Anasayfa > Birikim Arşiv > 115 - Kasım 1998 > Cumhuriyet Devrim mi?

Cumhuriyet Devrim mi?

Ömer Laçiner | (Sayı : 115 - Kasım 1998)

1923’te Cumhuriyet’in ilânı bir siyasal devrim midir?

Bu soruya salt siyasal düzen ölçütleri ile cevap verilecek olursa evet demek zordur. Cumhuriyet’in ilânına köklü bir aşama, bir devrim diyenlerin padişahlığın, saltanatın kaldırılması dışında öne sürebilecek bir gerekçeleri yoktur.

Kaldı ki, biraz daha etraflı ve derinliğine ele alınacak olursa bu gerekçenin devrim tezini daha da zayıflattığı sonucuna varmak gerekir. Çünkü bilindiği üzre; Cumhuriyet’e geçişi bir siyasal devrim olarak yaşadığını kabul ettiğimiz tüm ülkelerde bu geçiş, krallık-saltanat yanlıları ile Cumhuriyetçiler arasında on yıllarca sürmüş mücadeleler içinde gerçekleşmiş ve bu süreç içinde yeniden iktidarı ele geçirme fırsatları da bulan kralcı güç ve akımların siyaset sahnesinden silinmeleri kolay olmamıştır. Bırakınız Osmanlı gibi altı yüz yıl sürmüş bir hanedanı, Yunanistan, Bulgaristan gibi hanedanlarını ithal etmiş ülkelerde bile Cumhuriyetçiler ve kralcılar arasındaki mücadele uzun süre devam etmiştir.

Oysa Türkiye’de saltanatın kaldırılması ve Cumhuriyet’in ilânının ne arefesinde ne de ertesinde böylesi bir süreç asla yaşanmamıştır. Osmanlı hanedanı hiçbir direniş göstermeden ülkeden çıkarılmış; ne onlar ne de onların adına hiçbir akım saltanatın ihyasına dönük bir çaba içine girmemiştir.

Bu olgu, cumhuriyetçi bilinç ve olgunluğun Türkiye toplumunun hemen tamamında zaten epeydir mevcut olduğu anlamına mı gelmektedir? Konuya eğer “Batı” toplumları modelinden bakarak bir açıklama yapmaya çalışırsak, bu saltanatçı direniş ve akım yokluğunu böyle de izah etmek düşünülebilir. Türkiye Cumhuriyeti ideologlarının bu anlama da gelen “açıklamaları” vardır. Ama benzer bir durumun Ortadoğu ülkelerinin pek çoğunda, örneğin yine güçlü ve eski bir hanedanlar geleneğinin olduğu İran’da da yaşandığı gerçeği karşısında bu açıklama “Cumhuriyetçilik, Ortadoğu ve İslâm havzası içindeki toplumların damarlarındaki asil kanda mevcuttur” biçiminde genişletilmek zorunda olacaktır. Nitekim şöyle bir bakıldığında görülür ki; Ortadoğu ve Afrika kıyıları Müslüman ülkelerde sadece saltanatlarının meşrûiyetini “peygamber soyundan gelmek” gibi kutsal bir nedene bağlayan S. Arabistan, Ürdün ve Fas’taki sülaler krallıklarını sürdürebilirken, Irak, Mısır, Libya gibi ülkelerde bağımsızlık ile birlikte kurulan krallıklar uzun ömürlü olamamış, kolayca devrilerek yerlerine devlet aygıtından türeyen dikta düzenleri “cumhuriyet” adıyla yerleştirilebilmiştir.

Bunlar elbette birer siyasal düzen değişikliğidir, ama kesinlikle bir siyasal devrim değildirler. Cumhuriyet adı verilen bir siyasal düzenin devrim sayılabilmesi için onun yalnızca siyasal düzenin “yönetenler” katında bir tür seçim mekanizması oluşturması asla yetmez. Yönetenler katının en yüksek makamının artık bir hanedana tahsis edilmemesi, yönetim aygıtı içinde bir seçimle veya darbe gibi yollarla o makama oturulabilmesi, “yönetilenler”in siyasete katılım düzey ve kanallarında esaslı bir “gelişme” yoksa değişiklik bile sayılmaz. Şüphesiz sözünü ettiğimiz bütün bu “cumhuriyet”lerde “yönetilenler”in siyasal düzene bağlılıklarını sağlamak için özellikle milliyetçi ideolojiden yararlanılmış, böylece kitleleri, halkı mitingler, gösteri yürüyüşleri gibi siyasal etkinliklere “katma” mekanizmaları işletilmiş ve bütün bunlarla da “yönetenler”in, diktatör yöneticilerin halkın onayını aldıkları, onun iradesini temsil ettikleri görünümü verilebilmiştir. Bu görünümler ile söz konusu dikta yönetimleri işlevlerini fiilen elde tutmalarına rağmen, egemenlik halka aittir diyen cumhuriyetçi ana ilke ile çelişmediklerini ileri sürebilmişlerdir.

Bu iddiaların yüklüce bir manipülasyon içerdiği doğrudur ama, öte yandan da salt cumhuriyet kavramından hareketle bu ve benzeri rejimlerin cumhuriyet sıfatını hak etmediklerini iddia etmenin de bir sınırı vardır. Çünkü her şeyden önce Cumhuriyet kavramının üzerine kurulduğu “egemenlik halka aittir” cümlesinin her bir ögesi ciddi ölçekte belirsizlikler içeren soyutlama ürünü kavramlardır. Ve dolayısıyla her farklı tarihsel dönemde, her toplumda ve onun kültürel-siyasal arka planında, toplumun bileşenleri arasındaki ilişkilerin özgül zemininde Cumhuriyetçi akım ve siyasal düzenlerin standart bir biçimlenişi mümkün değildir.

Ama bütün bunlar saltanatın kaldırılması ile Cumhuriyet’e geçildiği anlamına da gelmez. Çünkü bir siyasal devrim olarak Cumhuriyet’e geçiş, egemenliğe dahil işlevlerin -yürütme, yargı, yasama- yeni bir kurumsal mekanizma kurularak yerine getirilmeye başlanmasının da ötesinde, bütün bu yapının halkla, “yönetilenler”le bağlantısının niteliğinde, yönetilenler tarafından algılanış tarzında, yani sonuç olarak siyasal zihniyet ve kültürde köklü bir değişim demektir. Bütün bunların mümkün ve gerçek olabilmesi için ise saltanat-krallık dönemlerinin tebasının yurttaşlar topluluğuna, kulun özgür bireye dönüşmüş olması ön şarttır. Bu ön şartın gerçekleşebilmesi ise, egemenliği bir zümreye ya da sülaleye mündemiç sayan zihniyeti ve bunun üzerine kurulan devlet kavramı ve yapısını sorgulayan ve reddeden düşünüşün toplumda kök salmasını ve olgunlaşmasını sağlayan uzun bir mücadele süreciyle mümkündür. Kıta Avrupası’nda -burjuva- Cumhuriyet devrimlerinden yüzlerce yıl önce başlayan krallık, meşruti krallık ve cumhuriyet yanlıları arasındaki giderek keskinleşen çatışmalar ortamında cumhuriyetçilik hem bir ideoloji işlevi görebilecek ölçüde argümanlarla donanmış, hem de başta devlet olmak üzere siyasal düzenin tüm kavram ve kurumlarını kendi anlayışına uygun bir içeriğe dönüştürmüştür. Bu cumhuriyetçi akım ve devrimler kralların “benim” dedikleri, kendileri, sülaleleri veya zümreleri ile özdeş, onlara mündemiç “devlet”leri yıkarak, egemenliğin halka mündemiç olduğu ilkesinin ışığında toplumun kendi üzerinde değil, türevi olarak algılayacağı yeni devletlerini kurmuşlardır.

Türkiye’nin de dahil olduğu Ortadoğu ve İslâm havzasında Cumhuriyet rejimlerine geçişte böylesi bir sürecin yaşanmadığını daha önce belirtmiştik. Devletin yeni baştan kurulması da söz konusu değildir. Devletin devralınması ile, daha doğrusu bir padişahın, kralın olduğu yerde “aygıt”ın bu “kalıntı”yı tasfiyesi ve kendisine “meclis” gibi bir eklenti ilave etmesi ile yetinilmiştir. Bu süreçlerde Türkiye’deki gibi bir Kurtuluş Savaşı, İran ve Mısır’daki gibi bir kitle hareketi biçiminde bir “halk katılımı” var ise de; “geçiş”in öncülüğünü yapan, belirleyici gücünü oluşturan unsur -“eski”- devletin askerî-sivil bürokrasisidir.

Osmanlı’da 19. yüzyıl ortalarından beri “devlet” giderek padişahı, saltanatı ifade eden bir terim olmaktan çıkıp yeni kurulan asker-sivil bürokratik aygıt ve kadroları ifade eden bir terim haline gelmiştir. Bu sürecin ilk safhasını oluşturan Mustafa Reşit, Âli ve Fuat paşaların sadrazamlık dönemleri, asker-sivil yüksek bürokrasinin Abdülaziz’i tahttan indirmeleri ile ilk zirvesini yaşadıktan hemen sonra 1877-78 savaşının ağır sonuçları ortasında Padişah II. Abdülhamit’e bir restorasyon dönemini başlatma imkânı vermişti. II. Abdülhamit’in “devlet”i yeniden padişah ve saltanat kurumuyla özdeşleştiren, asker-sivil bürokrasiyi aleti konumuna gerileten yönetiminin, Türkiye’nin Cumhuriyetçi ideolojisi tarafından “istibdat dönemi” diye adlandırılması ve II. Abdülhamit’in bir mutlak kötülük miti olarak sunulmasına verilen önem, bu bağlamda “anlaşılır” olur. II. Abdülhamit’i tahtından indiren 2. Meşrutiyet’in özellikle bu zümre tarafından “devrim” sayılması da doğaldır. II. Meşrutiyet’in öncüsü İttihat ve Terakki Partisi ve onun çekirdek gücünü oluşturan subay kadroları ile asker-sivil yüksek bürokrasi, Osmanlı son döneminin son derece özel konjonktürü, kâbus yüklü ortamının da yardımıyla devleti bu bürokrasi ile çok daha sıkı özdeşleyen ve padişahı tamamen sembolik bir işleve indirgeyen nihaî adımları attılar.

1923’te Cumhuriyet’in ilânı ve onun bir yıl öncesinde saltanatın kaldırılması, bu bakımdan gerçekte 1908’de başlamış bir “devrim”in mantıkî sonucuna varmasını sağlayan son işlemlerin de tamamlanmasıdır. O nedenle Mahmut Goloğlu’nun Cumhuriyet’in ilânını III. Meşrutiyet diye nitelemesi hiç de yersiz değildir.


Az önce Cumhuriyet’in bir siyasal devrim içeriğini kazanabilmesi için, özellikle ve asıl olarak halk -“yönetilenler”- katında siyaset ve bilhassa devlet kavramının kökten değişimine açık bir zihniyet, yaklaşım ve tutum dönüşümünün ön şart olduğunu belirtmiştik. “Batı” toplumlarında bunun gerçekleşebilmiş olmasının pek çok nedeninden söz edilebilir. Burada ise ele aldığımız konu bağlamında Batı’nın cumhuriyet öncesi devletlerinin “yapısal olarak” verdiği kolaylaştırıcı bir nedenden bahsetmek gerekiyor.

Batı’da feodal iktisadî-toplumsal ilişkiler üzerine kurulan devlet, egemen sınıfın bizzat kendisi konumundadır. Dinsel ve dünyevi iktidara özgü “yüksek faaliyet ve işlevler” toplamı olarak devlet, yalnızca aristokrat kökenlilerin içinde yer alabileceği bir organizasyondur.

O nedenle, egemenlik halkındır gibi bir ilke, sadece aristokrasinin bu imtiyazını reddetmekle kalmaz, ayrıca aygıt olarak devleti halkın üzerindeki konumundan alıp daha “aşağıya”, halkın “elinin uzanabileceği” bir düzeye “indirir”.*

Bu ve benzeri tasarımlar, özellikle radikal cumhuriyetçilerin her ne kadar halkın denetim ve katılımına tâbi kılınsa da devleti yine de dizginlenmesi gereken bir güç yoğunlaşması olarak gördüklerini ve bunu bir “sorun” saydıklarını düşündürür. İlk Cumhuriyetçi ideologların “kuvvetler ayrılığı” ilkesini Cumhuriyet devletinin olmazsa olmaz bir özelliği saymalarını bu kaygıyla ilişkilendirebiliriz. Kuvvetlerin, bir başka deyişle devletin üç temel fonksiyonunun üç ayrı, özerk ve birbirini denetleyip sınırlayan, hemen hemen eşdeğer etkinlikle donanmış kuruluşlar olarak tanzimine verilen önem, bunu yansıtır. Yasama, yargı ve yürütme organlarının özerkliği ve karşılıklı sınırlayıcılıkları devleti sözünü ettiğimiz güç yoğunlaşmasını engelleyebilecek bir “mekanizma” olarak kabul etmek de demektir.

Bu indirme mecazından, yani devleti toplumun “içine” yerleştirme, dolayısıyla onu toplumun “müdahale”sine, içeriklendirme ve şekillendirmesine açma perspektifinden türeyen birçok farklı geniş akım, program ve proje olabilir. Ama tümü de farklı derecelerde de olsa; hem devleti toplumun üzerinde, toplumu “nesne”si sayan bir güç ve kuruluşlar toplamı olarak algılamanın dışındadırlar; hem de o güç ve kuruluşların -ordu, kilise, kral ve feodal soylular- yüksek etkinliklere tekabül eden devlet fonksiyonlarının (yasama, yürütme, yargılama) sırf kendilerinde mevcut yetenek, birikim ve yaradılış özelliklerince yerine getirilebilir olduğu fikrini reddetmektedirler.

Burada karşı olunan fikir(ler) bir sınıfın dinî ve dünyevi aristokrasinin şahsında, bizzat onun varlığında somutlanmış haldedir. Dolayısıyla cumhuriyetçilik, bu sınıfa mündemiç bir devlet fikrini reddederken o sınıfın ortadan kaldırılması noktasına kadar gidebilir. Ama eğer devleti sözü edilen yasama, yargı, icra fonksiyonlarını içeren bir kavram olarak kabul ediyorsa -ki öyledir-Cumhuriyetçi devletin o fonksiyonları yerine getirebilecek yetenek ve özelliklerin halkta, onun -teorik olarak- her bireyinde de mevcut olduğuna da inanmak, inandırmak durumundadır.

Batı toplumlarının Cumhuriyetçi akım ve mücadelelerinde “yurttaş” kavramının merkezî rol ve önemi buradan kaynaklanır. Halkın her bireyinin yönetebilmek için -en azından yönetim etkinliklerini değerlendirmek ve denetlemek için- gerekli sayılan yetenek ve özelliklere sahip olduğu varsayımı, inancı üzerine oluşturulmuştur “yurttaş” kavramı. Cumhuriyetçi devletin “atom”u olma yetki ve sorumluluğu ile donanmış böylece kuldan yurttaşa dönüşmüştür kişi.

Bu dönüşüm için “teba”yı oluşturan kesimlersiz yönetmek için, yani kural koyabilmek, hüküm verebilmek ve kompleks bir işi yürütebilmek için gereken araçlardan yoksun olabilirsiniz, ama gereken niteliklerden de “yoksun musunuz” diye sormak, bu soruyu gündeme getirmek “gayet” verimli bir başlangıçtır. Bu durumda o tebanın hemen tamamı, kendi içlerinden hiç kimseye bu soruyu cevaplandırma şansı tanımayan bir düzen içinde asırlardır yaşadığını söyleyecektir. Bu düzen asırlarca önce onların o niteliklerden yoksun olduğunu, buna mukabil aristokrasinin babadan oğula geçen, o niteliklerle yaradılıştan donanımlı olduğunu ifade eden iki kabul üzerine kurulmuştur. Dolayısıyla birbirlerini besledikleri gibi, birinden doğan kuşku, ikincisini de kuşkulu hale getirir.

O nedenle “teba”dan bir kesimin -örneğin burjuvazi- yönetebilirlik çağrıştıran bir etkinlik ve güçle ortaya çıkabilmesi ilk kabulü sarstığı ölçüde ikincisini de dayanaksız kılar. Bu sarsıntı “teba”nın diğer kesimlerini de kendi “yönetebilme” nitelik ve özelliklerini “keşfe” yönelten bir bilinç ve dinamik yaratır.


İlginçtir ki; “Doğu”nun büyük, uzun ömürlü devletlere sahne olmuş üç farklı bölgesine Çin, İran ve Türkiye ile çevresini içeren Ön Asya’ya baktığımızda -Batı’daki gibi- bir aristokrat sınıfın olmadığını görürüz. Hiç kuşkusuz bütün bu ülkelerde -özellikle İran’da, Pers ve Sasani krallıklarında- bir soylular zümresi daima varolmuş, yüksek devlet görevlilerinin ezici çoğunluğu bu soylu ve imtiyazlı aileler mensuplarından çıkmış, ama tebadan, en alt sınıflardan gelenlerin devletin yüksek makamlarına gelebilme kanalları da kapatılmamıştır. Bu durum özellikle Çin ve Ön Asya -Bizans, Osmanlı- devlet geleneğinde çok daha açıkça görülür ve hattâ bu iki gelenekte “asil aileler”den oluşan bir soylular tabakasının teşekkülü adeta sistematik biçimde önlenirken, devletin yüksek ve orta kademe görevlileri, gayet düzenli bir “devşirme” mekanizması ile tebadan sağlanırdı. Çin’in tam tebanın yetişkin erkek çocuklarına açık sınav sistemi ile seçilip yetiştirilen ünlü mandarinleri, Osmanlının kapıkulu ocaklarından yetişen yüksek devlet görevlileri ırsi bir imtiyazla değil, yetenekleri ile o mevkilere gelmekteydiler.

Yeteneklerini ancak devlette ve bir devlet görevinde gösterebilecek biçimde eğitilmiş bu “kadrolar”ın kendilerini devletle özdeşleştirmeleri kaçınılmazdır ama bu özdeşleşme ancak ve sadece bir devlet fonksiyonunu fiilen yerine getirdikleri, resmen görevli oldukları sürece mümkündür. Görevden alındıkları anda -özel durumlar hariç- teba statüsüne inerler. Dolayısıyla “Doğu”da, bu devlet anlayış ve geleneğinde aslolan kişiler değil fonksiyonlardır. O nedenle de bu toplumların zihniyet dünyasında devlet, Batı’daki gibi devleti kendilerine mündemiç sayan bir zümrenin/sınıfın şahsında somut bir yapı değil, devlete ait/özgü işlevleri içeren soyut ama o ölçüde de etkili bir kategoridir.

Bu farklılık son derece önemli sonuçlara yol açar. “Batı”da devletin bu somut kavranılışı, yani devlet fonksiyonlarının belli bir sınıfın-aristokrasinin, toplumsal-iktisadî rol ve konumuna içrek oluşu, o devleti tartışma konusu eden egemenliğe aday sınıfın -veya halkın- da kendi devlet tasarımını benzer bir somutlukta düşünebilmesini mümkün kılar. Dolayısıyla o sınıf -veya halkı- da devleti kendi iktisadî-toplumsal rolü bağlamında o rolün uzanımında bir yapı olarak algılar ve kurgular.

Oysa Doğu’da devletin soyut ve bir (üst) fonksiyonlar düzeyi olarak kavranılışı ve o fonksiyonların kural olarak tüm kesimlere eşit mesafede ve açık bir yetenek ve meşrûiyet referansına bağlı oluşu devletin yapısal bir eleştirisini hemen hemen imkânsızlaştırır. Çünkü devlet fonksiyonları bir iş ve onu yapabilmek için gereken yetenek ve etik olarak herhangi bir sınıf veya kesimin toplumsal-iktisadî rolünden bağımsızdır. O rollere uyarlanmış değil, o rollerin üzerindedir. Dolayısıyla devletin yapısal bir dönüşümünü kurgulayabilmek ancak devlet fonksiyonlarının sıradan -ortalama bir yetenek ve iş biçimi- düzeyi olarak düşünülebilmesi ile mümkündür. Batı’da devlet fonksiyonları toplumsal-iktisadî rollere içrek veya onun uzanımında kavranıldığı için bir “üst yetenek, bilgi...” koşulu zorunlu değildir, rolün temsili esastır ve o nedenle de devletin yasama fonksiyonu “temsilciler”e, mahkemeler halk jürilerine, yürütme önemli kısmıyla yerel idarelere dayandırılabilir.

Bu noktada, tarihsel gelişmenin düz bir çizgi izlemediğinin, diyalektik bir süreç olduğunun bir kanıtını bulabiliriz. Doğu monarşilerinin Batı’daki zamandaşlarından çok daha mükemmel ve sistemli devlet aygıtları oluşturmuş olmalarının, bu “ileri”liklerinin bir sonraki aşamanın önünde adeta engel oluşturduğunu görüyoruz.

“Doğu”da devletin bir üst fonksiyon, yetenek -ve etik, meşrûiyet- düzeyi olarak kavranılışı, somut bir devlete, monarşiye karşı muhalefetin o düzeyi işgâl eden ekip veya kişilere yönelmesinden başka bir yol sunamaz. Dolayısıyla alternatif olarak o düzeyin hakkını daha iyi -veya gereğince- vereceğine inanılan bir ekip veya kişi(ler) öne sürülür, ortaya çıkar.

Bu ekip veya kişi(ler), devlet düzeyinin o sözünü ettiğimiz niteliklerini daha kusursuz yansıtacak bir düzenleme yapabilir ve bu düzenlemeler sonucunda devlet aygıtı Batı formatlarına göre meclisli hattâ seçimli bir Cumhuriyet düzeni gibi görülebilir ya da tam tersine bir diktatörlük düzeni olabilir.

Toplum, bir üst etkinlikler -yetenek, bilgi...- düzeyi olarak algıladığı devletin seçim, meclis gibi kurumlarını kendi katılım kanalları olarak görse bile, bunu başlıbaşına bir değer gibi değil, üst (devlet) etkinliğinin niteliğini takviye edici ve ettiği oranda da “yararlı” bir unsur olarak görür. Dolayısıyla bunların “yararlı” olamadığı iddiasını kabule de hazırdır.

Sonuç olarak, ortadadır ki devletin bir üst etkinlikler düzeyi olarak kabulü yerli yerinde kaldıkça toplumun, kesimler, sınıflar ve bireyler olarak siyasal rolü ve katılımı fikri gelişemez. Bütün bunların kaynağında olan yurttaş kategorisi ve bilinci de oluşamaz.

Batı’nın meydan okuması, zorlaması karşısında Doğu toplum ve devletleri o meydan okuma ve zorlamayı yerleşik devlet kavrayışlarına “tercüme” ettiler. Yukarıda söylenenler ışığında bu tercümenin ne denli hayatî bir anlam kaybı, anlam çarpıtması sonucunu verdiği açıkça görülür. Batı’yı devlet olarak ele almak bu yolun başlangıcıdır. Bu, “Batı”yı da kendi kavrayışı üzerinden anlamaya ve açıklamaya çalışmak demektir. Bu perspektifte yine bir üst etkinlikler, yetenek, bilgi, örgüt ve eylem olarak Batı (devleti), yeni bir bilgi, yetenek, etik ... bileşimini temsil etmektedir. O halde sorun en yetenekliler tarafından en üst etkinlikler olarak devlet fonksiyonlarının, yine geleneksel bilgi ve referanslara uyarlı olarak mı yoksa Batı -modern bilimler, akılcılık vs.- normlarına göre mi icra edilmesi gerektiğidir.

Bu tartışmanın üst bilgi ve yeteneğin olması gerektiği düzey olan devlet üzerinde ve o düzeyi işgâl edenler -ve buna aday olanlar- arasında cereyan etmesi de kaçınılmazdır, çünkü gelenek budur.

Türkiye’de ve hemen tüm Doğu toplumlarında bu tartışma ve mücadeleyi “Batıcılar” kazanmış, o toplumların geleneksel bilgi ve referansları temsil eden devlet kadrolarını ve kurumlarını ya çok geri plana itmiş veya -Türkiye’de olduğu gibi- neredeyse tamamen devletten tasfiye etmişlerdir. Padişahlık, krallık gibi makamlar -Doğu- devletinin bilgi-yetenek bileşimi ile örülü aslî tanımına bağımlı olduğu için, o tanımın kendi taraflarında içrek olduğunu iddia eden ve galip gelenlerin safında yer aldıkları hallerde sembolik makamlarını koruyabilmiş veya Türkiye’de olduğu gibi hiç sorunsuz tasfiye edilmişlerdir.

Eğer Cumhuriyet kralın, padişahın, hanedanın yokluğuysa Türkiye, asırlardır bu coğrafyada kök salmış bir devlet anlayışı ve geleneğine sahip olarak çok uzun süreden beri zaten Cumhuriyet’e fazlasıyla hazırdır. Ve 1923’te bir ayrıntıyı temizleyerek, aklın, bilgi ve yeteneğin kutsal bileşimi olan devletine nihayet Cumhuriyet sıfatını vermiştir. Yok eğer krallık yurttaşın yokluğu, toplumun devleti şekillendiren bir yurttaşlar topluluğu olarak tanınmasının fiilî reddi ise, Cumhuriyet için önünde daha uzun bir yol var demektir.

(*) Burada krallığa, aristokratik devlete karşı verilen Cumhuriyetçi mücadelede öncülük yapan yükselen burjuvazinin bu “indirme”yi kendi seviyesine kadar gerçekleştirmekle yetinebildiğini, buna mukabil radikal cumhuriyetçilerin devletin ağırlık merkezini halkın en alt tabakalarına kadar indirmeyi savunduklarını belirtelim şimdilik. Dolayısıyla burjuva cumhuriyetçiler belirli düzeydeki servet/ekonomik güç sahibi kesimlerin temsil edildiği yasa koyucu, yani yürütmeyi sınırlayan bir meclisin eklenmesiyle oluşacak bir meşruti krallık formülünde aristokrasi ile uzlaşmaya açıkken, “radikal”ler aristokrasiyi -en azından tüm imtiyazlarını- tamamen ortadan kaldırmayı ve ayrıca devletin aslî-çekirdek gücü olan orduyu da “halka açan” ve bununla da yetinmeyip bir silahlı halk gücünü içeren yeni bir devletin örgütlenmesi peşindedirler.