Anasayfa > Birikim Arşiv > 115 - Kasım 1998 > Cumhuriyet, Demokrasi ve Muhafakâr Türk Cumhuriyetçiliği

Cumhuriyet, Demokrasi ve Muhafakâr Türk Cumhuriyetçiliği

Tanıl Bora | (Sayı : 115 - Kasım 1998)

Askerî ve mülkî erkânca “Cumhuriyet” denen, 75. yıl âyinlerinde “Cumhuriyet” diye kutlanan nedir?

Resmî dilde Cumhuriyetle kastedilen, büyük çoğunlukla, devletten başka bir şey değildir.

“Cumhuriyet”, “devlet”in ve “devletin bekası”nın bir lâkabı olarak kutlanıyor, kutsanıyor.

“Cumhuriyet”in zaten bir devlet biçimi tanımını da bünyesinde taşımasıyla yetinmeden veya daha büyük ihtimalle Cumhuriyet kavramının bünyesini bu tanımdan ibaret kılma itkisiyle, dolu dolu “Türkiye Cumhuriyeti Devleti” demenin ‘zevki’ de bundandır. Demirel’in memleketi kol gezerek yaptığı cumhuriyetçilik, tamamen budur. Onun bu cumhuriyetçiliğinin, ’70’lerdeki şedit anti-komünizminden farkını bulmak zordur. İstanbul Üniversitesi Rektörü Alemdaroğlu Kemal Bey vb.’lerinin “Cumhuriyete lâf ettirmemek”teki celâdetinin,1 Demirel’in gene ’70’lerdeki “sağcılar suç işliyor dedirtemezsiniz” diklenmesiyle aynı soydan olması gibi...

Kuşkusuz ‘yürürlükteki’ cumhuriyet/cumhuriyetçilik algısının başka bir veçhesi, onun bir millîlik/milliyetçilik belirteci olarak alınmasıdır. “Hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir” düsturuyla Cumhuriyet, buna göre her şeyden evvel bir milletleşme âmilidir. Bu yorum kuşkusuz modern cumhuriyetlerin ve cumhuriyetçiliğin tabiatına da uygundur; lâkin milliyetçi Türk cumhuriyetçiliğinin, milletleşmeyi ve millî egemenliği ‘özcü/fundamentalist’ bir tarzda yorumladığına dikkat etmek gerekir. Bu yorumda, birbirine komşu halk egemenliği/yurttaş egemenliği/millet egemenliği kavramları, aralarındaki bağlar ve ayrımlar silinerek millî cemaatin tarihüstü iradesine indirgenir. Cumhuriyet, ezelî millî sürecin, milletin tarihsel akışının modern uğrağı olmaktan öte bir anlam ifade etmez. Milliyetçi-muhafazakâr tarih anlatılarına baktığımızda, Cumhuriyet, Türklüğün şimdiki zaman kipinde temsilinden başka bir şey değildir.

Bir “devlet” ve “millet/millîlik” kodu olarak cumhuriyet, Türk milliyetçiliğinin vatan=millet=devlet =din=ordu silsilesine,[2] totolojiyi zenginleştirici bir unsur olarak katılmaktadır. “75. Yıl” ambleminin/rozetinin ve her nevi 75. Yıl lâkırdısının, her vesileyi değerlendiren ve kendine mütemadiyen vesile yaratan bir “omnipresents” (her yerde hazır ve nâzır olma) hâline dönüşmesi gibi... Futbol maçlarından iyi gösterge olur mu? Şimdi her futbol maçından önce, İstiklâl Marşına mukaddime olarak bir de 10. Yıl Marşı çalınıyor. İmgelerin ve simgelerin bu serâpâ kullanım biçimi, devletin, milliyetçiliğin ve resmî milliyetçiliğin o bütün değerleri eşleyen, bitiştiren, ‘ekleyip kenetleyen’ bütüncülüğünün şaşmaz bir tezahürüdür.

Diğer bir Cumhuriyet mefhumu, “modernlik/modernizm” olarak Cumhuriyettir. Diyarbakır’dan Ortadoğu’nun finans merkezi, yurdum insanından dünya artistik patinaj şampiyonu, Denizlili tekstilcilerden dünya modacısı peydahlamayı kuran “Cumhuriyet reklamları”nın dilinde bu vardır. “Olabilir mi? Olacak! Çünkü biz, Cumhuriyetle daha büyük düşleri gerçekleştirdik.” Cumhuriyet, bu tasavvura göre, karasabandan traktöre geçmeyi, kağnıdan otomobil fabrikalarına ulaşmaktır - esas itibarıyla maddi ve teknolojik anlamda, gelişmek, kalkınmak, büyümektir. Bunlar için bir araçtır: “Geleceğin düşlerini de kuşkusuz biz gerçekleştireceğiz. Çünkü bizim Cumhuriyetimiz var!” Cumhuriyeti bir “modernleşme projesi” olarak “performans” ölçüsüyle değerlendirip meşrûlaştıran bu bakış, Cumhuriyetin ilk yıllarında da hâkimdi; dönemin nutuklarında, “yüzyıllardan beri köye ilk defa Cumhuriyetin girdiği”, “Cümhuriyet idaresinde büyük nafia işleri başarıldığı” cinsinden performans analizleri yapılırdı. Bunun hâlâ meşrûlaştırıcı bir söylem olarak kullanıldığını görmek, çarpıcıdır.

Ve tabiî Cumhuriyetin bir de “çağdaşlık” ve “laiklik” anlamı var. “Çağdaşlık”, bir ölçüde, Cumhuriyetin modernlik kipinde algılanışıdır - yalnız daha maneviyatçı bir algılamadır bu: Aydınlanmayı, Aklın egemenliğini öne çıkartır. Laiklik de, Aydınlanmacılığa bağlı olarak, Cumhuriyetin olmazsa olmaz, açıkçası birinci koşulu olarak anlamlandırılır. Örneğin bu çeşit Cumhuriyetçiliğin bayraktarlarından, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği Başkanı Türkân Saylan, “laikliği Cumhuriyetin en önemli kazanımı” sayar; aslında laikliğin değil, bir resmî millî din ihdas etme projesinin ürünü sayılmak gereken “Türkçe ezanımız”ı, “Cumhuriyetimizin en belirgin simgesi” mertebesine oturtur.3 Çağdaş ve laik cumhuriyetçilik de, milliyetçi-muhafazakârların din=devlet=millet... silsilesine mukabil bir başka totolojik silsile kurar: cumhuriyetçilik de bu çağdaşlık=laiklik=Atatürk ilke ve inkılâpları dizisine eklemlenir. Modern Cumhuriyetçiliğin tarihinde, dinî dünya görüşüne karşı “yurttaşlık dini”ni çıkartan, Aydınlanma ve Akıl değerlerini kutsallaştıran bir laisist damar mevcuttur kuşkusuz. Ne var ki, Türk çağdaş=laik=Cumhuriyetçiliğini bu ateşli Cumhuriyetçilik biçimiyle kıyaslamakta müşküllerimiz olacaktır. Zira bu söylem, olanca akılcılığına rağmen tartışma-müzakere ehli olmaktan uzaktır, modern akılcılığın sırrı olan aklî refleksiyondan (kendi düşüncesi ve etkileri üstüne düşünmekten) habersiz görünür, en önemlisi, olanca evrenselciliğine karşılık, kıyas kabul etmez bir özcü tutum taşır: Cumhuriyeti, neredeyse Atatürkçülüğün özgül bir fenomeni olarak kavrayarak onu kavramsal ve tarihsel bağlamlarından uzaklaştırır, benzersizleştirir, biricikleştirir. Böyle olunca, Mümtaz Soysal gibi modern Cumhuriyet geleneklerini ve tarihlerini hepimizden iyi bilen birisi bile, bu bilgiye bakışı ile “hiç kimselere benzemeyen Cumhuriyetimiz”e bakışı arasındaki irtibatı yitirebilecektir.4

Bu Atatürkçü=Cumhuriyetçi kavrayışa tekrar döneceğiz.

Etyen Mahçupyan 75. Yıl Cumhuriyetçiliğinin içi boşluğunu gayet iyi özetledi: “Devlet cumhuriyet kavramını bizlerden o kadar uzağa taşımıştır ki, Demirel’in totoloji yapmak dışında söyleyecek lâfı kalmamıştır ve bu nedenle her fırsatta ‘Cumhuriyetin en büyük başarısı kendisidir’ deyip durmaktadır. Yani cumhuriyetin varolmak dışında bir şey becermesi gerekmemektedir.”5 Şimdi, her biri aslında Cumhuriyet kavramının anlattıklarından başka şeyleri kasteden bu “Cumhuriyet” tasavvurları karşısında, sahiden hususen Cumhuriyet ve Cumhuriyetçilik üstüne bir tartışmanın anlamı olabilir mi? Türkiye Cumhuriyeti’ne, bir vakıa olarak ona değil de daha çok kuruluş edimine/mitosuna eleştirel yaklaşanlar, Cumhuriyetin zaten başından itibaren “jakoben” de denemeyecek kadar yapay ve tepeden inme olduğuna, dolayısıyla Cumhuriyetin mâhiyeti üstüne bir tartışma imkânının ve geleneğinin tarihsel yokluğuna işaret ediyorlar. Cumhuriyetin, çevresindekilere “Efendiler, yarın cumhuriyet ilân ediyoruz” diye çıtlatılmazdan önce “Dâhî”nin kafasında bir sırdan ibaret olduğu merkezindeki mitos bizzat bunu telkin eder; bizzat çağdaş=laik=Cumhuriyetçilerin Cumhuriyeti “Atatürk’ün kurduğu... armağan ettiği” bir cemile olarak anmaktan hiç gocunmaması, bunu telkin eder. Örneğin Ahmet Kuyaş, cumhuriyetin bir ilkesel tercih olmaktan çok, Kurtuluş Savaşı önderliğinin konumunu pekiştirecek bir siyasal manevra olarak ilân edildiğini (nitekim Mustafa Kemal’in Nutuk’unda da Cumhuriyet fikri üzerine esaslı bir değerlendirmeye yer verilmediğini) söylüyor.6 Oysa, gerek çağdaş=laik=Cumhuriyetçi anlatının gerekse bu kalıbı tersinden yeniden üreten İslâmcı menkıbenin hilâfına olarak ve Cogito’nun Cumhuriyet üstüne yuvarlak masa tartışmasında Mete Tunçay’ın Kürşat Bumin’e karşı savunduğu üzere, TC’nin kuruluşunda ciddi bir düşünsel hazırlığın arkaplanını ve kamusal bir tartışmanın varlığını görmek mümkündür.7 Carî Cumhuriyet ve Cumhuriyetçilikle büsbütün barışık olduğunu söyleyemeyeceğimiz Ahmet Turan Alkan da, İslâmcı efsaneyi zımnen sorgulayarak bu manzarayı tespit ediyor: “Cumhuriyet yönetimi, -o esnada muhalefet izhar eden- birkaç siyasi elit dışında amme efkarı tarafindan hemen hemen muhalefet eseri gösterilmeksizin, adeta suhuletle kabul görmüştü. Bu zımnî rızada, Osmanlı siyaset ricalinin, meşrutiyet fikri etrafında neredeyse bir asra yaklaşan mücadelesinin tesirleri vardır şüphesiz. Elbette meşrutî monarşi ile cumhurî idare aynı şey değildir; ama mutlakiyetle cumhuriyet arasındaki en yumuşak geçişin tarihen; ancak meşrutî monarşi yoluyla tahakkuk edebileceğini de unutmamak gerekir. Birinci Dünya Harbi’nin iç siyaseti zora sokan olağanüstü meşakkatleri yüzünden sık sık arızaya uğrasa da II. Meşrutiyet esnasında Osmanlı kamu hayatı, padişahtan bağımsız çalışan Parlamentosu, siyasî fırkaları, dernekleri, gazeteleri ve en azından bugüne nispetle ‘seviye’ teşkil eden fikir münakaşalarının kalitesi ile, yaşadığı şimdiki zamanın icaplarını göğüslemeyi başarabilmiş bir tecrübeyi temsil ediyordu. O yüzdendir ki Cumhuriyet idaresi kitlevî bir protesto veya homurdanma yerine zımnî bir rıza ile karşılanmıştır.”8 Ahmet Turan Alkan’ın değindiği bir hususa dikkat etmek gerekir: Gerçekten de Cumhuriyet fikrinin, ‘o gün’, bugünküne göre daha fazla tartışmaya açık olduğunu iddia etmek abes değildir. Çağdaş=laik=Cumhuriyetçiliğin dilinden eksik olmayan “Cumhuriyetin sonradan yozlaştırıldığı, özünden uzaklaştırıldığı, geriletildiği” iddiası, olsa olsa bu anlamda doğrudur. Buradaki “sonralık” da iki zaman aralığında düşünülse gerek: hem “kuruluş”tan hemen sonra... hem de çok sonra, bugün...

CUMHURİYETÇİLİĞİN ZITLIKLARI

Biz bugüne dönüp tekrar soralım: “Cumhuriyet”in totolojik bir nosyonlar avadanlığının herhangi bir malzemesi olduğu bir ortamda, hususen Cumhuriyet ve Cumhuriyetçilik üstüne bir tartışma nasıl anlamlı kılınabilir? Klasik cumhuriyetçilikle yeni/liberal cumhuriyetçilik arasında, koruyucu cumhuriyetçilikle gelişimci cumhuriyetçilik arasında, aristokratik-muhafazakâr cumhuriyetçilik ile demokratik cumhuriyetçilik arasında yapılan kuramsal ayrımları Türkiye’deki Cumhuriyet söylemine uyarlamanın bir manâsı olabilir mi?

Benzerleri arasından el attığımız bu üç cumhuriyet ikiliğini hızla tekrarlayalım... Klasik-yeni cumhuriyetçilik ayrımında; klasik tutum topluma ve ortak iradeye öncelik verir, pozitif özgürlükleri (katılım hakları) önemser, püriten eğilimlidir, yeni cumhuriyetçilik olarak tanımlanan liberal tutum ise bireyin haklarını ve özerkliğini aslî değer sayar, negatif özgürlükleri (devletin müdahale alanının kısıtlanması) önemser, refah artışına manevi gelişmenin koşulu olarak ehemmiyet verir. Koruyucu-gelişimci cumhuriyetçilik ayrımının anahtarı yalındır; koruyucu cumhuriyetçilik politik katılıma işlevsel bir değer biçerken, gelişimci cumhuriyetçilik politik katılıma içsel bir değer atfeder.9 Aristokratik-muhafazakâr cumhuriyetçilik ile demokratik cumhuriyetçilik ayrımında ise; ilki, iyi yurttaşlık mükellefiyetini lâyıkıyla yerine getiren yurttaşların erdemini yükseltecek bir liyakat düzenini bozmama kaygısıyla, güven duymadığı çoğunluğun “güdülerini” sınırlamak ister, demokratik açıdan halka yönetme rolünü değil, ‘iyi yöneticileri’ seçme rolünü verir; ikincisi ise tersine, aristokratik ve oligarşik oluşumlardan kaygı duyar, halkın iyiliği, refahı ve tercihinin ötesinde bir erdem arayışına şüpheyle bakar.10

Bu ayrımlarda sanırım kritik nokta, cumhuriyet-demokrasi ilişkisi ve bu ikisinin birbiriyle nasıl telif edileceğidir. Cumhuriyetçilik, bir topluluğun, ortak işlerini, beşerî davalarını bir müşterek çıkar perspektifi içinde halletmek üzere bir ortak irade ve eylem üretmesini, böylelikle bir ‘kamusal topluluk’, bir ‘kamu’ niteliği kazanarak yücelmesini özlemektir. Cumhuriyet, ahlâkî yanı çok güçlü bir ‘dava’dır - evet, öncelikle bir ‘dava’dır ve ‘pathos’/tutku/heyecan yüklüdür. Çok defa bir kuruluş ânına dayanmak üzere bir tarihselliği, bir geleneği ve bir kader birliği cemaatini üstün tutar. Ortodoks bir Cumhuriyetçilik, “ortak çıkar” adına belirli insanları/grupları ezip geçme, tarihselliğe/geleneğe/cemaate olan ahdiyle muhafazakârlaşma, politikayı ahlâka indirgeme cinsinden tehlikelerle malûldür.11 Demokrasi ise, modern tarihsel oluşuyla, daha ziyade hukukî, ‘soğuk’, prosedürel bir anlam taşıyor. Demokrasinin ‘idealleri’ esas itibariyle bizzat kendisiyle ilgilidir; bunlar, demokratik işleyen bir prosedürün sonuçları ve anlamı hakkında ilke olarak ‘nötr/yansız’ kalırlar. (Bu tartışmada, belirli politik cumhuriyetçilik tahayyüllerini bir yana bıraktığımız gibi, “şûralar demokrasisi” veya ucu açık radikal demokrasicilik gibi özgül demokrasi tahayyüllerini de bir yana koyuyoruz. Cumhuriyet ve demokrasiyi, ne kadar mümkünse, ‘yalın’ nosyonlar olarak düşünüyoruz.) Bu kaba muhasebeden, cumhuriyetçilik ile demokrasinin, birbirlerinin tamamlayıcısı veya panzehiri olarak birbiriyle telif edilmesinin lüzumu çıkıyor. Kuşkusuz müşkül bir iş ve bu konuda bitmeyecek bir tartışma külliyatı var. Sadece 1789’un 200. yıldönümü bile ve sadece Fransa’da bile, bu meseleyle ilgili bir tartışma sağanağına yol açmıştı.

“Burjuva demokrasisi” de tabir edilen “oturmuş” demokrasilere, müesses nizamlara baktığımızda, idare tekniğine indirgenen demokrasiye, cumhuriyetçilik yardımıyla biraz “pathos” katılmaya çalışıldığı örnekler görüyoruz. Cumhuriyet, ortak yaşama iradesinin ortaya konduğu tarihsel ânların ‘hatırası’ ve bir kader ortaklığı cemaatinin kollektif bilinci/bilinçdışı olarak, demokrasi tecrübesinin ete kemiğe ve tabiî bir ‘ruha’ bürünmesi anlamını taşır. Cumhuriyetçi idealler açısından bakıldığındaysa, bu, cumhuriyetin “pathos”a indirgenmesidir. Cumhuriyetle demokrasinin, yerleşik, “çağdaş” ve “evrensel” maslahatı budur - ne cumhuriyetçi ne demokratik ideallere faydası olan bir idare-i maslahat...

Gene “burjuva demokrasisi” tabir edilen “oturmuş” demokrasiler ve “köklü” cumhuriyetlerde, cumhuriyet ile demokrasinin bu maslahatında, milliyetçiliğin de dahli bulunur. Regis Debray’ın formülleştirdiği üzere: “Ulus bir efsane, cumhuriyet bir tarih, demokrasi bir fikirdir. Bir efsanenin aracılığı olmadan bir gelecek düşünülmüş müdür acaba? (...) Demokrasi için ölündüğünü bilmiyorum.(...) Cumhuriyeti sevmek gerekir ve yasaların sevgisinde büyük oranda erotizm eksiktir. Görevi dişi hale sokan ulustur; (...) Etkin cumhuriyetçilerin büyük yurtseverler olmaları bir raslantı değildir.(...) Anayasal kuralların ötesinde, canlı bir Cumhuriyetin ruhu bedensel olarak ulusal vücuda hedeflenmiştir.”12 Bir fikir ve rejim olarak demokrasinin ruhsuzluğu, cumhuriyetin ve daha çok da, cumhuriyeti de ‘tutuşturan’ milliyetçiliğin ateşiyle telâfi edilmek gerekir. Zira belli ki cumhuriyet de, bir soyut kurallar ve ilkeler bütünü olarak eninde sonunda dışsal bir “pathos” kaynağına muhtaçtır ve buna en uygun kaynak milliyetçiliktir: milliyetçilik, cumhuriyetin tarihselliğini, kuruluş mitosunu, milletin dirilişine ve millî devletin kuruluşuna eşleyerek yeniden-tanımlar ve ‘çoğaltır’. Kuşkusuz demokrasi-cumhuriyet-milliyetçilik silsilesini anlamlandıran bu beden-ruh zinciri, farklı siyasal bağlamlarda kurulabilir, kurulabilmektedir. Özcü/ırkçı bir milliyetçiliğin cumhuriyet ve demokrasi nosyonlarını tamamen esir alması da mümkündür, “cumhuriyetçi yurtseverlik” projelerine benzer biçimde, halkaların muhtariyetine hürmetkâr, ayrıca demokrasi ve cumhuriyet ideallerini esas alan bir zincir kurulması da... Fakat unutmamak gerekir ki, milliyetçiliğin özcü bir zihniyet kalıbı olarak dahlinin, cumhuriyet ile demokrasi arasındaki ilişkiyi ve çekişmeyi deforme etme ihtimali bir hayli yüksektir. Milliyetçilik, bu etkileşimdeki “pathos” boyutunu patetik bir düzeye sıçratma istidadıyla kalmaz; cumhuriyetçiliği bir tarihsel cemaat narsisizmine, demokrasiyi de “millî irade” otoriteryanizmine doğru kaydırmaya yatkındır.

Türkiye’de Cumhuriyetin bir “pathos” açığı olduğu, birkaç yıldır çokça dile getiriliyor. Bir yıl önceki 29 Ekim’de, “dobra” yazar Necati Doğru, şöyle yazmış: “Bugün Cumhuriyet Bayramı.. En büyük halk bayramı...Fakat halkta tıs yok...(...) Coşma, tepki seli yok...Cumhuriyetin ‘cumhuru’ gitmiş. Cumhuriyet halkını yitirmiş...(...) Beşiktaş bir İsveç takımını yenince, Milli Takım Hollanda’yı yener gibi olunca halk sabahlara kadar evine girmiyor, bayraklar, korna sesleri, kahkahalarla bayram yapıyor fakat Cumhuriyet Bayramı’nın kutlamalarına katılmıyor, neşelenmiyor, heyecanlanmıyor.”13 75. Yıl Kutlama merasimlerinin sath-ı mâiline girilirken de bazı gazete köşe yazarları, “artık bu defa cumhuriyetin yıldönümü yalnızca bir devlet töreniyle kutlanmamasını” istemişler, mesela özel televizyonların bu işe el atıp “cumhuriyetin gelecek kuşaklarına bir meşale gibi devretmek” üzere bir Kurtuluş Savaşı belgeseli hazırlamalarını önermişlerdi.14 Cumhuriyetin “artık” devlet töreniyle değil ‘sivil teşebbüs’ eliyle kutlanmasını Cumhurbaşkanı Demirel de tamim etti, bu amaçla sivil kutlama etkinlikleri tertip ve teşvik buyuruldu. Zaten “modernleşme projesi” olarak da yâdedilen Cumhuriyet böylelikle bizzat bir “proje” konusu olurken; birçokları, bu Cumhuriyeti ‘kutlatma’ projeleri vesilesiyle Cumhuriyeti çok sevmeye başladılar; “halkla ilişkiler” etkinliğini cömertçe sivil sektöre ihale eden Cumhuriyetimizin sivillik yeteneğini keşfettiler. Bu kampanyanın, yapay bir “pathos”, bazen de patetizm üretimini beraberinde getirdiğini görüyoruz. Bu patetizmin levazım kaynağı da, millî kurtuluş/kuruluş destanından başka bir şey değildir. Nitekim demin zikrettiğim köşe yazarı da, Cumhuriyeti “halka maletme” projesi tasarlarken, ilk aklına gelen, Kurtuluş Savaşı üstüne bir belgesel olmuş. Faruk Birtek’in üstünde durduğu gibi, gerek temel izlek itibarıyla gerekse tarihsel bağlamındaki gündemi itibarıyla Millî Kurtuluş savaşını aşamamak, Türkiye’de Cumhuriyet ‘projesi’nin zayıflığının ve güdüklüğünün ağırlıklı nedenidir.15

TÜRK CUMHURİYETÇİLERİ VE MUHAFAZAKÂR CUMHURİYETÇİLİK

Klasik-yeni/liberal, koruyucu-gelişimci, muhafazakâr/aristokratik-demokratik eksenlerindeki Cumhuriyet tasniflerine dönelim tekrar... Türkiye’nin Cumhuriyet’i, bu ikilik eksenlerinde klasik, korumacı ve muhafazakâr/aristokratik klasmanlarına oturuyor. Bence TC için en isabetli kavrayış çerçevesini sunan, “muhafazakâr cumhuriyet” tiplemesidir. Ahmet İnsel, Türkiye’deki Cumhuriyeti vasıflandırırken, belirli mevkilerin ve kurumların (başta ordu olmak üzere) kalıcı vesayetine dayanması itibarıyla, “monarşik cumhuriyet” terimini kullanmayı denemişti.16 Muhafazakâr-aristokratik cumhuriyet tipinin temel özelliği olan, “halk egemenliğini”, cumhuriyeti belirleyen birtakım “temel ilke”lerin melcei ve garantörü olan aristokratik-oligarşik bir otoriteyle kayıtlama düzeni, TC örneğinde prototipik bir karakter arzediyor.

Muhafazakâr cumhuriyetçiliğin ‘sivil’ ajanı olarak iş gören çağdaş=laik=Cumhuriyetçiliğin dogmatizmi, bu cumhuriyetçilik anlayışını çözümlemek için bereketli bir kaynaktır. Cumhuriyet kavramıyla ilgili kurulan ikiliklerin en yüksek ortak paydası olan, cumhuriyet-demokrasi ilişkisi veya ikilemi meselesi, bu dogmatizm içinde âyan beyan ortaya çıkıyor. Fakat dikkat edilmesi gereken nokta şu ki; bu muhafazakâr cumhuriyetçilik biçimini sorgulama nokta-i nazarı, onun demokrasiyi içermeyen, anti-demokratik bir cumhuriyetçilik anlayışı oluşuyla sınırlı kalmamalıdır. Örneğin TC’yi anti-demokratikliği üzerinden sorgulayan İslâmcı muhalefetin genellikle bu şekilde tasarladığı cumhuriyet-demokrasi terazisi, eksik tartan bir terazidir. Oysa bunun kadar önemlisi, muhafazakâr cumhuriyetçiliğin, ‘ortodoks’ diyebileceğimiz cumhuriyetçi zihniyeti dahi yaralayan bir otoriteryanizmle malûl olmasıdır. Refleksif olmayan bir Akılcılık karikatürüne, kamusallığı devlete indirgeyen bir otoriteryanizme, çocukça bir “militan yurttaş” romantizmine yaslanan bu zihniyet, kuşkusuz bizzat cumhuriyetçilik açısından eleştiriye tabi olan demokratiklik eksikliği kadar, cumhuriyetçiliğin ‘soy’ idealleri açısından da zanlı durumdadır.

Gene de öncelikle, sözünü ettiğimiz -Kemalist- Cumhuriyetçilik anlayışının, demokrasiye bakışına değinmeden olmaz. Bu bakışı şöyle karikatürize edebiliriz: Demokrasi şüphesiz iyi bir şeydir ve olması istenir, fakat Türkiye’de sağlıklı bir demokrasinin koşulları hâlâ oluşmamıştır, olduğu kadarını da cumhuriyete borçluyuz, demokrasi cumhuriyetin bir getirisidir, dolayısıyla olduğu kadarıyla bile demokrasiyi korumak için öncelikle cumhuriyeti kollamak gerekir... Örneğin Türkân Saylan’da, bu karikatür taslağından çok da ileri gitmeyen bir “demokrasi tecrübemiz” tefsiri bulabiliriz: “Cumhuriyetimiz, ardından demokrasiyi getirmiştir” (a.g.y., s. 284); “demokrasimiz”, “laik cumhuriyetimizle birlikte erişmeye çalıştığımız” bir şeydir (a.y., s.154). Demokrasi, sadece Türkiye’deki uygulamasıyla değil, zımnen evrensel düzeyde, bir “bırakınız yapsınlar” düzeni olarak tasvir edilir (a.y., s.325); “özümsenememesi” halinde ‘istismara açık’ (a.y., s.297-8) bir rejimdir. Türkân Saylan’ın nasihatçı ve ayıplamacı bir lisanla demeye getirdiği ile, Mümtaz Soysal -beklenebileceği gibi- cepheden yüzleşiyor: Türkiye’de demokrasinin belki cumhuriyeti öldürdüğünü, “bizim başarısızlığımız, demokrasi içinde Cumhuriyetin temel felsefesini kaybetmiş olmamız” olduğunu ileri sürüyor.17 Türkân Saylan da Mümtaz Soysal da, yerleşik kapitalist uygarlığı sorgulamayı, demokrasi eleştirisi yapacaklarında hatırlıyorlar; zaman zaman keskinleşen bu anti-kapitalist imâlı eleştiriden, yerleşik burjuva cumhuriyet biçimi hiçbir zaman nasiplenmiyor. Bu tutarsızlığın bir sebebi, elbette, TC’nin “hiç kimselere benzemeyen cumhuriyetimiz” emsalsizliği içinde düşünülmesidir - buna birazdan döneceğiz. Gene yalınkılıç bir cumhuriyet-demokrasi tartışması için Toktamış Ateş’e başvurabiliriz. Toktamış Ateş, cumhuriyet ile demokrasinin aynı şey olmadığını vurguladıktan sonra, “bir demokrasinin cumhuriyet, bir cumhuriyetin de demokrasi olmasının” “en yakışanı” olduğu söylüyor ve nasihatçı bir lisanla ekliyor: ama “ne kadar yakışırsa yakışsın, ne kadar istersek isteyelim bu iş her zaman mümkün değildir.”18 Cumhuriyetin tanımını “yönetme gücünün halktan gelmesi” ile, daha doğrusu “monarşi-olmamak”la sınırladığı için, demokrasi ile cumhuriyet arasında içsel bir bağ aramasına gerek kalmıyor; otoritenin ilksel meşrûiyet kaynağını tanımlamak yetmiştir, otoritenin kendini gündelik veya yeniden-meşrûlaştırma biçimleri de, iktidar aygıtının mâhiyeti de, tahakküm ilişkilerinin durumu da ehemmiyetsizdir artık. Aslına bakılırsa bu noktada Cumhuriyetle hiçbir değer arasında içsel bir bağ aramaya gerek kalmıyor; çünkü bu kavrayışta da Cumhuriyet, totolojik bir değer ve anlamla kutsanmıştır. Toktamış Ateş ve emsallerinde Cumhuriyet ile onun ‘komşu’ değerlerinden sadece laiklik arasında bir içsel bağ arayışı bulabiliriz; o da, ‘mümin’ bir Cumhuriyetçilikten ziyade, pragmatik bir kaygının ürünüdür. Cumhuriyetin kuruluş ânının tarihsel bağlamını monarşi ve “şeriat” karşıtlığına indirgemekle kalmaz bu pragmatizm; kuruluş ânının bu daraltılmış, tahrif edilmiş bağlamını daimileştirerek, her daim aktüel addederek Cumhuriyet tahayyülünü muhafazakârlaştırır. “Olursa ne âlâ, olmazsa sağlık olsun” derekesinde önemsenen demokrasinin, Cumhuriyeti tehlikeye düşürmesine asla değmeyecek bulanık tabiatlı bir şey olarak düşünüldüğünü görüyoruz. Ateş, Regis Debray’dan ilhamla, cumhuriyetin demokrasiye faikiyeti ve öncelliğini vurgularken,19 bunu -örneğin Debray’daki gibi- demokrasi ve cumhuriyet arasında kuramsal bir bağa veya içsel gerilime değil, sadece ve sadece, “Cumhuriyet”in laiklik, Atatürkçülük ve çağdaşlık güçlerini, “demokrasi”nin ise sağcı ve dinci güçleri ifade eder hale geldiği konjonktürel-tarihsel münakaşaya dayandırıyor. Neticede “Cumhuriyet giderse demokrasi de imkânsızlaşır” diye bir düstur konuyor; bunun, “demokrasinin onu ortadan kaldırmak isteyenlerden istisna edilmesi” tartışmasından tek farkı, o tartışmadaki sarahatten uzak olması, iç tutarlılık kaygısını da bir yana bırakarak, kutsallaştırılmış bir Cumhuriyet kavramıyla bu tartışmanın kendisini dahi anti-demokratik bir zemine taşımasıdır. Tekrarlayalım; muhafazakâr anlayışta Cumhuriyet-Demokrasi ilişkisi bir içsel bağ ve içsel gerilim ilişkisi değil, eklektik bir ilişkidir, hallicesi, bir ‘doğru orantıyı bulma’ meselesidir.

Muhafazakâr Türk Cumhuriyetçilerinin, Cumhuriyetçi idealleri kaynağında boğan temel kabulleri, kamusallığı devlete hasretmeleridir. Bunu açıkça yapmasalar da; hem -bir açıdan bakıldığında- devletin sınıfsal belirlenimini, hem -başka bir açıdan bakıldığında- devlet ideolojisinin ve “devlet sınıfı”nın müessiriyetini görmeyen devlet algıları, devlet=kamu eşlemesinin, reşit bir kamusal topluluğun oluşumuna ket vuran sonuçlarını sorun etmekten onları alıkoyar. Böylesi sorunların görünümlerini, olsa olsa, “devletin yozlaşması” bağlamında teşhis ederler. Kaldı ki, “kamu/kamusallık” kavramının ve gerçekliğinin taşıdığı hayatî önem üzerine eğilme gereği de duymaksızın, Cumhuriyeti zaten devlet rejimini tanımlayan bir teknik-hukukî terim olarak düşünen Cumhuriyetçilerimiz de eksik değildir. En mükemmel örnek, herhalde Coşkun Kırca olmalı. Kırca, “Cumhuriyet”i, “Devlet”in eşanlamlısı gibi kullanır; Cumhuriyetin nitelikleri ve temel ilkeleri, Türk Devletinin nitelikleri demektir, “Türkiye Cumhuriyeti’nin temel ilkeleri”, “Türk Devleti’nin amaçları”nı tanımlar.20 Kırca’nın Cumhuriyet’inde, demokrasi, örneğin laiklikle, millî egemenlikle vs. birlikte, Cumhuriyetin niteliklerinden biridir; bu nitelikler, ancak Cumhuriyet şemsiyesi altında (bu bağlamda Cumhuriyet “devletin bekası” ile eşanlamlıdır) bir anlam ifade ederler, müstakil anlam ve değerleri ikincildir.

Cumhuriyetin olmazsa olmaz niteliği olan, bir toplumun/topluluğun bir kamusal topluluğa dönüşmesinin, bir ‘kamu’ oluşturması, doğrudan vatandaşlık meselesiyle bağlantılıdır. Cumhuriyetçilik, vatandaşların varlığına dayanır, “vatandaşlığa dayalı bir ulus” varsayar. Vatandaş kavramı, cumhuriyetçiliğin özgürlükçü cevheri olduğu gibi; vatandaş erdemleri ve nitelikleri imtiyazlı bir müktesebat olarak kavrandığı an, cumhuriyeti tahakkümcülüğe ve aristokratik-oligarşik yönelimlere de açar. Türk Cumhuriyetçiliğinin muhafazakâr-aristokratik yanı, “vatandaş olma”yı bir eğitim (eğitme-eğitilme) işi olarak görmesinde ve cumhuriyeti gerçek vatandaşların müktesebatı olmaktan ziyade potansiyel ya da aday vatandaşlara açılmış bir kredi olarak telâkki etmesinde kendisini tam boy gösterir. Kuruluş devri mebuslarından Agâh Sırrı Levend, Cumhuriyetin onuncu yıldönümü vesilesiyle söylediği nutku şöyle bitirmiş: “Cumhuriyeti sevmek, ancak cumhuriyet idaresine lâyık bir vatandaş olmakla kâbildir.”21 Cumhuriyet, vatandaşlık tecrübesi ve ‘performansı’ ile kollektif olarak/toplumca inşâ edilecek bir ‘durum’ değil, eksikler tamamlanıp vatandaşlık liyakati kuşanılarak lâyık olunacak bir armağandır. Türkân Saylan, onyıllar sonra, kitabının girişinde “beni yetiştirenler, Türkiye Cumhuriyeti’nin yurttaşı olabilmemi sağlayanlar”a teşekkür etmekle (a.g.e., s. 8), bu telâkkinin sağlamlığını kanıtlıyor. Vatandaşlık, eğitimle, terbiyeyle, irfanla kazanılacak, kazanıldığı için hamdedilecek bir yüksek statüdür - bu statüyü kazanamayan eksik-vatandaşların da aristokratik-muhafazakâr cumhuriyete birtakım modernizasyon hamleleri için ve bugün bağımsız bir devlette yaşayabildikleri için hamdetmeleri beklenmektedir. Cumhuriyetçi açıdan vatandaşlık elbette belirli nitelikleri gerektiren, yükümlendirici bir statüdür, bu statünün oligarşik-aristokratik kaymalara açık iki-yanlı karakterini de vurguladım. Mamâfih muhafazakâr Türk Cumhuriyetçiliği, bu iki-yanlılığın gerilimiyle ilgili herhangi bir endişe duymaz; çünkü vatandaşlarla Cumhuriyet arasında bir içsel bağı varsaymaz, Cumhuriyet potansiyel-vatandaşlardan önce ve onlardan azâde olarak da vardır - dolayısıyla vatandaşlığın ödevleri ve yükümleri, yükseltmeyi istedikleri ortak varlıkları adına, kendileri adına değil, dışsal bir Cumhuriyet (=Devlet) adına konmuş gibidir.

Muhafazakâr Türk Cumhuriyetçiliğinin, Cumhuriyetçi ideallerle ilgili bir tartışmadan, sorgulamadan kendisini muaf sayması, yukarıda değindiğim gibi, bir emsalsizlik mitosuna dayanıyor. “Türk Cumhuriyeti”nin emsalsizliği, “biz bize benzeriz”ciliğinin bir rüknü olarak, özellikle Millî Şef döneminde pekişmiş bir motiftir. Açıkça milliyetçi bir motiftir; Cumhuriyeti “ulusal bağımsızlığa”, onu da millî devletin bekasına indirger. TC’yi “Atatürk Cumhuriyeti” olarak tanımlayan Hıfzı Veldet Velidedeoğlu, 60. yıldönümünde Cumhuriyetimizin emsalsizliğini, (Avusturya’yla kıyas ederek) masa başında değil bir bağımsızlık savaşı sonunda kurulmuş olmasına ve imparatorluktan cumhuriyete geçişte köklü değişimler yaratan “devrimci” niteliğine dayandırmıştı. Bu kutsamanın ardından, alışıldığı üzere, “Sevr hortlatılmasın!” uyarısı geliyordu!22 Uğruna büyük fedakârlıklar yapılmış, kan bedeli ödenmiş olması, Türkiye’nin Cumhuriyetinin emsalsizliğinin en kuvvetli gerekçesi olarak sık kullanılır. Örneğin İÜ Rektörü Alemdaroğlu Kemal Bey, Cumhuriyetimizin “hiçkimselere benzememesi” ile tartışılmazlığı arasında şöyle bir illiyet kuruyor: “Fransa 1789 İhtilâli’nden bu yana cumhuriyetine numaralar, isimler verebilir. Türkiye Cumhuriyeti 1923’te Atatürk tarafından şehit kanlarıyla kurulmuş. Bu cumhuriyete kimsenin numara vermeye hakkı yoktur.” (a.g.y.) Kan bedelini kafaya kakarak, “kuruluş”u mitoslaştırarak Cumhuriyeti kutsallaştırmak, Cumhuriyetçi değil milliyetçi bir hamâsettir.23

Ayrıca, zaten “pathos” yüklü bir dava olan Cumhuriyetçilik, kendi dışında bir heyecan ve mitos arıyorsa, bu, bir hayli zayıf olduğuna işaret eder. (Alemdaroğlu’nun mitosunun, Cumhuriyetçi idealleri yansıtan bir kuruluş mitosu olmayıp, bir kutsal kişiye ve millî/dinî serdengeçtiliğe atıf yapması tesadüf değildir.)

Alemdaroğlu Kemal Bey’in de lâfı getiremeden edemediği şu 2. Cumhuriyet mefhumu/mevhumu, muhafazakâr Türk Cumhuriyetçilerinin kavramsal vuzuhsuzluğunun ve dogmatizminin müthiş bir nişânesidir. 2. Cumhuriyet mefhumuna/mevhumuna bindirilen olağanüstü aşırı anlam yükü (Yeni Dünya Düzeni, liberalizm, bölücülük, hattâ icabında popüler kültürcülük... kısacası beğenilmeyen her fikir ve her mevzu “2. Cumhuriyetçilik” çuvalına tıkılıyor) ve bu mefhum/mevhum karşısında sergilenen şiddet ve celâl, şaşırtıcıdır. Zira 2. Cumhuriyet fikri, Türkiye’de sınırlı bir çevre tarafından dile getirilmiş, fazla yayılmamış ve peşi kovalanmamış bir öneriydi. Liberal bir dünya görüşü çerçevesinde dile getirilen bu Cumhuriyeti yeniden tanımlama, yeniden inşâ etme önerisinin “Cumhuriyeti numaralama/numaracı Cumhuriyetçilik” diye öcüleştirilerek neredeyse ezelî-ebedî bir kavram haline getirilmesi ve “Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet”in tartışılmasının kutsala saygısızlık olarak tabulaştırılması, teşbihte hata olmaz, dindarların ezanın Türkçe okunmasına karşı duydukları türden bir tepkiyi andırıyor. Bu dogmatizmin arkasında da “Cumhuriyetimiz”in emsalsizliğine olan güçlü inanç var: başka Cumhuriyetlerle kıyas edilemeyecek olan bu biricik Türk Cumhuriyeti tartışma-dışıdır, beşerî maslahatın ötesindedir - “şüphesiz onun her şeye gücü yeter” diyesimiz geliyor!

Oysa Cumhuriyetçi ideallere göre Cumhuriyet, “bir seferlik” bir ibdâ değildir; bir toplumun genel iradesinin kendini ortaya koyabilme ve hep bunu yeniden yapabilme kudretini ve azmini tanımlıyor olmalıdır. Cumhuriyetçiliğin “değişmez niteliği”, böyle bir ‘kamulaşma’ erkinin varlığının meşrû ve canlı kılınmasıyla ilgili bir ilkesellikten ibaret olmalıdır. Nitekim muhafazakâr Türk Cumhuriyetçilerinin “2. Cumhuriyetçiliğinden” şüphe duymayı asla akıllarına getirmeyecekleri birisi, CHP yöneticisi Hıfzı Oğuz Bekata, 27 Mayıs’ı meşrûlaştırmak için yazdığı kitaba Birinci Cumhuriyeti Bitirirken adını verirken,24 olanca Atatürkçülüğüyle, Cumhuriyetin yeniden-kurulabilirliğini doğal varsayım olarak alıyordu. Milletin/halkın Atatürk’ünküne benzer bir başkaldırısına, bir “millî ihkak-ı hak”a dayandığı için; yeni bir nizam kurma hedefi ve buna yakışan bir heyecan, ideal taşıdığı için; bir zihniyet inkılâbı ve yeni bir insan tipi hedeflediği için; velhâsıl sadece yeni bir Anayasa yapmayıp toplumu/kamuyu yeniden-kurma iddiasını içerdiği için, Bekata 27 Mayıs ve onun yol açtığı 1961 Anayasasını “2. Cumhuriyet” olarak selâmlamakta tereddüt etmemişti. Doğrusu da budur ve bugün 3. Cumhuriyet’te yaşadığımızı söylemek hiç de acaip bir şey sayılmamalıdır.

CUMHURİYET, DEMOKRASİ VE SOSYALİSTLER

İkisi de “bizatihî değer” ifade etme iddiası içeren bu iki siyasal yörüngenin, Cumhuriyet ve Demokrasinin telif edilmesi meselesinin, bir bakıma, “sosyalist demokrasi” veya “demokratik sosyalizm” ile ilgili arayışlarla örtüştüğünü düşünüyorum. Sosyalizmde Cumhuriyetçi bir düşünsel damar olduğu bilinir. Sosyalizmin özgül tarihsel hedeflerinin berisinde Cumhuriyetçi bir toplumsal ethos’a dayandığı aşikârdır ve ‘ortodoks’ sosyalizmin zaafları da ortodoks cumhuriyetçiliğin tehlikeleriyle pek benzeşir. Bir ‘çoğunluk’ olarak tasarlanan aşağıdakilerin çıkarının temsili perspektifine dayanan Kautsky menşeli “sosyal demokrasi”nin zaafları da, ‘kuru’ demokratizmin zaaflarının derli toplu bir özetidir. Kısacası, 20. yüzyılın sonunda sosyalizm için, yerleşik-burjuva Cumhuriyet ve demokrasi biçimlerini dönüştürmenin yanısıra, kendisinin Cumhuriyetçi ile demokratizm damarlarını da ‘açmak’ gibi, üstüne üstlük bir de bu iki yörüngeyi telif etmek gibi bir sorunu var. Sosyalist düşünce açısından, burjuva-yurttaş çatışkısının başka bir düzeyde yansıması olan özgürlük-eşitlik gerilimiyle başetmenin yolu da buraya çıkmıyor mu?

Bu konuda kolayca söylenebilecek bir doğru, cumhuriyet ve demokrasinin birbirini denetleyen eşdeğer ilkeler olarak karşılıklı bir eleştirellik içinde kullanılmasıdır. Cumhuriyet-demokrasi geriliminin bir siyasetbilimi izleği veya şık bir formülden fazlasını ifade edebilmesi ise, şüphesiz, bu ilkeleri kurgulayan/çerçeveleyen bir politikaya bağlıdır. Cumhuriyetçiliğin ve demokratizmin bizatihî ilke değeri taşıdığını, fakat bu halleriyle politikayı ikame edemeyeceklerini söylemek istiyorum.25 Birazdan değineceğim Toni Negri’nin yaklaşımı da, demokrasi ile cumhuriyetin birbirini ‘sağlayan’ ve sağaltan değerler olarak mutlaklaşıp politikanın ikamesi haline gelmelerine karşı iyi bir uyarı içeriyor. Negri, monarşi-tiranlık, aristokrasi-oligarşi, demokrasi-anarşi gibi ikiliklerin “devlet biçimleri” olarak kavranmasının, bunları icabında birbirlerine dönüşerek bir iktidar döngüsü kuran egemenlik araçları haline getireceğini söylüyor - biz, cumhuriyet-demokrasi ikilisi için de aynı şeyi düşünebiliriz. Cumhuriyet ve demokrasi, kendileri olarak, bir toplumsal dönüşüm kuramı teşkil edemezler; olsa olsa bir egemenlik kuramı teşkil ederler.

Jürgen Habermas, cumhuriyet ile demokrasinin telif edilmesinde, cumhuriyetin de demokrasi gibi ‘prosedürelleştirilmesi’ diye kabalaştırabileceğimiz bir yaklaşım geliştiriyor. Cumhuriyetin, kuruluş ânından/mitosundan sıyrılarak, sürekli ve gündelik bir devrimci oluş içinde yeniden-kurulmasından bahsediyor. Böylelikle, Cumhuriyet ideallerini kuşatan Akılcılık da, soyut ve teleolojik bir ‘Akıl’la meşrûlaştırılmakla kalmayacak, bizatihî aklîleşecektir. Keza halk egemenliği bir soyut ilksel meşrûiyet kaynağı veya mütehakkim bir genel iradecilik olarak alınmayacak; iradenin akılla aynı şey olmadığı, kamusal tartışmanın/iletişimin aklîlikle iradîlik arasında aracılık yaptığı bilinecek; halk egemenliği bu kamusal iletişim/tartışma içinde olmuş-bitmiş bir vakıa değil sürekli yeniden tanımlanan -ve başka türlü tanımlanabileceği de bilinen- bir süreç olarak kavranacaktır. Halk iradesini temsil eden otorite de bu meşrûiyeti cisimleştiren bir aygıt değil, ona vesile olan bir aracı olacaktır.26

Toni Negri’nin “Kurucu Cumhuriyet” makalesinin başında Fransız Devriminin babalarından aktardığı “her kuşağa kendi anayasası” formülü, Habermas’ın anlattığını çok daha radikal bir biçim ve içerikle ortaya koyuyor.27 Habermas Cumhuriyetin prosedürelleştirilmesi ve süreçleşmesi gereğini daha çok geç-modern toplumların piyasa belirlenimli karmaşıklığına dayandırırken, Negri kapitalist sistemin çürümüşlüğünden ve krizinden yola çıkıyor. Habermas demokratik bir kayıtlamaya uğrasa da nesnelleşmiş bir Rasyonaliteye yaslanırken, Negri ‘klasik’ proletaryanın misyonunu üstlenen “kitlesel entellektüellik şûraları”nın hayatı bütünleştiren yaratıcılığına güveniyor. Habermas ve izleyicileri Anayasal gelenekleri ve Cumhuriyet kurumlarını kendi içinden dönüştürmeye bakarken, Negri Cumhuriyeti Devletin ve Anayasaların ötesinde arıyor. Fakat her ikisi de hali hazırda kuramsal ve ‘soyut’ olan bu iki yaklaşımın farklarını sayarken ortak noktasını kaçırmayalım, o daha önemlidir: işin esası, Cumhuriyetin sürekli yeniden kuran ve kurulan bir kamusal irade süreci olarak düşünülmesidir.

[1] “Cumhuriyeti tartışalım diyorsunuz. Tartışamayız. Cumhuriyeti biz atalarımızın kanlarıyla kurduk.” Radikal, 27 Temmuz 1998.

[2] Bu totolojik silsileye dair bkz. Tanıl Bora, “Millî Tarih ve Devlet Mitosu”, Birikim, 105/106 (Ocak/Şubat 1998), s. 83-93.

[3] Cumhuriyet’in Bireyi Olmak, Cumhuriyet Kitapları, İstanbul 1998, s. 381 ve 274.

[4] “Alkışla Cumhuriyet Olmaz” (yuvarlak masa söyleşisi), Cogito, 15 (Yaz 1998), s. 185-6.

[5] Radikal, 23 Eylül 1998.

[6] “Neden Cumhuriyet?”, Cogito, 15 (Yaz 1998), s. 114-8.

[7] Faruk Alpkaya’nın şu aralar İletişim’den çıkacak olan T.C.’nin Kuruluşu kitabı, bunu açıklıkla gösteriyor.

[8] Zaman, 20 Ağustos 1998.

[9] David Held, “Cumhuriyetçilik: Özgürlük, Öz-Yönetim ve Aktif Yurttaş”, çev. H. Paker-H. Doğan, Cogito, 15 (Yaz 1998), s. 44-5.

[10] Robert A. Dahl, Demokrasi ve Eleştirileri, çev. Levent Köker, s. 29-33.

[11] Amerikan/Anglasakson sol düşüncesinde, liberal cumhuriyetçilik geleneğinin liberter-anarşizan yanını geliştirmeye çalışan bir çizgide, cumhuriyeti bu zaaflardan arındırarak yeniden tanımlama çabası mevcuttur. Cumhuriyetçilik, bu çerçevede, “anarşist-atomist olmayan” ve “tahakkümsüzlükle tanımlanan” bir özgürlükçülük kaynağı olarak görülüyor. Demokrasi de, cumhuriyetçi biçimlerden biri olarak işlevselleşiyor. Bu konuda bkz.: Philip Pettit, Cumhuriyetçilik - Bir Özgürlük ve Yönetim Teorisi, çev. Abdullah Yılmaz, Ayrıntı Yayınları, İstanbul 1998.

[12] Biz Cumhuriyeti Çok Sevmiştik, çev.Murat Aykaç Erginöz, BDS Yayınları, İstanbul 1990, s.39-40. (Aktardığım satırlardan da anlaşılmış olmalı, çevirmenin okur kamumuza hatırı sayılır bir özür borcu var gibime geliyor!)

[13] Sabah, 29 Ekim 1997.

[14] Fatih Çekirge, Sabah, 5 Nisan 1998.

[15] “Bir Çağdaşlaşma/Çağdaşlaşamama Projesi: Bir Deneme”, Cogito, 15 (Yaz 1988), s. 170-184.

[16] Türkiye Toplumunun Bunalımı, Birikim Yayınları, İstanbul 1995 (genişletilmiş 2. baskı), s. 108. Ahmet İnsel, 28 Şubat sonrası konjonktürde, Türkiye’deki cumhuriyet rejimini “askerî cumhuriyet” ve “pretoryen cumhuriyet” olarak da tanımladı (bkz. Yeni Yüzyıl, 21 Mart 1998). “Monarşik cumhuriyet” terimi, bir üst-kavram olarak kuramsal açıdan daha işlevsel görünüyor.

[17] “Cumhuriyet: Alkışla Olmaz” (yuvarlak masa söyleşisi), Cogito, 15 (Yaz 1998), s.188 ve 216.

[18] Cumhuriyet ve Laiklik, Sarmal Yayınevi, İstanbul 1994. s. 81-4.

[19] Biz Devrimi Çok Seviyoruz, Der Yayınları, İstanbul 1992, s. 151-2.

[20] Devlet’te Yozlaşmayı Yenmek, Milliyet Yayınları, İstanbul 1994, s. 43 ve 157 vd... Kırca, vesayetçi cumhuriyet modelini emsali az bulunur bir açıklıkla savunur. Ona göre ordunun vesayeti, Cumhuriyetin nitelikleri arasındaki nispeti koruyan altın dengeyi sağlamaktadır: “Türk Silâhlı Kuvvetleri iktidarı iktidar için düşünmez; demokrasinin Cumhuriyet ve onun nitelikleri çerçevesinde işlemesi onun için ideal olandır. Zira demokrasi de Cumhuriyet’in niteliklerinden biridir. Ama, Cumhuriyet’in nitelikleri birbirine karşı dikilemez. Bu nitelikler tutarlı bir bütündür. Biri yoksa öteki de yok olur. (...) Demek oluyor ki Türk Silâhlı Kuvvetleri vatanın bölünmezliğini ve lâikliği savunurken demokrasiyi savunmaktadır. Müdahalesinin gerektiği her dönemde Türk Silâhlı Kuvvetleri önce siyasî zümrenin Cumhuriyet’i ve niteliklerini bir bütün olarak görmesini sağlamaya çalışmıştır.” Yeni Yüzyıl, 18 Ağustos 1998.

[21] Halk Kürsüsünden Akisler, Bürhaneddin Matbaası, İstanbul 1941, s. 15.

[22] 12 Eylül: Karşı-Devrim, Evrim Yayınları, İstanbul 1990, s.114-9.

[23] Türkiye’de cumhuriyetin emsalsizliğini veya düzgün bir ifadeyle kendine özgülüğünü tartışmak açısından çok daha anlamlı olabilecek bir sav, Mümtaz Soysal’ın, Türkiye’de Cumhuriyetçi jakobenizmin “gerçek jakobenlerin elde ettiklerinden çok daha uzun bir süre jakoben olma şansına sahip olmuş olduğu” savıdır (a.g.y., s. 186).

[24] Birinci Cumhuriyeti Bitirirken, Çığır Yayınları, Ankara 1960, s. X-XVI.

[25] Örneğin İlhan Tekeli’nin, “cumhuriyet ile demokrasiyi birbirini eleştiren iki kavram olarak kullanarak daha ileri bir noktaya sıçrayabiliriz” derken (Milliyet, Entelektüel Bakış, 2 Ekim 1998), cumhuriyet-demokrasi gerilimine, en azından zımnen, bir politika ikamesi işlevi yüklediğini düşünüyorum. “İleri sıçrayacak” olan sosyal bilim/teori ise, sorun yok tabii; fakat TC’nin bu siyasetbilimsel çareyle “ileri sıçrayacağı”, içinde bulunduğu kriz(ler)den, demokrasi ve cumhuriyetle ilgili sorunlarından kurtulacağı düşünülüyorsa, ki o izlenimi alıyorum, böyle bir sorun var demektir.

[26] Faktizität und Geltung, Suhrkamp, Frankfurt a.M. 1992, s. 609-615.

[27] Birikim, 79 (Kasım 1995), çev. Özgür Gökmen, s. 63-8.