Anasayfa > Birikim Arşiv > 162 - Ekim 2002 > Kıyametin Fitili Irak

Kıyametin Fitili Irak

Ömer Laçiner | (Sayı : 162 - Ekim 2002)

Daha 11 Eylül’ün çok öncesinde ABD’nin “terörizmle mücadele” adı altında dünyaya bir nizam vermek için harekete geçmeye hazırlandığı, bu konuda ne tür tasarı ve yöntemlerin tartışıldığı, bunları hangi güç-eğilim odaklarının temsil ettiği bilinmekteydi. 11 Eylül’den aylar önce işbaşına gelen Bush yönetiminin, ABD’nin süper bir ulus-devlet olarak dünyadaki hegemonik konumunu pekiştirme yönünde politikalar izleyeceği belliydi. İlk adımlar atılmıştı ve sürecin yakında hızlanacağı kesindi.

11 Eylül, Bush yönetimine bu politikasını bir genel seferberlik havası içinde yürütebilmek için gereken iç desteği fazlasıyla sağladığı gibi; uluslararası kamuoyunun ona vereceği “terörizme karşı mücadele”de geniş bir meşruiyet kredisi açmasını da kolaylaştırdı. Ancak “olay”ın dehşeti geride kalıp, ABD Afganistan operasyonunu yürütme tarzı ve özellikle de İsrail-Filistin sorununa ilişkin tutumu ile politikasının çiğ mantığını sergiledikçe, beklediğinden ve beklenenden çok daha yaygın ve giderek sertleşen bir tepki ve direnişle karşılaşacağı da ortaya çıkmaya başladı. Birçok gözlemcinin de işaret ettiği gibi, Bush yönetiminin şahsında ABD, 11 Eylül’ün hemen ertesinde onun acısını paylaşan, failleri cezalandırma hakkını teslim eden o geniş destek havasını, daha bir yıl dolmadan genel bir ABD karşıtlığına, tepki havasına dönüştürmeyi başardı.

Bu “beceri”yi Bush yönetiminin beceriksizliği ile açıklama sığlığına düşmeksizin; ABD’nin herhangi bir ulus-devlet gibi kendi soğuk ulusal çıkar hesabı ile yaptıklarının payını da elbette unutmaksızın; ama asıl olarak bu durum ve sonucun bir kültür, bir kavrayış ve davranış tarzı olarak “Amerikalı”lık ile ilişkisini kurarak ele almak; önümüzdeki dönemi aydınlatabilecek ipuçlarını vermesi bakımından hem gerekli hem de gayet verimli bir yaklaşımdır.

Türkiye açısından bu nokta özellikle önemlidir. Çünkü bilindiği üzere ABD, Türkiye’yi de kaçınılmaz olarak gayet yakından ilgilendiren “Irak operasyonu” için gün saymaktadır. Ve bu operasyon vesilesiyle, ABD’nin Bush yönetimi tarafından yürürlüğe konulan “dünya düzeni” projesine karşı AB’nin muhalefeti ilk kez net biçimde ifade ve ilân edilmiş; dolayısıyla da muhtemel bir Irak operasyonu bağlamında ABD ve AB arasında, sonuçları ve gidişatı şimdiden kestirilemez bir sürtüşmenin yaşanacağı belli olmuş ve bu süreç başlamıştır.

Burada hemen belirtilmesi gereken iki nokta vardır: Birincisi ABD ve AB arasındaki sürtüşmenin -hadi çatışma diyelim- o bildik “emperyalistler arası çatışma” formatı içinde, onun mantığı içinde ele alınamayacak türden bir “mücadele” olduğu, olacağı hususudur. Bunun en başta gelen nedeni ABD ve AB’yi birer emperyalist ulus-devlet olarak ele alsak dahi, bu ulus-devletlerin politikalarını belirleyen büyük sermayelerin hemen hemen eş oranda multinasyonalleşmiş olmaları ve her iki “ulusal pazar”ın da ekonomik ilişkilerinin son derece yoğun oluşudur. Bu durum elbette ABD ve AB adına hareket eden iradeler arasında bir çıkar çatışmasının olmadığı anlamına gelmez, ama hem ABD hem de AB’deki sermaye gruplarının ulusal aidiyet(?)e, tâbi olmaktan çok, ulusal hükümetin iradesine kendi çıkar perspektifleri doğrultusunda davranarak, bunun rakip iradenin tasarımlarına paralel olmasına aldırmayacakları anlamına gelir. Bu yüzden de muhtemel bir ABD-AB çatışması, her iki gücün bizzat kendi “ulusal” sınırları, sermaye blokları içinde, arasında da cereyan edecek bir mücadeledir. Nitekim AB içinde ABD politikasını destekleyen odak ve eğilimler var olduğu gibi ABD’de de Bush yönetiminin yaklaşım ve stratejisine şiddetle muhalefet eden, AB’nin yönelttiği eleştirilerin diliyle konuşan güçlü çevre ve gruplar da vardır. Dolayısıyla ABD ve AB “çatışması”, önceki dönemlerin “emperyalistler arası çatışma”larında olduğu gibi bir üçüncü ülkenin üstünde, onu “kazanarak” elde edilen “zafer”ler peşinde koşularak değil, “rakib”in öz sahasında yandaş unsurlar kazanılarak yürütülecek bir “çatışma”dır.

Buna paralel olan ikinci nokta ise, söz konusu “çatışma”nın, yine önceki çatışma dönemlerinde olduğu gibi, iktisadî, askerî, siyasal güç ve çıkar mücadelesi mantığıyla örtüşen, açıklanabilen birçok yönü olmasına rağmen, ayırdedici tarafının -özetle- kültürel diyebileceğimiz bir nitelik taşımasıdır. ABD ve AB, bu çatışmada, her ikisi de, ortakça oluşturdukları “Batı uygarlığı”nın ürünü olan iki farklı “egemenlik kültürü”nün temsilcisi olarak yer almaktadırlar. Yine bu noktada da elbette ABD ve AB’nin blok olarak homojen bir tutum gösterdikleri, gösterecekleri söylenemez. Örneğin AB içinde başta İngiltere -Blair hükümeti- olmak üzere ABD’nin, Bush yönetiminin yaklaşımına onay verenler olduğu gibi, ABD içinde de o yaklaşıma son derece sert eleştiriler yöneltilmektedir.


Bir ABD-AB çatışmasının bu açıdan ne anlama geldiği, ABD ve AB’nin temsil ettiği egemenlik kültürleri arasındaki farklılığı, Birikim’in 156. (Nisan 2002) sayısında ele almıştık. Orada genel hatlarıyla yeterince işlenmiş olan noktaları hatırlatmakla yetinerek, muhtemel bir Irak operasyonu bağlamında bu farklılıkların ABD ve AB’nin şimdiki tutumlarında nasıl yansıdığını görmeye çalışacağız.

Her şeyden önce belirtilmelidir ki; ABD’nin hazırlanmakta olduğu “Irak operasyonu”, sadece Saddam Hüseyin’in ve rejiminin devrilmesi, imhası ile sınırlı olmayıp, tüm Ortadoğu’yu, Mısır ve Libya’dan İran (sınırlarına) kadar bütün Arap devletlerini kapsayan genel bir operasyonun bir parçası, başlangıç adımıdır. Bu, ürkütücü genişlikteki operasyonun icra aşamaları, hızı hiç şüphesiz öncelikle “ilk adım”ın, Irak seferinin cereyan koşullarına, ilk sonuç ve etkilerine göre belirlenecektir ama Irak için düğmeye basıldığı andan itibaren tüm Arap coğrafyasında baş döndürücü bir hareketliliğin başlayacağı şimdiden hesaba katılmalıdır.

Çünkü, her ne kadar ABD, Bush yönetimi resmen Huntington’un ünlü “medeniyetler çatışması” tezinden hareketle davranmayacağını bildirmişse de; söz konusu geniş operasyonu başlatacak “Irak operasyonu” üzerindeki kuvvetli ısrar, ABD yönetiminin yakın-orta vadede en ciddi tehdit ve “düzensizlik” unsurunun İslâm (toplumların)’dan geldiği fikrini esas aldığını gösterir. ABD’ye göre İslâmi tehdit, tümü de mutlakiyetçi krallıklar ve diktatörlüklerce yönetilen Arap ülkelerindeki rejimlerden şu veya bu şekilde beslenmektedir. Bu rejimlerden kimi halklarını mahkûm ettikleri yoksulluğu ve ağır baskı düzenini ABD, İsrail ve “Batı”ya karşı dinî-milliyetçi bir düşmanlığı körükleyerek ayakta tutmaya çalışmakta, - kimi ise (Yemen, Sudan, S. Arabistan gibi) kurdukları katı İslâmi düzenler ile El Kaide türü fanatik akımlara zemin hazırlamakta, hattâ bunları beslemekte, teşvik etmektedir.

Bu görüşlerin daha beş on yıl öncesine kadar söz konusu rejimlerin hamiliğini yapan ABD’nin o zamanki politikaları ile nasıl keskin bir viraj oluşturduğu ortadadır. Şu anda bu Arap ülkelerine güya “demokratik düzen”ler getirmek adına bütün bu rejimleri yıkmayı göze alan, hedefleyen bir genel operasyonun eşiğinde duran ABD, bu iki taban tabana zıt tutumunu ait oldukları dönemdeki ABD çıkarları ile açıklayabildiğine göre kendisi açısından bir çelişki görmeyebilir elbette.

Vaktiyle o rejimleri, Arap ülkelerindeki statükoyu ABD ile birlikte, bir blok politikası olarak desteklemiş olan AB ülkelerinin, Irak’la başlatılacak operasyona ve bunun gerekçesi olan yukarıda özetlenmiş görüşlere karşı muhalefetinin çelişkiye düşme endişesiyle pek ilgisi yok. AB, salt Irak’la sınırlı kalsa bile bir askerî operasyonun tüm Arap dünyasını ve özel olarak Ortadoğu’yu altüst edebilecek, sonu belirsiz bir kaosa sürükleyecek ve bölge petrolüne bağımlı ekonomileri perişan edecek bir ortama kapı açmak olduğunun bilincindedir. Onu derinden endişelendiren ABD’nin bütün bu sonuçları bilerek, bunları öngörerek ve göze alarak bu işe kalkışmakla, nasıl bir “dünya düzeni” tasarladığını da ortaya koymuş olmasıdır.

Bu tasarının ABD’nin egemenlik kültürü ile ilişkisine az sonra değineceğiz. Ancak kısaca bu tasarımın ve özel olarak Irak-Ortadoğu operasyonunun nasıl bir çıkar hesabı üzerine kurulmuş olabileceği noktası üzerinde duralım.

Daha önce de belirtildiği üzere Bush yönetiminin “dünya düzeni” konsepti, ABD “dış politikası”, ABD’nin ulusal çıkarlarının ve dolayısıyla ABD’nin süper bir ulus-devlet olarak rakipsiz egemen konumunun korunması önceliği üzerine kurulmuştur. Mantığı gereği bu politika, ABD’nin çıkarlarını azamileştirmenin yanısıra muhtemel rakiplerin yolunu tıkamayı, onları güçten düşürücü önlemleri de içerir. Bu açıdan bakıldığında Ortadoğu’daki kaos, gerek stratejik petrol sorununu ağırlaştırması ile ve gerekse doğuracağı İslâmi ve Arap milliyetçi tepki, öfke boyutu ile, Atlantik ötesindeki ABD’den çok, bura petrolüne fazlasıyla bağımlı Avrupa, Çin, Japonya’yı, İslâm-Arap coğrafyası ile komşu olan -Rusya da dahil- yine aynı ülkeleri, yani ABD’nin mümkün ve muhtemel “rakipleri”ni doğrudan uğraştıracak sorunlar demektir. Ortadoğu petrolüne ihtiyacını en aza indirgemiş, oradaki petrol şirketlerinin güvenliğini kuracağı üsler ile temin etmiş ve üstelik “yeni Ortadoğu”da -Orta Asya’da- Afganistan operasyonu dolayısıyla güçlü mevziler edinmiş, ABD bu rakiplerini kendi körüklediği, kapağını açtığı Ortadoğu ve İslâm-Arap sorunlarıyla başbaşa bırakabilir. Bu arada bölge halklarının uğrayacağı tarifsiz yıkımın, zaten akmakta olan ve ürpertici boyutlara ulaşabilecek olan kan ve gözyaşının da bir değeri yoktur bu hesapta.

ABD’nin egemenlik kültürü, bu çiğ ve acımasız hesabı, o sonuçları verdirecek askerî-siyasi güç ve teknik donanımla gereğince takviye edilmiş ise; üzerine basit bir “demokrasi için” cilası sürerek yürürlüğe sokmakta tereddüt etmeyecek bir anlayış içinde oluşmuştur. Avrupa’nın aksine bir dünya gücü haline gelinceye kadar uyguladığı izolasyonist dış politikası ile arka bahçesi -Latin Amerika- dışındaki dünya ile ilgilenmeyen, Latin Amerika ile de bir uygarlık ortaklığı ilişkisi değil, iki yabancı dünya ilişkisi, neredeyse bir efendi (Yankee-gringo)-köle ilişkisi sürdüregelen ABD’de “Amerikalı”lık kendi benzersizliği, kendi farklılıklarının toplamı bir kimlik olarak teşekkül etmiştir. ABD’nin, bu kendine dönük ilk oluşum dönemlerinin derin izlerini taşıyan egemen(lik) kültürü, çıplak bencilliğinden etik bir rahatsızlık asla duymayan, paylaşmaya yabancı karakteri ile “dünya”sını da aynı mantıkla kurmaya zaten kuvvetle eğilimlidir.

Avrupa’da ise bir şeyler, birimler bazında şu yukarıdaki mantığa elbette itiraz etmeyen, ama bu birey ve birimlerin oluşturduğu kolektifin paylaşmacı kanallarının da güçlülüğü ile var olabileceğini temel alan bir kültürü temsil eder. Dolayısıyla egemenliğin kültürü, hiyerarşinin, egemen konumları korumanın ve pekiştirmenin uzun vadede bu paylaşım kanallarının işlemesi ile mümkün olduğu bilinci üzerinden oluşmuştur. Bu kültür dünyasının bir dünya gücü olma süreci -ABD’nin aksine- dünyaya açılarak yaşandığı için; bu süreçte oluşan “Avrupalılık” kimliği salt Avrupa’nın yerli halklarının değil, Avrupa egemenliğindeki bir dünya düzeninin normlarını benimsemiş herkese açık, evrensel bir kimlik, bir değer ve kültür ortaklığı anlamına da gelebilmiştir.

Tarih boyunca yaşadığı bir dizi emperyal tecrübenin de birikimiyle bugün AB, kendisi ve ABD’nin oluşturduğu “Kuzey toplumları”nın mevcut egemen konumunu uzun vadede sağlama alabilecek bir dünya düzeninin “alttakiler”e bir paylaşma hissi veren, onları karşı çıkılamaz bir değer ve çıkar ortaklığı ile işleyen bir düzenleme içinde konum ve durumlarını yükseltebileceklerine inandırabilecek kurumlarla birlikte inşâ edilebileceğini savunan bir çizgide görünmektedir. ABD yönetiminin Amerikan ulusal çıkarlarının açıkça sırıttığı politika ve yöntemlerle, ekonomik-askerî gücünün karşı konulmazlığı inancının verdiği kibirle tek başına aldığı kararlarla giriştiği operasyonların ABD egemenliğini gayet tehlikeli bir kırılganlığa sürüklediği gibi, orta vadede Kuzey egemenliğini kökten sarsabilecek koşullar yaratmasından endişelidir. ABD de -Demokrat- muhalefetin de geniş ölçüde paylaştığı bu yaklaşım ve endişeler, son günlerde giderek daha yüksek ve kararlı seslerle ifade edilmekte ise de bunun, Bush yönetimini ve onun ardındaki karanlık sermaye gruplarını, askerî-sınai kompleksi ve ırkçı refah şovenizmini durdurmaya yetmediği görülüyor. “Bir” son dakika gelişmesi olmaz ise Ortadoğu’da kıyametin kopacağı günlere yaklaşıyoruz.