Anasayfa > Birikim Arşiv > 105-106 - Ocak/Şubat 1998 > Resmî İdeoloji ve Aleviler

Resmî İdeoloji ve Aleviler

Reha Çamuroğlu | (Sayı : 105-106 - Ocak/Şubat 1998)

Yazımızın başlığını Birikim’in sayı temasından esinlendik. Fakat bu başlıkla birlikte iki önemli tanım sorumluluğunu da yüklenmiş olduk. Öyle ya yazdığımı anlatabilmem için “Resmî ideoloji”yi ve “Alevileri” nasıl anladığımı ya da benim resmî ideoloji ve Alevi tanımlarımın neleri kapsayıp neleri dışladığını sizlere en azından kısaca açıklamam gerekiyor.

Oysa ben bir türlü şu ‘resmî ideoloji’yi anlayamamışımdır. Biri çıksa da bana da anlatsa ben de ona göre hal ve davranışlarımı düzenlesem derken, şimdi ben size ne anladığımı anlatmak zorundayım. Kısacası bir yazıya henüz bismillah derken çok iç açıcı olmayan bir durumla karşı karşıyayım.

Zaman zaman bu resmî ideoloji yerine resm-i ideoloji desek rahatlarız gibi gelmiştir bana. Hani ’60’lı yıllarda ve ’70’lerin başlarında Güney Amerika ile ilgili esprilerde sık sık yer alan bir şeyi yapar, işin içinden sıyrılırdık. Evde birkaç muhtemel diktatör resmi bulundurur, sabah kalktığımızda radyoyu dinler, o günün diktatörünün resmini duvarlarımıza asardık. İşte resm-i ideoloji tanımı bize böyle bir rahatlık sağlardı. Her şey günlük kurlara göre ayarlanabilir, hattâ dijital hatlarla gazetelere, sivil toplum örgütlerine (yoksa NGO mu demeliydim), DGM başsavcılarının bürolarına anında yansıtılır, böylece hepimizin kendisine çekidüzen vermesi için gerekli teknik donanım sağlanmış olurdu. Beşinci senfoni dinleyeceğimiz yerde, ilahi dinlemek gibi can sıkıcı olabilecek bir durumdan, Kürtçe ‘türküye’ yüksek sesle mi, alçak sesle, mahçup edayla mı katılacağımız gibi bir ‘yaşamsal bunalım’dan kolayca kurtulabilirdik.

Heyhat, bütün bu olanaklardan yoksunuz! Altyapı yetersizliği var ve şimdi de bu resmî ideolojinin ne olduğunu ya da ne olmadığını anlatmak zorundayız. Osmanlıca bir söz vardır. ‘Zürafayı tarif etmek zordur ama, görünce hemen anlarsınız’ mealinde. Sözlerimiz vardır, söylendiği anda ortamın ideolojik atmosferini resmî kılar. Uzatmaya da gerek olmayabilir bu sözleri. Vatan, şehitler, tüyü bitmedik... gibi. Bir de büyük adamlarımız vardır ki bunların söyledikleri resm-î ideoloji borsalarını anında alt-üst edebilir. Kim bir genelkurmay başkanının resmî ideolojinin dışında bir şey söylemiş olabileceğini düşünür ki, olsa olsa resmî ideoloji dün gece değişmiştir ve şimdi bu değişiklik biz fanilere iletilmektedir. Flaş... flaş... flaş...

Resmî ideolojiyi içeriklerde aramak beyhude olmasa da sık sık hayal kırıklığı yaratabilecek bir çabadır. Örneklemek gerekirse ‘resmî ideoloji milliyetçidir’ diyebilirsiniz ve bu ilk bakışta herkese doğru görünebilir. ‘İkinci Dünya Savaşı yıllarında bu milliyetçilik sıkı bir teste tâbi tutulmuştur. Naziler Rus cephesinde ilerlerken, Turancılarla ciddi bir sorun görmeyen devlet, Kızılordu ilerlemeye başladığında Turancıları tabutluklarla tanıştırmakta bir sakınca görmemiştir. Bunun çağdaş bir versiyonu daha çok yeni yaşanmıştır. Bizatihi devletin kendi yarattığı özel tim vb. yapılarda sorunlar boy göstermeye başladığında, milliyetçilikleri ile ‘temayüz’ etmiş bazı gruplar devletin bazı belgelerine ‘ulusal güvenliği tehdit edebilecek odaklar’ olarak girebilmişlerdir. Resmî ideolojinin laik olduğunu ya da tersini ileri sürmek de pek sağlıklı ve sağlam bir tahlil olarak görünmemektedir. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın bizatihi varlığı, son elli yılda bu konularda uygulanan politikaların olağanüstü ‘çeşitliliği’ bu tespitinizi doğrulayacaktır. Sözcüğün dar anlamıyla bir devletçilikten de söz edilemez. ‘Devleti küçültme’, ‘özel teşebbüsü güçlendirme’ de aynı resmî üslûplarla savunulmuş başka yaklaşımlardır, bu cennet vatanda. Ünlü altıokun tümüne bu tespitlerimizin uygulanabileceği düşüncesindeyiz ve altıoku da yalnızca CHP’nin savunduğu gibi bir yanılsamaya karşıyız. Resmî ideoloji içeriklerde değil, yöntemlerde aranmalıdır. Eski Ankara Valisi Nevzat Tandoğan’ın meşhur cümlesi tamamıyla bu durumun bilincinde olan bir devlet bürokratının formülasyonudur; ‘Bu ülkeye komünizm gelecekse, onu da biz getiririz.’

Aldatıcı özelliklerinden biri de her zaman öznelerindeki değişikliklerdir. Resmî ideolojinin özneleri sıkça değişir. Şüphesiz nesneleri de. Komünizmle mücadele ediyorsa ‘mukaddesatçılar’ özne olabilir örneğin. Bu durumda Aleviler nesne olmuştur. Aktörlerini tanımakta güçlük çekersiniz. Saygın bir sol gazetemizin saygın bir köşeyazarı olarak da karşınıza çıkabilir, bir yeraltı medresesi uleması da olabilir. Resmî ideolojinin mekânını bulmak da zordur. Nerede tecessüm ettiği meraklara konudur her zaman. Yargı derseniz de yanılırsınız, yasama derseniz de yanılırsınız, dahası ordu derseniz de yanılırsınız. Resmî ideolojinin değişmez mekânları, değişmez toplumsal aktörleri yoktur. Bu daha da dehşetengiz bir problemdir, onun için durmadan ‘içinde miyiz dışında mıyız çemberin’ diye kendinize sorarsınız. Osmanlı’da bu en azından 19. yüzyıla kadar belliydi. Avrupa güçleri farklı çıkar ve dolayısıyla politikalarıyla sahneye çıkana kadar. Saraya bakardınız ve resmî ideolojinin resmini, son rötuşlarıyla birlikte görürdünüz. Saraya yamanmaya çalışmak ya da sarayın dışında kalmak, önce tercihinize sonra beceri ve şansınıza kalmıştı. Şimdi böyle bir kolaylığa ve en önemlisi sarayın içinde olmanın vereceği güçle böbürlenmeye ya da sarayın dışında olmanın getireceği özgürlük ya da tutarlılıkla gururlanmaya hakkınız ve olanağınız yok. Tutumunuzu sürekli gözden geçirmelisiniz. Bu Aleviler için de böyledir.

Aleviler dediğimde ne anladığımı kısaca hemen vermeliyim. Alevilik terimi, üyeleri temelde Türkiye’de olmak üzere Irak, İran, Suriye, Bulgaristan, Romanya ve Arnavutluk’ta yayılmış bulunan bir dinsel cemaati anlatır. Bağdaştırmacı (syncretistic) inanç yapısının yanısıra, Alevilik güçlü gnostik etkiler taşır ve cemaat genelde kendisini büyük İslâmî çerçeve içinde görür. Soydan gelen üyelik ve güçlü kollektif kimlikle cemaat eğer ‘formalistik’ görüşü, F. Barth ve izleyicilerini gözönüne alırsak bir etnik grubun da karakteristiklerini sergiler.

Bütün diğer cemaatler gibi Alevilerin de yekpare bir tarihi olmamıştır. Alevilik bugün yoğun bir tanımlama gayretinin bombardımanı altındadır ve bu bombardıman tek yönlü yahut tek kaynaklı değildir. Kimi yaklaşımlara göre Alevilik ‘Öz Türklük’, kimilerine göre ‘Kürtlerin tarihsel yaratımı’, ‘Ali’yi seven Müslümanlığın özü’, ‘devletin ve sistemin sadık bekçileri’, ‘isyanın sönmeyen ateşi’, ‘laikliğin yılmaz siperi’ vb.’dir. Bütün bu söylenenlerin elbette bir değeri vardır, ama bu değer Aleviliğin tanımına ilişkin çabaların alanı olmaktan çok Alevilikle ilgili üretilmiş mitolojiler alanı olmalıdır. Güçlü bir cemaatin Türkiye’nin içinde bulunduğu koşullarda bunca mitolojiye konu olması normal karşılanmalıdır.

Ama bütün bunların ötesinde Aleviliğin bir tarihi vardır ve bu tarihte bazı genel eğilimler bulmak mümkündür. Genel kabul gören akidenin dışında kalmış bir cemaat olarak Alevilerin Osmanlı dünyasında uzun süreler resmî bir kabul görmedikleri ortadadır. Bu resmî kabul, ancak Osmanlı İmparatorluğu son yüzyılına girerken, Tanzimat ve Islahat Fermanları’ndan sonra görünmüştür. Bu kabul de bu kabule götüren etkenlerin niteliği bakımından oldukça tartışmalıdır. Bilindiği gibi 19. yüzyılda ‘Düvel-i Muazzama’ Osmanlı İmparatorluğu’nun kapsadığı ülkelerin demografik yapılarıyla yakından ilgiliydi ve imparatorluğun birçok bölgesi Aleviler Müslüman kabul edilmedikleri takdirde ‘gayrı-müslim’ çoğunluğa sahip olacaktı. Alevilerle ilgilenen ilk oryantalistlerin onları ‘unutulmuş bir Hıristiyan halk’ olarak tanımlama gayretleri de bizce bu çerçeve içinde daha anlamlı hale gelmektedir. Şöyle ya da böyle Osmanlı Devleti 19. yüzyılın ikinci yarısında bu resmî kabulü gerçekleştirdi. Aleviler devletin resmî tebası arasındaydılar artık. Aleviler de bu yeni duruma uyum gösterdiler. Yakın zamanlara kadar devleti tümüyle yabancı, adeta bir doğal afet gibi algılayan Alevilerin ilk kez bu tarihlerde özellikle İstanbul gibi büyük imparatorluk şehirlerinde sivil ve resmî hayata karışmaya başladıklarını, önemli sayılabilecek sayılarda göç ettiklerini görüyoruz.

Aleviler-Cumhuriyet ilişkisi de işte bu zeminin üzerinde oluşmaya başladı. ‘Kurtuluş Savaşı’ sürecinde Ankara Hükümeti-Aleviler ilişkisi son derece geniş bir mitoloji konusu olmuştur ve olmaya da devam etmektedir. Biz burada bu konuya ayrıntısıyla girmek niyetinde değiliz ama çoğu kez iddia edildiği gibi kayıtsız şartsız bir yekpare desteğin söz konusu olmadığını görüyoruz.

Tek partili Cumhuriyet rejimi yıllarında ‘Aleviler için cennet olan Anadolu’ dinleyenlere zevk veren, fakat yaşayanlara aynı zevki vermemiş olan bir masal ülkesidir. Böyle bir ülke hiçbir zaman olmadı. Diyanet İşleri Başkanlığı daha baştan Aleviler yok sayılarak kuruldu. ‘Doğru ve üst düzey din eğitimi’nde Alevilere yer olmayacağı açıktı ve olmadı da. Dersim İsyanı, Kubilay Olayı’ndan daha insanî yöntemler kullanılarak bastırılmadı. Genç Türkiye Cumhuriyeti kendi topraklarını ilk kez bu olaylarda hava kuvvetleriyle bombaladı. Alevi cem ayinleri jandarma tarafından sıkı takibe alındı ve bunlara göz açtırılmadı.

Bugün bütün bu dönemle ilgili parlak bir mitoloji vardır. Alevi entelijensiyası bu parlak mitolojinin önde gelen yaratıcılarından biridir. Ama 1950’de bu parlak mitoloji henüz ortada yoktu. Çok partili siyasal hayata geçişte ‘Yeter Artık Söz Milletin’ sloganına belki de bu nedenle en çok rağbet eden cemaatlerden biri de Aleviler oldu. 1950 seçimlerinin bölgelere göre oy dağılımına kabaca bir göz atmak dahi bu durumu ortaya koyacaktır. Osmanlı’dan günümüze taşınan, ayrıca Alevi itikadının kendi içinde de birçok ögesi bulunan ‘devlete belirli bir mesafeden daha fazla yaklaşmama’ yaklaşımı değişmiş değildi. Ama bu yoğun bir şekilde oy kullanımına engel teşkil etmiyordu. Engel teşkil ettiği şey bu oyların parlamentoya doğrudan Alevi delegeler vasıtasıyla taşınmasıydı.

Sosyal, kültürel ve dinsel hayattan duyulan dışlanmışlık duygusu her zaman böyle olmasa da politik hayatta da Alevilerin karşısına bir kez daha çıkıyordu. Sosyal, kültürel ve dinsel varlıklarıyla yer alamadıkları politikaya bir kez daha fakat bu kez pasif katılımcı olarak mesafe koyuyorlardı. Bu duygu 1960’lı yıllarda artık önemli sayılabilecek ölçüde kentlere göç etmiş olan Alevileri solla tanıştırdı. Aleviler bıyık ve deyişlerini sola ödünç verirken soldan da -günün solunun yapısı gereği- bol bol pozitivizm ve devletçilik aldılar. Konuya zihniyet tarihi açısından baktığımızda bugün Aleviler arasında çok yaygın kabul gören devletçiliğin başka bir mantıksal kökenini bulmak zor görünüyor.

Bu nedenle ’60’lı ve ’70’li yıllar Aleviler için oldukça zahmetli ve acılı yıllar oldular. O tarihlerde kimseler onlar için ‘laikliğin yılmaz bekçileri’ filan demiyordu. Kimsenin de laiklik gibi bir sorunu yoktu. İslâmcıların, Türkçülerin ve nihayet devletin bir sorunu vardı. Herhangi bir kış gelebilecek olan komünizm belasını defetmek. İslâmcılar bu sürece ‘Komünizmle Mücadele Dernekleri’, Türkçüler ‘Ülkü ocakları” ve devlet de açık-örtülü tüm kolluk kuvvetleriyle arslanlar gibi dahil oldular. Resmî ideolojiyi yöntemde aramak gerekir demiştik. Bu yöntemlerden biri de her zaman tarihsel gerilimlerin güncel çatışmalara dönüştürülmesinde bulunabilir. Türkiye’de resmî hafıza Nizamülmülk’ün neredeyse bin yıl önce, Alevilere pek de az benzemeyen Karmatiler için anlattığı şu meşhur serpuş hikâyesini kaskete çevirip komünistlere yakıştıracak, bunu yaparken bir taşla iki kuş vuracak kadar kuvvetlidir. Atılan taş Alevileri Sivas’ta, Kahramanmaraş’ta ve Çorum’da çok sert bir biçimde vurdu. Bütün bu dönem boyunca sol ile Aleviliğin kaderi birbirine sıkı sıkıya örülmüştü.

’80’li yılların sonlarında dünyada yaşanmaya başlanan büyük ölçekli değişimlerden Alevi cemaatinin de etkilenmemesini düşünmek olanaksızdı. Sovyet Bloku’nun çöküşü, sol hareketlerin genel trendlerindeki değişim, Türkiye’de yeni boyutlara taşınan Kürt meselesi, İslâmcılığın beklenen ‘boom’u, Alevi kimliğini daha görünür hale getirdi ve tabiri caizse bir yeniden keşfe dönüştü. İşte sözünü ettiğimiz mitolojilerin en yoğun üretildiği dönem bu dönemdir.

Bu mitolojilerden en yaygını ve özellikle 28 Şubat’ın hemen öncesi ve sonrasında en revaç bulanı şöyledir; Aleviler Türkiye Cumhuriyeti’nin temel ilkelerinden biri olan laikliğin en yılmaz bekçileridir ve bu ülke onlar için -özellikle onlar için- neredeyse tüm değişmez ülkelerden daha önemlidir. Laiklik onlar için ‘yaşamsal’ bir önem arzetmektedir. Bu laikliğe şöyle ya da böyle eleştirileri varsa bunu ‘az’ buldukları içindir. Bu eleştiri konuları da ileride bir tarihte ‘uygun görülen’ bir zamanda ele alınıp giderilir. Ama önce bertaraf edilmesi gereken bir tehlike vardır ve bu tehlikenin bertaraf edilmesi konusunda da ‘Alevi kardeşlerimiz’ ‘biz’le hemfikirdirler. Resmî hafıza tekrar fakat bu kez başka bir yönde harekete geçirilir. Muaviye de ‘Kutsal Kur’an yapraklarını’ mızrakların ucuna geçirerek Hazreti Ali’ye karşı ‘Yüce dinimizi’ kullanmamış, sömürmemiş midir? Nevzat Tandoğan’ı hatırlatırcasına bazı devlet büyüklerimiz Alevilere Aleviliğin ne olduğunu anlatmaya, Alevilik böyle algılanırsa hiçbir sorun kalmayacağını, biraz zor da olsa kendileri için bütçeler geçirileceğini söylemeye başlarlar. Bu arada şimdilerde demokrasinin ‘ne mübrem bir ihtiyaç’ olduğunu aniden keşfeden bazı İslâmcı yazarlarımız da bu resmî hafızaya katkılarını bol bol sunmaktadırlar. Sivas’ta koca koca devlet kolluk kuvvetlerinin önünde yakın tarihimizin en vahşi katliamı gerçekleştirilir, İslâmcı basın ‘provokatör Aziz’den bahseder. İstanbul’da Gazi Mahallesi Olayları yaşanır, Alevi tepki olağanüstü bir sağduyu ile Sünni kesimleri ya da İslâmcıları hedef almaz, ama Ahmet Taşgetiren, köşe yazısında Alevilerin İslâmcı gettoları ‘kuşatacak’ şekilde yerleştiklerini yazar.

Alevilerin bu mitolojiye ne kadar katıldıkları burada benim tartışacağım konu değildir. Görüldüğü gibi bu mitolojiye sadece belirli Alevi kesimleri değil, ama onlar aracılığıyla tasfiye edilmeye çalışılanlardan bazıları da koşar adım benzin götürmektedir. Huma kuşu devlet kuşudur, kimin başına ne zaman ve nerede konacağı belli değildir; bu garip ülkede. Başına konanlar ‘aman bu fırsatı değerlendireyim’ düşüncesine çabuk kapılırlar. Fırsatı değerlendirip değerlendiremeyeceklerine dair en güzel ipucunu karikatürist Turhan Selçuk yıllar önce ‘Devlet Kuşu’ adındaki karikatüründe çok güzel vermişti. O karikatürü bulup bakmalarını tavsiye ederim.

Doğrudur, 28 Şubat’la birlikte Türkiye’de yeni bir şeyler oldu ve yeni bir dönem başladı. Ama Etienne de la Boetie’nin sözleriyle ‘bizi dövecek bu kadar eli biz vermediysek’ nereden buldular? Bir halkın ruhuna karşı dövüşerek, o halkın yaşadığı ülkede demokrasiden söz etmek mümkün değildir. Bu doğru, ama bu halkın çok çeşitli ruh hallerine sahip olduğu da bir o kadar doğru. Bir ferdin, bir cemaatin özel amaçları olabilir, ama demokrasisini kurmak için eğer şimdi davranamazsa belki de bir çağ daha gerekecek. Türkiye gibi bir ülkede vatandaşların demokrasiyi ‘acil’ bir mesele olarak görmesinde büyük fayda var.

Aleviler de Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının genelinden daha fazla ya da daha eksik demokrasi aramıyorlar. Türkiye’de Kürt meselesinin en sıcak şekillerde gündeme geldiği günlerde dahi Kürt ve Türk kökenli vatandaşlar arasında kitlesel denebilecek ölçüde hiçbir çatışma meydana gelmedi. Fakat Alevi-Sünni gerilimi söz konusu olduğundan geçmişimiz tersini göstermektedir. 1980 Çorum Olayları sırasında dönemin bir kolluk kuvvetleri yetkilisi şehirde karşılıklı olarak silahlı 25.000 civarında insanın konumlandığını söylemişti. Cemaatlerin birbirine karşı manipülasyonu yalnızca ‘biz bu oyunu biliyoruz’ gibi iyi niyet ve bilinç bildirimleriyle engellenebilecek bir durum değildir. Eğer çok farklı kesimlerden Türkiye vatandaşları bu ‘oyunu’ biliyorlarsa, karşı oyunu oynamalıdırlar.

Felaket tellallığı yapmak istemiyorum, ama bugün adı konulamayan bir vesayet sistemiyle yönetilen Türkiye, sanılanın ve ileri sürülenin aksine sivil toplumunun olağanüstü refleksleri sayesinde ciddi toplumsal krizlerin hâlâ dışında kalabilmektedir. Türkiye toplumunun sanıldığının çok üzerinde barışçı refleksleri vardır. Bu refleksler hâlâ her şeye rağmen barış seçeneğini güçlendirmekte ve toplumsal barışı inadına muhafaza etmektedir. Fakat içinden geçtiğimiz ve giderek daha da ağırlaşacağı hissedilen politik ve ekonomik koşullarda bu refleksler uzun vadeli bel bağlanabilecek garantiler oluşturmazlar.

Garantiler ancak çok farklı sosyal ve siyasal kesimlerin sivil ve siyasal ortak tavır alışlarında aranmalıdır. Türkiye’nin var olan siyasi yapısı iflas etmiştir. Bırakın halka güven vermeyi, kendi kendine güveni kalmamıştır. Yürürlükteki anayasanın bu iflasta en önemli rollerden birine sahip olduğunun bilinmesine karşın siyasal partilerimizden hiçbiri bu konuda ciddiye alınabilecek bir adımdan yana görünmemiştir. Her biri kendi iktidarında bu anayasanın baskıcı ‘nimetlerinden’ yararlanmış, bu nimetler kendisine uygulandığında feryadı basmıştır. Hiçbir sosyal gücün ve varlığın doğal olarak temsilci gördüğü kesimler politikaya yansımamaktadır. İşadamları dahi temsil sıkıntısı yaşadıklarını görerek bizzat politikaya girmeye çalışmışlardır. Türkiye’nin demokrasisi temsilsiz demokrasi haline gelmiştir. Anayasa ve Siyasi Partiler Yasası’ndan kaynaklanan bu duruma ilaveten oy kullananların % 15’i parlamentoda temsil edilmemektedir. Kompozisyonu böyle görünen bir parlamentonun ülke yönetiminde sivil bir ağırlık oluşturması, elbette ki mümkün değildir.

Demokratik Kitle Örgütleri demokratiklikleriyle beraber kitlesel olma özelliklerini de bitirmiş, zaman zaman isteksizce gerçekleştirdikleri sivil tavır alışları kimseyi heyecanlandırmaz, dolayısıyla baskı gücü oluşturamaz bir hale gelmiştir. Literatürümüze yeni giren NGO’ların (Non Govermental Organisation) çok önemli bir kısmı aslında adı konulmamış ticari işletmelerdir. Organizasyonsuz sivil tepkiler ise kolayca manipüle edilebilmektedir. Örneğin geniş bir katılım sağlayan ışık söndürme eylemleri, gerçekten başta açıklanan ‘Susurluk olayının aydınlatılması’ talebini sürdürebilmiş, bu talep etrafında ısrar edebilmiş midir?

Türkiye’nin siyasal sistemi hangi tarihte olursa olsun bir genel parlamento seçiminin partiler arası ittifaklar halinde geçeceğini göstermektedir. Siyasal rantın paylaşımı ancak böyle mümkün olabilecektir. Fakat var olan partiler sistemi dışında kalan örgütlü ya da örgütsüz kesimler çoğu zaman da ortak olduğu görülen demokratik taleplerini geniş zeminli bir sosyal ve siyasal güce dönüştürme eğiliminde görünmemektedir. Genellikle aydınların ve ‘kanaat önderleri’nin etkin olduğu bu ortamda birlikte tutum geliştirebilmek için ‘dünya görüşleri’ üzerinde dahi anlaşmak gerektiği gibi bir yanılsama hâlâ etkinliğini korumaktadır. Halihazırda sonuç her farklı kesimin kendi kompartımanına daha da kapanması ve kendisi için üretilen modern mitolojileri yeniden üretmesi olmaktadır.

Sonuç olarak, bu kendi üzerine kapanmanın hâlâ aşılabileceği ve Türkiye’de varmış gibi yapmayan gerçek bir demokrasiyi arzulayan birbirinden çok farklı kesimlerin birlikte tavır alabilecek iradeyi henüz kaybetmedikleri gibi bir iyimserliğe sahibim. Üzerinde hareket edilebilecek ortak ve geniş zeminin de yeni ve sivil bir toplumsal sözleşme yani yeni bir anayasa olduğu kanısındayım.