Anasayfa > Birikim Arşiv > 114 - Ekim 1998 > Aynı 12'de İki Kere Boğulunmaz

Aynı 12'de İki Kere Boğulunmaz

Sezai Sarıoğlu | (Sayı : 114 - Ekim 1998)

“Hep bir hikâyeye girmek insan yönümüz mü”

Artık söylemek zorundayız... Bir itiraf... Bunca yıl sonra, gecikmenin teorisi ve pratiğine inat... Anonim tarihimize, esastan ve usulden bir itiraz... Artık söylemek zorundayız... Eleştirinin sesinin insan sesine ne kadar benzediğini bilerek... Dellenmek ve dillenmek... (Geleneksel) Sol resmî tarih kültürüne rağmen, yaşadığımız, bir kenara notlar aldığımız ve bildiğimiz her şeyi, “hemen şimdi” söylemek zorundayız... Hatıraları hiyerarşik anlatmadan, insanın hallerini siyasî hale indirip tekleştirmeden, resmî sol tarihleri yeniden üretmeden, bir döneme damgasını vurmuş militan tipinin bütün hallerini dikkate alarak, ne zarftakini ve mazruftakini ertelemeden, hiç kimseyi bir el mektupyazıyla tarih ve politika adına “bilinçlendirme” çabasına girmeden, zorunluluğun politikasına ve poetikasına sığınmadan söylemek durumundayız...

Bizim mahallede yayımlanan 12 Eylül tefrikalarının, “tarih, tekerrür ve tefekkür!” eklerine mutlaka ama mutlaka itiraz ederek yazmak...

Eylül’ün, bütün siyasî, insanî, sosyal, kültürel sonuçlarının şimdiki zaman içinde tam boy yaşandığını bilerek, hissederek, sezerek, “sonuç bir olgudur”, “gölgede kalan her şey iktidardır” diyerek, kimseye gücenmeden ve kimseyi gücendirmeden, “gerçekler daima çıplak gezer” diyerek, herkesin yazmayı, konuşmayı göze alması gerekiyor. Çünkü 12 Eylül henüz tarih değil... Daha dün gibi güncel... Ve...

“Açın radyolarınızı Eylül’ün sesi...”

En güzel düşler ve devrimci romantik hayatların yanısıra, “En güzel yanlışları kuşanarak”tan bugünlere gelindiğini, ama sol resmî tarihin bütün çabasının, sadece kendini siyasal olarak doğrulama olduğunu bilerek, sekterizmin ve dogmatizmin kendini yeniden ürettiğini, birbirimizi duymanın iyice güçleştiğini, belki de resmî “akıntıya karşı yürek çekerek”, “ey düşbazlar duyduk duymadık demeyin” diyerek sesli harflerle dillenmek ve yazmak gerekiyor...

12 Eylül için bir yazı yazılacaksa, tarihe ve coğrafyaya, ben’e ve biz’e tarihin emri iki el mektup yazılacaksa mutlaka ama mutlaka resmî olmamalı; sivil, yatay, dayanışmacı, öteki’ni kavrayıcı... Bu mektubun sürekli olarak tarif ve tasvir ettiğimiz verili malûm devletle hiçbir alışverişi olmamalı, ama bizim mahallenin resmiyetlerinden de “devlet olmayan devletlerin”den “görülmüştür” damgası yememeli... Bir tarihin tanığı olmuş herkes yazacaksa, tüzük ve programa uygun yazmamalı... Alıntılarını hatıralarından ve yüreğinden yapmalı...

12 Eylül yazılacaksa....


“her mevsimde sonbaharı taşlayan /

bir çocuk nasıl olursa”...

12 Eylül için bir yazı yazılacaksa, tarih değil öykü olmalı daha çok... İçinde, “mevcut durum ve vazifelerimiz”e uygun satırlar katiyen olmamalı, “insansız hatıra var mıdır. Yoktur?” diye özenli bir el yazısıyla başlamalı... Eksiksiz bir insan öyküsü olmaya özen göstermeli, öykünün başkişisi olmamalı... Bu yazılarda, ilgililerin aşk, özgürlük ve eşitlik taklidi yapmamaları ilânen rica edilmeli kendilerinden... Eylül’e bunca karşı olmamıza karşın, eylülsüzlüğe niçin alışamadığımız sıkça vurgulanmalı, bilinçaltımızın ve bilinçüstümüzün, Eylül bilgisi, bilinci ve alışkanlıklarıyla tepeleme dolu olduğu, bu tarihin gerçek bilirkişilerince, dıştalanmış, söz ve yazı hakkı verilmemiş, alıntı ve slogan ezberletilmiş gerçek vakanüvistlerince bir ucundan anlatılmaya ve yazılmaya başlanmalı...

12 Eylül için yazı yazılacaksa...


“herkesin adı olgun bir elmaya eşittir”

Özellikle, uzak bir eylül’den gelinmişse, herkesin adının, yakın bir eylül’e eşit olduğu, herkesin adının karşı tarihle (alternatif değil) eşit olduğu, herkesin adının karatarih’le, karadüzentarih’le anıldığı, kimsenin ayrıcalığı olmadığı ve yaşananların, kârların ve zararların kimsenin mülkü ve tabusu olmadığı bu yazıda mutlaka yer almalı... 12 Eylül için bir yazı yazılacaksa, yanılgı ve yenilginin sebepleri ve sonuçları kendiliğinden girmeli bu öyküye... Kahramanlık, ölüm küçük paranteze alınmalı, aşkta imla hatası yapanların tam listesi çıkarılmalı ve tek tek esameleri okunarak seslenilmeli...

Sayıların hayatımızdaki kötülükleri unutulmamalı; asal sayılar, ondalık ve bayağı kesirler, paylar ve paydalar, komünler...

Şansız mıydık? Kimbilir...

Ama işi şansa bırakmadan, çünkü “Dikkat! Eylül var!”...

12 Eylül yazılacaksa...


“örneğin çiçekti her şeyin ilk yarısı”

Eylül için bir yazı yazılacaksa, ilk yarının düş, ikinci yarının düşüş olduğu, boşluğun ateşle imtihanı mutlaka tarih düşülmeli bir kenara...

Eylül için bir yazı yazılacaksa, Eylül’e mutlaka danışılarak, Eylül’ün görüşü alınarak çok acele yazılmalı... Ama “hız siyah–beyaz resimdir hep” dizeleri unutulmadan, hızı kesilmiş dingin bir ecelecilikle yazılmalı...

Bu yazımektupta, “ödleriyle öten kuşlar”ın adresleri kenar süsü olarak mutlaka yer almalı...

Eylül için bir yazı yazılacaksa...


“Bütün söz vermelerin tarihçesi”

12 Eylül için bir yazı yazılacaksa, “İktidar” sorunsalının “gayet yakiynimiz olduğu” döne döne tekrar edilmeli. Makro iktidar (devlet, siyasal iktidar) üzerinden kurduğumuz didaktik söylemin, bütün durumlara içkin mikro iktidarı unuttuğu, unutturduğu ilân edilmelidir.

Hepimiz hepimize, birimiz hepimize, hepimiz birimize demeliyiz ki; bizim şu eski ve yeni halimiz var ya, ne kadar çok benziyor karşı çıktığımız her şeye...

Eylül için bir yazı yazılacaksa...


“Geriye Dön! Her Şey Affedildi!”

Evden kaçan erkenci çocukların eve niçin döndüğü ve hemen “aile birliği” toplantılarına katılıp iki oy birden kullandığı gerekçeli kararlarıyla birlikte mutlaka yer almalı bu yazımektup’ta... Terk edilen, küçümsenen aile kurumu, bizi sevmelerine pek müsade edilmeyen aile bireyleri ile birlikte kurulan ve dönemin en büyük örgütü olan, “aile örgütü”ne “selam baki” denmeli bu bazımektup’ta...

İkinci keman, Engels’e nazire yaparcasına, “Devletin ve Ailenin ve Özel Mülkiyetin Kökeni”nin, “Geriye Dön! Her Şey Affedildi!” çağrısına uyan binlerce militanın, koştura koştura koptuğunu zannettiği her şeye, koşaradım geriye döndüğü bir kenarda dipnot olarak yer almalı....

Eylül için bir yazı yazılacaksa...


“Su koşar ama taş yorulur”

İçinde cezaevleri mutlaka olmalı, onca güzel anılara karşın, kimin kimle volta attığı, kimlerin kimlerle komün kurduğu, komünlerin zorunlu hangi nedenlerle parçalandığı, yemenin içmenin nasıl tüzük ve programa tâbi olduğu, açlık grevlerinde ölüm oruçlarında, içimizden geçenler ama (her nedense!) dışımızdan geçmeyenler, geçemeyenler, sevdiklerimize yazdıklarımız değil yazamadıklarımız, çıplaklık günlerinde, tek tip elbise direnişlerinde, onurlu direnişlerimize methiye düzmenin ötesinde, çıplaklığı ilk kez nasıl keşfettiğimiz, kalabalık içinde kendimizle ilk tanışmalarımız, her biri hayali cihan değen cinsel fantezilerimiz... Tümü....

12 Eylül ile ilgili bir yazı yazılacaksa...


“kimseye başvurulmadı

herkes birbaşına kaldı, evet

sonradan hep birlikte kurtulunmak üzere”

Evet, evet, 12 Eylül yazılacaksa onun tamı tamına “Biz’den ben kaçırma olayı, olduğu, yanlış biz’lerin ben’leri birer birer tekrar mücavir alanına toplayarak geleneksel biçimlerde tekrar yoluna devam ettiği ve bunda da bir parça başarılı oldukları mutlaka yer almalı bu yazımektuplarda... Yeni bir hayatın öznesi olmak isteyenler, tarihe ve anılara eleştirel yaklaşanların, yeni bir hayatın acemisi olanların, aşkı, şiiri, sosyalizmi ve devrimi yeniden tarif edip biçimlendirmeye çalışanların henüz sol’un başında oldukları mutlaka yer almalı bu mektupta...

Bu mektup, bardağı taşıran sol damla olmalı...

Biz’den miktar–ı kafi ben çıktığı ama ben’den biz çıkarmanın bir türlü başarılamadığı ve içimizde ukde olduğu yer almalı bu yazımektuplarda...

12 Eylül için bir yazımektup yazılacaksa...


“Suyun rengi akmaktır / evet akmak”

12 Eylül için bir yazı yazılacaksa, giriş, gelişme ve sonuç bölümlerinde “Devletin kasten faul” yaptığı, hiç mi hiç unutulmamalı... Devletlerin tarihin marangoz hataları olduğu, devletlerin okumaları yazmaları olmadığı, mutlaka yer almalı bu yazıda...

Eylülün çok ilgisi var devletle, devletin çok ilgisi var Eylül’le... Eylül’ün çok ilgisi var, devlet olmaya gözünü diken içimizdeki alternatif devletle...

Eylül için bir yazı yazılacaksa...


“–Ölümün ömrü bir gün /

Galiba aşk ömür boyunca”

Eylül için bir yazı yazılacaksa... Terk edilen hücre evlerine asılan ve zar zor okunan “Çevreye verdiğimiz geçiçi yokluktan dolayı özür dileriz” levhaları mutlaka yer almalı.... Kimin nereye, nasıl gittiği, dönenlerin nasıl döndüğünün kıssadan hissesi mutlaka yer almalı bu yazıda...

Dışa karşı azıcık narsisist, içe karşı mazohist, sürekli olarak yaralı kalma alışkanlığımızın sebep–i hikmeti okunaklı olarak yazılmalı...

Eylül için bir yazı yazılacaksa...


12 Eylül için bir yazı yazılacaksa, “Dikkat! Devlet Var!”, “Dikkat! Eylül Var!” cümleleri mutlaka içinde geçmeli... Dahası bunlar, okulların açıldığı şu günlerde, büyük ve küçük fiş olarak kentin bütün duvarlarına afişlenmeli...

Bu mektupta, eski tarih mukaddes modasına karşı olarak, “Renkleri tek başına alırsan hepsi birer tarikat” dizeleri mutlaka geçmeli... Bir dönemin sosyalizm anlayışı, bir dönemin önderleri, yeni dönem için sadece bu dizelerin tarihî, siyasî, felsefi ve estetik anlamı üzerinden, mutlaka sözlü ve yazılı sınava girmeli... Sonuçlar, açıklık ilkesine göre divan’da ve dergahta herkese açıklanmalı... Onlarca bildiri, seminer, afiş, propaganda ve ajitasyon çalışmaları dışında, haftada bir sinemaya gitmeyen, sıkça aşık olup, aşkını sonuna kadar yaşamayan, şiir okumayan, şarkı söylemeyenler Marx ve Engels Abi’ye şikayet edilmeli ve “önder” olarak seçilmemeli...

Bu mektupyazı’da tarih yerine, “yine azınlığa düştü” yüreğim yazmalı... başlık ise, romantizmini eskittiğimiz ve bir parça kirlettiğimiz “yoldaşlar” yerine “Aşkiyalar” diye başlamalı... Göndereni, gönderileni herkes olmalı...

Bu yazımektup, “Çocukluktan kalma / ve artık değişmezlik kazanmış / Yanlış bilgi;”lerle yazılmamalı...

Herkes önce kendi solo’sunu ve kendi korosunu bir güzel kınamalı...

Eylül için bir yazı yazılacaksa...

***

Eylül için bir yazı yazılacaksa işkence mutlaka yer almalı...

Çünkü işkencedeki yaşlarıyladır vücutları zakkum açmış bütün çocuklar... Devlet okullarında, “yıl sonu müsamerelerine çıkarılmayan” çocuklar, bildiri ve afiş asmak için, kuş tutmak için okulu terk eden alternatif çocuklar ve hatta “devlet dersinde öldürülmüş çocuklar” mutlaka ama mutlaka yer almalı bu yazımektupta...

Eylül için bir mektup yazılacaksa...


“eylül toparlandı gitti işte / Ekim filanda gider bu gidişle/

tarihe gömülen koca koca atlar /

tarihe gömülür o kadar”

Bu mektup, “Eylül toparlanmadı ve gitmedi işte” diye başlamalı...

Eylül için bir mektup yazılacaksa...


“Hep sen kazanırsın ey çözümsüzlük!”


12 Eylül ile ilgili bir yazımektup yazılacaksa, mektuptan sonra tarih ile yıkayıp çalkalamalı ağzımızı, çünkü kirlidir tarih... Ellerimizi çiçeklerle ovup yıkamalı...

12 Eylül ile ilgili bir yazı yazılacaksa...


Eylül için bir mektup yazılacaksa... Resimli olmalı bu mektuplar...

Hiçkimse “görülen lüzum üzerine” unutulmamalı ve bu fotoğrafta mutlaka yer almalı...

Eylül için bir yazı yazılacaksa...


12 Eylül için bir yazımektup yazılacaksa...

Bu mektubun tarih teorisinin anafikri; Ece Ayhan’ın; “1. Parşömen kâğıtlar okunduğunda, kıvrıktırlar; şiirin ve 2. kadavranın içi açılmamıştır, insan insanın hiç.” şiiri olmalıdır... Mutlaka bu şiir olmalıdır...

12 Eylül için mektupyazı yazılacaksa, sol tebliğler dergisinde yayımlanmış ve birbirinin tıpkı basımı olan geleneklerin tuğrası basılmış geleneksel resmî mektuplar yerine insan insanın ve kadavranın içindeki gizli, alternatif tarihi anlatacak ayrıntılardan oluşan bir mektup olmalı...

Ve zarfsız kuşlar gibi dünyanın dört bir tarafına gönderilmeli...

12 Eylül için biryazımektup yazılacaksa....

Çünkü kadavranın, insan insanın ve Eylül’ün içi henüz açılmamıştır.