Anasayfa > Birikim Arşiv > 146 - Haziran 2001 > Esnaf Eylemleri ve Sol Refleks

Esnaf Eylemleri ve Sol Refleks

Ahmet Sabit, Ferit Benli | (Sayı : 146 - Haziran 2001)

Baştan söyleyelim: bu yazı kriz üzerine değil, daha çok bir rahatsızlığı dile getirmeye yönelik. Kriz ortamında ezberlerimizi iyiden iyiye bozan ve bizce gayet belirsiz ve geniş bir biçimde “esnaf eylemleri” olarak adlandırılan toplumsal hareketlilik karşısında ortaya çıkan bir refleks türünün bizde yarattığı rahatsızlıktan bahsediyoruz. Çok öznel kaçacağımız sanılmasın: amacımız sol siyasetin bir düzeyi olarak sol refleks üzerine birkaç söz söylemek. Kendilerini bir şekilde solda tanımlayan ve böyle de bilinen bazı kalemlerin bu eylemler karşısında sergiledikleri refleksin toplumsal ve/veya psikolojik kökenlerinin derinlemesine tahlil edilmesi değil yani meselemiz. Yine de yazıya bu reflekse bir göz atarak başlamak elzem gibi gözüküyor. Kısa bir özet geçelim...

Murat Belge Radikal’de yayımlanan 8 Nisan tarihli yazısında, “sokaktaki kitlelerin” onda “nedense herhangi bir heyecan” uyandırmadığını belirtiyor. Bu insanların tepkiselliklerinden yakınıyor ve “ne olacağına bugün bu haliyle sokak karar verecekse, bu kararın faşizmin bir ortalaması” olacağını söylüyor. Nedenini daha sonra açacağımızı söyleyerek bir alıntı daha yapalım yazıdan: “Ama kendinizi ‘onlarla birlikte’ hissetmiyorsunuz”. Serdar Turgut da faşizm tahliline katılıyor: “Türkiye’de ise esnafın büyük bölümünün en rahat ettiği düşünce, ki bence bu düşünce bile değil, otoriter milliyetçiliktir. Bazıları buna faşizm diyor” (Hürriyet, 11.04.2001). Yıldırım Türker’in 15 Nisan tarihli Radikal İki’deki Pazar yazısı bir dehşet senaryosu çiziyor adeta. Polis ve esnaf eylemlerini yan yana ele alan Türker, yazısını “Türk-İslam sentezi, Genelkurmay, rant kavgası, komplo teorileri” gibi kavramlarla örerek derin korkuların hesabını tutuyor. Aynı “hisleri” paylaşan bir başka yazı da Ece Temelkuran’dan; tarih yine 15 Nisan, günlerden yine Pazar, bu sefer Milliyet Pazar: “‘Esnaf değil, provokatör’ diyorlar. Ya hakikatten o kalabalık canı gönülden ‘provokasyona açıksa?’ Keşke bütün bu saçmalıkları boşaltıp üzerine kilit vurabileceğimiz bir ada olsa! Biz mi azınlıktayız yoksa?”

Bu kadarı şimdilik yeter gibi gözüküyor. Yazı boyunca yazarlarımıza sık sık başvurma ihtiyacını hissedeceğiz nasıl olsa.

ADLANDIRMAK: “ESNAF EYLEMLERİ”

Bir durumu, olguyu ya da kavramı tanımlamak dışlayarak ve de içererek bir sınır çizme eylemidir. Sınır çizilirken bazı şeyler dışarıda bırakılırken bazıları da içerilir. Hem zaten, adlandırma ya da tanımlama nötr bir faaliyet de değildir. Adlandıran, tanımlayan ya zaten hegemoniktir ya da hegemonyasını tesis etmeye çalışandır. Yani tanımlama etkinliği ve aslında dil de iktidar ilişkilerinin bir alanıdır. Bilindiği üzere dil gerçekliği basitçe yansıtmaz ve adlandırma esnasında altı ısrarla çizilenler ile gözardı edilenler belli güç ilişkilerine refere ederler. Bizde özellikle toplumsal muhalefet, protesto ve direniş biçimlerinin tanımlanması ve adlandırılması bu anlatılanların iyi bir örneği. Mesela üniversite öğrencilerinin katıldığı ve konusu, içeriği ve biçimi ne olursa olsun tüm muhalefet etme biçimleri hep “öğrenci olayları”dır. Burada hedeflenen “olay” kelimesinin taşıdığı kriminal, polisiye imâlardır. Türkiye’de zaten her toplumsal hadise çabucak polisiye bir vaka haline getirilir, daha doğrusu böyle tanımlanır. Her türlü demokratik hak isteminin nasıl kolaylıkla “terörizm” olarak tanımlanıverdiğini biliyoruz. İşin içine bir de medya girince tanımlama/adlandırma eylemi çok daha etkili olabiliyor. Hal böyleyken “esnaf eylemleri” tanımlamasının bilhassa eleştirel, muhalif çevrelerde hemen hiç sorgulanmamış olması doğrusu hayli yadırgatıcı. Eylemlere katılanların toplumsal konumunu ima eden bu adlandırmanın ne kadar yerinde olup olmadığı hemen hiç tartışılmadı.

“Esnaf” aslında sınıflar, zümreler ya da kategoriler anlamını taşıyor. Daha sık olaraksa bir sanatla ya da dükkâncılıkla uğraşan kişiyi belirtmekte kullanılıyor. Eylemlerin adlandırılışında kastedilen aslında bu ikincisi. Yani küçük mülk sahipleri, daha “klasik” bir tanımlamayla küçük burjuvazi. İlk gününden itibaren yurt sathında düzenlenen tüm eylemlere alelacele bu ad takıldı. Hemen herkes de bu tanımlamada hemfikir oldu. O güne kadar toplumun en muhafazakâr kesimi olarak kabul edilmiş bu kesimin eylem yapmasının anlamı tartışıldı da eylemlere gerçekten kimlerin katıldığı tartışmasına hiç girilmedi. Birçok eylemin görüntülerinde görülen tulumlu genç insanların kim olduğu hiç merak edilmedi mesela. Tanıl Bora da medyada böylesi bir “sosyolojik bakış”ın eksikliğinin altını çizdi:

“Esnaf başlığı altında toplanan zümrenin iç ayrımları, gerek sektörler arası gerek sınıfsal farkları gözeten bir bakış, satır aralarında veya kamera arkalarında yoktu. Esnafın daha çok hangi kesimleri yürüyor, hangileri daha öfkeli, hangileri nispeten sükûnetli? Bu kitlenin en acar kesimi olan şoför ve otomobilci esnafı neden öne çıkmıyor? Yürüyenler içinde iş sahibi-çalışan, usta-kalfa-çırak dağılımı kabaca da olsa nasıl görünüyor? Böyle şeylere bakan bir gazeteci gözü eksikti.”[1]

Aslına bakılırsa tam da adına uygun olarak eylemlere “esnaf”; yani sınıflar ya da zümreler katılmıştı: Küçük büyük dükkân sahiplerinin yanında kamyoncular, atölye ve işlik sahipleri ile işçi ve çıraklar ve bazen de işportacılar. Örneğin Ankara’nın mobilya üretim merkezi olan Siteler “esnafının” gerçekleştirdiği eylemlerde ön saflarda hep burada çalışan işçi ve çıraklar vardı. Türkiye’de küçük üretimin oldukça yoğun olduğunun bilinmesine karşın, muhalif çevrelerde dahi bu yürüyenlerin homojen bir topluluk olmayabileceği pek akla getirilmedi. Bu heterojen topluluk içerisinde sola daha meyilli olabilecek kesimler olup olmadığı, varsa bunların kimler olduğu tartışmasına hiç girilmediği gibi.

Küçük ölçekli sanayi birimlerinde çalışan işçi ve çıraklara ulaşmak, sol (sendikalar ve partiler) için bir dizi nedenden dolayı bugüne kadar hep güç olmuştur. Bir kere bu tip işyerlerinde usta; üretim aşamalarını ve diğer işçileri doğrudan denetimi altında tutar. Genellikle de usta, bizzat işyeri sahibidir ve işi düzenlemede, denetlemede ve bilfiil üretimde yer alır. Hem üretimde de çoğu zaman işyeri sahibinin hısımları, akrabaları ya da hemşehrileri yer alır. Dolayısıyla yalın bir işveren-işçi ilişkisi mevzubahis değildir. Daha önce büyük ihtimalle kendisi de işçilik yapmış olan işveren ve bir şekilde “yakını” olan işçileri arasında enformel, belki de belli ölçülerde paternalizm içeren ilişkiler hâkimdir. Dolayısıyla buralardaki “patron” ve “işçi” rollerinin büyük ölçekli üretim birimlerinde olduğu ölçüde belirgin ve sabit olmadığı, geçişli ve daha belirsiz olduğu söylenebilir. Keza çocuk emeğinin kullanımı da yoğundur, çıraklık uygulaması yaygındır. Söylemeye gerek yok, buralarda çalışan işçiler genellikle sosyal güvenlik şemsiyesinin dışındadır ve buralarda yukarda belirttiğimiz nedenlerden ötürü sendikal örgütlenme de zayıftır.

Eylemlerdeki katılım hakkında sosyolojik tespitler yapma durumunda değiliz aslında. Sorunun tam da böyle bir gözlem eksikliğinden kaynaklandığını söylemeye çalışıyoruz. Aslına bakılırsa sosyolojik gözlem diyerek durumu daha sofistike hale getirmenin gereği de yok. Yukarıda belirtmeye çalıştığımız heterojenliği gözetmek için yüksek bir sosyal bilim tedrisatına ihtiyaç yok çünkü. Bizim sıkıntımız tam da burada başlıyor işte. Hal böyleyken, şikâyetçisi olduğumuz tavrın bir refleks olarak kendini ortaya koyması, sorunun ilmî değil politik reflekslerde olduğunu ortaya koyuyor. Eylemlerin ortaya çıkarabileceği politik olanaklar hususuna aşağıda geleceğiz; burada sadece toplumun genelinin olduğu gibi yazarlarımızın da eylemleri medyanın sunduğu ve tanımladığı biçimiyle algılamış olduğunu söylemeye çalışıyoruz, yani eylemler hakkında yapılan değerlendirmelerde esas olarak medyanın ortaya koyduğu bilgi ve açıklama biçimlerinin genel kabul gördüğünü.

YAKLAŞIM: HİSLER VE İMKÂNLAR

Bu açıklama biçimlerinden solcular üzerinde en tesirli olanı şüphesiz eylemcilerin “gerici” karakteri üzerindeki vurguydu. Bilhassa 11 Nisan Ankara eyleminin sonrasında, eylemlere ilişkin başlangıçtaki hayırhah tutum, yerini bu tanımlama biçimine bıraktı. Mesela o zaman değin eylemleri “halkın isyanı” gibi başlıklarla duyuran Cumhuriyet tavrını değiştirmeye başladı. Ali Sirmen eylemleri Kabakçı Mustafa ve Patrona Halil ayaklanmalarına, Oktay Akbal da yeniçerilerin kazan kaldırmasına benzetti. Konumuzu teşkil eden yazarların bu husustaki tepkilerini ise yukarıda aktardık. Hayal kuruyor değiliz. Hareketlenmenin içinde İslâmcı ve faşist unsurların ağırlığı hususunda alıntı yaptığımız yazarlardan farklı bir düşünceye sahip değiliz çünkü. Fakat bu kesimlerin yoğun olarak siyaset yaptığı yerde ve zamanda “buradan faşizm çıkar, başka de bir şey olmaz” türünden sonuçlar çıkarmanın siyasal tutum açısından biraz kolaycı ve gayrı ciddi olduğu kanaatini de taşıyoruz. Yukarıda açıklamaya çalıştığımız gibi esnaf diye tanımlanan toplumsal kesimin kendi içinde sınıfsal veya katmansal farklılıklar taşıdığını ve siyaset yapmanın, hattâ özellikle bunu soldan yapmanın ilk olarak bu farklılaşmaları dikkate alarak mümkün olabileceğini kabul etmek, bizi siyasetin ilk basamağına, imkân arayışına ulaştırmaz mı? Solda olmak devamlı surette bu imkânı, yani sol siyaset imkânını aramanın dışında başka bir mecraya oturabilir mi acaba? Ya da şöyle soralım: Bu imkânı aramak bırakın refleks olmaktan çıkmayı, unutulduğu ölçüde solda olmanın içi ne şekilde doldurulabilir? Birçok cevabı olabilecek bir soru bu. Bizim açımızdan önemli olan ise hisler veya belirli bir his durumu. Yazının başlarında Murat Belge’den yaptığımız alıntıyı tekrar hatırlayalım: “Ama kendimizi ‘onlarla birlikte’ hissetmiyorsunuz”. Bu imkân arayışının es geçildiği noktada hisler devreye girebiliyor ve girdiği ölçüde de siyaseten kilitleyici bir işlev görebiliyor pekâlâ. Ya da Ece Temelkuran’ın yazısının sonunda gördüğümüz gibi “Biz mi azınlıktayız acaba?” nevînden bir ümitsizlik haline geçilebilir. Yine tekrarlayalım. Çok ümitvar, “gaza gelmiş” ve heyecan içinde değiliz. Sadece hislerin imkân arayışının önüne geçip, onu tıkadığı bir durumun altını çizmeye çalışıyoruz. Bu türden bir tıkanmanın büyük bir korkuya dönüştüğü bir durumda da hisler daha bütünlüklü bir hale geçip bir sabit bir his durumuna da dönüşebiliyor. Yıldırım Türker’in belirttiğimiz yazısının son paragrafını okuyalım:

“Bu toplum, masumiyetini henüz yitirmiştir. Cumhuriyet bulmacasıyla geçirdiği onca yıl, bu toplumu epeyi geciktirmiştir. Artık geleceğe; bir muhayyel bahara inanması mümkün değildir. Türkiye’yi şimdiye kadar görmediği karanlık günler beklemekte. Bu dolup taşan sokakları neredeyse, ‘Esnaf polis el ele, demokratik devrime’ duyarlılığıyla izleyenler masumiyetine umut katkısıyla sarılıp körleşenler. Masumiyette ayak diremek kimi zaman en büyük zulmü onaylatır.”

Beklediğimiz şey (biz de birer okuyucuları olduğumuza göre beklentilerimizin olması doğal karşılanmalıdır) elbette ki, gazete yazılarında solun tavrına dair politik program denemeleri yapmaları değil. Sadece, sol formasyonlu yazarların, medyanın genel “bilinçsiz, kara-kuru kitleler” korosundan ayrıksı bir sesi çıkaramadıklarını sorgulamaya çalışıyoruz. Hepsi bu.[2]

DENEYİM: SOKAKLARDAN ARTA KALAN

Sağın Türkiye soluna yönelttiği eleştirilerin başında gelen yerli olmama durumu üzerine bir müddettir düşünüp duruyoruz. Birikim de bir sayısını bu konuya ayırdı hattâ. Yerli olmak, yabancı olmak meselesini “esnaf eylemleri” vesilesiyle açmış olmamız yanlış anlaşılmasın sakın. “Memleketin en yerli evlatlarının yanında olalım, bir temas yakalayalım ki, aşalım bu yabancı kalma durumunu, yerlileşelim biraz” türünden mesnetsiz çıkışlar yapma niyetinde değiliz. Düşüncemizi hemen söyleyelim: Olumlu veya olumsuz bir tavır içinde olması fark etmez, yerli veya yabancı olmayı milli ve manevi değerler paradigması içinde ele alan her yaklaşım, sol açısından kıymet-i harbiyesi olan esas meseleyi atlamak durumunda kalacaktır bizce. Mesele bu değerlerin muğlak olması, sağ tarafından bir manevra aracı olarak kullanılması veya solun bu değerlere karşı şimdiye kadarki tutumunun “öyle değil de böyle” olması gerektiği falan değildir yani. Beylik bir çıkış olabilir ama hatırlamakta yarar var; yerli veya yabancı kalmayı kitlelerle kuracağınız ilişki belirler. Bu ilişki de değerler değil deneyimler üzerinden kurulur. Şunu söylemek olası: Türkiye solu kitlelerin deneyimleri ile ilişkileri açısından son derece yabancı bir konumdadır. Sağın bu konudaki karnesi şu andaki konumuzun dışında, karşılaştırmacı bir tutum içine girmek gereksiz. Beklenen politik rönesans tam da bu mecraya oturmak durumunda değil mi zaten sol açısından. Kitlelerin deneyiminin es geçildiği ve bu boşluğun, sağın “değerler safsatası” ile ikame edildiği bir ortamda solda olmanın ve kalabilmenin tek yolunun bu deneyimlerle kurulacak organik ilişkiler olabileceğini düşünüyoruz. Birçok kez tekrarladık, yine söyleyelim. Bu konuda hiç hayalci değiliz. Bu işin bugünden yarına olabileceğini düşünmüyoruz ve lakin bir yerlerden de başlamak lazım. Bu yer de siyasal reflekslerimiz sanırız.

Bu satırları yazmamıza vesile olan yazarlar sokağa çıkan insanların büyük bölümünün otoriter/devletçi bir zihniyete sahip olduğunun altını çizdiler. İyi de bu yeni bir şey mi? Türkiye toplumunun son yirmi yılda iyiden iyiye sağcılaştığını, muhafazakârlaştığını zaten biliyoruz. Seçim sonuçlarına bakmak yeterli. Aslında bu biliniyor da sokağa çıkanlar “ya Allah bismillah” diye bağırınca yeni bir şey bulmuşçasına “sokaktaki kitleler”in faşizme meyyaliyetinden bahsedilebiliyor. Bu eylemleri değerlendirirken belki de gerçekten “yeni” olana bakmak gerekiyor. Mesela sağcı olduğunu bildiğimiz insanların IMF’ye karşı eylem yapması ya da ne bilelim “susma sustukça sıra sana gelecek” nevinden sloganlar atması. Böyle olunca bu insanlar da devrimci oluverdi demiyoruz hattâ faşizmin servet düşmanlığı temelinde bu türden mobilizasyonlara açık olduğunu da unutuyor değiliz. Fakat Murat Belge’nin de yazdığı gibi “kitleler sokağa inmekle nihayet ‘Hayır!’ diyorlar. Sadece ‘Hayır’ demek çok anlamlı değil, ama başka birçok şeyi demek için oradan başlamak zorunlu.” Aslında siyasal bilinç “sıradan” insanlara yukarıdan ya da dışarıdan dayatılan sihirli bir formül değilse eğer, ancak insanların gündelik eylem ve deneyimleri temelinde şekillenebilir. Sağın ideolojik tesiri altındaki insanların sokağa çıkıp polisle çatışması o insanların hayatında oldukça önemli, hattâ sarsıcı bir deneyim olabilir. Deneyimden kastımız salt sokak çalışmaları değil elbet. Krizin bu çevrelerce yaşanışı ve verdikleri tepki deneyimlerinin çerçevesini oluşturuyor diyebiliriz en geniş anlamıyla. Bu insanlara “yabancı” kalmamak da bu deneyimle belli bir aşinalık kurabilmeyi gerektiriyor.

Sıkıntımız tam da burada başlıyor işte. Medyanın genel “bilinçsiz, provokasyona açık gerici kitleler” söylemine teslim olmak olası bir aşinalığın önündeki en büyük engel değil midir?

SONUÇ: SİYASETE GERİ DÖNÜŞ

İstikrar programının iflası ve krizin, örgütlü kesimin tepkisini çekmesi herhalde bekleniyordu. Beklenmeyen ise esnafın, yani işçiyi de küçük mülk sahibini de içeren o güne kadar büyük ölçüde hareketsiz kalmış geniş ve sınırları da biraz belirsiz bir toplumsal kesimin eyleme geçmesiydi. Olur muydu olmaz mıydı, halen olabilir mi bilemeyiz ama, bizce “soldan” gösterilmesi gereken ilk tepki, bu iki toplumsal kesim arasında bir birlikteliğin yaratılıp yaratılamayacağı üzerine kafa yormaktı. Zira her iki kesim arasında ciddi bir tarz, üslûp ve dil farklılığı da vardı. Zaten özellikle medya bu farklılığın sürekli altını çizdi. Hattâ 14 Nisan eylemlerinin büyük illerde sakin geçmesi üzerine işçinin esnafa “ders” verdiği şeklinde yorumlar da yapıldı.

Emek Platformu’nun 14 Nisan’da birçok şehirde düzenlenen mitinginde katılım, “esnaf eylemleri” ile kıyaslandığında (özellikle 11 Nisan’daki Ankara, İzmir ve Mersin eylemleri) düşüktü. Üç işçi ve üç kamu çalışanı konfederasyonu ile mimar-mühendis odalarının ve çeşitli sivil toplum örgütlerinin düzenlediği etkinliklerde katılımın esnaf eylemlerine oranla önemli ölçüde düşük olması söz konusu örgütlerin temsil kabiliyetinin ve örgütsel gücünün ne kadar zayıf olduğunu ortaya koyuyor. Aslına bakılırsa buna da şaşırmamak gerekiyor. Solun etkisine oldukça açık olan Emek Platformu’nun bileşenleri önemli ölçüde kamu sektöründe çalışan işçilerle kamu çalışanlarından oluşuyor. Türkiye’de ücretli olan birçok insan ise bu sendikal yapıların dışında yer alıyor. Küçük üretim birimleri ya da dükkânlar düşünüldüğünde, buralarda ücret karşılığında çalışanlar “esnaf” kategorisi dahilinde tasnif ediliyor. Buralarda çalışan insanlarla siyasî bir bağ oluşturmak ise yukarıda bahsi geçen nedenlerle de oldukça güç. Dolayısıyla Türkiye’de halen emekçilerin çok küçük bir kesiminin sendikal yapılara dahil olduğu ve taleplerini daha “solcu” sayılabilecek bir dille ifade ettiği söylenebilir. Tek başına ele alındığında ise bu toplumsal taban Türkiye’de dengeleri değiştirebilecek bir siyasi/toplumsal ağırlığı temsil etmiyor. Tam da bu yüzden esnaf eylemlerinde açığa çıkan dinamiği küçümsememek gerekiyor.

Tepkisel bir dille kendisini ifade eden, bazen askeri “göreve” çağıran bu insanların eylemlerini faşizmin ayak sesleri olarak görmek mümkün. Başka bir açıdan bakıldığında, olan bitenler karşısında kirlenmiş siyasetin alternatifi olarak “Sezaryen” çözümleri dile getirip teknokrasiye kapıyı aralamak da mümkün. Bu iki tavrın ayrıldığı noktaları öne çıkarmak mümkün elbette. Fakat sola düşen esas olarak, bu iki tavrın da, ’80 sonrası liberalizmde ayyuka çıkan ve hegemonik bir hal kazanan anti-siyaset siyasetinden, yani politikanın kirli ve kötü bir alan olduğu ve politik çözümlerin ancak ‘tarafsız’ uzmanlar tarafından üretilebileceği inanışından türediğini ortaya çıkarmaktır. Aslında tam da böyle olduğu ya da olabileceği için siyaset yapmak, yani bu eylemlerde ifadesini bulan tepkileri ciddiye almak ve bunları başka bir mecraya akıtmanın olanakları üzerine düşünmek gerekiyor.

Siyasete geri dönmek derken kastettiğimiz de bu zaten...

[1] Tanıl Bora, Esnaf Eylemleri ve Medya, Medyakronik.

[2] Sıkça karşılaştığımız bir tepkiyi de anmadan geçemeyeceğiz. İşin polisle çatışmaya vardığı günlerde solcu muhitlerde “oh olsuncu” bir tepki de oldukça yaygındı. Öyle ya, IMF’i protesto eden öğrenciyi polise teslim eden esnaf şimdi polisle karşı karşıya geliyordu. Hal böyle olunca, çeşitli vesilelerle polisle karşı karşıya kalmış insanlar bu pek munis, sık sık kolluk güçleriyle dayanışmasını ifade eden kesimin polis copunu tecrübe etmesini biraz da intikamcı bir keyifle izlediler. Kimimiz polisten yenecek dayağın insanları bilinçlendireceği umuduyla, ama pek çoğumuz da rövanşist bir ruh hali ile izledi çatışmaları. Bu “kinci” yaklaşım elbette bazı tecrübelere dayanıyordu, hele esnafın duyarsızlığı ve hattâ hışmıyla karşı karşıya kalmış öğrenciler açısından. Yine de sorunlu bir tepki değil mi bu? Birilerinin, kim olursa olsun, polisten dayak yiyor oluşu bizi neden sevindirsin? Hem biz değil miydik mağdurların, aşağıdakilerin beraberliğini, dayanışmasını savunan? Aşağıdakilerin hoşnutsuzluklarını, hınçlarını yukarıya değil de birbirlerine göstermeleri sorunlu bir durum olarak addedilmemiş midir hep solda?