Anasayfa > Birikim Arşiv > 114 - Ekim 1998 > Weimar'dan Türkiye'ye Bir Dil Kargaşasının Öyküsü

Weimar'dan Türkiye'ye Bir Dil Kargaşasının Öyküsü

Ulus Baker | (Sayı : 114 - Ekim 1998)

Birikim’in “Yerlilik” başlıklı dosyasının son yıllardaki Türkiye politik kültürünün düzeyi hakkında epeyce bilgi verici bir turnusol kâğıdı görevini üstlenebileceği önceden tahmin edilebilirdi. Oysa, bilinir, turnusol kâğıdı iki unsur, asit ile baz arasındaki farkı ayırdetmeye yarar. Tuhaf olan, bu kez, ayrım yerine bazı tekinsiz birleşmeleri, çakışmaları göstermek zorunda kalmasıydı. “Yerlilik” başlıklı Birikim sayısına yöneltilen iki eleştiri yazısı ile karşılaştık geçtiğimiz günlerde. Bir tarafta Hakan Arslan imzasıyla Yeni Şafak gazetesinde yayımlanan ardışık iki yazı, öte tarafta ise berikinin yarı adaşı, Tunca Arslan imzasıyla Papirüs dergisinde yayımlanan bir yazı. Her iki yazı da Türkiye’de, son yıllarda hüküm süren politik kültür dümurunu, yüzeyselliğini dışavurmaktan geri kalmıyorlar., ama tek başlarına herhangi bir cevabı hakedecek, ya da herhangi bir düşünce uyandırabilecek kapasitede olmamaları bu yazıların önem taşımadıkları anlamına gelmez. Bu yüzden ve yalnızca bu yüzden, başka türlü tarafımıza herhangi bir “cevap” yazısı ilham edemeyecek kadar bir düşüncesizlik oranı taşıyan bu iki yazıyı, pekâlâ hakettikleri bir “önem”e bağlamalıyız.

Bahsettiğimiz “önem”, bu iki yazının “söylediklerinden”, başka bir deyişle, içeriklerinden gelmiyor. Saldırgan bir üslûbun bedava kullanılması dışında bu iki yazı bize ne “yerlilik” meselesi hakkında, ne de Birikim adı verilen “çevrenin” aslında ne yapıp ettiği konusunda herhangi bir şey anlatmıyor. Yazarlarının ruh hali ya da üslûpları beni pek ilgilendirmez, o kendi sorunlarıdır. Birkaç maddi hatanın dışında pek bir şey sunmadıkları da söylenebilir: Tunca Arslan’ın yazısında Birikim “genel yayın yönetmeni”nin (herhalde Ömer Laçiner’den bahsediliyor) derginin alt başlığından “sosyalist” kelimesinin çıkarılmasını önerdiği gibi... Burada, bulunduğum yerden bakılınca görülen bir durum – derginin genel yayın yönetmeninin ağzından böyle bir sözün çıkmadığı, çıktıysa bunun bir öneri olmadığı, önerdi ise, Birikim dergisinin “resmî” formalitenin dışında (sahiplik ve yazı işleri vesaire) bir “genel yayın yönetmeni” bulunmadığı... Birikim’i bir “çevre”, bir “aydın grubu”, bir “politik çıkar şebekesi” olarak nitelendirmemek, onu ne ise o olarak, yani özgür bir tartışma platformu dergisi olarak görmek gerektiğini daha önce belli eden yazılar vardı (bkz. Birikim 100. sayı). Bu yüzden, bütün bu konular üzerine uzun uzadıya tartışmak gereksiz.

Bu iki yazı bir şeylerin “belirtileri” olmasalardı, demek ki, kalemimizi kıpırdatmaya gerek kalmayacaktı... Bir “belirti” değeri taşıdıklarını; bu yüzden son derecede önemli olduklarını düşünüyorum. İki yazıda “ortak” olan şey yalnızca konuları, Birikim “çevresi” denen fiktif bir hedefin “vatansızlığına”, “yabancılık özlemine”, “yersiz-yurtsuzlaşma” hallerine saldırmaları değil. Tuhaf olan, “radikal sağ” etiketli bir gazetede yayımlanan bir yazının pekâlâ “Kemalist sol” etiketli bir dergide yayımlanabilir olması, bunun tersinin de mümkün olmasıdır. “Uçların birleştiği” türünden bir klişe sözü çağrıştırmaya çalışmıyorum. Yazarlarının ideolojik bönlükleri bakımından kendi içlerinde tümüyle “önemsiz” oldukları besbelli olan bu iki yazının dili arasındaki “çakışma”nın pek de arızi olmadığını, bu yüzden ciddi bir “dil çözümlemesini” hakettiklerini söylemek istiyorum. Bu çakışmanın arızi, tesadüfi olmadığı yolundaki varsayım bizi günümüz Türkiye’sinden daha az tekinsiz olmayan bir başka dünyaya, Weimar cumhuriyetine, içinde Nazizmin biçimleneceği ve yükseleceği bir “rahime” gönderiyor. Orada güçlü ve derin bir çözümleme yeteneğine sahip bir düşünür var: Karl Mannheim. Eğer ideolojik açıdan bönlüklerini aşmak istiyorlarsa, yukarıda anılan yazarlarımız onun Ideologie und Utopia (İdeoloji ve Ütopya) adlı harika kitabını okuyabilirler. Bu kitapta ve daha başka yerlerde, Karl Mannheim’ı “ideoloji” sorunuyla uğraşmaya götüren bir neden ifade buluyor. Bu neden can alıcı bir sorudur: Gazeteyi elime aldığımda, radyoda bir konuşma dinlediğimde, şu metne ya da şu söze, “muhafazakâr”, “radikal”, “solcu” ya da “sağcı” gibi etiketler yapıştırmaya beni götüren nedir? Mannheim için sorun ciddidir ve ideolojinin bir biçim olarak nasıl işlediğini de içeren bir cevabı acilen vermeyi gerektirmektedir. Gerektirmektedir, çünkü faşizmin ideolojiler alanını işgâl etmeye giriştiği bir dönemdeyiz.

Karl Mannheim’ın verdiği cevabın, tıpkı Frankfurt Okulu’nun, Walter Benjamin’in, Alman Komünist Partisi’nin Spartakistlerin verdikleri cevaplar gibi, ne yazık ki yenilgiye uğradığını bugün artık biliyoruz. Cevabın yenilgisi, hiç kuşku yok ki, sorunun direnmeyi sürdürdüğü, hâlâ sürdürdüğü anlamına gelir.

Kuşkusuz, Weimar cumhuriyeti koşullarıyla günümüz Türkiye’sinin koşulları arasında bir karşılaştırma yapmak gibi bir niyetim yok. Yalnızca sorunun direnmeye devam ettiğini, gizil halinden çıkarılarak açığa kavuşmasının her zaman her yerde son derece önemli olduğunu düşünüyorum. Bu Mannheim sorununu, başka bir deyişle bu “ideologiekritik”, bu hayat memat sorusunu bir kez daha, başka bir yerde, bu kez Türkiye’de sorduğumuzda hiç de iç açıcı bir durumla karşılaşmıyoruz: Bir tarafta, “siyasal İslâm”ın aldığı darbelerin ardından “radikal sağ” bir ideolojik gergefi örmeye çalışan çevre var – bu çevrenin terennüm ettiği şeyler var: “Siyasal İslâm”ın “şoklanmış” kalıntısı Fazilet Partisi, ama “başarısızlığının eleştirisi” ile birlikte; artı İslâm’ın “radikalleşme”sinin modern aygıtlarını ve ideolojik kurumsallaşmasını sağlamak amacıyla hareket eden, şu aralar yarı-ürkek bir muhalefet; artı devlet yönetimiyle “Kemalist” ordunun bu kadar içiçe geçtiği bir konjonktürde eski sağın reforme edilmesi talebi. Kuşkusuz bu reformu “merkez sağ” denen şeyden beklemeyeceklerdi. Öte tarafta ise, yetmişli yılların o çok eleştirilen, muhbirlikle suçlanan, seksen sonrasında ise, önce Kürt hareketine, ardından yok edilmiş işçi sendikalarına, son olarak da orduya uğrayarak oldukça tuhaf zigzaglar çizen bir “sol” hareket var. Ve bu iki dil, tuhaf bir noktada buluşuveriyorlar!

BİR WEIMAR ÖYKÜSÜ

Sorgulamamızı sürdürelim: Weimar cumhuriyetinin bağrından faşizm yükselirken ideoloji sorusu önem kazanıyor, bir “eleştiri”yi (Karl Korsch) ve bir “dil sosyolojisini” (Mannheim) davet etmekten geri kalmıyordu. Bu ideolojilerin işleyişinin “anlatılan şeylerle”, çok tehlikeli şeylerle bağı yok değildir. Bilindiği gibi Reichswehr, Alman ordusu Versailles ile sınırlanmış ve genç, yetişkin, yaşlı en az üç kuşak insan topluluğu metropolün düzensiz hayatına pompalanmıştı. Savaş gazileri “kültü” demek ki Weimar’ın ideolojik portresinin önemli bir parçası olmaya adaydır: Stahlhelm, Çelik başlık... Orada hatırlanması gereken bir söz de vardı: Almanya’da göreli ve yumuşak bir Batılılığı savunan neo-sosyal demokrat (neo-olmayanlar kuşkusuz daha soldaydılar) düşünür Max Weber, sokağa o kadar çok sayıda insan salındığı zaman işlerin tehlikeli olduğuna hükmetmişti. Sosyal demokrat hükümet güçleri tarafından canice katledilen Roza Luxemburg ve Karl Liebknecht için Weber’in ağzından bir “acıma sözü” dökülüveriyor yalnızca: “Sokağa çağrı çıkardılar, sokak öldürdü onları...” Pek de uzakta olmayan birkaç olayı hatırlamasak bu sözlerden hiçbir şey anlayamazdık tabiî: Eğer Almanya “ordu”yu genişletemiyorsa sokağa salıverilmiş ve savaş ertesi ekonomik bunalımıyla acınası hale düşmüş “kitleleri”ni “ağır endüstri” aygıtında istihdam etmelidir. İdeoloji hazırdı ve epeydir dillerdeydi (Ernst Jünger, Carl Schmitt): Ağır sanayi bir “form” olarak “otoriter” bir siyasal yapıyı çağırır. Hafif sanayi ve özellikle finans, hizmet sektörünün ağır basması ise Batılı, liberal, yumuşak yapıları.

Varsayım oldukça güçlüydü ve bir zamanlar Marx’ın eserlerinden türetilen bazı tezlerle, ama en çok o sıralar yavaş yavaş “tam istihdam” doktrininin teorik kalıplarını oluşturmaya çabalayan J. M. Keynes’in yazacaklarıyla uyum içindeydi. İdeolojisiz falan değildik elbette – bu tezler açıkça “solda” yer alıyorlardı ve ilk kez “ulusal devrim” cümlesini buluyorduk onlarla: Nationalbewegung, National Revolution... Bu tezlerin kaçınılmaz sonuçları da vardı tabiî: Toplumsal tip olarak “asker” ile “işçi” arasında, biçimsel-kurumsal örgütlenme bakımından ise ordu ile fabrika arasında bir özdeşlik vardır. Emeğin örgütlenmesi kışlanın örgütlenmesi modelini takip edebilir bu yüzden.

O sırada Hitler’in nerelerde olduğunu hatırlamaya ihtiyacımız yok – çünkü her şey, Weimar cumhuriyetinde o sıralarda ifade alanına yükselen ideolojiler gergefinin ve anlatılarının Ernst Jünger’in deyişiyle “Yeni Topografi”nin nasıl bir hayat alanı açmaya ve SA’larıyla NSDP’ı kucaklamaya hazırlanmaya başladığını kolayca gözler önüne seriyordu. O dönemin “politik” sözcükleri son derecede karakteristiktir ve Langages tolatitaires’in (Totaliter Diller) yazarı Jean-Pierre Faye’ın gözlerinden kaçmamıştır: Sol siyaset dilinin içinde dolaşıma giriveren ve kaynakları kolay kolay bulunmasa bile, klasik, geleneksel sosyalist ve komünist dillere yabancı sözcüklerdir bunlar: Yeni Topografi’de dolaşan bu sözcükler arasında Jungkonsevatismus (Genç Muhafazakârlık), National Revolution (Ulusal Devrim), National Bolschewismus (Ulusal Bolşevizm, yani Nazilerce sonradan altedilecek Ernst Niekisch’in hareketi) yeralmaktadır.

Peki sorun nedir? Hakan Arslan Birikim yazarlarına “semiyotik” çalışmalarını, bu sayede hangi ülkede yaşamakta olduğunu hatırlayabileceklerini söylüyordu. Kendisine “semiyotik” meselelerine girişmeden önce, eleştirdiği yazıları önce doğru dürüst bir nevi anlamasının daha sağlıklı olacağını hatırlatarak daha rahat anlaşılır bir dil çözümlemesine girişebiliriz. Bu da önümüzde şöyle bir panorama açmaktadır. Weimar politik “dillerin” kafakarışıklığı ortamıdır. Artık susmuş bir “enternasyonal”in geride bıraktığı en muazzam boşluk olarak beliren bir toprak üzerinde yaşanır bu kafakarışıklığı. Sosyalizmin anti-semitizmle, “gençliğin” “muhafazakârlıkla”, Marksizmin otoriter rejim çağrılarıyla tuhaf bir şekilde biraraya gelebildikleri bir jargon tarafından katedilen bir siyasal alandır bu. Göründüğü kadarıyla “semiyotik” meselelerinde ortalama bir Birikim okurundan daha yeteneksiz olan Tunca Arslan’ın, Komünist Manifesto’nun 1892 ve 1893 baskılarına önsözlerden çıkardığı (ufak bir maddi yanlışla birlikte, çünkü o sırada Marx çoktan ölmüştü ve Engels ile birlikte böyle bir yazı yazmış olamazdı) şu sözlerden mi doğuyordu bu jargon? – “Avrupa uluslarının gerçek uluslararası işbirliği ancak bu ulusların her birinin kendi vatanında tamamen bağımsız olmalarıyla mümkündür (...) Tek tek her ulusun birlik ve bağımsızlığı yeniden sağlanmaksızın, ne proletaryanın uluslararası birliği gerçekleştirilebilir, ne de bu ulusların ortak hedeflere yönelik barışçı ve mantıklı işbirliği...”

Bu sözler, Birinci Dünya Savaşı öncesi Avrupa manzaralarını çizmekte o kadar açık ve seçiktirler ki, Engels’in cümlelerinden proletaryanın “vatanseverliği”ni, Weimar’ın “ülke için” totale Mobilmachung’a, topyekûn seferberliğe çağrılan işçi sınıfına layık görülen ideolojiyi çıkarsamak konusunda kuşkusuz Tunca Arslan kadar aceleci olmayacağız. Söylenen şeyin, “ezilen”, “bağımlı” uluslara dair olduğu açıktır. Buna karşın, Marksizmin esas ısrarı, “proletaryanın vatansızlığı” fikri neden hâlâ devam etmektedir acaba? Tunca Arslan’ın alıntıladığı önsöz parçalarıyla, nedense “kötüye kullanıldığını” iddia ettiği “proletarya vatansızdır” formülü acaba Marksizmdeki ciddi bir çelişkiyi mi belirliyorlar? Oysa bu çelişkiye düşenler yalnızca Tunca Arslan, bir de National Revolution’un “tutucu devrimcileridir”. Marx’ın biraz doğru dürüst okunması, proletaryayı “vatansız” kılanın, içinde istihdam edildiği kapitalist emek örgütlenmesi olduğunu, buna karşın “vatanseverlik” gibi duyguların ideolojiler alanına ait gerçeklikler muamelesi gördüğünü gözler önüne serecektir. Ahmaklığın düzeyi, Birinci Dünya Savaşı öncesi Avrupası’nın “ulusal sorun” manzarasını Ekim Devrimi sonrasının “ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı”na, oradan da “sol güçbirliği” ve “anti-emperyalist güçlerin birliği” denen terkibe taşıdıkça yükselmektedir. Marx’a bugünlerde yöneltilen, kısmen haksız “Avrupamerkezcilik” eleştirisinin mihenk taşını oluşturan da işte bu durumdur: Doğu sorununa girdikçe deli ve tavrı değişen, artık “bağımsız” uluslardan değil, “kapitalizme geçememiş” toplumlardan bahsetmeye başlayan bir Marx... Rusya’da Kapitalizmin Gelişmesi başlıklı kitabıyla Narodnik, Popülist, “yerli” ve “yurtlu” Rus hareketlerini hayalcilikle suçlayan Lenin... “Bağımsızlık” problemi görünürde, Osmanlı İmparatorluğu’nda rahatsızlık duymaya başlayan milliyetçi hareketler de dahil olmak üzere Avrupa’nın küçük uluslarına dair olarak belirlenmekteydi.

Tunca Arslan’a sorulması gereken soru, ortalama bir Marksist konumun, bütün bu ittifaklar demeti içinde sosyalist toplumsal hareketlerin ve 19. yüzyıl modeli örgütlenme biçimlerine sahip olmayı sürdüren işçi sınıfının “sosyalizm” adına ordu ile ittifaka çağrılmak yerine, en iyisi, hadi o da olsun bakalım diyerek acaba burjuvaziyle ve egemen sınıflarla ittifaka çağrılması gerektiğidir. İşçi sınıfının orduyla ittifakı gibisinden bir şeyleri yalnızca Komünler ve Ekim Devrimi sıralarında işitmiştik – ve hemen hatırlatalım ki, oralardaki durum, ordunun topyekûn yaptığı ve sürdürdüğü bir “devrim” değil, hem asker, hem işçi, hem de köylü olan kitlelerin oluşturdukları komünler ya da şuralar arasındaki bir ittifaktı.

Weimar’ın yollarını gittikçe yitirmekte olan, şeytani bir karışımlar ideolojisinin pençesindeki sol kesimlerinin kaderleri kötü olmuştu: Çok geçmeden Nazi partisinin idealleriyle birleştiler, en azından onunla flört etmekten geri kalmadılar. Radikal ve sol nitelikli Bauhaus projesi bile, Paul Klee tarafından sözde sonlandırılmasına karşın, Hitlercilerin arayıp bulamayacakları bir “vatan” yaratmaktan geri kalmadı: Birkaç yıl içinde, savaş sonrası sokaklara salınmış kitleler, olası bir proletarya, artık devrimci birliktelikleri yaşamak üzere karşılaşabilmelerini engelleyecek şekilde metropol alanların dışında inşâ edilen işçi sitelerine sürüldüler. Kır Evi, Bauhaus projesi estetik-sanatsal görünümünün yanında bir “vatan kurma” projesi haline dönüşüverdi. 19. yüzyıl ortalarında Engels devrimdeki “ilk buluşmalar”ın, fabrikalarda, evlerde değil, Paris metropolünün sokaklarında, meydanlarında “ayak sürten” paryaların arasında gerçekleştiğini yazmıyor muydu? Avrupa’nın yoksulları henüz Aydınlanma’nın Fransız Devrimi sonrası yaygınlaşan Napolyoncu kurumların (çocuklar için eğitim, asker için kışla, hasta için hastane ve karantina, suçlu için hapisane vesaire) içinde yerleştirilmek için çok kalabalık, kendi hayatlarını ve zanaatlarını kurabilmek içinse çok yoksuldular. 20. yüzyıl modernliği ise, Bauhaus ile “gönüllü mahpusluğu” birkaç yıl içinde bu nüfusa kabul ettirdi. Ne karşılığında? Yalnızca yılda bir iki kez Alpler’de tatile çıkabilme, Hitler’in mühendis Porsche’ye ısmarladığı ve kendi açısından bir referandum etkisi üretebilecek şekilde iki ay içinde kitlelere 170 bin adet pazarlamayı başardığı “ulusal araba” Wolkswagenler ve sonu milyonlarca kişinin yok oluşuyla noktalanacak bir “topyekûn seferberlik”.

Hâlâ günümüz Türkiye’sinden neden bu kadar uzaklarda dolaşıp durduğumu soranlara şu cevabı vermeliyim herhalde: 19. yüzyıl boyunca proletarya asla “vatansever” olamazdı. Çünkü proleterleşme sürecinin tarihsel olarak iki biçimini biliyoruz: Avrupa proletaryasının oluşumu – toprağından kovulan köylü, zamanla o topraklarda rençberleşir, artan nüfus ise, oradan aktarılarak şehre göçen sermaye tarafından ücretli emek olarak istihdam edilir. Bu iç göç sürecini açıklar ve eğer Tunca Arslan isterse, proletaryanın “vatanında kaldığına” şükredebilir (ben bunu yapmayacağım)... İkincisi ise Amerikan, Avustralya, Kanada modelidir ve doğrudan doğruya vatansızlaşmış, iki kimlik arasında gerilmiş “göçmen işçi”ye dayanır. “Proletaryanın vatanı yoktur” formülünü biz bu somut, nesnel durum yüzünden dile getirmiştik – Aydınlıkçı yazarımızın asabını bozmak için değil. Önünde sonunda kapitalist ve günümüzün ultra-kapitalist istihdam ve örgütlenme biçimlerinden ne Birikim yazarları, ne de Papirüs dergisinin yazarları sorumlu tutulabilirler. Onların tek yapabileceği biraz ayık kalmak ve düşünsel, fikirsel, pratik mücadelelerini sürdürmektir. İnsanların yaşadıkları, hatırladıkları, öldükleri, düşledikleri, düşleyemedikleri “yerler” vardır. Buna hiç kuşku yok. Bu açıdan en az Hakan (Tunca) Arslan kadar “yerliyiz”. Tek söylediğimiz, buna ısrarla ideolojik bir kılıf geçirmek istemediğimizdir.