyet haliyle karşı karşıyayız ki, her türlü tepki eğreti kaçıyor. Çevre bakanlarının yapabildiği de ancak gelişmelerin arkasından koşmak. Mevcut çevre koruması, gerçekte, sorunların esas kaynağı olan sanayi sisteminin korunmasına dönük bir düzenlemedir. Çevre koruması da enerji ve hammadde yiyen dev makinemizin yeni bir birimidir - malolduğu miktarların anormaliğinden anlıyoruz bunu. Bu çevre korumasının biyosferi kurtaramayacağı, uzmanların pekâlâ bildiği bir sırdır. Böyle bir şeyi hedeflemiyor bile.

İşte bu nedenle “manevilik” çevrecilerin en kaskatı gerçekçi olanlarının bile hayatına sızıyor - onların da dünyalarında sağlam olmayan bir yer var gibi. Böyledir; rasyonellik su geçirmez değildir. Öte yandan bir insanın mümince bağlanacağı hiçbir saygın din de, kadının veya erkeğin çevre koruması konusunda manevi değil de tepkisel tutum almasını dışlamıyor. İnsanlar açısından baktığımızda, “tepkisel” ve “manevi”, bu iki kavramın zıtlaştırılabildiği ölçüde karşıt şeyler değil belli ki.

Almanya’da çevreci hareketin başlangıcında -tipik bir örnek olarak Petra Kelly’i hatırlıyorum- güçlü bir manevi bileşen mevcuttu. Buna rağmen Yeşillerimiz bugün tamamıyla rasyonel bir tepki hareketi olarak, reel politika denen bir tavra saplanmış vaziyetteler. Fakat çevre sorunu gerçekçi bir biçimde teknolojinin tasarrufu altına alınamadığı için, çok rasyonalist yaklaşımlı kişiler bile zihinlerinin daha derin tabakalarında, fayda ve kazanca odaklanmış soğuk aklın kabullendiğinden çok daha fazla korku duyuyorlar dünyanın gidişatından.

Fakat “çevrecilik” kavramı daha ziyade bu eğilimin ideolojik olarak üstünü örtmeye yarıyor. Bir “izm”, akılcı bir ideoloji olarak, asla manevi olamaz. Yine de böyle bir his kendini dayatıyorsa, dediğim gibi, isim kötü seçilmiş demektir. Gerçekten konunun esasına inecek isek, sanayi toplumunun çevre sorunlarından değil, insanlığın ekolojik bunalımından söz etmeliyiz.

Gerçi bunun da endüstriyalizmin dizginsizleşmesiyle ilgisi var, ayrıca ekoloji kavramını da ideolojik biçimde kullanabiliriz. Her şeyden bir “izm” üretilebilir. Fakat daha radikal olan bu kavram bile kendi başına “çevre sorunu” olarak salt dış biçimini adlandırdığımız şeyin esas mahiyetine daha güçlü biçimde dikkat çekiyor. “Çevre sorunu” demekle, kökleri insanın ruhunda olan, rekabete odaklanmış ve artık nihai olarak ortaya çıktığı gibi “evi kendisine küçük gelen” doymak bilmez bilinç yapımızda olan bir şeyleri Dışa itmiş oluyoruz.

“Çevre koruması” parolasıyla, umumiyet hakkında bilinç sahibi olma yeteneğiyle donatılmış insanın neden hayatı ve dünyayı, dolayısıyla son kertede kendi kendini tahrip ettiği doğrultusundaki şaşırtıcı sorudan kaçmış oluyoruz. Gerçi yeterince vahim olsa da çevreye zarar vermekle kalmayıp dünyayı tahrip etmemizin nedeni ne? Tek bir dünya var ve biz onu kendimizinmişçesine tahrip ediyoruz. Bu, çevre tahribatının bambaşka bir boyutudur. İnsan ruhu kendi varoluşunun temellerini yok ediyor. Varoluş karşısında öylesine bencilce bir sömürgeci tavrıyla ve şiddetle davranıyor ki, gökkubbe başımıza geçecek. Kendimizi kaptırdığımız bu kökümüzü kurutma mantığı, başka hayatları da peşinden sürüklüyor.

Dünya sonlu. Ama biz dünya sınırsızmış gibi birkaç binyıldır onun üzerinde birbiriyle dövüşen patriyarklıklar olarak yayılıp duruyoruz. Ve yeniden hayaller kurmaya girişmeden önce tespit etmeliyiz ki, manevi donanımımız şimdiye dek bizi bundan alıkoymadı. Özellikle cinsimize özgü saldırganlıkla, bugün en küçük beşeri grupçuğa bile hükmeden barışçılıktan uzak temel ilişki biçimimizle, dünyanın sırtına yıkılıyoruz. Giderek daha fazlamız kişi başına daha çok şey tüketmek istiyor. Üstelik bu pratiğimizi, bu arada kendibaşınalaşmış bulunan, parayı ve iktidarı namütenahi azamileştirmeye dönük bir sistemle yürütüyoruz. Böyle gidersek tökezleyeceğimiz kesin, çünkü evrensel uyumu bozan bir şey yapıyoruz.

Fakat bu felâket, bilincimizin yoluna koyamadığımız yeteneklerinde çıkıyorsa şayet, açık ki bizzat bilinç yapımızı sorgulamak zorundayız. Kendimizi yaşam-merkezli, evren-merkezli, evet ruhani dille konuşursak tanrı-merkezli olmaya uydurmamız gerekirken bilinç yapımız neden bizi ben-merkezli hale getiriyor? Ancak Bütün’e teslim olmuş bir akıl ve böylelikle oluşan mümasil bir eylem yeteneği koruyabilir bizi. Fakat öte yandan varsayılır ki, baştan itibaren bizi meydana getirmiş olan bütünsel düzene uyduğumuz için varız, bunu mümkün kılan da evrim sürecinde bizi temayüz ettiren özbilinçlilik yeteneğidir.

Ekoloji sorununun manevi temeliyle ilgili soru açıkça insanın ruh yapısının temellerine ve bu ruhun gelişimi sürecinde tarih içinde izlediğimiz yola mütealliktir. Artık kendimizi evren içinde bir yerde gibi hissetmeyip de evrendeki kendi dükkânımızın fatihi olarak davrandığımızdan beri -ancak yaklaşık beşbin yıldır böyle davranıyoruz-, Heidegger’in “oluş-tarihsel” dediği ve belirli bir dönemde teknolojinin iktidar belirlenimli doğasının, yani tek taraflı olarak araçsal aklımızın yasalarının egemenliği altına girmemizle bağlantılandırdığı tehlikeli bir gidiş içindeyiz.

Bu, başlangıçta var olan maneviyatımızın, yani bilincimizin doğuştan mevcut bütünsel yapısının bastırılması anlamına gelecektir. Gördüğüm kadarıyla, bütünsel bilincimizin başlangıçta nasıl yapılanmış olduğunu en azından hipotetik olarak gözümüzde canlandırmaya dönük bir denemeye muhtacız. Esası itibarıyla bizi meydana getiren evrensel sürecin tümüyle temasımızı sağlayan organımızdan başka bir şey olamaz. Latince “spiritus” yani ruha dayanan maneviyat (spiritüalite) kavramı, bilincimizin (salt insanî-doğal bir veri olarak bile) dünyanın bütünüyle ilintili olduğunu varsayar - yoksa dünyanın aklımızın ölçüleriyle nüfuz edilebilir veya çoğu kez de nüfuz edilemez kıldığımız soyut kesitleriyle değil sadece.

Maneviyat, “dünya”yla, geniş anlamda hayatla, bilincimizin araçsal akıldan başka fakültelerinin de katılımıyla daha ziyade alımlayıcı bir tarzda kurulan bütünsel ilişkidir. Hayvanlar gibi salt “çevre”mizden öte bir şeye sahip olduğumuz ölçüde, maneviyizdir. Biz insanların, değişik kapsamda ufuklara sahip olsak da “dünya”sı var, “evren”i var. Ve arada sırada, eskiden bugünküne göre çok daha fazla, karşımıza çıkan dünya kesitlerinin sunduğu cevabı bir Sen’den gelen cevap gibi biliyoruz; ve her şeyin esas itibarıyla bir olduğu, bir gerçek olarak, içimize dolabiliyor. Huşu uyandıranla, esrarlı olanla ilgili tecrübemizin; şeylerde, belirli şeylerde ve görünümlerde, evet dünyada, tümüyle evrende tecrübe ettiğimiz öznel ruhumuza benzemesi biz insanlar için karakteristiktir. Soru, bu dünyevi öznelliği dışlayan bir rasyonalizmin gerçek olanı nasıl kavrayabileceğidir.

Dolayısıyla ben, bana yöneltilen sorunun temel noktası da budur, manevi sözcüğünün, bilincimizin o büyük bütünlükle kurduğu, modernlik koşullarında iyice ender hale gelen ilişki tecrübesini tanımladığını düşünüyorum. Ve belirttiğim gibi, şayet ebedi bir mahiyet taşımasaydı veya gelişmesi başlangıçtan itibaren evrensel “genotipimizde” yazılı olmasaydı, bu imkânın evrim süreci içinde ortaya çıkması pek müşküldü. İnsanî veya hayvani olandan da önce, bizzat biyolojik olana da, hattâ dünya gezegeninin ve bu güneş sisteminin varoluşuna da öngelen bir şeyler temayüz ediyor içimizden. Bir yandan da, terk edemeyeceğimiz kadar bizi aşan bir şey. Bundan nasıl olup da böylesine yalıtıldığımıza daha sonra değineceğim.

MANEVİYAT VE DÜNYEVİ DENGE

Başlangıçta bu konuyu -şimdi de fark edilebildiği gibi- dinî açıdan ele almamıştım, dine karşı bir açıdan da ele almamıştık, antropolojik açıdan ele almıştım. Demokratik Almanya’da 1977’de yaptığım sosyalizm eleştirisinin son bölümü ekolojik saikliydi: Komünizm ve genel olarak “gelişme”, insan topluluklarının artan sayıda mensubunun sınırsız ihtiyaçları için aşırı üretime dayanmayacaksa, dayanamazsa, insanî özgürleşme nasıl düşünülebilirdi? İnsanî güdüler egoist biçiminden nasıl soyunabilirdi ve insan içinde bulunduğu gerilimden nasıl kurtulabilirdi?

Kuzey Amerikalı filozof William James, bizi antagonizme iten, neticede korkunun belirlediği davranış kalıplarımızdan nasıl kurtulabileceğimizi klasik bir ifadeye kavuşturmuştu: “Sadece dindar insanlara aşina olan bir ruh hali vardır ki”, demişti, “kendini kanıtlama ve dayatma iradesinin yerini, Tanrının nehirleri ve derecikleri içinde bir Hiç olarak susmaya amâde oluş alır.” O zaman ruh, korku ve gelecek endişesi nedir bilmeyecektir. “Korku salt bir moral durumu gibi bastırılmış olmaz böylelikle, hayır, tamamen kökü kazınmıştır artık.”

O halde şöyle söylenebilir, incelediğimiz hareketin manevi bir hareket olmadığına dair: Ekolojik dengenin kendisi manevidir, dolayısıyla eğer bu niteliğiyle ele alınmıyorsa ortada ekolojik hareket adını hakeden bir hareket yok demektir, çünkü hareket demek bilinçte bir değişim yaratmak demektir. Ekolojik hareketin çekirdeği, insanın insana karşı yayılmasının, insan türünün savaşçı zihniyetinin önüne geçmek, askerî ve sınai anlamda, manevi ve ruhi anlamda silahsızlanmak demektir.

Böyle bir dönüşüm, tam da James’in sözünü ettiği o korkusuzlaştırıcı manevi tecrübeyi gerektirir. Aksi takdirde birbirimizi karşılıklı baskı altına almak yerine birbirimize kardeşçe yaklaşmayı başaramayız. Herkes canından bezene kadar süren halklar arasındaki mücadeleler de iç sınıf mücadeleleri de, yılan hikâyeleridir. Daha 1970’de Almanya’nın Doğusunda iken, sosyalizm projesinin yakalama-yetişme-geçme arzusuyla tepkisel olarak “Batılı değerler”in sınai temellerine odaklanmasının, bir yandan biz o değerleri ideolojik olarak reddedişimizle övünürken, ne kadar vahim bir iş olduğunu kavramıştım.

Altı milyar olmak üzereyiz, 2050 civarında görülüyor ki 12 milyar insan olacağız - yani bu şaşırtıcı şehrin nüfusunun bin katı. Ya da belki daha önümüzdeki yüzyılın ortasına erişmeden geri kalan insanlık kendine “bir meşenin dibinde” yer bulacak, İncil’in kehaneti gibi. Fakat her şey böyle devam edecek olursa, dünya pazarının gayrıinsanî güçlerine teslim edilmiş bulunan insanları birarada tutacak kapsamlı bir toplumsal bağ kalmamış olacak, hepsinin kanına Batılı uygarlığın dur-durak bilmeyen standartları girmiş olacak ve bir defa daha aldatılmış olacaklar. Ve saldırgan elitler bin defa daha onları örgütleyip silahlandırmaya çalışacaklar - kalan son kaynakların paylaşımı mücadelesi için. Ve azap tekerleği bir defa daha dönecek.

Birbirimizi elemeye dönük mücadeledeki her Pirus zaferinde, biyolojik dengenin çökmesine biraz daha yaklaşmış olacağız. Antagonistik toplumsal mantığın bilinen ilkeleri uyarınca her birey ve her lonca bencil bir şekilde tasarruf edilebilir zenginliğin yarısından biraz fazlasını koparıp almak zorunda değil mi? Ve biz, daha şimdiden çöplerimiz altında boğulan ve birçok hayvan hayatını ve bitki hayatının neredeyse tamamını onlara ayırdığımız rezervasyon sahalarında çöplenmeye mahkûm bırakacak şekilde yoğun bir nüfusla istila ettiğimiz bir dünyada bu mantıkla memnun mesut yaşamaya devam edeceğimizi düşünüyoruz.

Sahiden kurtça bir rekabeti, dünyayla ve insanlarla savaşçı bir ilişki biçimini, imtiyazları ve zevkleri temellük etmek için oynadığımız Monopoli oyununu varoluşumuzun ağırlık merkezi olarak tutmak istiyor muyuz? Bu koşullarda, dünya pazarı demek dünyanın yıkılışı demektir. Buna tekabül eden zihniyet, Almanlar ve Türkler gibi fatih gelenekli halkları düşündüğümüzde, hüdayınabit bir şekilde yakınımızda duruyor. Fakat hızı arttıkça, sadece iyi hayatla değil, hayatta kalmayla, gelecek umuduyla bağdaşamaz hale gelen bir eğilim bu.

Görünen o ki, İslâm da bu oluşsallığı unutmuş modernliğe daha önce Hıristiyanlığın olduğundan daha az batmış değil. Gerçi erozyonun dereceleri değişik, ama dünya pazarında çarpışan güçlere ket vurabilecek bir İslâmi cevap bilmiyorum. Sınırsızca yayılan şu İstanbulluyla Türk toplumu küçük çaplı bir emperyal çıkış içindeyse şayet, şimdiki halde ekolojik öz-sınırlamayla ilgili bir gündemi olmadığını teslim etmelidir. Başka türlü düşünen azınlık bir adım daha geri atarak, ne vakit geleceğini bilmediği bir zaman için hazırlık yapmaya devam edecek, demektir.

Bu ülkenin şimdi İslâmi bir başbakanı da olsa ve kimliğini her zamankinden daha fazla kollasa bile; bilim-teknoloji-sermayeyi tanrılaştıran ateist sendromla ve bütün bunlara bağımlı devletiyle -bu ne kadar anlaşılır olsa da- aynen Avrupai temelde hareket ederek uluslararası güç mücadelesine dalması, onu da şu nafile modern başarı materyalizmi projemize sıkı sıkıya bağlı kılıyor.

Şimdi, atlıkarıncaya bu durdurulamaz ivmesini vermiş olan Avrupa’nın en zengin halkları, “globalizm” parolası altında, gelişmenin tersine dönüp kendi kapılarına dayanmasının korkusunu yaşıyorlar. Bundan ders almayı bilselerdi keşke! Psikolojik halimiz ampirik olarak ne durumda olursa olsun, artık nihayet çok derin bir manevi düzlemde silahsızlanmalı; 21. yüzyılda bizi tehdit eden dar geçitlerin ancak her gördüğümüz kapıya saldırmazsak altedilebileceğini hesaba katmalıyız.

BİR BARIŞMA PSİKOLOJİSİ

Bundan ikiyüz yıl önce Alman şairi Friedrich Hölderlin, bugün hayatın ve hayatta kalmanın programı anlamına gelen bir görüş açısına sahipti. Şöyle bakıyordu: “Barışma kavganın ortasında olur, ve ayrı duran her şey birbirini bulur yine... Bir vakitler çocuklar arasında mutlak uyum vardı, bundan halklar doğdu. Ruhların uyumu, yeni bir çağın başlangıcı olacaktır.”

Parola sözcük, barışmadır. Barışmanın önkoşulu, affetmeye hazır olmak ve herhangi bir çelişkide öncelikle kuvvetli tarafın biraz geri durmaya amâde olmasıdır; asla dayatılmayan, gönüllü bir teslimiyet diyebilirsiniz buna. Ruhen alışılmış savaşçı etiğinin içinde kalacaksanız, evet bu teslimiyettir. Yakın geleceğin toplum içindeki en derin çelişkisi bu olacaktır, mesele bir reform yapmaktan çok, -eski Alman deneyimi çerçevesinde formüle edersek- kalbin reformasyonudur.

Batılı insan hakları evrenselciliğiyle, onun riyakârlığı ve küstahlığıyla hiçbir zaman alışverişim olmadı. Şimdi söyleyeceğimi provokasyon için değil, bir çağrı yapmak için söylüyorum. Evet, on yıldan daha fazla bir zaman önce, henüz Yeşiller’deyken, Diyarbakır hapishanesindeki bugün hâlâ değişmediği aşikâr olan gaddarlığa karşı kendimi Ankara’da zincirlemiştim - bunu isteyen bir hükümet, hiç değilse bu kadarını önlemeye muktedirdir, bunu Doğu Almanya’daki hapishane tecrübemden biliyorum.

Bize öğretildiği üzere tanrının sureti olarak gördüğümüz herhangi bir varlığa böyle bir şey yapılması asla reva görülemez. Ve burada iç siyasal muhalefete bu uç noktaya varacak şekilde baskı yapılıyor. Her şeyden önce, işkencecinin böyle yaparak bizzat kendi insan yüzünü yaralamasının nedenini anlayamıyorum; bu işlere çoktan bir son vermiş olmaları gereken iktidar sahiplerinin müdahale etmemesini ise hiç anlamıyorum.

Korkarım ki bunun sırrı, Türk kamuoyunun böyle şeyleri alışkanlıkla karşılayarak talim ettiği kayıtsızlıkta yatıyor. Çoğunluk insanın tanrının sureti olduğu bilgisini kalbinde ve dilinde taşısaydı, devlet bu noktada medenileşirdi. Etnik sorunla ilişkili olarak ise, bunun bizzat bu niteliğiyle tanınmasıyla bile belki çok şey değişebilirdi. O zaman, azami özerkliğin pekâlâ tahayyül edilebileceği fikri kendini dayatacaktır.

Eski Çin bilgesi Tao Te’de harika bir tavsiye vardır: “Büyük bir devlet yokuş aşağı bir ırmak gibi olmalı / o zaman her şey ona akar.” Her şeyin ona bağlı olmasının nedeni, büyüklüğüdür, ama Tao’ya göre daha da önce, şeylerin hareket yasasının böyle olmasıdır. Kürtlerin açısından bakarak diğer iki devletteki durumu düşündüğümde, niçin hepsi birden bu tarafa gelmeyi düşünmezler? Bu, ancak tevarüs ettikleri kimlikleriyle bir yere katılmayı istemeleri halinde mümkün olabilir - “dağ Türkleri” olarak içeri tıkıldıklarında olmaz, hele tabiat icabı karşı koyduklarında kullanılan o askerî ve polisiye şiddetle hiç olmaz.

Bir toplumun temel davranış kalıbının barışmazlık ve savaşçı rekabet zihniyeti olduğunda, belirtildiği gibi, ekoloji pratiğe geçemez. Tabiî endüstriyel çevre koruma önlemleri olacaktır, bir miktar “şehir ekolojisi” kozmetiği yapılacaktır. Humma Tiber’in bataklıklarından yedi tepeye tırmandığında Romalılar da şehir ekolojisti olmuştu. Fakat ulusların ve dünya uygarlığının ekolojik bunalımıyla ilgilenmeye giden yol hâlâ açılmış değildir.

Eğer conditio humana [insanlık durumu] şimdiye kadar yaşayıp gördüklerimizden ibaretse veya tayin edici olanlar sadece bunlarsa, bittik demektir. Makine varlığımız, teknosferimiz, bilimimiz, askeriyemiz, ekonomimiz tıpkı masaldaki kurt gibi bizi kuyunun ağzına çekiyor. Bu manevi bir felâkettir; ona verilmiş nesnel algılama (“üçüncü göz”) melekesini ve hele bu gözle gördüğüyle mütenasip şekilde eyleme imkânını tıkayan insan ruhunun felâketidir.

Ekoloji hareketinin psikolojik müşkülünün, evvela onlardan hareketle bir şeylerin değiştirileceği sebeplerin esasen insan bilincinin doğasıyla ilintili oluşu, tesadüf değildir - işaretler öncelikle kaba maddiyat, veri tabanından sapmalar vs. şeklinde beliredursun (bu şekilde bize erişmeleri de çok vakit alıyor zaten!). Esas mesele, World Watch Institute’nün da sebeplendiği çeklerle anlatılabilir bir mesele değildir.

ZİHNİMİZ MANEVİ DONANIMIMIZI BLOKE EDİYOR

Roma Kulübü’nün ilk çalışmalarından beri yaşadığımız tecrübelerin, ancak bu şekilde anlayabildiğimiz ve ciddiye alabildiğimiz acil durumlarla ilgili pratik bir şey yapılamadığını ortaya koyması da tesadüf değildir. İşin esasına dair olarak, boşa kürek çekiyoruz. Burada daha derinlerde yatan müşkülatların ilki, tarihsel psikolojimizin taşıdığı müşkülattır. Beynimizi teknik bir pratik için kullanıyoruz ve böylelikle dünyaya kenarından değmiş oluyoruz - tıpkı bir otomobili harekete geçirdiğimizde olduğu gibi. Motivasyon açısından, beynimizi salt doğal bencilliğimizin bir organı olarak kullanmamıza yol açan hayatî güdülere bağlı kalıyoruz.

O çok methedilen Akıl Çağı’nın yine de takdire şâyan bir ince cilâ olduğu ortaya çıktıktan sonra anlaşıldı ki: Ruhumuz midemize takılmış kalmış, açık bekleyen kalbimize kadar bile çıkamamış; başımıza, sahici mi olduğumuz yoksa kendimizi mi kandırdığımızın ortaya çıkacağı yere kadar da çıkamamış; alnımıza kadar zaten hiç yükselememiş - pekâlâ çıkarlarımızdan bağımsız olarak var olan hakikati görme, hattâ ölecek olsak bile buna göre hareket etme melekesi bize verilmiş olmasına rağmen...

O kadar derinlerde yatmayan, daha yeni ama o ölçüde yoğun bir ikinci müşkülat var. Bunun, antropolojik açıdan insanda verili olan manevi donanım düşünülürse nasıl olup da Avrupa’da maneviyatın neredeyse yok olabildiği sorusuyla ilgisi var - sayısız Batılı insan sahiden artık maneviyatını ifade etmeye muktedir değil. Otomativ sanayii yöneticileriyle -benim gözümde bunlar tüm modern işadamı/yönetici tipolojisini temsil ediyorlar- yapılmış mülakatları okuduğunuzda, bu maneviyat donanımının insanlarda baştan verili olduğunu varsayamıyorsunuz. Monopoli oyununun kurallarına göre programlanmış makineler gibi cevap veriyorlar. Sanki burada insan cinsinin başka bir türüyle karşı karşıyayız.

Yoksa evrim, ruhlara, tanrılara, ana tanrıçaya, tanrıya bağlı insan tiplerinden sonra şimdi bunlarla mı devam ediyor? Bir vakitler her kabile mensubunun ‘büyük bütünlük’ hakkındaki bilgisi, bugün nesnesinin gerçekliği hakkında genellikle pek az şey bilen uzmandan daha büyük ve bütünle ilişkisi de farklı değil miydi? Sonuçta ne zaman ve nerede deprem olacağını yine bilememek üzere yaptığımız harcamaların ölçüsü nedir?! Bazı hayvanlar bunu günler öncesinde biliyor. O halde bizim de kulaklarımız bir zamanlar habere açık olmuş olmalı...

Bu sorunun daha nesnel bir ifadesi tabiî şudur: Doğal donanımızı pratik kullanım biçimimizde, bizi taşıyıp götüren bütünlük hakkında bize verilmiş algılama yeteneğimizi köklerine kadar zayıflatan veya tahrip eden, kelimenin tam anlamıyla dumura uğratan, hattâ birçok kere tamamen yok eden istilâcı bir tek taraflılık yok mu?

İşadamı/yönetici tipolojimizin bir mucizeden aşağı kalır yanı yok: Bu şehrin çöpten arındırılmasından veya suyundan -zorunlu işlevler!- sorumluysak ve günün birinde belediye başkanı da olmayı istiyorsak, gün boyu ve gece yarısına kadar “biokompüter”imizin başında, beynimizin akıllı ön bölümüyle, araçsal akıl koltuğunda oturmamız ziyadesiyle mantıklıdır. Gerçi bu beyin sadece birkaç algıyla beslenir. Fakat gençliğinden itibaren artarak, sonuçta yüzde 99 düzeyde, yine zihinsel olan nesnelerle meşgul olacaktır - geçmişteki zihin emeğinin ürünleri olan zihinsel nesneler, canlı değil ölü emek, canlı değil ölü ruh. Kapalı bir çember.

Teknik başarılarıyla bizzat kendi duygusal güdülerinden bile kopartılmış olan bu zihnin artık dünyanın bütünlüğüyle bir teması kalmamıştır, sadece soyutlanmış faydalarla teması vardır. Bilinç fakültelerimizin sadece birisi olan bu [araçsal akıl] bizi hayatımızın bütün alanlarında epeyce bilinçsiz bir süper-asalak haline getirir, zira bütünsel antropolojik gerçekliğimiz artık tasarrufumuz altında değildir. Bu gerçekliğin bilgisi ise, ne kadar zekice olursa olsun hiçbir “yeni düşünce” tarafından ikame edilemez.

Evrimci açıdan doğa önce omurga, sonra beyin sonra da beyincik üzerinden neokorteksi kazandırarak bizi insan olmaya götürdü. Ve evrimi yönlendiren kozmik malûmat bize esasen yukarıdan, ruhanilikten doğru ulaşır; böylelikle beynimizin her iki yanındaki zihinsel yeteneklerimiz araçsal akıldan çok daha fazlasını kapsar. Ne var ki artık bu yetenekleri pek kullandığımız yok.

İşte bu nedenle bu döngüsel akıl, yabancılaşmış ekonomik, teknolojik ve siyasal yapılarda onlara temel olan doğa gücü olarak kendini kabul ettiriyor. Hâlâ esas itibarıyla aydınlatılmamış doğal öznelliğimize bağlı olan bu şeyleştirme kuvveti, durmaksızın kendi kendine güçlenmemesi için kültürel yani kurumsal olarak emniyete alınması gereken kabiliyetin ta kendisidir.

Aksi takdirde bizimle birlikte gemi azıya alarak alabildiğine ivme kazanan atalet güçleri karşısında, bu en derindeki sebebe yönelik tek bir çıkış yolu vardır. Akıl bu yolu fark edebilir, ama kendi içinde enerjetik olarak fazla zayıftır ve zaten çıkışa götürmez. İhtiyacımız olan, daha ziyade, bütün kurumsal çerçeve koşullarının (örneğin eğitim alanı) altüst edilmesiyle gerçekleştirilecek; doğa tarafından hâlâ bize verilen insanî potansiyelimizin, hakikatin bize tekrar hitap edeceği sahici bir tecrübeyle yeniden hayat bulmasını sağlayacak sistematik bir kültürel değişim, bir praksis değişimidir. Dünyanın düzeniyle temasımızı ta baştan yeniden kurmalıyız - daha aşağısı bizi kurtaramaz.

Ancak ondan sonradır ki, elbette fazlasıyla zaruri olan teknik önlemler, yenileştirmeler vs. anlamlı, çünkü bu yeni bütüne eklemlenebilir olacaktır. Kıtlığını çektiğimiz şeyin teknik maharet olmadığı, insanda bundan aşırı miktarda olduğu ve bunu özellikle gayrıahlâki biçimlerde kullandığı üzerine herhalde hepimizin kafası açıktır. Yalın tabiatı itibarıyla tekinsiz olan bu kuvveti daha yüksek bir düzlemden yönlendirecek maharetten yoksunuz biz, çıkmazımız buradadır.

BİLİNÇ POLİTİKASI: KENDİNİ SINIRLAMANIN KÜLTÜRÜ VE KURUMLARI

O halde ekolojik bunalım asla doğayla ilgili bir sorun değil, doğayla ilişkimizle ilgili bir sorundur, yani insan doğasının, conditio humana’nın sorunudur. Toplumsal pratik açıdan kavrandığında, bu sorunun karakteri bilinç politikasına ilişkindir. Daha somutlaştırırsak: Ekolojik bunalım bizi kurumsal bir soruna götürür. Vardığımız yer, zaruri maddi düzeltmelerin yapılmasını sistematik ve ilkesel bir şekilde imkânsızlaştıran, inanılmaz boyutlarda büyük bir kurumsal boşluktur - modernlik açısından tipik bir hal.

Her şeyi kapsayan Büyük Doğa’nın nizamına uymayı sağlayacak kurumsal ve tabiî ahlâki temeller tamamen yıkılmış durumda. Doğayla ilişkimizi bir bütün olarak kavrayan bir kerte yoktur, toplumsal bütünle ilişkimizi kavrayan geniş ölçekli bir kerte de yoktur. Üstelik politik olan ekonomik olana bağımlılaştırılarak büyük ölçüde tâbi kılınmıştır. Ekonomist halimizle bizi hiçbir şey tutamaz - ki ekonomistleşmekle düzgün ekonomiciler olmaktan da çıkmışızdır. Şüpheye düştüğümüzde de “yapabileceğimiz bir şey yoktur - parayı atıl tutmanın sorumluluğunu taşıyamayız.”

Bu şeyleşme şiarlarının bizi alıp götürmesi dünya tarihinde yeni bir şey değildir. Fakat ancak modernliktedir ki, her türlü tereddüt nafile hale gelir, çünkü [manevi] mesajın önü kapalıdır. Giderek daha hızlı ilerleyen maddileştiriciliğimizle hep daha derine gömülmemize rağmen ya da tam bu nedenle, “endüstri toplumu” denen şeyin anlamını tam idrak edemedik sanıyorum. Hırsın, doymazlığın egemenliği altında olan artık sadece bireysel ruhlar değil. Batı’da düzenimizi kurar, anayasalarımızı yaparken öyle kararlar aldık ki, endüstri ve diğer büyük güçlerin müptelası olmak yerine onlara sahip olmayı yapısal olarak imkânsızlaştırdık.

Ekonomik ve teknolojik olanı kavrayıcı bir çerçeveye oturtmamızı sağlayacak bir düzen yüzyıllardan beri mevcut değil. Fakat böyle bir çerçeve olmaksızın, kritik bir durumda doğayla mütenasip bir çözümü uygulamak imkânsızdır. Modernliğin sahici cevheri hopo sapiens değil homo oeconomicus’tur. Din ve felsefe, ahlâk ve sanat lâlettayin özel meşgaleler haline gelmiştir - açıkça hattâ övgüyle söylenerek.

Ekolojik dengedeki tahribatın durdurulması, ancak kapitalist modernlik altında iktisadiyatın toplumun bütünü üzerindeki tahakkümüne son verilmesiyle mümkündür. Zira bizi yıkan, bu vakıadaki, manevi ve dolayısıyla kültürel çöküştür. Doğa istismarındaki düşüncesizlik, öncelikle ortadan kaldırılması gereken bu şeametli kültür yitiminin sonucudur. Gerçi kültür, doğaya aslî bir bağlılığın her şekliyle sona ermesini varsayar. Fakat birçok iyi niyetli “yeşil” dünya şehri sakininin yöneldiği yeni natüralizm ne kadar saygıdeğer olsa da, doğanın da yeniden hayat bulması, kültürü yeniden inşâ etmemize bağlıdır. Ekolojiyi ciddiye alan, toplumun doğasıyla ilgili ilişkileri, kurumsal temsil ilişkilerine varıncaya kadar, düşüncelerinin odağına yerleştirmelidir.

Bu meydan okuma aynı şekilde şu paydaya da getirilebilir: İnsan, moderliğin başlangıcında dünyasının münasip biçimde tanzimine ilişkin tüm sorumluluğu teslim ettiği “görünmez el”e âmir olmalıdır. Bu evrensel bağımlılığın nasıl işlediğinin salt sosyolojik açıdan tasviri, ruhsuz bir iş olur. Bu teslim edişle, kendimizi kaybetmiş olduk.

Her türlü farklılaşma imkânının ve öznel yaratıcılığın varlığına rağmen, kültürel bünye itibariyle, dünya tarihinin en indirgenmiş, en yozlaşmış, öncelikle nesnel açıdan en kifayetsiz modeliyiz. Bir Büyük Düzensizliktir bu. Bilincin daha yüksek güçlerinin üstün otoritesiyle hiçbir biçimde kubbelenmemiş, çerçevelenmemiş, sınırlanmamış, gayrıahlâkiliği inşâ eder tarzda işleyen ve her türlü insanlar arası dayanışmanın temellerini budayan ekonomizme dayanan bu model ayakta kaldıkça, ekolojik bir dönüşüm imkânsızdır.

Bu demek değildir ki dönüşüm kolayca gerçekleştirilebilir. Pazar rasyonalitesi, ihtiyaçların ilkesel bir özeleştirisiyle hiç kafası karışmadığı için, insanların çoğunun kendisiyle ilgili dolaysız bilgisini teşkil eder; Yeşillerin çoğu için de bu böyledir. İnsanın yalnızlaştırılmış Ben’ine fırlatılıp atılmasının sefil bir durum oluşu, birçoklarını huzursuz etmez. Piyasa yasalarının egemenliği çoktandır ortalama öznelliğe raptedilmiştir - kural olarak kadınlarda daha az, erkeklerde daha fazla. Karşımızdaki rezalet, bir rezalet değilmiş gibi görünür. Öyleyse, o denli bilinçli bir şekilde açıklığa kavuşturulmalıdır.

HER DÜZEYDE ÜST MECLİS KURUMLARI

Ancak yeniden bütünlüklü hale getirilmiş bir kurumsal sistemin, yani toplumla doğa arasındaki ilişkiyi eklemleyebilecek bir sistemin çözüm için yeterli olabileceğini kavrarsak, karşımızdaki hayatî sorunu aşabiliriz. Ve bunun da artık sırf ulusal düzlemde olmaması gerekir; hem bunun “üstünde” hem de “altında”, fiilen her toplumsal ilişki düzleminde olmalıdır. Sorun ancak, örneğin dünya ölçeğindeki bir holding toplumsal ekoloji açısından tahammül edilmez bir karar aldığı zaman, onu bu kararı geri almaya zorlayacak dünya çapındaki bir mercinin meşrû mevcudiyeti tesis edildiğinde çözülmüş olacaktır.

Özel toplumsal çıkarların sonuca bağlanması için parlamentolarımız, alt meclislerimiz (avam kamaralarımız) var. Fakat oralardaki müzakerelerimiz, asla kapsamlı, bütünlüklü meselelerle mütenasip olamıyor. Bunun için her yerde -insanlık kutbundan yerel cemaat kutbuna kadar- çok farklı karakterde üstün bir kurumsal düzleme ihtiyaç var - varoluşumuzun tümlüğünü gözönünde tutarak toplumun genel çıkarlarına, doğayla ilişkisine, barışma ve tatmin ihtiyacına ifade ve biçim kazandıracak bir kurumsal düzlem.

Buna üst meclis işlevi diyorum. İngiltere’deki yönetim mevkiinden farklı olarak tabiî bunu bir “House of Lords” (Lordlar Kamarası - çoğul) olarak değil, belirli bir anlamda “House of This Lord” (Bu Tanrının Meclisi) olarak anlıyorum. Haendel’in “Mesih” oratoryosunda İsa hakkında şöyle denir: “Ve O daima ve ebediyyen hükmeder.” Ama ben böyle bir bağıntının ilkeselliğini kastediyorum, özgül Hıristiyan ifade biçimini değil, tanrıya hitabın eril niteliğini de değil.

Benim gözümde bir vakitler Muhammed’in açıkladığı temel hakikat, gerek İslâmi gerek İslâm-ötesi içeriğiyle (Buda, Tanrıyı düşünmeden, yapısal olarak aynı şeyi düşünüyordu) tüm insanlığa aittir: Olan sadece Allahtır. Sadece Allah bilir. Sahip olan Sadece Allahtır. Hükmeden sadece Allahtır. Olmak, bilmek, sahip olmak, egemenlik görelidir ve kendini dayattığında “zavallıca bir büyüklenme ve haydutluktur” (Tao böyle der). Kozmik açıdan bakıldığında gülünçtür, insanî açıdan bakıldığında şeytanidir.

Böylesi bir üst meclis düzenlemesi üzerine ciddi bir tartışma dahi, kültürel birlik fikrine ve böylelikle de ekolojik dönüşüme biraz daha yaklaştığımızı gösterecektir. Böyle bir görevle toplanmaya çağrılan yüksek fikrî mercilerin girişimi, baskıncı/istilâcı davranışımızı sınırlayabilecek ve geleceğe uzanan yolun istikametini çizebilecek otoriteyi kendinde toplayabilecektir. Buraya katılacak bireylerin seçimle mi atamayla mı belirleneceğine karar verilir; belirleyici olan, söz konusu kişilerin kamusal düzeyde fazla benliğine tutkun olmayan insanlar olarak bilinmesi ve insanlarla iletişim akışı içinde bu yöneliminin güçlendirilecek olmasıdır.

İşte o zaman önemli saydığımız şeylerin hiyerarşisi, zamanla, dünyanın tümlüğü içinde hüküm süren sahici hiyerarşiye yaklaşabilecektir. En yüksek bilinç güçlerimizin ifadesini bulabileceği ve dünyanın ve insanî özün ölçüsüne geçerlilik kazandırabilecek bir yapı olmazsa, ihtiyacımız olan kaynaşma düzeni gerçekleşemez. O zaman ancak, envai çeşit stratejistin açtığı, çöl ve uçurum yönüne giden çıkış yolları olacaktır. Bir kültürün merkezcil bir iç bağıntısı mı olduğunu yoksa birbirine rakip özel çıkarların ve hayvaniliklerin toplamından mı ibaret olduğunu hissedersiniz zaten.

Ekolojik bunalımın anlamı, şundan başka bir şey değildir: Devleti yeniden yaratmalıyız ve bunu şimdiye kadarki baskıcı kalıbın ötesine geçerek yapmalıyız ki, insan cemaati paranın ve teknolojinin güçlerine hâkim olabilsin. Bu dönüşümün, ancak dünyayla manevi bir ilişki kurmamızı sağlayan güçlerin uyanması halinde tasarlanabilecek bir kültürel canlanmaya bağlı olduğunu söylemiştim. Dünyayı ancak ruhsal donanımımızı yükselten bir dönüşümü başararak muhafaza edebiliriz.

BÜTÜN İNSANLARA AÇIK

(Batılı) demokrasi ile para iktidarı arasında sahiden birçok kültür yapısını tasfiye eden şaibeli bir bağıntı olsa da, burada birincil mesele devletin biçimi değildir. Bugünkü alabildiğine yayılmış usandırıcı devlet bürokrasisi şüphesiz ki devletin aslî, özsel anlamıyla var olmadığının bariz kanıtıdır. Devletin özsel anlamı, doğal ve toplumsal birlikteliğin ahlâkını, yani Ethos’unu geliştirici bir tarzda ifade etmek ve esastan güvencelemektir.

Bununla kıyaslandığında, hal-i hazırdaki trajedinin doruğu, dünya tarihinde hiçbir zaman olmadığı kadar fazla insanın ekonomik sürecin duygusuz ve asosyal kendiliğinden akışıyla kıyıya ve kıyıdan da aşağıya itilerek, her türlü mahrumiyet ve aşağılamayla insan onurunun yüceltilmesine katılmaktan geri tutulmasıdır. İnsanlık kendini bir tür umumi hilafetle -her erkeğe ve her kadına halife onuru- yönetmek zorunda. Buna karşılık, bugünkü fiilî kudretlerin insanların çoğunluğuna karşı, insanlığın öz güçlerinin özgürce gelişmesine karşı uyguladıkları dışlayıcılık ne kadar korkunç...

Bütün dünyayı kapsayan bir yeni Politeia değil de, bütün insanların kendilerini geliştirmek için gerekli koşullara erişebilmesinde adaleti güvenceleyen bir kültürel çerçeve sunan, tek bir dünya için müşterek bir temel bulmazsak, barbarca cinayetlerle dolu karanlık bir zaman çok yakındır. Bunun için, özellikle de ekonomik globalleşme nedeniyle, yaptırım kuvveti olan bir uluslararası hukuk düzeni sorunu çözülmelidir. Fakat bunu ancak arkaplanında manevi bir yenilenme olursa tasavvur edebiliyorum. Geçiş dönemi için bütün insanlığı kapsayacak bir tür federal devlet düşünülebilir mi? Şimdiye kadar sahip olduğumuz dünya çapındaki örgütler, dünya iç savaşlarına bir miktar nizam vermeye yarıyordu en fazla. Sistemin bünyesi, kurtuluş/selâmet mantığından yoksundur.

Hiçbir zaman doymayan devasa materyalist pratiğimiz için artık dünyanın “fazla küçük” olması, yepyeni bir bilgidir. Belki de böylece duvara çarpmamız bizi iktidar saikli yayılmadan içe dönmeye, uyuşmacı bir varoluş biçimine sevkedebilir. Her halükârda konumuz açısından belirleyici soru, hangi kapsamlı yani kültürel dönüşüm yoluyla böyle bir uyumlulaşma için gerekli siyasal enerjiyi kazanabileceğimizdir. Ve dediğim gibi, kapıyı açacak olan, bizatihi manevi donanımımızın yeniden canlandırılmasıdır.

Rudolf Bahro’nun İstanbul Büyükşehir

Belediyesi Kültür Dairesi’nin düzenlediği

“Doğu’dan/Batı’dan” konferans dizisi

çerçevesinde 1 Mart’ta yaptığı konuşma.

Çeviren TANIL BORA