Askerî Yargı

Vedat Zencir, Serdar Tekin | (Sayı : 105-106 - Ocak/Şubat 1998)

Herhalde burada dile getireceğimiz düşünceleri besleyen şey muayyen bir siyasal etkinlik içerisinde karşılaştığımız sıkıntılar olmuştur. Siyasal etkinlik kamusal bir meşguliyet ve kamusallık da doğası gereği çoğulcu bir durum olarak anlaşıldığı ölçüde, Türkiye Cumhuriyeti siyasal ilgileri olan insanlar açısından tam bir bunaltı cennetidir. Bu bunaltıdan nasibini ziyadesiyle alan pek çok insan gibi biz de gidişin vehametine iyice inanmış durumdayız. Bize öyle geliyor ki, içinde bulunduğumuz durumun vehametini oluşturan en önemli şeylerden biri şiddetin kanılar arasındaki çatışmanın tek yargıcı olarak ortaya çıkmasıdır. Bu durum, şiddet tarafından belirlenen bir toplumsal ve siyasal ortam yaratıyor ve içinde bulunduğumuz bu şiddet ortamı siyaset olarak “söz”ü ve “eylem”i hemen hemen imkânsız hale getiriyor. Bizim burada dile getirmek istediğimiz temel görüş, resmî ideoloji olarak Kemalizmin, üzerinde yaşadığımız coğrafyada var olan bu şiddet ortamının ve şiddete dayalı siyasal çatışmaların asıl mimarı olduğu ve siyasal söylemini böyle bir çatışma ekseninin dışında, şiddet dışı bir zeminde tesis etmeye çalışan girişimleri de kolunu kendisinin çevirdiği “olağanüstü yargı” çarkında eritmeye çalıştığıdır.

Bilindiği gibi Cumhuriyet rejiminin çerçevesi, rejimin tasarrufu altına aldığı kesimlerin farklılığı ve genişliği ile orantılı olarak çizilmemiştir. Ya da illâ bir orantıdan söz edilecekse, bu orantının, olsa olsa ters orantı olduğunu ilave etmek gerekir. “Bu rejimin devleti”, Ümit Kıvanç’ın ifadesiyle, “hâkimiyet sağladığı andan itibaren, toplumun devlet ‘dairesi’ dışında kalan unsurlarını karşısına yerleştirmiş, kendini onlara karşı korumak üzere örgütlenmiştir.”[1] Bu örgütlülük, kendisine itiraz edilemez bir resmî söylemle donatılırken, farklı siyasal kanıların kendilerini şiddet dışı bir biçimde ifade etmelerinin tüm olanaklarını tüketmekte; daha doğrusu, kayda değer bir titizlikle böyle olanakların doğmasına müsaade etmemektedir. Başka bir deyişle, resmî ideoloji olarak Kemalizm, kendisi dışındaki siyasal kanıları yok sayarken -ve elinden geldiğince de yok ederken- onlara kendisiyle ilişkiye geçmenin tek mümkün yolu olarak şiddeti bırakmaktadır.

Kemalizm, toplumu, içerisinde sınıf farklılıkları barındırmayan tek parçalı bir yapı olarak kavrayarak, farklı siyasal kanıların var olmadığı, böylelikle de farklı siyasal partilere gerek bulunmadığı sonucuna varmış ve tek parça olduğu varsayılan bu toplumu da tek bir ülkü (Batılı olmak) ve tek bir millî kimlik (Türk olmak) ile donatmıştır. Bunun dışarısında kalan kimlik beyanları ve hedef tayinleri ise zaman zaman denetlenip “ehlileştirilerek”, zaman zaman ise zorla bastırılarak siyasetin dışına sürülmüşlerdir.

(Kemalizmin, kendisi dışındaki siyasal kanıları şiddet yoluyla siyaset dışı bırakmasından ötürü bizatihi siyasal alanın ortadan kalktığına ve siyasetin bir konuşma ve eyleme etkinliği olmaktan çıkıp -“seyis” sözcüğünün çağrıştırdığı biçimde- bir eğitme ve yönetme işine dönüştüğüne tanık oluyoruz.) Farklı kanılara yönelik şiddet ve onların kendilerini ifade olanaklarının ortadan kaldırılması, şiddetin resmî ideolojinin bir payandası olmanın ötesine geçip günlük yaşamımızın merkezi ögesi haline gelmesi sonucunu doğurmaktadır. Böylece sözün hükmünün ortadan kalktığı bir batağa doğru çekiliyoruz. Resmî ideolojinin ayakta kalabilmesi işte bu batağın kurutulmamasına bağlıdır.

Şiddetin yaygınlaşması resmî ideolojinin kendisini ayakta tutabilmek için gereksinim duyduğu etkenler arasında belki de ilk sırada yeralıyor. Bir kere, şiddet doğası gereği bir araç olmak bakımından kendisinde hiçbir “değer” taşımamakta ve onun tüm değeri ve bu nedenle de meşrûluğu hizmet ettiği amaca dayanılarak ileri sürülebilmektedir. Şiddeti, kendi amaçları için meşrû bir araç olarak görebilen -ve imkânlar ölçüsünde onu sistematik olarak kullanabilen- her siyasal söylem ise, kendisi dışındaki bir amacı, dolayısıyla kendi değerleri dışındaki değerleri yok saymaya yönelik güçlü bir istidat taşır. Şiddet ortamının daimi kılınması, bu nedenle, resmî ideoloji için vazgeçilmez bir öneme sahiptir. Zira, bu ortam sözün hükmüne dayanan gerçek bir siyasal yaşamın koşullarını yok etmekte ve böylece resmî ideolojinin kamusal sorunlar üzerindeki tasarrufunu güçlendirmektedir. Oysa, siyasetin şiddet dışı bir zeminde gerçekleştirilmeye çalışılması, siyasal alanın bir değerler alanı olarak anlaşılmasını ve siyasetin ancak farklı değerler arasındaki söz ve eylem alanında tesis edilebileceğinin kabul edilmesini gerektirir. Bu ise kamusal sorunların, müşterek bir biçimde yani resmî ideolojinin tasarrufu dışında konuşulup tartışılması ve belli karar ve eylemlere konu olması, yani kamusal yaşamı belirleme gücü anlamında iktidarın müşterek bir şey haline gelmesi anlamına gelir. Bu nedenle, farklı siyasal kanıların şiddet zeminine sürüklenmeleri, resmî söylem için bir tehdit oluşturmaktan ziyade, onun kamusal yaşamı belirleyip düzenleme tasarrufunu güçlendirmektedir.

Çok partili rejime geçişle beraber bu tasarrufu, en azından sınırlamaya yönelik çabalar gelişmiş olsa da çoğulcu bir siyasetin önündeki engellerin kaldırılamadığını görüyoruz. Geldiğimiz noktada çoğulculuğun sınırları Kemalizme göre belirlenmeye devam etmektedir ve neyin Kemalizm çerçevesinde tahammül edilebilir neyin ise tahammül edilemez olduğunun hükmünü vermek, tek parti döneminin resmen kapanmasından sonra, ordunun hakkı ve ödevi haline gelmiştir. Türkiye’nin son kırk yıllık tarihi ise ordunun bu konuda ne kadar vazifeşinas olduğunu açıklıkla gösterir.

Ordunun Türkiye’deki bu rolü siyasal alan açısından son derece iç karartıcı ve bunaltıcı bir tablo ortaya çıkarıyor. Zira, ordu siyaset-üstü ve aynı zamanda silahlı olan ve bilfiil kuvvete sahip bir kurum olarak siyasal yaşamın yönünü tayin eden kerterizi elinde tutmakta, ancak bunu yaparken kendisini “kanılar arasında bir kanı” olarak asla kabul etmediği için siyaset kaynaklı bir eleştirinin muhatabı olmayı reddetmektedir. Siyasal yaşam üzerindeki bu vesayetinin yanısıra ordu; askerî yargının, Refah Partisi’ne karşı açılan kapatma davasının vs’.nin gösterdiği üzere yargının; sekiz yıllık kesintisiz eğitim projesinin gösterdiği üzere de eğitimin yön göstericisi haline gelmiş,[2] böylece sivil ve siyasal yaşam alanları ordu tarafından ipotek altına alınarak, bu alanlarının otonom olması gereken belirleyenleri Kemalizm dolayımıyla orduya bağımlı hale getirilmiştir. Etyen Mahçupyan’ın deyişiyle “toplumun ‘istenmeyen’ bölümleri siyaset dışına itilir, hattâ sosyal olarak törpülenirken, bu vesayeti kabullenen kesimlerle askeri otorite arasında bir bağımlılık ilişkisi oluş(muştur).”[3]

Ordu, kamusal alanın ötesinde tesis edilen -dolayısıyla aleni olmayan- silahlı bir kuvvet olarak, ele aldığı tüm kamusal meseleleri siyaset-üstü kılmakta, böylelikle bizim, yani hepimizin bu meseleleri sözümüzün ve eylemimizin konusu haline getirmemizi imkânsızlaştırmaktadır. Doğaları gereği siyasal olan, ama millî güvenlik gerekçesiyle ordu tarafından gaspedilen meseleler üzerine konuşma ve bu meseleler hakkında eyleme girişimleri ise başta Devlet Güvenlik Mahkemesi ve Genelkurmay Askeri Mahkemesi gibi olağanüstü mahkemeler olmak üzere yargı organları tarafından kovuşturulmaktadır. Bu iş özellikle olağanüstü mahkemelere verilmiştir; zira kamusal meseleler bizim “olağan” meselelerimiz olmaktan çıkartılmaya çalışılmaktadır.

Kamusal bir etkinlik olarak siyasetin yurttaşların yaşamından sökülüp alınması ve böylece oluşturulan siyaset tekelinin, yine hiçbir zaman kamusal ve müşterek bir söz alma niteliği taşımamış yasalar tarafından korunması sonucunda resmî söylem dışında siyaset yapmaya yönelik tüm çabaların yargıyla karşı karşıya geldiği bir dönemdeyiz. Siyaset yapmaya teşebbüs edenlerin yargıyla bu buluşmaları, önceleri Devlet Güvenlik Mahkemelerinde yaşanırken son yıllarda buna bir de Genelkurmay Askeri Mahkemesi eklenmiştir. Devletin onca mahkemesi yetmezmiş gibi DGM’leri varken, neden yeniden askeri mahkemeler?

Askeri yargının -kısmi olarak da olsa- kamuoyunun gündemine girmesi, 1993’te sivillerin askerî mahkemelerde yargılanmalarıyla başladı. Askerî mahkemelerde yargılanan sivillerin ortak paydası, askerî kurumları ve bu kurumların uygulamalarını eleştirmeleriydi. Böyle bir eleştiri bu ülkenin en önemli sorunu olan savaş konusunda söz söylemek, yani giriş çıkışları ordu tarafından denetlenen -artık tırnak içinde yazmalıyız- “kamusal” alana müsaade almaksızın girmek, yani siyaset yapmak anlamına gelir. Bu siyasal girişim karşısında, militarizme, savaşa ve zorunlu askerliğe yapılan eleştiriler askerî yargı kapsamına alınarak Genelkurmay’ın meseleye dolaysız olarak el koyması sağlandı ve konu kati biçimde tartışmaya kapatılmış oldu. Böylece ordunun ve onun uygulamalarının, eleştirilebilir olanın sınırları dışında yer aldığı bir kez daha ve bu sefer askerî yargı yoluyla gösteriliyor ve konu dokunulmaz bir alana taşınıyordu.

Orduya ve savaşa yönelik eleştirilerin suç olarak kabul edilerek askerî mahkemelerde ele alınması, mantıksal olarak yargılanan kişilerin askerî bir suç işledikleri kabul etmeyi gerektirir. Ancak, dikkat etmemiz gereken bir husus var; yargılanan kişilerin tam da sivil oldukları için bu eleştirileri yaptıklarında ısrar etmeleridir. Onlar, asker olmayan kişiler olarak, savaştan ve savaşın siyasal, toplumsal, ekonomik sonuçlarından ve askeriyenin genel olarak kamusal sorunlar üzerindeki tasarrufundan duydukları rahatsızlıktan ya da bir insanın kendi iradesi dışında asker olmaya zorlanmasının kabul edilemeyeceğini düşünmelerinden hareketle orduyu ve onun uygulamalarını eleştirmektedirler. Böyle bir eleştirinin asıl anlamı, ordunun mutlak tasarrufu altında gördüğü bir sivil ve siyasal alanın otonomisine dayanmak durumunda olmasıdır. Bu eleştirilerin orduyu asıl rahatsız eden yönü, bize öyle geliyor ki, kendi tasarrufundan bağımsız bir alanı kendisine rağmen varsayıyor olmalarıdır. Bu nedenle askerî yargının kapsamı, 1993 yılından itibaren orduya ve onun uygulamalarına yönelik eleştirilerin yükselmesi (savaş karşıtı çalışmalar, barış inisiyatiflerinin ortaya çıkması, vicdani retçiler vd.) ile eşzamanlı olarak sivilleri de kapsayacak şekilde genişletilmiş, askerî konularda eleştiri getirenler hakkında çok sayıda dava ve soruşturma açılarak, bu dava ve soruşturmalarda, pek çok yasaya ve bu konularla ilgili tüm uluslararası sözleşmelere aykırı bir biçimde askerî mahkemeler ve askerî savcılıklar yetkili kılınmıştır. Böylece sıkıyönetim dönemleri ve casusluk suçları dışında da sivillerin askerî mahkemelerde yargılanması bir süregenlik kazanmaktadır.[4]

Genelkurmay Başkanlığı, sivil mahkemelerin ve Devlet Güvenlik Mahkemesi gibi -üç hakiminden birinin askerî hakim olduğu- bir olağanüstü hal mahkemesinin militarizme, savaşa ve zorunlu askerliğe karşı yapılan eleştiriler konusunda yeterince hassas davranmadıklarını düşünmüş olacak ki, 1993’ten itibaren konuyu kendi tekeline almıştır. 1993 yılında Genelkurmay Başkanlığı’nın basın organlarına ve gazetecilere yönelik yaptığı suç duyurularında büyük artışlar olduğu ve Genelkurmay Başkanlığı tarafından Adalet Bakanlığı kanalıyla savcılıklara gönderilen suç duyurularının sayısının 200’ü aştığı, ancak bu suç duyurularından hiçbirisinin mahkûmiyet ile sonuçlanmadığı gözönüne alınırsa Genelkurmay’ın bu konudaki endişesini anlamak kolaylaşır. Türkiye’de ordu gerçekten de devletin örgütlü zekası durumundadır ve “bölücülük kastı” olmayan, “irticai” nitelik taşımayan ve açıkça “devleti yıkacak bir faaliyet” anlamına gelmeyen bir eleştiri tarzının kendisi için ifade ettiği tehlikeyi hemen kavramıştır. Bu tehlike, belirttiğimiz üzere, ordunun kamusal yaşam üzerindeki vesayetine, söze dayalı bir etkinlikle, yani eleştiriyle itiraz edilmesi ve resmî söylem dışındaki bir konuşma biçiminin kamusallaşmasıdır. Başka bir deyişle, orduyu asıl rahatsız eden şey, şiddet eylemleri değil, fakat söze dayalı bir siyasal eylem biçiminin ortaya çıkmasıdır. Zira resmî ideolojinin sultasını tehlikeye sokabilecek olan şey ona ateş edilmesinden ziyade, çoğulcu bir siyasal alanın tesis edilmesi olacaktır. Çünkü, resmî ideolojinin siyaset dışına ittiği farklı kesimlerin şiddet eylemleri ordunun kamusal yaşam üzerindeki tasarrufuna gerekçe olarak gösterebildiği bir alan oluştururken, resmî söylem dışındaki konuşma biçimlerinin kamusallaşma çabası ve militarizme yönelik eleştirileri tam da bu tasarrufu ortadan kaldırmaya yönelik girişimler olarak görünmektedir. Bu bağlamda asıl işi devlete karşı girişilen şiddet eylemlerini ve bu şiddet eylemlerini meşrûlaştırmaya yönelik olduğu tasavvur edilen düşünce beyanlarını yargılamak olan DGM’nin, askeriyeye yönelik eleştirilerin vazgeçilmez koşulu olan otonom bir siyasal alan tasavvurunun resmî ideoloji için ifade ettiği tehlikeyi fark etmemiş ve yeterince “hassas” davranmamış olması anlaşılır bir şey haline gelmektedir.

Askerî yargının işletilmesinde gösterilen bu hassasiyet, aynı zamanda, ülkede var olan savaş ile bağıntı içerisinde anlaşılmaktadır. Savaşa ve militarizme yönelik eleştirilerin olağanüstü bir titizlikle ele alınmasının nedeni, bu savaş durumunun resmî söylemin meşrûiyet iddiasına hizmet etmesi ve aynı zamanda bir sektör haline gelen savaşın bitirilmek istenmemesidir. Savaşa, askeriyeye ve zorunlu askerliğe karşı eleştirilerin “halkı askerlikten soğutmak yoluyla millî mukavemeti kırmak”[5] suçlamasıyla dava konusu haline gelmesinin askerî yargı ile savaş arasındaki bu bağıntıyı açıkça gösterdiğini düşünüyoruz.

Suçlamaya bakalım. Öncelikle göze çarpan şey, ortada bir halkın olduğu ve o halkın “mukavemet” ettiği. Osmanlıca-Türkçe sözlüğe baktık, “mukavemet”in karşısında “dayanma, karşı durma, karşı koyma, direniş, direnç” yazıyor. Demek ki o halk karşı koyuyor. Kime? Niye? Orası belirtilmiyor; ama halk karşı koyuyor. İkinci olarak o halkın karşı koyuşu “millî” bir nitelik arz ediyor; demek ki o halk aynı zamanda millet. Üçüncü olarak, halkın askerlikten soğuması, karşı koyuşu üzerinde menfi etkide bulunuyor. Yani halk askerlikten soğursa karşı koyamıyor. Buradan şunu anlıyoruz, halkın karşı koyabilmesi ile askerliğe duyduğu sempati arasında kopmaz bir ilişki mevcut. Şimdi, askeriye, ülkeyi “dışarı”dan gelebilecek bir saldırıdan koruduğuna göre, demek ki “dışarı”da böyle bir saldırgan var ve halk o güçle bir mücadele içerisinde; yani savaş var. Öyleyse anlıyoruz ki, böyle bir suçlamanın olabilmesi bir savaşın var olmasını gerektirmektedir, çünkü ortada bir savaş yoksa millet olan o halkın kime mukavemet ettiği anlaşılmaz hale gelir.

Askerî Ceza Kanunu’nun “millî mukavemet” diye ifade ettiği, günlük dilimizde ise savaş dediğimiz durumun sivillerin askerî mahkemelerde yargılanmalarına zemin teşkil ettiği, bunun yanısıra “millî mukavemet”in öznesi olan “halk”ın içine hepimizin dahil olduğu gözönüne alınırsa askerîyenin kendi “hukuk”unu hepimize biçtiği ve askerî yaşamdan bağımsız bir sivil yaşamın otonomisini hiçbir biçimde tanımadığı sonucu kaçınılmaz hale gelmektedir. Bu hepimiz için vahim bir durumdur.

Genelkurmay Askerî Mahkemesi’nde iki askerî hakimin yanısıra hukukçu olmayan bir subay üyenin bulunmasına yönelik hukuki itiraza, askerî savcının -tutanaklardan aynen aktardığımız- şu yanıtı bu vahim durumun sonuçlarını korkutucu bir dille ifade etmektedir: “... Askerî mahkemelerin 2 askeri hakim ve 1 subay üyeden müteşekkil olması hususunda kanun koyucunun iradesindeki asıl amaç sivil yaşam biçimindeki bazı hususların askerî yaşamda değerlendirilmelerinin farklılıklardan kaynaklandığı düşüncesindeyiz. Zira askerî yaşamda komutan ‘her seviyedeki’ emri altındaki personeli görevini icra ederken sivil yaşamda tabi bir hak olan ve hiçbir merci ve makamın tasarrufta bulunmaya hakkı ve yetkisi bulunmadığı yaşama hakkı üzerinde tasarrufta bulunma yetkisine sahiptir. Bu nedenle işin özü buradadır.”[6]

Bu bir belgedir. Biz “sivil yaşam” ile “askerî yaşam” arasındaki farkı daha iyi tarif eden hiçbir metin okumadık. Burada yer verilen çarpıcı ifadeyle “askerî yaşam”ın özü, yaşama hakkının bir başkasının tasarrufuna açılması, yani bir başkasının yetki alanına devredilmesidir. Sivillerin askerî mahkemelerde yargılanmalarının sivilliğin tanım olarak iptali anlamına geldiğini kabul ettiğimiz andan itibaren, bu sivil yaşamın prensipte hiç de sivil bir yaşam olmadığını ve pratik olarak da “askerî yaşam”a dönüşme imkânının her zaman saklı tutulduğunu görmemiz ve bu imkânın, zamanı geldiğinde, daha önce nasıl kullanıldıysa, elbet yine kullanılacağını hatırlamamız gerekir. Bu “işin özü” de, yaşama hakkımızın, aslında bir hak olmadığı, ama bizde ilineksel olarak bulunduğudur. Yani, hepimiz ipotek altındayız.

Bu ipoteğin kaldırılmasına yönelik çabaların, askeriyenin kamusal alan üzerindeki vesayetine karşı çıkmak durumunda olduğunu ve bu vesayetin de askeriye ile aynı ruhtan beslenen yasalarla koruma altına alındığını göz önüne aldığımızda, bilinçli ve aleni bir yasa ihlali olan sivil itaatsizliğin kamusal alanın otonomisini tesis edebilmek yönünde önemli bir imkân içerdiğini düşünebiliriz. Sivil itaatsizlik kavramının çeşitli tartışmalara konu olduğunun farkında olarak ve birçok siyaset kuramcısı tarafından ifade edilen, kavramın ancak sözleşme kuramları çerçevesinde anlamlandırılabileceği vurgusunu tartışmaya açık bulduğumuz kaydını düşerek, sivil itaatsizliğin içinde bulunduğumuz koşullarda ifade edebileceğimiz önemin altını çizmek istiyoruz. Bu nedenle sivil itaatsizliğin ana hatlarını çizdiğini düşündüğümüz son derece genel bir çerçeveyi belirleyerek, bu çerçevenin içinde bulunduğumuz siyaset özürlü ortama sunduğu imkânlardan söz edeceğiz.

Açıktır ki, bir eylemin sivil itaatsizlik olarak nitelenebilmesi için, ilk önce, kendisine itaat talep eden bir normun ihlâl edilmesi yani ortada bir yasa ihlalinin var olması gerekir. Bu, “itaatsizlik”i sağlayan koşuldur. Ancak, bu itaatsizliğin, aynı zamanda, kamusal bir taleple, yani haksız bir yasa ya da uygulamanın değiştirilmesi talebiyle ve kamusal bir biçimde, yani kamusal alanda herkes tarafından görülebilir bir biçimde gerçekleşmesi gerekir. Bu, itaatsizliğin “sivil” sıfatıyla nitelenebilmesinin nedenidir. Kamusal bir soruna ilişkin de olsa, gizlice gerçekleştirilen bir yasa ihlali sivil itaatsizlik değildir. Öyleyse kavram, özel alandan ayrı olarak var olan bir kamusal alan tasarımıyla kaçınılmaz bir bağıntı içerisindedir ve eylemcinin, kendisini saklamaksızın, diğer insanlara duyurması, kendisini eylemiyle dışlaştırması olarak anlaşılabilir. İtaatsizliği “sivil” sıfatıyla niteleyebilmek için gerekli olan bir diğer koşul da eylemin şiddete başvurmaksızın gerçekleştirilmesi gerektiğidir. Zira, öyle zannediyoruz ki şiddet, “sivil” kavramının ifade edebileceği hiçbir durumla bir akrabalık içermemekte, aksine “sivil” kavramının çeşitli gönderimleriyle açık bir karşıtlık içerisinde bulunmaktadır.[7]

Şimdi, ana hatlarının bu biçimde çizilebileceğini düşündüğümüz sivil itaatsizliğin, yasanın meşrûiyetini kamusal bir eleştirinin konusu haline getirdiğini söyleyebiliriz. Sivil itaatsizlik, eylemcilerin haksız bir yasanın ya da devlet eliyle gerçekleştirilen haksız bir uygulamanın ortadan kaldırılması için kanılarını ortaklaştırmalarını ve sözle donatılmış aleni bir eylemin failleri olmalarını sağlar. Yasanın kamu çıkarına ya da insan hak ve özgürlüklerine aykırılığının iddia edildiği bu durumda, insanlar bu sorunu çözme iradesini artık başkalarının eline bırakmamakta ve müşterek bir sorun konusunda müşterek bir eylem gerçekleştirmektedirler. Bu nedenle sivil itaatsizlik tam anlamıyla siyasal bir eylemdir ve eylemin konusunu oluşturan kamusal sorundan rahatsız olan ama bu soruna ilişkin karar alıp uygulama süreçlerinin dışında bırakılan herkes için bir siyaset yapma imkânıdır.

Bu imkânın fark edilip yaygın bir biçimde kullanılmasının, Türkiye’de askerîyenin caiz gördüğü çerçevenin dışında yer alacak çoğulcu bir siyasal yaşamın ve onun yegâne mekânı olan kamusal alanın otonomisini tesis etme çabasının bir parçası olabileceğini düşünüyoruz. Zira, bir sivil itaatsizlik eyleminde eylemciler kaçınılmaz olarak kamusal alanın otonomisini varsaymak ve kendilerinin, yurttaşlar olarak, bu alanın gerçek özneleri olduğunu ifade etmek durumundadırlar. Bir yasanın alenen ve bilinçli olarak ihlal edilmesi, eylemcilerin artık o yasaya onay vermedikleri ve bu konuda siyasal bir irade oluşturdukları anlamına gelir. İhlal kamusal bir gerekçeyle temellendirildiği için eylemciler ile yasayı korumak ve uygulamakla mükellef olanların, yasanın meşrûiyetini kabul etmek bakımından yanyana değil, karşı karşıya oldukları bir durum ortaya çıkar. Böyle bir karşıtlık durumu, kamusal alanın kendi tasarruflarında olduğunu düşünen ve kamusal yaşamı düzenleme gücünü tekellerinde tutmak isteyenleri geriletebilmenin önkoşuludur ve eylemin şiddet dışılığı, bu gerilimin şiddete yol açmaması için eylemcinin önerdiği bir sigorta olarak işgörür.

Bu sivil itaatsizlik eyleminde eylemcilerin şiddete başvurmuyor olmaları, aynı zamanda, eyleme herkesin katılımını kolaylaştıracağı için eylemin taleplerini paylaşan insanların, destekçi ya da tali işler memuru olarak değil ama eylemin öznesi olarak siyaset yapmasını kolaylaştırmaktadır. Bunun yanısıra sivil itaatsizliğin şiddet dışı bir zemini terk etmemekte kararlı olması, dillendirilen siyasal talebin tarafsız insanlarca anlaşılmasını kolaylaştırmakta ve olası şiddet olaylarının sorumluluğunun eylemcilere yüklenmesini zorlaştırmaktadır.

Sivil itaatsizlik eylemleri önceden tasarlanan ve nasıl uygulanacağı tüm eylemcilerin bilgisi dahilinde olan eylemler olarak, eylemcilerin kanaatlerini ortaklaştırdıkları ve eylemin yasal ve siyasal sorumluluğunu hep beraber üstlenmeye karar verdikleri bir diyalog sürecine dayanmaktadır. Resmî söylem dışında yer alan ve demokratik kaygılara sahip sol hareketlerde dahi insanların siyasetin öznesi olmasının önünde ciddi engeller bulunduğu göz önüne alınırsa, böyle bir eylem tarzının yaygınlaşmasının, bu tarzı benimseyen kesimleri örgüt içi demokrasi üzerinde yoğunlaşmaya yöneltmesini ve bunun da siyasal yaşamımızın işleyişinde demokratik değişikliklere neden olmasını bekleyebiliriz.

Sonuç olarak sivil itaatsizlik konusunda söyleyebileceğimiz şey, ona bir methiye düzmeye çalışmadığımız, ama bu eylem biçiminin ve elbette kamusal alanın otonomisinde ve siyasetin şiddet dışı doğal araçlarıyla yapılmasında ısrar eden diğer eylem biçimlerinin, dışına itildiğimiz siyasal alanı vesayetleri altına alanları geriletebilmeye muktedir olacak bir siyaset anlayışının parçaları olması gerektiğidir. Resmî ideolojinin bunaltıcı havasını teneffüs etmekten boğulmak üzere olanlara önerilir.

[1]Ümit Kıvanç, “Beşinci Kol”, Birikim, 53. sayı, 1993, s.54.

[2]6 Ocak 1998 tarihli Radikal’den: “Milli Eğitim Bakanlığı, öğrencilere her derste Atatürk’ü anlatacak. İlköğretim ders programlarının ardından ortaöğretim ders programlarının tamamı ‘Atatürkçülük ile ilgili konulara yer verilerek’ yeniden düzenlenecek. Din kültürü ve ahlâk bilgisi derslerinde öğrencilere Atatürk’ün din ve laiklik konularındaki görüşleri anlatılacak” (s.4).

[3]Etyen Mahçupyan, “Başarının Bedeli”, Radikal, 6 Ocak 1998.

[4]Bu konudaki dava ve soruşturmalar hakkında daha ayrıntılı bilgi için bkz. Türkiye İnsan Hakları Vakfı; 1994 Yılı Raporu, s.313-316.

[5]“Halkı askerlikten soğutmak yoluyla milli mukavemeti kırmak” Askerî Ceza Kanunu’nun 58. maddesi delâletiyle Türk Ceza Kanunu’nun 155. maddesinde belirtilen suçu işlemek anlamına geliyor. Belki merak edenler olur diyerek adı geçen maddeleri aynen aktarıyoruz.

Askerî Ceza Kanunu Madde 58: “Her kim Türk Ceza Kanunu’nun 163, 161’inci maddelerinde yazılı suçlardan birisini ve 155’inci maddede yazılı halkı askerlikten soğutmak yolunda neşriyatta ve telkinatta bulunmak ve nutuk iradetmek fiillerini işleyecek olursa, milli mukavemeti kırmak cürmünden dolayı mezkur maddelerde gösterilen cezalarla cezalandırılır.”

Türk Ceza Kanunu Madde 155: “Geçen maddelerde yazılı olan ahval haricinde kanunlara karşı gelmeye halkı teşvik ile memleketin emniyetine tehlike iras edecek surette makale neşredenler veya halkı askerlik hizmetinden soğutmak yolunda neşriyatta veya telkinatta bulunanlar yahut umumi bir içtimada veya nasın toplandığı yerlerde bu suretle nutuk irat edenler iki aydan iki seneye kadar hapis olunur ve bunlardan 25 liradan 200 liraya kadar ağır cezayı nakdi alınır.”

[6]Askerî savcının Genelkurmay Askerî Mahkemesi 97/156 esas sayılı dosyasında yer alan mütalaasından alınmıştır.

[7]“Sivil” kavramının ilk elde aklımıza gelen bazı gönderimleri şunlar: (1) Kavram “doğa durumu”nun aşılması olarak ortaya çıkan ve belli bir sözleşme ile tesis edilmiş siyasal durumu ifade edebilir. Özellikle Hobbes’un siyaset felsefesinde, doğa durumunun özünün şiddet olması, sivil durumun şiddetin aşıldığı bir durum olması anlamına gelmektedir. (2) Kavram, “uygar/medeni olan” anlamında kullanılabilir. Buradaki “uygar” nitelemesi, kaba olmayan ve hem kendine hem ötekine saygı içeren bir davranış biçimine işaret eder. (3) “Sivil”den askerî olanın zıttı anlaşılabilir. Bu kullanımlarda da görebildiğimiz gibi, “sivil”lik ile şiddet içeren durum ya da eylemler ya da şiddete akraba davranış biçimleri arasında bir karşıtlık söz konusudur.