Anasayfa > Birikim Arşiv > 244-245 - Ağustos-Eylül 2009 > Kürt Açılımı, Dış Dinamik ve Irak Kürdistan'ı

Kürt Açılımı, Dış Dinamik ve Irak Kürdistan'ı

Mete Çubukçu | (Sayı : 244-245 - Ağustos-Eylül 2009)

Kürt sorununun çözümüne yönelik yaşanan tartışma ortamı, yol haritası ve meselenin hemen çözümü olmasa bile çözüme giden yolda atılacak adımların ilk kez ciddi bir şekilde farklı kesimler tarafından telaffuz edilmesi önemli bir dönemecin habercisi.

Çok büyük zorluklar, engeller içeren ancak Türkiye’nin çözüm yolunda hiçbir adım atmaması halinde içinde çıkılmaz bir durum alma potansiyelini çoktan aşmış olan, giderek kronikleşen, açılım imkanın kaçırılması halinde sonunun nereye varacağı bilinmeyen bir dönemeç bu.

Türkiye, tarihinin en önemli sorunlarından, “kırmızı nokta”larından olan Kürt meselesinin 30 yıldır geldiği noktada eldeki parametrelerle çözülemeyeceğinin farkında. Ki bu süreçte devletin farklı kademeleri Kürt meselesinin çözümsüzlüğünde büyük pay sahibi olanlar da dahil olmak üzere, kimi zaman sessiz kalarak kimi zaman ipuçları vererek tavırlarını sergilemekte. Bu sessizliği amaçlı bir hesap üzerine kuranlar olduğu gibi, 30 yıldır uygulanan politikalarla soruna hiçbir çözüm bulamayıp bunu kamuoyuna itiraf edemeyenlerin suskunluğuna bağlamak da yanlış olmaz. Bu konuda en sert tavrı gösteren TSK’dan hiçbir açıklama gelmemesini iyimser bir tahminle buna bağlamak mümkün. Kötümseri ise “bekle gör” politikası sonucu “açılımın tuzağa düşmesini” beklemek olarak açıklanabilir.

Ancak özellikle bu kesimin sesini çözüm için ortaya atılacak argümanlar ve tartışmalar sonucunda özellikle PKK konusunda daha yükselteceğini beklemek yanlış olmaz gibi görünüyor.

Türkiye’nin Kürt meselesindeki sıkışmışlığı, iç barışı sağlayamaması, Türklerle Kürtlerin “tarihsel uzlaşmasını” var olan yöntemlerle sağlayamadığı bir noktada mevcut uluslararası konjonktürün Kürt meselesinde çözümü zorlaması, AKP iktidarının ekonomik ve siyaseten elinde yeni bir koz kalmamış olması var olan senaryolar içinde geçerlik kazansa bile, tüm bunların toplamının sorunun çözümüne yönelik atılacak adımları kolaylaştırması ihtimali bile her Türkiyeli için umutvar olmayı gerektirmeli.

Yani, Kürt sorunun çözümüne yardımcı olacak dinamikler ister iç ister dış olsun ister farklı kesimlerin pragmatik amaçlarına hizmet etsin eğer bu ülkede 30 yıl sonunda artık düşmanlık derecesine varan siz/biz ayrımına ulaşan, zihinlerin farklı çalıştığı, tartışmaların farklı yaşandığı, giderek iki farklı coğrafya algısının güçlendiği bir noktada çözüm için çaba harcamak herkesçe desteklenmelidir. Çünkü aksi halde geriye sadece kalpler ve gönüllerin kopması kalmıştır ki, o noktada sona doğru gidildiğinin, birlikte yaşama iradesinin kaybolmaya başladığının en somut işaretidir.


Kürt sorununun çözümü zor olmakla, onlarca bileşeni içermekle birlikte sorunun tartışma aşamasında öne çıkan en önemli argümanlardan biri, bu işin salt bir Amerikan planı çerçevesinde ilerlediği ve Amerikan emperyalizminin bölgedeki varlığına hizmet edeceği iddiası. Bu iddiayı savunanların 2011 sonunda Irak’tan tamamen çekilmeyi planlayan, ki bu süreç uzayacaktır, Amerika’nın Irak içinde kendisine en yakın olan Iraklı Kürtlerin selameti açısından Türkiye ile Irak Kürdistan’ının barıştırılmasına yönelik attığı bir adımdır. Irak Kürdistan’ı ile Türkiye’yi barıştırmanın yolu da PKK meselesini halletmekten geçer. PKK ve Kürt sorunu çözülürse bu iki bölge arasında hiçbir sorun kalmaz, Türkiye’nin himayesindeki bir Irak Kürdistan’ı hayatta kalır, Amerika’nın gelecekteki çıkarları sağlama alınmış olur. Böylece bir taşla iki kuş vurulur, ABD Iraklı Kürtlerin varlığını koruma altına alır, Türkiye ise kendi açısından ekonomik ve siyaseten bölgede etkin bir “aktör” haline gelir. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün “tarihsel momentum” diyerek start verdiği anlayışın tamamen Türkiye’nin ali çıkarları gereği iç dinamikten çok, dış dinamiğin etkisi ile hareket ettiği iddiası, bir yanı ile AKP’nin pragmatik siyaset kodlarına uygun olsa, Dışişleri Bakanı Ahmet Davudoğlu’nun “komşularla sıfır sorun” söylemine denk düşse bile uluslararası alanının kendine has koşulları, siyasetin pratiğe dökülmesinde iki kere ikinin dört etmemesi sonucu hiç istenmeyen sonuçlarla varabilir.

Bir ülkenin 30 yıldır süren ve bir o kadar sürme kapasitesine sahip bir sorunun çözümüne sadece ve sadece ABD emperyalizminin bir planı ve oyunu çerçevesinden bakarak karşı çıkmak kendi ülkemizde, topraklarımızda barış için atılacak en küçük bir adımın bile önünün kesmektir ki süreç bu kadar basit değildir. Eğer sorunun çözümünü dışarıya ve dış dinamiklere bıraktıysak, Türkiye’nin has meselesini çözmemek için ayak sürüyorsak söylemesi acıdır ama birileri çözmek için adım atar. Eğer bizler içeride kendimize ait, kendimizin yarattığı, yeşerttiği bu açmazı kendimiz ve kendi tarzımızla çözmüyor ve çözmek istemiyorsak başkalarına ve başka planlara kızma ve bu açıdan karşı çıkma hakkına nasıl sahip oluruz? Hep söylenir “provokasyon için provokasyona hazır bir kitleye ihtiyaç vardır”. Bu yüzden Kürt sorunu Türkiye’nin has sorunudur ve bunu Türkiye’de Türklerle Kürtler çözecektir.

Tüm bunları söyledikten sona şu önemli notu düşmekte yarar vardır. Bugün dünyanın ve bölgenin geldiği noktada hiçbir sorun sadece kendi içinde ve kendi yöntemleriyle çözülemez; dünyadaki sorunlar hiç olmadığı kadar birbiri ile ilişkilidir. Çözümünde iç dinamik ve iç iradenin yeri başat olmakla birlikte uluslararası koşulları, uzak ve yakın komşuları, emperyalist amaçları tamamen göz ardı etmek tabii ki safdillik olur. Kürt meselesinin Türkiye’de bugüne kadar sivil siyasetçi ya da askerî aktörlerin şiddet politikaları dışında başka bir adıma izin vermemesi sonucu kangren haline geldiği doğru olmakla birlikte, Türkiye’nin bu sorunu çözememesi, inisyatifi kendi elinden kaçırması sonucu dış dinamiklerin, Suriye, Irak, İran, Yunanistan gibi yakın komşuların, Soğuk Savaş paradigmasının, Amerika’nın her daim emperyal amaçlarının; bölgede dengelerin bozulduğu 1. Körfez Savaşı ve Irak’ın işgalinin payı olduğu yadsınamaz. Ama hepsinin bu olmadığı, sadece dış dinamiği belirleyici olarak kabul etmenin sorunun çözümüne yönelik adımları açıklamayacağını, yine sadece anti-emperyalizmin, kendi başına bir anlam ifade etmeyip içinin doldurulması gerektiği, ABD planı olduğu gerekçesiyle Kürtlerle barışmamayı önermenin ne kadar eksik bir bakış açısı olduğunu hatırlatmak gerekir.

Ana odak çemberin iç çeperi bu topraklardır. Küçük ama en önemli çemberden başlayarak dışarıya doğru büyüyerek, büyüterek sorunlar çözülecektir. Dışarıya doğru gelişen halkada ise Irak Kürdistan’ı, Irak ve hep sözü edilen ABD vardır. Bu dış halkanın en önemli ayağını ise Iraklı Kürtler ve Irak Kürdistan’ı oluşturmaktadır. Aslında Irak Kürdistan’ı’nın dış halka olup olmadığı da tartışma konusudur. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının akrabalarının ve soydaşlarının yaşadığı Irak Kürdistan’ı halkının, yakınlık algılayışı açısından Bulgar Türklerinden hiçbir farkı yoktur. Ama ne ilginçtir ki, Türkiye kendi Kürt sorununu çözmediği, çözemediği için kendi içindeki “potansiyel tehlikeyi” hep yok sayarak, tehlike algısını dış çemberdeki Iraklı Kürtlere yöneltmiş, düşman algısını, kırmızı çizgi anlayışını bu bölge ve bölgede olan biten üzerine kurmuştur. Yani oradaki mevcut Kürt varlığının kendi Kürtlerini kışkırtacağı, özendireceği algısı ile hareket eder. Sanki Irak Kürdistanı’nın varlığının Türkiye’deki Kürtlere, Kürt olduklarını hatırlatacak korkusu ile yaşanmıştır.

Bu satırların yazarının yıllar önce yaptığı Kürt parlamentosu haberi üzerine “Kürtlerin de Parlamentosu mu olurmuş” diye aldığı tepkiler hâlâ akıllardadır. Bir dönem Kürt Parlamentosunu anlatmak ya da Kürt bölgesi bayrağını yayınlamak için kullanılan “kuş dili” de gerilerde kalmıştır. (Mete Çubukçu, Irak Kürdistan’ı değişti Ya Türkiye, Radikal İki, 3.8.2009)

Ama asıl tehlikenin burada Türkiye topraklarında olduğunu, çözümsüzlük sürdüğü sürece patlamanın buradan başlayacağını gözden kaçırılmış ya da bilinçli olarak öyle davranılmıştır. Böylece, hem askeri hem sivil siyasi yöntemlerle Irak Kürdistan’ını massederek PKK’yı dolayısıyla Türkiye’deki Kürt meselesini bastırabileceğini düşünmüştür. Bu devekuşu politikası uzun yıllar tehdit algısı ve kırmızı çizgilerle yürütülmüştür. Ama bugün Türkiye Cumhuriyeti devleti askeri ve siyasileriyle Türkiye’deki çözümün önemli bir ayağının Irak Kürdistan’ında yattığını bilmektedir. Ve çözüm için o bölgede atılacak adımların pragmatik amaçlarla olsa bile, Irak Kürdistan’ının istikrarında, Iraklı Kürtlerle, sadece Kürt olarak değil, aynı sınırı coğrafyayı paylaşan insanların kader birliğinde yattığını bilmektir.

Oysa bugün Kürt açılımı tartışılırken, çözümü kolaylaştırıcı gibi görünen fikir insanlarının “uluslararası çözümün politik psikoloğu” Prof. Vamık Volkan gibi isimlerin bile “içini rahatlatan” o bölgenin bağımsız bir Kürdistan’a ulaşamayacağı, etrafının çevrili olduğu, denize ulaşamayan bir ülkenin bağımsızlığından söz edilemeyeceği, bu yüzden korkunun yersiz olduğu, mealindeki sözleri zihinlerdeki “tortunun” hâlâ sapasağlam durduğunun göstergesidir ki bu ortadan kalktığı varsayılan “Bağımsız Kürdistan korkusu” üzerinden insanları ikna etme çabasından başka bir şey değildir. (Vamık Volkan söyleşisi, Sabah, 15.8.2009)

Yani Irak Kürdistan’ı bağımsızlık iddiasından vazgeçtiği için Kürt meselesinde çözümün kolaylaştığı sadece Volkan gibi akademisyenler tarafından değil siyasi ve devletlu birçok kişi tarafından rahatlatıcı bir öğe olarak öne çıkarılmaktadır. Tabii ki Iraklı Kürtlerin bağımsızlık hakları saklı kalmakla birlikte, uluslararası ve Irak’ın kendi iç dinamikleri açısından bağımsızlığın uzak bir ihtimal olduğu bilinmekle birlikte hep bir propaganda aracı olarak kullanılmıştır.

Oysa kendi Kürdü ile barışamayan, kendi Kürdünden önce Iraklı Kürtlerle barışmayı hedefleyen Türkiye’nin yıllardır o bölgeye yönelik itirazları aslında temelde bağımsız bir Kürt devletine yönelik gibi görünse bile bunun altında PKK’nın o bölgedeki varlığı ve Amerikan işgalinden sonra ısınan Kerkük meselesi ile çoklu boyuta ulaşmıştır. Oysa Türkiye’nin bağımsız Kürk devleti, PKK ve Kerkük meselesinin hep farklı kaplarda değerlendirmesi gerektiği, birbiri ile bağlantılı konular olsa da çözümü için birinin diğerinin önüne ya da arkasına konmaması lazım geldiği defalarca yazılmıştır. Çünkü Irak Kürdistan’ı, PKK gibi konuların yanı sıra Türkiye’nin “kırmızı çizgisi” Kerkük meselesi giderek normalleşmiş, bu meselenin Kürt meselesinin önünde bir engel olmadığı, hatta Türkiye Cumhuriyeti devletinin bunu bir çözümsüzlük gerekçesi olarak iç kamuoyuna sunduğu netleşmiştir. Aynı şekilde Irak Kürdistan’ı ile ilgili “bağımsızlık” iddiaları da giderek geçerliğini yitirmiş yani Kürt sorununun ve PKK meselesinin çözümünün önünde yaratılan yarı suni gündemler bir bir düşmüş, uluslararası konjonktür de buna hizmet etmiştir. Ama bu iki meseleden Irak Kürdistan’ı ve bu bölge ile her türlü normal ilişkinin sorunun çözümünü kolaylaştırdığı ortaya çıkmıştır.

O halde sorunun ve çözümün Türkiye’ye kazandıracağı noktalara Irak Kürdistan’ından ve Irak Kürdistan’ının bu çözümdeki payına ve önemine bakmak gerekmektedir. Türkiye, Irak’ın işgalinden sonra Amerika ile Iraklı Kürtlerin ilişkilerinden hep rahatsız olmuştur; 1 Mart tezkeresinin reddi de tamamen bu perspektifte rahatsızlık yaratmış, Iraklı Kürtlerin kontrolden çıkacağı varsayılmıştır.

Bu rahatsızlık Iraklı Kürtlerin işgalin asıl dayanma noktası ve Amerikalıların en halis müttefiki olduğu için değil ABD desteği sonucu ortaya çıkması muhtemel bir devlet ve yine bu destek sonucu Iraklı Kürtlerin kendi başlarına “bazı işler” yapması, belli konularda Türkiye’yi bypass etmesi gibi kaygılardan kaynaklanmıştır. Üstelik Türkiye, sınır ötesine yapacağı her operasyonda artık karşı tarafta sadece Iraklı Kürtler değil Amerikalılar olduğunun farkına varmıştır.


Irak Kürdistan’ı yıllardır PKK’nın ana varlık üssüdür. Ve çözüm bu bölgede konuşlanan, yaşayan PKK militanlarını ilgilendirmektedir. Dolayısıyla çözümün öznelerinden birisi PKK’nın Kandil bölgesindeki varlığı ise diğer öznesi Irak Kürt bölgesi yönetimidir. Çünkü muhtemel bir çözümde onlara da büyük işler düşecektir. Bölgeden yapılan açıklamalar, içlerinde birçok rezervi barındırsa, PKK’yı elinde Türkiye’ye karşı bir koz olarak görenler olsa ve bu kozu Türkiye’yi belli noktalarda sıkıştırmak için kullanılsa da genel olarak Türkiye’deki gelişmeler heyecanla takip edilmektedir. Irak Kürdistan’ı işgal sonrası 6 yıl içinde büyük değişikliklere sahne olmuş, giderek istikrar arar hale gelmiştir. Türkiye açısından en önemli gelişme ise Kürtlerin Irak’ın toprak bütünlüğü içinde federal yapılarını korumak zorunda kalmalarıdır. Bu onlar için ekonomik ve siyaseten şu an için en fazla tercih edilen bir durumdur.

Irak’ın geldiği noktada henüz istikrardan söz etmek çok kolay değil. Iraklı Kürtler ekonomik ve siyasi olarak kazanımlarını daha ileriye taşımak için en azından sorunları azaltmak istemektedirler. Önümüzdeki dönemde özellikle Amerika’nın çekilme aşamasında bir Kürt-Arap gerginliği hatta kanlı çatışma ihtimali hâlâ yüksek olup bu karşılaşma Kürtleri ürkütmektedir. Böyle bir durumda, Türkiye ile arası iyi olan Iraklı Kürt bölgesini daha emniyette ve güvende hissedecektir. Ama bazılarına göre bunun karşılığında PKK meselesinin halli gerekmektedir. Ama bilinmelidir ki Irak Kürdistan’ı’ndaki PKK varlığı Iraklı Kürtlerden çok Türkiye’nin meselesidir. Zaten bölgedeki hemen her lider ve politikacı da bunu böyle görmektedir. Zaten Türkiye’nin ve Iraklı Kürtlerin PKK’yı silahlı olarak sona erdirme dönemi de geçmiştir.

Iraklı Kürt liderlerden Mesut Barzani PKK konusunun bahane olduğunu, PKK’nın daha önce de varlık gösterdiğini; sorunun operasyonlarla, şiddetle çözülmediğini, KDP ve KYB’nin defalarca Türk Ordusu ile PKK’ya karşı savaştığını ama sonuç alınmadığını, ancak sorunun tüm bölgeyi ve kendilerini etkilediğini; sorunun Türk hükümetinin çözebileceğini, atılan adımların çok önemli olduğunu söylüyor. (Mesut Barzani söyleşisi, Sabah, 6.8.2009)

Üstelik bu vakitten sonra Türkiye, Iraklı Kürtlerin PKK’ya karşı silah kullanmayacağını bilmektedir. Özellikle KDP ve KYB yönetimleri Kürdü Kürde kırdırma politikasına temel olarak karşı çıkmakta ve diğer çözümlerde her türlü katkıyı sağlayacaklarını söylemektedirler.

25 Temmuz tarihinde Erbil ve Süleymaniye’de Kürt Parlamentosu ve Kürt Bölgesel Yönetimi başkanlığı seçimlerini izlerken Parlamento binasının girişine asılan Kürdistan Parlamentosu-Irak yazısının artık haber bile olmadığını farkına varmak gerekiyor. Oysa aynı medya değil miydi 1991’de Parlamento kurulduğunda “Bağımsız Kürdistan’a ilk adımı attılar” vs. yazan. Şimdi Kürt bölgesinde demokrasinin nasıl işleyeceği, Kürdistan Parlamentosu-Irak yazısının altındaki binada muhalefetin nasıl çalışma yapacağını, seçimin bölgede demokrasi açısından ne kadar önemli olduğu tartışılıyor.

Sorunun ve çözümün parçası olabilecek birden çok bileşeni olan sancılı bir sürecin başlangıcında olduğumuz söylenebilir. Bu gecikmişliğin çözümü de zorlaştırdığı vakit kaybının bölge insanlarını zihninde farklı, hatta işgal amaçlı bir Türkiye algısı yarattığı da bilinmektedir.

Bu nedenle Irak Kürt yönetimi yetkililerine göre çözüm için atılacak adımlara paralel çalışmaların Irak Kürt yönetimi ile yürütülmesi zorunludur ki son dönemde ikili ilişkiler giderek daha da yumuşamaktadır. Kürt bölgesinde, Erbil ve Süleymaniye’deki izlenimlerimiz Irak Kürt yönetiminin de bu sorundan yorulduğu, Türkiye ile geliştirmek istediği ilişkileri ve bölgenin gelişmesinin önünde engel oluşturduğu yönünde. Yani PKK meselesi halledilmedikçe ne Türkiye ile ilişkiler istenilen düzeye ulaşacak ne de Kürt yönetimi ileriye yönelik projeler üretebilecektir. Ama tüm bunları yaparken PKK ile savaşmak söz konusu olmayacak. PKK’nın silahsız bir biçimde Irak Kürdistan’ı topraklarına inmesi ve bölgenin yasalarına uyması halinde gelenlere oturma ve yaşama izni verilmesi söz konusu.

Tabii ki Kürtlerin önünde sorunlar var. Birincisi, ABD çekildikten sonra Kerkük meselesi, petrol yasası, sınırlar yüzünden Araplarla yaşanacak olanlar. Bu konu gerçekten ciddi ve bölgede kanlı olaylarla sonuçlanabilir. Bu nedenle Kürt Yönetimi-Türkiye ilişkileri giderek iyileşmek zorunda. Türkiye-Kürt yönetimi ilişkilerinin önünde geçmiş yıllardan kalan sorunlar da Türkiye’nin lehine çözülüyor. Artık Bağımsız Kürdistan fikri ya da paranoyasına gerek yok. Kerkük meselesi, Irak’taki diğer gruplar Türkiye ve ABD’nin istediği biçimde öteleniyor. Kerkük referandumunu öneren 140. madde yakın zamanda pek oylanacak gibi görünmüyor. Türkiye açısından ise tek bir sorun kalıyor o da PKK. Bu nedenle Türkiye, Kürt bölgesini sorunun çözümü konusunda hemen devreye sokmak en azından bunun hazırlığını yapmak durumunda.

Bu tür hazırlıkların Dışişleri ve MİT aracılığı ile açık ve gizli biçimlerde yapıldığını da artık söylemek gerekiyor. Ama bu yeterli değil. Çünkü sorunun ana gövdesinin o bölgede olduğunu ve sayıları 5 bine yakın olunduğu söylenen PKK militanlarının durumu ile doğrudan ilişkili. Yani dağdakiler inmeden istenildiği kadar açılım yapılsın sorunun sonu gelecek gibi görünmüyor. (Mete Çubukçu, Iraklı Kürtler Olmadan Açılım Zor, Referans, 2.8.2009)

Üstelik PKK militanlarının sadece Türkiye kökenli olmadığı düşünülürse, Suriye, İran ve Irak kökenliler için hem bu ülkeler hem de Irak Kürt yönetimine çözüm önerileri götürmek ve bu ülkelerin fikrini almak, PKK’nın dağdan indirilmesi öncesinde bu ülkelerle koordineli çalışmak gerekiyor. İşin asıl zor yanı da Irak’ın kuzeyinde yatıyor. Binlerce silahlı militanın bir anda ikna olması ne kadar mümkün? Mahmur Kampı’nda bulunan Türkiyeli mülteciler hemen evlerine dönebilecek mi? Bu konuda sınır bölgelerindeki köylerde bir fizibilite çalışması yapılıp, o insanlar uygun şartlarda dönüş imkanları hazırlanıyor mu? Geri dönüşünü hukuki boyutu ne olacak? Bunlar paralel yürütülmesi gereken konular.


Kürt bölgesi ise Türkiye’nin düğmeye basması ile katkıyı sağlamaya hazır. Mahmur Mülteci Kampı sınır itibariyle Bağdat yönetimine bağlı. Türkiye bu kampın boşaltılma işlemini Bağdat yönetimine ihale etmek istiyor. Bağdat yönetiminin ise bu kampla ilgili bir tasarrufu kampı boşaltma ve isteği yok. Kürt Yönetimi işin içinde olmadan Mahmur Kampı’nın boşaltılması mümkün değil. Ama ne yapılacağı netleşmeden Kürt Yönetimi de bu işe karışmak istemiyor. Kürt yönetimi ancak kamptakilerin ikna olması halinde her türlü katkıyı sunmaya hazır. Yani ya o insanları başka bir bölgeye nakledecekler ya da geri dönüşüne katkıda bulunabilecekler. Ama bu konuda Türkiye’nin terk edilen sınır köylerinde bir çalışma başlatıp 11 bine yakın insanın geri dönüşünü siyasi, ekonomik ve imar açısından ele alması gerekiyor. Mahmur’da bulunan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları ile o kampta doğup büyüyen kimliksiz çocukların tespiti, bu kamptan Türkiye’ye dönenlerin herhangi bir cezaya çarptırılmamaları, zararlarının karşılanması, korucular tarafından el konulan mallarının geri alınması gerekiyor. Ama Türkiye’nin yıllardır o kampla ilgili tek bir ziyaret, tek bir araştırma yapmadığı, neye nereden başlayacağını bilmediği de ortada. Bu yüzden açılım derken öyle birkaç adım, birkaç parça ile sınırlı olacak gibi görünmüyor. Ardından o kampa yerleştirilecek militanlara geliyor sıra. Bu iş öyle görüldüğü kadar kolay değil ve belki de açılımın son ayaklarından birisini oturtması muhtemel. Çünkü PKK militanlarını dağdan inip, mücadeleyi bırakması anlamına geliyor ki bu süreçte Iraklı Kürtlerin devreye girmesi zorunlu gibi görünüyor. Militanların ise dağdan silahsız inmesi ve Kürt bölgesi yasalarına uymaları halinde hem Mahmur hem de bölgede yaşamalarına sıcak bakıyorlar. Zaten Kürt bölgesinde bu şartlara uyarak dağdan inen çok sayıda PKK militanı mevcut. Kürt yönetimi bunu saklamıyor. Belki ileride onlara yerleşim ve vatandaşlık da verebilirler. Yani Kürt bölgesi Türkiye’ye dönmek istemeyenlerin bir kısmı için yeni bir hayat anlamına geliyor. Türkiye, sorunu Irak’taki çözüm noktasına getirmek için projeleri hemen hayata geçirmek zorunda. Bunun ilk ayağı ise Kürt yönetimi ile resmî düzeyde kurulan ilişki seviyesini yükseltmek, bölgeye resmî ziyarette bulunmak ve Erbil’e bir konsolosluk açmak. Ama her şeyden önemlisi artık Irak Kürdistan’ında da Kürtlerin yaşadığını kabullenmek ve içeride ve dışarıda Kürtlerle birlikte bir gelecek kuracağımızı içselleştirmek gerekiyor.

Bugüne kadar reddedilenlerin çok geç hayata geçmesi hep işleri zorlaştırmış ve amaçlanan faydayı sağlamamıştır. Zaten geç atılan adımların da adım olmadığını da bilmek gerekiyor.