Anasayfa > Birikim Arşiv > 145 - Mayıs 2001 > İktisatçılar Nasıl Yanılıyorlar?

İktisatçılar Nasıl Yanılıyorlar?

James K. Galbraith | (Sayı : 145 - Mayıs 2001)

Amerikan Ekonomi Derneği (American Economic Association – AEA) yeni binyılın programı için 7-9 Ocak tarihleri arasında Boston’da toplandı. Toplantının odak noktasını uluslararası politika meseleleri, özellikle de finansal krizler (Asya’daki gibi) ve “ekonomik değişim” olarak adlandırılan sürecin başarısızlığı (Rusya örneği gibi) oluşturmaktaydı.

Ancak bu şaşırtıcı ve telaşlı ilgiye karşın bir şeyler garip bir şekilde yine yanlıştı. Dünya Bankası eski baş iktisatçısı Joseph Stiglitz’in de yer aldığı bir paneli saymazsak, toplantılarda, finansal krizlere ve geçiş sürecinin başarısızlığına yol açan kurumlara eleştirel yaklaşabilecek hiç kimse yer almadı. Hatta tam tersine birbirini izleyen bütün oturumlarda, Yeltsin’in danışmanları Andrei Shleifer ve Anders Aslund, IMF’den Stanley Fischer, ve ABD Hazine Sekreteri Lawrence Summers gibi mevcut dünya düzeninin mimarları cirit attı. En büyük spekülatörlerden Myron Scholes bile toplantılarda yerini almıştı. Herhalde tarihte hiçbir zaman böylesine parlak bir kalabalık büyük felaketlere yol açan kendi başarısızlıklarını tartışmak için toplanmamıştır.

Daha geniş bir perspektiften bakıldığında aynı oranda çarpıcı olan ise AEA ’nın 2000 yılı programında geriye dönük bir yaklaşımın bulunmamasıydı. Enflasyon ve işsizlik, ekonomik büyüme ve istikrar, hükümet bütçesi, gelir eşitsizlikleri ve zenginlik gibi ekonomi politikalarının temel meseleleri de toplantıların kapsamı dışındaydı. Piyasalar ve piyasa yapısı, rekabet ve tekel, etkinlik ve hakkaniyet, ve iktisadî dalgalanmalar gibi iktisat teorisinin temel konuları da sadece dar kapsamlı örnek olaylara ayrılmış oturumlarda ele alınabildiler. Yapılan sunuşların başlıklarına şöyle bir göz atıldığında John Maynard Keynes, Adam Smith, Karl Marx, ve hatta Paul Samuelson ve Milton Friedman’ın bile isimlerinin anılmadığı hemen göze çarpmaktadır. Samuelson’un kendisi “Eklektisizmin Altın Erdemi” başlıklı kısa ama parlak bir sunuş yaptı, velâkin bunu dinleyenler de hakim ortodoks iktisatçılardan ziyade kurumsalcı okula dahil olanlardı.

GÖZDEN KAÇAN DÜŞÜNCELER

Peki modern iktisat neyle ilgilenir? Bana öyle geliyor ki, esas olarak kendisiyle: AEA,üyelerinin önemini, yüksek kamu mevkilerinde bulunuşlarını, dış ülkelerdeki etkilerini ve Nobel Ödülü’nü kazanmalarını kutsamak için toplanmaktadır. Kadın ve zenci üyeler ırk ve cinsiyet üzerine oturumlar düzenleme hakkını kazanmışlardır. Böylece belki de daha aykırı sesler çıkarabilecek bazı kişiler sakinleştirilmiş olur. Diğer yandan Radikaller ve Keynesçiler ancak ayrıksı bir şekilde düzenlenmiş panellerde yer bulabilmişlerdir. İşte tam da bu yüzden, Amerika’nın başta gelen sosyal bilim derneklerinden biri olan AEA ’nın toplantısında göze çarpan en büyük eksiklik iktisadî düşüncelerin tartışılmaması olmuştur.

Peki ben ne düşünüyorum? Tabiî ki düşünceleri tartışmak istemezler. Bu iktisatçıların sicillerini düşündüğünüzde siz tartışmak ister miydiniz? Şimdi son yıllarda modern iktisadın beş temel önermesinin başına neler geldiğine bir bakalım.

1. Enflasyon her yerde vardır ve her zaman parasal bir meseledir. Bu hüküm Milton Friedman’la özdeşleşmiş en ünlü düşüncedir. Bir zamanlar da, 1980’lerin başında kısa bir süre, Amerikan Merkez Bankası’nın başlıca felsefesi olmuştu. Bu önermenin mimarı ve onun öğrencilerinden bir çoğu Nobel Ödülü’nü kazandılar. Fakat pratikte, monetarizm sessiz bir şekilde tümden terk edildi. Para miktarı (özellikle de M2) yıllar boyunca enflasyon etkisi yaratmaksızın hızlıca artmıştı. Bu haliyle monetarizmin bugün herhangi bir akademik hükmü kalmamıştır. AEA ’nın bu yılki takviminde tek bir monetarist konu bile bulunmamaktadır. Ayrıca son on-yirmi senedir yeni tek bir monetarist akademisyen bile çıkmamıştır.

Ancak monetarist hareketin somut politikaları belirleme gücünden hiçbir şey eksilmemiştir. Otuz yıl önce Friedman’cı monetaristler alternatif enflasyon teorilerinin hepsini silip bir kenara attılar. 1960’lı yılların başarılı anti-enflasyonist stratejilerinin dayanağı olan “maliyet baskısı” ve “ücret-fiyat sarmalı” gibi düşünceler yok oldular. Yüksek faiz oranlarını, gerilemeyi (resesyon) ve işsizliği saymazsak bugün elimizde enflasyonla mücadele için hiçbir alternatif bırakmamışlardır. İşte bu set ve katı uygulamalar için teşekkür etmemiz gereken muhataplarımız monetaristlerdir.

2. Enflasyona yol açmadan tam istihdam sağlamak imkansızdır. Dört yıl önce, içlerinde kendilerini Keynesçi olarak tanımlayanların da yer aldığı hemen hemen tüm “ciddi” iktisatçılar “doğal bir işsizlik oranının varlığı” üzerinde uzlaştılar. Bu oran %6 civarlarındaydı ve bunun altına düşüldüğünde enflasyonun mutlaka yükseleceği iddia ediliyordu. Şu açık ki, bu rakam hiçbir ciddi çalışmaya dayanmamaktaydı ve ilk kez Robert J. Gordon tarafından ders kitabında örnek olarak kullanılmıştı. O günden beri işsizlik oranı sürekli olarak %6’nın altında kaldı ve enflasyonun yükselmesine de yol açmadı. Şu anda Tam İstihdam Kanunu’nun resmî hedefine uygun olarak takriben %4 civarında. Kendilerini zora sokan bu olgular karşısında bugün ancak bir avuç iktisatçı doğal oran fikrini savunmaya devam etmektedir.

Ancak doğal oran hareketi somut politikaların belirlenmesinde hâlâ etkindir. Bu düşüncenin temsilcilerinden bazıları Merkez Bankası Açık Piyasa Komitesi’nde oy hakkına sahiptir. Şu anda da, işsizlik oranının düşük olmasının er ya da geç enflasyonu yükselteceği varsayımından hareket ederek faiz oranlarını yukarıya çekmektedirler. Bu tezi destekleyecek hiçbir kanıt bulunmamaktadır. Ve eğer yüksek faiz oranlarının yol açacağı zararları bir yana bırakırsak bu önermeye gülmemek için kendimizi zor tutmamız gerekir.

3. Artan ücret eşitsizliği teknolojik değişimden kaynaklanmaktadır. Ücret yapısının parçalanması karşısında 1990’lar boyunca iktisatçıların temel bahanesi “yetenek merkezli teknolojik değişim” iddiası oldu. Bu iddianın meali şuydu: “Piyasalar”, özellikle de bilgisayar çağında, yetenekli ve yeni hünerler edinme konusunda yeteri kadar uzak görüşlü olanları ödüllendirmektedir. Bu iddia bugün belli olgular karşısında tamamen bertaraf edilmiştir. Başka şeyler bir yana, erken dönemdeki çalışmalarda hangi döneme tekabül ettiği belirtilmeyen ücret eşitsizliklerindeki artış kişisel bilgisayarların yaygınlaşmasından çok önce başlamıştır. Ayrıca bu teori, bilgisayarların ve bilişim teknolojilerinin yaygınlaşmasının ivme kazandığı yıl olan 1994 sonrasındaki azalan ücret eşitsizliğini de açıklayamamaktadır.

Ancak, eğitimin eşitsizlik sorununu çözebileceği fikri iktisat öğretimine hâlâ damgasını vurmaktadır. Ayrıca Başkan Clinton da dahil olmak üzere Amerika ve Avrupa’daki “üçüncü yol” siyasetçilerinin eşitsizlik konusuna yaklaşırken temel politikaları da bu fikre dayanmaktadır. Bir kez daha beylik siyasal düşünce, araştırma ilgisinin sönüp gittiği bu fikir üzerinde ısrarla oyalanmaktadır.

4. Asgari ücretleri yükseltmek işsizliğe yol açar. Bu konu üzerine oldukça sert bir tartışma çok yakın bir tarihte, 1995’te gerçekleşmiştir. Söz konusu tarihte iki seçkin araştırmacı, Princeton’dan Alan Krueger ve Kaliforniya-Berkeley Üniversitesi’nden David Card eldeki mevcut verilerin bu tezi çürüttüğünü iddia ettiler. O tarihten itibaren asgari ücret iki kat artmasına rağmen işsizlik oranı düşmeye devam etti. Card ve Krueger haklıydılar, zira temel emek piyasası teorisine yönelttikleri eleştiri isabetliydi.

Ancak, ders kitaplarına baktığınızda bu eleştirinin ya hiç yer almadığını ya da ayak sürüyerek kabul edildiğini görürsünüz. Bu ders kitaplarının hemen hemen hepsi yeni kuşak öğrencilere yanlış önermeler öğretmeye devam etmektedirler. Emek piyasası iktisatçıları bile artan asgari ücretler savına destek vermekte ayak diremektedirler.

5. Düzenli büyüme yılda %2.5’in üzerinde olamaz. Bu garip iddia iki temel yanlışa dayanmaktadır: üretkenlik artışının gizemli güçler tarafından %1.5’in altında sabitlendiği fikri ve emek gücünün de uzun süre boyunca %2.5 civarından daha fazla artamayacağı düşüncesi. Ama bu iddiaların tam tersine şurası açık ki, işsizlik düşük olduğu zaman üretkenlik artışı hızlanmaktadır (bunun önemli bir nedeni iş sürecinde emeğin daha iyi kullanımıdır). Ayrıca uygulanan politikalar sonucu otuz yıldır içinde bulunduğumuz durgunluk döneminin ardından görülen o ki, potansiyel olarak istihdam edilebilecek insan sayısı iktisatçıların zannettiğinden çok daha fazladır. %4’lük bir işsizlik oranında bile ekonomi uzunca yıllar %3.5 veya üzerinde bir büyüme oranı göstermiştir. Hakikaten büyümenin karşısındaki en büyük engel sınırlı kapasite ve emek açığı şeklinde ifade bulan temelsiz kaygılardır.

İKTİSADEN DOĞRU

Elimizdeki bilgiler yukarıda saydığım beş dogmanın her birini açıkça yanlışlamaktadır. Bu dogmalardan herhangi birini savunan çok az iktisatçı bulunmaktadır. AEA 2000 yılı programında da görüldüğü üzere bu dogmalar mesleğin ileri gelenlerinin araştırma gündemlerinde yer almamaktadır. Ancak buna rağmen tamamen terk de edilmemişlerdir. Özellikle de dışarıdan bakanların nezdinde iktisat mesleğinin temel ideolojisinin bir parçası olmaya devam etmekte ve bir sürü iktisatçının siyaset alanına müdahale etmesine de destek teşkil etmektedirler.

Bu durum niçin böyledir? Sebebi oldukça açıktır. Bugün 40 ve 50’li yaşlarını süren bir kuşağa mensup olan önde gelen iktisatçılar doğru iktisadî düşüncenin ne olduğunu vazeden bir politbüro oluşturmuşlardır. Bir centilmenler kulübünden bekleneceği üzere, bu durum, temel politik meseleler söz konusu olduğunda, genelde yanlış tarafta konumlanmalarına sebep olmaktadır. Ve bu on yıllardır bu şekilde devam etmektedir. Ortada hiçbir sebep yokken felaket tellallığı yaparlar. Daha sonra gerçekleşen olayların olabilirliğini hep reddederler. Daha sonraları gerileyecek olan güya “engellenemez” bir sorun (ücret adaletsizliği) karşısında sürekli kör bir kaderciliğe sığınırlar. En temel, en iyi ve duyarlı reformlara bile karşı çıkar ve hiçbir etkisi olamayan reçeteler vermeye devam edip dururlar. Ters bir şey (örneğin iktisadî gerileme) meydana geldiği zaman hep bir şaşkınlık içinde olurlar.

Ve son olarak da bazı konumların asla desteklenemeyeceğine inanırlar, fikirlerini gözden geçirmeye asla yanaşmazlar. Bunun yerine sadece konu değişikliği yaparlar. Bu kulüpte hiç kimse yanılmış olmaktan dolayı itibarını yitirmez. Hiç birisi izleyen yıllardaki toplantılarda sunuş yapamama gibi bir sorunla karşılaşmaz. Ve bu toplantılara dışarıdan mümkün olduğu kadar az insan davet edilir. Yalnızca içeriden olup da muhalif konuma geçmiş bazı üst konumdaki kişiler –bu sene takdire şayan bir örnek Stiglitz idi-, ki bu çok nadiren rastlanan bir durumdur, seslerini duyurma fırsatına sahip olabilirler.

Hiçbir genç iktisatçı kulübün ruhunu MIT’li (Massachusetts Institute of Technology) Paul Krugman kadar iyi temsil edemez. Krugman bir iki defa işe yarar politikaları destekler gibi olmuştur: birkaç yıl önce, The Wall Street Journal’ın artan eşitsizlik sorununu yok sayma çabalarını boşa çıkarmış ve 1997’de Malezya’nın, sermaye hareketlerine kontrol getirmesini desteklemiştir. Ancak hiçbir zaman diğerlerinin ortodoks konumundan ciddi bir şekilde kopmamıştır. Krugman her şeyden önce kendisinin kulüp liderleri arasındaki konumuyla ilgilenmektedir. Esas olarak da kulüp dogmalarının bekçisi işlevini görmeye başlamıştır. Bir yandan dışarıdaki ahmaklara sert bir şekilde saldırırken diğer yandan da meslek içinde yapılan mantıksızlıklar karşısında, her zaman olmasa da, genelde sessiz kalmaktadır.

Krugman, The New York Times gazetesinin ana sayfasında yazdığı düzenli yazılarıyla yeni bir kariyere de başlamıştır. Açılış yazısında ise tüm önceliklerini dile getirmiştir:

“Başlangıçlar her zaman zordur: en çetin yazarlar için bile kötü haberler vermekten kaçınmak meşakkatli bir iştir. Ve bu dört açıdan yeni bir başlangıç olduğu için (yeni yıl, yeni yüzyıl, yeni binyıl, ve benim için yeni bir köşe), böyle bir çabaya girişmeyeceğim bile. Aşağıdaki satırlarda dünya ekonomisi ile ilgili bazı genel düşüncelerim yer almaktadır. Amerikan ekonomisi yerine dünya ekonomisi demeyi bilinçli olarak tercih ediyorum. Başka nelere tanık olmuş olursa olsun 1990’lar küreselleşme ile damgalanmıştır....”

Ve böylece birbirini takip eden amiyane düşünceler silsilesinin ardından Krugman yazısının sonuna gelir: ”olgular serbest ticaret yanlılarının tarafında olabilir ... [ama] muhalifler propaganda savaşını kazanmaktalar.” Bu tipik bir Krugman merasimidir; oldukça kaba ve yanıltıcı. Bu sözleriyle Krugman iktisatçıları bir grup habis heterodoksa karşı mücadele vermeye davet etmektedir. Krugman’ın, iktisatçılar arasındaki ana tartışma konusunun ticaret değil, sermaye akışları olduğundan haberdar olduğunu (aslında bu durumun kesinlikle farkında zira, tartışmanın doğru tarafında yer almıştı) çıkarsayabileceğimiz tek bir kelime bile bulunmamaktadır.

Birkaç gün önceki köşe yazısında sözleri çok daha açıktır:

“Küreselleşme karşısında yükselen tepkiler gibi ortodoksiye yönelik yeni meydan okumalar zaten çoktan mayalanmışlardır. Bu meydan okumalar yanlış bilgilenmiş olabilirler, ama bunun önemi yoktur.”

Ortodoksinin savunulması her şeyden daha önemlidir. Krugman hiçbir şekilde, küresel serbest finans sisteminin son iki yıldır derin bir krizde olduğu olgusunu tanımaya yanaşmaz.

ÇÖKÜŞ VE İNKÂR

Salt kendi meseleleriyle uğraşma ve sürekli olarak yanlış politikaları sahiplenme önde gelen Amerikan iktisatçılarının kronik sorunlarından sadece ikisidir. Hattâ bunlar en önemli sorunlarından bile sayılamaz. Daha derindeki mesele hâkim iktisat teorisinin ve onların politik düşüncelerinin temelindeki düşünce yapısının neredeyse tamamen çökmüş olmasıdır. Bu o kadar toptan, o kadar yaygın bir çöküştür ki, iktisatçılar bu çöküşü ancak teorik meseleleri tartışmayı reddederek yok saymaktadırlar.

Hakim teorinin en temel fikri dayanağı, fiyat ve miktarın serbest piyasalarda arz ve talebin etkileşimiyle belirlendiğidir. Ekonomist düşünce tarzının merkezinde yatan tam da bu düşüncedir. Önemli meseleleri doğru bir şekilde ele alamamalarının da kökeninde yine bu düşünce yatmaktadır.

Her şeyi düzenleyen ilkeler olarak arz ve talep kavramlarının kökeni ancak yüz yirmi-yüz otuz yıl geriye gitmektedir. (Kavramların bu şekilde kullanımı Smith, Ricardo, Malthus, Marx veya Mill için geçerli değildi.) Anglo-Sakson geleneğindeki kilit isim Alfred Marshall; kıta geleneğinde ise hiç şüphe yok ki Leon Walras’tır. 20. yüzyılda Keynes, Joseph Schumpeter ve John Kenneth Galbraith gibi büyük iktisatçılar bu kavramların iktisat mesleğinin tahayyül dünyası üzerindeki etkisini kırmayı denediler. Ancak başarılı olamadılar.

Emek piyasalarında arz ve talep mantığı, tam istihdamın sabit fiyatlarla bağdaştırılamayacağı, ücret eşitsizliğinin sebebinin teknolojik değişim olduğu ve asgari ücretlerdeki artışın zorunlu olarak işsizliğe yol açacağı düşüncelerinin temelini teşkil etmektedir. Bütün bu önermelerde ana teorik yanlışlık aynıdır: kesin ampirik bir temel bulunmamasına rağmen bir arz eğrisinden bahsetmek. Diğer bir deyişle mesele, balık piyasası için ortaya atılmış bir metaforun tamamen farklı insanî kurumları da yönetmesine imkân tanınmasından kaynaklanmaktadır.

Hiç şüphe yok ki, arz ve talebin çöküşünün en somut ve en iyi örneğini küresel sermaye piyasaları oluşturmaktadır. Kalkınmakta olan ülkelere refah sağlayacağı düşünülen küresel sermaye piyasaları bu ülkeleri finansal çöküşe sürüklemiştir. Ve bu durum Rusya’da, başka hiçbir yerde olmadığı kadar açık bir felaketle sonuçlanmıştır. Başarısızlığa uğrayan Sovyet sisteminin yapılarının yerine yeni kurumlar inşâ etme konusundaki başarısızlık ve bunun sonucunda ““piyasa”dan bu kurumları kurmasının beklenmesi bir üretim, istihdam ve kamu sağlığı felaketine yol açmıştır. Bunun sonucunda da gizli polis ve ordu tarafından yönetilen bir devlet kendini yeniden tesis etmiştir. AEA ’nın önde gelenlerinin hiçbiri bu hakikati açıkça teslim etmemektedir.

Texas-Austin Universitesi’nde ve Pekin Üniversitesi Ekonomik Araştırmalar Çin Merkezi’nde görevli olan meslektaşım fizikçi ve ekonomist Ping Chen’in yazdığına göre, geçen yüzyıl biterken Lord Kelvin, Royal Society’nin toplantılarında, fiziğin projesinin artık tamamlandığını ilân etmiş. Lord Kelvin’e göre 20. yüzyıl sadece detayların tamamlanması ile geçirilecekmiş. Ancak beş yıl içinde, özel izafiyet (ve sonra da kuantum mekaniği) Kelvin’i eğlenceli bir dipnota dönüştürmüştür.

Bugünün önde gelen iktisatçılarının dipnot statüsüne geçirilmeleri çoktan gecikmiş bir harekettir. Fakat gerçekleştiği takdirde bu iktisatçılar böylesi bir teorik devrimi tanımaya yanaşacaklar mıdır? Bundan şüphe etmek için yeteri kadar neden bulunmaktadır. Zira haklı olmak bu kulüp için pek bir şey ifade etmemektedir.

American Prospect, cilt 11, sayı 7,

14 Şubat 2000’den

Çeviren İSMET AKÇA