Anasayfa > Birikim Arşiv > 251-252 - Mart-Nisan 2010 > Vesayet Rejiminin Sonu ve Sonrası

Vesayet Rejiminin Sonu ve Sonrası

Ahmet İnsel | (Sayı : 251-252 - Mart-Nisan 2010)

Bir Genelkurmay Başkanı’nın sekiz ay önce kağıt parçası dediği, sahte olduğunu iddia ettiği, bunu yayımlayanlarla ilgili suçlayıcı ve yukarıdan bir tonla konuştuğu bir evrakla ilgili olarak, askeri savcılığın çok vahim suçlamalar içeren bir iddianamesi eşliğinde şimdi kendi kurumu içinde soruşturma başlatması ne demektir?

Sekiz ay önce temkinli bir kayıt koymayı ihmal etmemekle birlikte, kendi kurumuna yönelik bir saldırının eyleme geçmiş hali olarak öfke içinde tarif ettiği dokümanların ve iddiaların bugün kendi karargahında hazırlanmış olduğunu kendi iç denetim kurumları teyit edince, bu Genelkurmay Başkanı ne duruma düşmüş olabilir? Örneğin istifa etmeyi düşünmez mi? Üstelik kullanılmış lav silahını basın toplantısında masanın altından çıkarıp, boş boru diye göstererek basına ve halka yanlış bilgi vermiş bir kişiyse, ısrarlı bir gizleme çabası sergilediği ortaya çıkmış olmaz mı? Bundan sonra bir kez daha benzer bir konuda iddialarda bulunduğunda inandırıcı olabilir mi? Trabzon’da savaş gemisinden yaptığı gövde gösterisini ona hatırlatan çıkmaz mı?

Bütün bu sorular aslında artık o kadar önemli değil. Çünkü bugün Türkiye’de bu soruların yansıttığı durum, bir Genelkurmay Başkanı’nın şahsını aşan, bir rejimin kendi içinde çökmesi sırasında ortaya çıkan tablonun bir parçasıdır. Vesayet rejimi olarak adlandırdığımız rejimin ayakları üzerinde çöküşünün, sona erişinin yarattığı sarsıntının anlamlı tezahürlerinden biridir bu.

Balyoz Harekat Planı’nın, 1. Ordu karargâhında hazırlanmış ve tartışılmış olduğunun tescil edilmesiyle birlikte, Ergenekon soruşturmalarından farklı ve rejim açısından çok daha can alıcı bir soruşturma ve dava silsilesi, vesayet rejimine son vuruşu yapmaktadır. Bunun yanında, daha dün denebilecek bir tarihte hazırlanan İrtica Eylem Planı’nın altındaki imzanın genelkurmay karargâhında görevli bir albaya ait olduğunun kabul edilmesi, bu albaya bu çalışmayı yapması için emir veren diğer daha üst rütbeli subayların sorumluluğunun ortaya çıkmasına ve nerede duracağı belli olmayan bir zincirleme sorumluluk mekanizmasının işlemesine yol açacaktır.

Bir olgunun altını özenle çizmek gerekiyor. Balyoz ve ona bağlı çeşitli harekat planlarıyla ilgili olarak haklarında soruşturma başlatılan, tutuklanan muvazzaf ve emekli subay ve generaller, sorgulanan ve yargılanan eski kuvvet komutanları, içlerinde arama yapılan TSK binaları, üst düzey subayların görevleri sırasında ve kendi kafalarına göre İç Hizmet Kanununda yer alan yetkilere dayanarak görevlerinin bir parçası olarak görüp yürüttükleri faaliyetleri ile ilgilidir. Bu soruşturmalar Ayışığı, Sarıkız, vs...gibi darbe planlarıyla ilgili açılması muhtemel davalarla bütünleştiğinde, Ergenekon davalarında olduğu gibi bazı kuvvet ve ordu komutanlarının emekli olduklarında yürüttükleri faaliyetlerden dolayı açılan davalardan sonuçları çok daha farklı bir boyutta ortaya çıkacaktır.

Ergenekon davaları devlet içinde çeteleşme olarak tanımlanan, 1990’ların ortasından itibaren teşhir edilmeye başlanan ama 2007 yazına kadar, bir iki küçük istisna dışında yargının üzerine gitmediği oluşumlarla ilgili devam ediyor. Türk Gladyo’sunun uzantısında yer alan ve daha çok 1990’larda yoğunlaşan ve JİTEM’in çoğunlukla merkezinde olduğu eylemlere şimdilik çok sınırlı dokunuyor. Bu anlamda faili meçhul cinayetler ve bunları emir-komuta zinciri içinde planlayanların çok azına dokunuyor. Esas olarak 1999-2000’den itibaren, bu kez hükümeti etkilemeye, yönlendirmeye yönelik yasadışı eylemlerin tasarlanıp, bazılarının hayata geçirildiği ilişki ağlarını yargılıyor. Sadece orduyla ilişkili olmayan, Emniyet teşkilatı içinde de ve sivil çevrelerde de güçlü bağlantıları olan bir ilişki ağının söz konusu olduğu anlaşılıyor. Bu oluşumda tedhiş hareketleri planlamak ve uygulamak dahil olmak üzere, istikrarsızlık ortamı yaratarak hükümeti yıpratmak ve devrilmesinin koşullarını yaratmak amacının baskın olduğu görülüyor. Darbeyi kendisi yapmayı planlamayan, daha çok darbe yapma koşullarını yaratmayı amaçlayan bir girişim bu. Olgunlaşmasına katkıda bulunduğu darbe sonrasında yönetimde kendilerine ağırlıklı yer verileceği umudu veya vaadiyle hareket ettiği izlenimi veriyor.

Buna karşılık, Balyoz, Ayışığı, Sarıkız planlarıyla ilgili olarak, komuta heyetinin bir kısmı veya bütününün bilgisi dahilinde parlamentoyu feshetme, hükümeti devirme ve yönetime el koyma planları yapması nedeniyle subaylar hakkında başlatılan soruşturmaların, özünde TSK İç Hizmet Kanunu’nun yönetime el koymaya elverişli yorumlar içeren maddelerine karşı fiilen açıldığı söylenebilir. TSK komutanlarının parlamenter demokratik düzeni lağvederek yönetime el koymayı bir savaş oyunu kılıfı ardında tahayyül etmelerinin bile gayrımeşru ve yasadışı olduğunun tescil edilmesidir bu. Eyleme geçmemiş bile olsa, kendilerine silah kullanma yetkisi verilmiş kişilerin görevleri başında böyle bir tahayyülle hareket etmeleri ve buna uygun planlar yapmalarının demokratik hukuk devletinde hiçbir durumda kabul edilemez olduğunun teyit edilmesidir. Dolayısıyla güvenlik güçlerinin yasal ve meşru hükümeti devirmeyi, parlamentoyu kapatmayı, demokrasiyi askıya almayı tasarlamalarının, meclisi sıkıyönetim ilan etmeya zorlamak için provokatif eylemler düzenlemelerinin ve sadece darbe yapmanın değil, darbe planı yapmanın ağır bir suç olduğunun ilan edilmesidir. Vesayet rejiminin belkemiğinin kırılması demektir. Vesayet rejimi, vasi güçlerin yönetime gerekirse doğrudan el koymalarının siyasal yaşamın ufuk çizgisinde yer aldığı bir rejimdir.


Vesayet rejimi, vasi güçlerin yönetimi doğrudan elllerinde bulundurduğu rejim değildir. Kendini ülkenin doğal sahibi ve toplumun vasisi olarak gören kişi ve zümrelerin yönetimi doğrudan ellerinde bulundurmaları vesayet değil, diktatörlüktür veya mutlakiyetçi monarşidir. Buna karşılık bugün İran İslam Cumhuriyeti tipik bir açık vesayet rejimidir. Vasi güç Şii mollalar hiyerarşisidir. Şahın temsil ettiği eski vesayet rejiminin devrilmesi sonrasında Cumhuriyet biçimi içinde tesis edilen yeni bir vesayet rejimidir bu.

Türkiye’de ise vesayet rejimi, sivil bürokrasinin bir bölümüyle ittifak halinde, esas olarak askeri bürokrasiye dayanır. Cumhuriyet’in kuruluşundan beri rejimin bünyesine hakim olan bir niteliktir bu. Bu vesayetin Ulu Önder’in ve Milli Şef’in şahıslarıyla ilgili olmaktan çıkarak kurumsal olarak açıklığa kavuşması 1960 askeri darbesinden sonra gerçekleşti. 1960 öncesi daha çok fiili vesayet rejimi, 1960 sonrası ise kurumsal vesayet rejimi olarak kabaca ikiye ayrılabilir. 1960 darbesini izleyen bir yıl, 1980 darbesini izleyen iki yıl ise açık askeri diktatörlük dönemleridir.

1960 ve 1980 darbelerini izleyen anayasal kurumlaşmayı bir kez daha yeniden tarif etmeye, özelliklerini hatırlatmaya herhalde gerek yok. Türkiye’de 1961’den itibaren daha kısmi biçimde, 1982’den itibaren ise hemen hemen bütün kurumlarının eksiksiz var olduğu dört dörtlük bir kurumsal vesayet rejimi yürürlüktedir. Bu rejimde kurumsal vesayet, asli olarak TSK’ya, tali olarak yüksek yargıya aittir. Bu vesayet güçlerinin kurumsal ağını, parlamentoya dayanan gücü yürütmenin bazı alanlarında bütünüyle yetkisiz bırakan (örneğin YÖK) kurumlar tamamlar.

Siyasal rejimler, açık diktatörlük durumları dışında az veya çok bir toplumsal rıza üreterek kendilerini tekrardan üretirler. Vesayet rejiminin de kendi rıza üretme mekanizmaları vardır. Bu rıza üretme mekanizmaları esas olarak milli güvenlik devletinin gücünü aldığı korku üretme mekanizmalarıdır. Dönem dönem sıralaması değişen iç ve dış tehditler listeleri olarak bunu yakınen tanıyoruz.

Bütün rejimler, çok büyük bir dış şokun baskısıyla aniden çökmeleri dışında, genellikle dayandıkları siyasal-yasal yapının bütünüyle değişmesinden önce fiilen tükenmiş olurlar. Ya rıza üretme mekanizması işlemez olmuştur ya toplumsal değişimle rejimin ana yapısı arasındaki uçurum giderek açılmıştır. Bu durumda eski rejimin kurumları, yasaları, alışkanlıkları devam etse de, artık bunlar asli işlevlerini yerine getiremez hale gelmişlerdir. Rejimin simgesel olarak sona erdiği tarihten çok önce bu çöküş hali kendini artan bir yoğunlukla ele verir.

Türkiye’de bugün içinde olduğumuz durum, budur. Vesayet rejiminin kurumları, yasaları yürürlüktedir. Bu rejimin sivil ve askeri bekçileri görevlerinin başındadır ama tüm çabalarına rağmen pedal boşa dönmektedir. Rejime can veren toplumsal meşruiyet tükenmiştir. Rejim can çekişmenin debelenmelerini sergilemektedir. Devam eden davalar, yürütülen soruşturmalar, vesayet rejimi güçlerinin rejimi ayakta tutmak için sürdürdükleri çabaların gayrımeşru olduğunun açık biçimde ilan edilmesini sağlamaktadır. Bunun toplumsal bilince kazınmasına yol açmaktadır.

Aslında 12 Eylül sonrası pekiştirilen rejimin kırılma noktası, 1000 yıl süreceği ilan edilen 28 Şubat sürecidir. 12 Eylül rejimine içkin olan ama bunun sadece potansiyel halde kalmasına dayalı açık müdahale tehdidi, Erbakan’ın başbakan olmasının ardından kuvveden fiile geçmek zorunda kaldı. TSK’nın aktif ve açık bir siyasal aktör olarak sahneye inmesine yol açan bu gelişme, vesayet rejiminin iç dengesini de aslında alt üst ediyordu. O dönemde sürekli darbe rejimi olarak adlandırdığımız (Birikim, sayı 96, 1997) , vesayet rejimi içinde yeni bir dönem başladı.

Ortaya çıkan Batı Çalışma Grubu, MGK’nın rejimin merkezi olduğunun ilan edilmesi, TSK’nın brifingleri, vb. gelişmelerin ardından kısa bir dönem elde edilen üstünlüğün 2002 seçimlerinde beklenmedik biçimde ters tepmesi, vesayet rejiminin sürdürülebilirlik sınırını gösteriyordu. 2002 Kasım seçimlerini izleyen aydan itibaren darbe planlarının TSK içinde yapılmaya başlaması, rejimin vasi güçlerinin bir kısmının da artık gündeminin vesayet rejiminden askeri diktatörlüğe doğru kaymış olduğunu gösteriyor. Ama bunun gerçekleşmesi için yeterli toplumsal rıza mekanizmasının üretilmesi gerekiyordu. 2002 sonrası sergilenen ve sonuç almayan çabalar ise, vasi güçlerin yaşanan toplumsal değişimi algılama yeteneklerinin giderek körelmiş olduğunu gösteriyor. Bu gelişmeler sırasında TSK içinde de toplumsal değişimi daha yakından izleyebilen çevrelerin var olması ve direnmelerinin oynadığı rol de yadsınamaz.

27 Nisan muhtırasına karşı hükümetin açıkça tavır alması ve Anayasa Mahkemesi aracılığıyla yapılmaya çalışılan rejim içi darbenin 22 Temmuz seçimlerinde boşa çıkarılması, vesayet rejiminin etki gücünün kalmadığını daha açık biçimde gösterdi. Ergenekon iddianameleri ve ardından davaların dalga dalga gelmesi ve buna karşı vesayet rejimi savunucularının çaresizliği eski rejimin direniş gücünün kırıldığını bütünüyle ele verdi. AKP’ye karşı açılan kapatma davası eski rejim refleksleri içinde çekilmiş bir silahtı. O da beklenen sonucu vermedi. O silahın da miadının dolduğu ortaya çıktı. Bugün, Anayasa Mahkemesinin AKP’yi kapatmamış olmasına rağmen, laikliğe karşı eylemlerin odağı olduğu gerekçesiyle para cezasına çarptırmış olmasının siyasal yaşamda herhangi bir etkisinin kaldığı söylenebilir mi?

Balyoz planı çerçevesinde yürütülen soruşturmaya karşı tepkiler bu açıdan can çekişmenin son sahnesi olarak değerlendirilebilir. Bundan sonra darbe teşebbüsü olmaz mı? Veya darbevari başka girişimler bütünüyle geride mi kaldı? Darbe veya AKP’ye açılacak yeni bir kapatma davası olmak üzere, çeşitli girişimler eski rejimin silahşörleri tarafından önümüzdeki dönemde umutsuzca devreye sokulabilir. Ne var ki vesayet rejiminin cansuyu çekildiği için, bunlar da vesayet rejimini diriltmekten aciz kalmaya mahkumdurlar.

AKP’ye karşı yeni bir kapatma davası açılmasının AKP’ye yeni ve ezici bir seçim zaferi olanağı sunmak anlamına geldiği konusunda bugün vesayet güçlerinin yandaşlarının bile üzerinde hemfikir olduğunu görüyoruz. Gene de eski rejimin bekçileri çaresizliğin verdiği akıl yitirmesi içinde bu kapatma silahının tetiğini çekebilirler. Bir kaos ortamı yaratırlar. Sonunda fiilen bitmiş bir rejimin resmen ve çok daha hızlı biçimde tarihe karışmasını sağlamış olacaklardır.

Tayyip Erdoğan bu resti hemen göreceğini ve anında erken seçime gideceğini ilan etti. Böyle bir erken seçimin anlamı, vesayet rejiminin kilit organlarından biri olan Yargıtay Başsavcısının girişiminin toplumsal meşruiyetini sorgulayan, bunun arkasında saf tutacak güçleri de hedef alan bir referandumdur.

Bir ikinci ihtimal, yenilmenin, kaybetmenin gözü dönmüşlüğü içinde bir darbe teşebbüsünde bulunmaktır. Böyle bir darbe teşebbüsü elbette hâlâ Türkiye’de mümkündür. Ama başarılı bile olsa, artık vesayet rejimini yeniden diriltemeye muktedir olmayacaktır. Çünkü böyle bir darbe, ne 1960 ne de 1980 darbesinin dayandığı göreli toplumsal meşruiyete sahip olacaktır. Ne denirse densin, ne kılıf bulunursa bulunsun, toplumun ezici çoğunluğu bu darbeyi ordunun kendisi için yaptığı bir darbe olarak değerlendirecektir. Halbuki daha önceki darbelerin önemli bir özelliği, TSK’nın kendisi için değil, vatan ve millet için yönetime el koyduğuna halkı kısmen ikna edebilmiş olmasıydı. Aynı zamanda kısa zamanda seçimlere giderek, bu imajını koruyabilmesi ve bu sayede vesayet rejimini pekiştirebilmesiydi.

Talat Aydemir’in bile darbe saiki, orduyu savunmak değil, sivillere erken devredildiğine inandığı yönetime “ilerici güçleri” getirmekti. Bugün ise darbe, TSK’nın yalnız kendisi için, kendini savunmak, siyasal-toplumsal imtiyazlarını korumak için yaptığı bir gayrımeşru girişim olarak ilk günden damgalanmaya mahkumdur. Böyle bir darbeden vesayet rejimi değil, nasıl nihayete erdirileceği belirsiz olan bir askeri diktatörlük çıkar. Vesayet rejimi, ordunun doğrudan ve açık biçimde yönetimi elinde tuttuğu rejim değildir. Yunanistan’da 1967 albaylar cuntası vesayet rejimi değil, askeri diktatörlüktü.Çok az bir ihtimal olmasına rağmen, böyle bir darbenin bugünden sonra Türkiye’de gerçekleşmesi ve yönetime el koyması durumunda 20. yüzyılda Latin Amerika’da örneklerine bol rastladığımız askeri cunta rejimlerinin bir benzeri doğar.

Günümüz dünyasında ve Türkiye’sinde böyle bir açık askeri diktatörlüğü sürdürebilme olanağı yoktur. Ayrıca böyle bir maceranın TSK’yı da ortasından bölme ihtimali çok yüksektir. 2002 sonundan itibaren darbe planlarının yürürlüğe girmemesindeki amillerden biri TSK’nın içindeki direniş değil mi?

Direnişin son kalesi olarak geriye yargı kurumu kalıyor. Vesayet ideolojisinin çatırdaması, buna dayalı hegemonyanın kırılmasının yargıda da çatlamalar yarattığını görüyoruz. Yargı artık o eski yekpare görünümü sergilemekte zorlanıyor. Ferhat Sarıkaya’nın memurluktan atılması ve meslekten men edilmesine kadar giden son derece ağır ve haksız bir cezalandırmaya cüret edenler, bugün aynı bütünlük tablosunu sergileyemiyor. Mithat Sancar, hegemonyanın çatlamasının, yargıda da farklı tutumların ve bu sisteme itirazların dışa vurması sonucu olduğunu belirtiyor (Taraf, 25.2.2010). Bu nedenle yargı içi bir çatışma görüntüsü verenin aslında yargıda çoğulculaşma olduğuna işaret ediyor. Bu ise yüksek yargı bürokrasisinin iktidarını sarsan bir gelişmedir ve hegemonyanın yargı içinde de giderek boşa döndüğüne işaret ediyor.


Eğer vesayet rejimi fiilen sona erdiyse ve açık bir askeri diktatörlüğe yol açacak bir darbe de güçlü bir ihtimal değilse, o zaman çöken rejimin yerini neyin alacağıyla da ilgilenmenin, bunu sorgulamanın zamanıdır. Vesayet rejiminin çökmesinin yarattığı boşluk ne ile ve nasıl doldurulacaktır? Bu boşluk ya yeni bir rejimle doldurulmaz, kurumsal olarak boş bırakılır ve eskinin alışkanlıkları içinde kendi kendine dolar ya da demokratik yeni bir rejimin kurulması yönünde kararlı bir irade sergilenir ve somut adımlar atılır.

Birinci durumda, vesayet rejimi gene sona ermiş olur ama vesayet rejiminin bazı asli niteliklerine haiz bir rejim ortaya çıkar. Bu nitelikler içinde en ağır basacak olanı otoriter, merkeziyetçi, tektipçi yönetim alışkanlıklarıdır. Fiilen işlemez hale gelen vesayet rejiminin bıraktığı boşluğu, bu rejim içinde siyasal kültürü şekillenmiş güçler doldurabilir. İçi boşalan eski rejimin kurumlarının parlamenter demokrasiden meşruiyetini alan kadrolar tarafından yönetilmesi otoriter bir demokrasi yaratır. Bugün dünyada örneğine bol miktarda rastladığımız bir demokrasi modelidir bu. Ama bunu sivil vesayet rejimi olarak tanımlamak, vesayet kavramını anlamamış olmayı ele verir.

Türkiye’de böyle bir geçiş sürecini geçmişte yaşadık. Demokrat Parti iktidarı, tek parti rejimi ve kuvvetler birliği ilkesi çerçevesinde biçimlendirilmiş bir siyasal yapının serbest seçimlerde oluşan seçmen iradesine ve buna bağlı parlamento çoğunluğuna dayanan bir güç tarafından değiştirilmeden doldurulmasının somut bir örneğidir. İşi ana muhalefet partisi hakkında çok geniş yetkilerle donatılmış bir Tahkikat Komisyonu kurmaya kadar götürebilmiştir.

İkinci durumda ise, eskinin tortularını mümkün olduğu kadar temizleyerek yeni bir rejimin kurulmasına yönelik çabaların kararlılığı kadar niteliğidir önemli olan. Bu açıdan ele alındığında, vesayet rejiminin çökmesi mücadelesini başarıyla vermiş olan güçlerin demokrasi perspektifi, demokrasi algıları öne çıkar. Şu anda Türkiye’de vesayet rejimi sonrası demokratik rejimin yapısı ve sınırlarını esas belirleyecek olan, AKP’nin demokrasi algısı ve perspektifidir. Çünkü CHP ve MHP muhalefeti bu vesayet rejiminin çöküşünü yavaşlatmaya, yeni bir döneme geçişi mümkün olduğunca erteletmeye odaklanmıştır. Güçlerini bu yönde kullanacaklarını çeşitli vesilelerle ilan ettiler, imkan bulunca uyguladılar. Asker-sivil bürokratik vesayet rejiminin sivil gücü bugün CHP. Demokratik parlamenter rejim çerçevesinde muhalefette ama askeri-sivil bürokratik vesayet rejimi çerçevesinde iktidarda. Bu vesayet rejiminin direnişinin son kalesi olan yüksek yargıdan açılacak karşı ateşin siyasal konulardaki tetikleyiciliğini sürdürüyor. Daha anayasa değişikliği önerisi ortaya çıkmadan, Anayasa Mahkemesine bunu götüreceğini ilan ediyor. Hakkında kapatma davası bile açılmamış bir partiyi, BDP’yi mahkum edilmiş parti olarak ilan ediyor. Sorsanız, şimdi mahkum değil ama nasıl olsa mahkum olacak diyecektir herhalde Baykal. Nasıl olsa Anayasa Mahkemesi iptal eder diyeceği gibi. MHP’yi daha fazla tarif etmeye herhalde gerek yok.

Vesayet rejimine son vermeye uğraşan etkili yegane siyasal güç bugün AKP. Bu nedenle AKP’nin vesayet rejiminden gerçek bir demokrasiye geçme konusundaki kararlılığını, hızla atılması gereken adımları nasıl zamanladığını, bu adımları nasıl ettığını veya ertelediğini, neleri nasıl yapıp neleri yapmadığını sorgulamak, demokratik bir rejime geçiş perspektifi açısından ertelenemez bir sorumluluktur. Bugün parlamentoda güçlü bir çoğunluğa sahip olan AKP’nin siyasal hesaplarının, yaptığı hamlelerin zamanlamasının sorgulanması bugün vesayet rejiminden ne yönde çıkacağımızı anlamaya yöneliktir.

AKP’nin, vesayet rejiminin çökmesinin yarattığı boşluğu, eski rejimin kurum ve pratiklerini büyük ölçüde değiştirmeyerek ama bunları hükümete bağlı hale getirerek doldurma eğilimi taşıdığını gösteren işaretler var. Bazı liberal-muhafazakar kanaat önderleri, TSK’yı etkisiz kılarak ve bunun dışında hiçbir kurumsal reform yapmayarak, zaman içinde bütün vesayet kurumlarını AKP’ye yakın kişilerle doldurarak yola devam etmeyi önererek, bunu daha açık biçimde dile getirebiliyorlar. Örneğin YÖK’ün yetkisi ve konumu, rektör atamaları, DTP’ye karşı takınılan tutum, yüzde 10 seçim barajını savunma, polise çok geniş yetkiler verme, medya kuruluşlarıyla olan ilişkilerin tarzı, vb. konularda AKP yönetiminin sergilediği tutum bu eğilimi ele veriyor. Bunu AKP çevresinin neoliberal ekonomi politikalarına olan tensel uyumu tamamlıyor. AKP yöneticilerinin, milletvekillerinin, belediye başkanlarının bir kısmı demokrasi tahayyüllerinin sınırlarının dar olduğunu göstermek için neredeyse hiçbir fırsatı kaçırmıyor.

Sorun AKP’ye özel değildir üstelik. Türkiye’deki sağ siyaset geleneğinin, DP’nin, AP’nin, ANAP’ın ve çok daha belirgin biçimde Erbakan merkezli MNP-MSP-RP geleneğinin zihniyet dünyası ve pratikleri ışığında bu sorgulama meşrudur. Ayrıca unutmamak gerekir ki, TSK’ya karşı ilk büyük kavgayı veren DP oldu. İktidara gelişinin ertesinde ordudaki subay kadrosunda bugüne kadar görülmemiş oranda bir tasfiye yaptı. Ama bu tasfiyenin ardından DP otoriter ve plebisiter demokrasi yönünde evrilmekten geri kalmadı. AP geleneği de bundan çok farklı bir tutum sergilemedi. Orduyu peygamber ocağı görmeye alışmış olan kesim için ise durum daha da açıktı.

Bunlara rağmen, AKP’nin bu gelenek içinde bir evrim gerçekleştiremeyeceğini, neredeyse genetik denebilecek bir belirleme ile bütünüyle aynı yön ve biçimde davranacağını iddia etmek tarih dışına düşmek anlamına gelir. Burada dikkat çekmek istediğimiz nokta, bu siyasal tahayyül mirasının AKP üzerinde çok büyük bir ağırlık oluşturmaya devam etmesidir.

Ne var ki günümüz Türkiye toplumu da DP, AP, ANAP ve hatta RP dönemlerinin toplumu değildir. AKP’yi de iteleyen, zorlayan dönüşüm tepeden değil toplumdaki bu değişimden gelmektedir. AKP’yi demokrasi patikasında tutmaya devam eden etmen, Türkiye’de 1980’den beri vesayet rejimi güçlerine karşı hiçbir iktidar partisinin göstermediği bir direnişi ve mücadele azmini sergilerken, bunun siyasal karşılığını almasıdır. Dolayısıyla AKP’nin demokratikleşme yönünde hiçbir hamle yapamayacağını kesin bir yargı olarak telaffuz etmek, ancak akut bir elitist toplum şüpheciliğiyle mümkündür. Diğer yandan, AKP’nin bu yönde davranması için toplumsal ve siyasal baskı yaratmanın, bu yönde bir toplumsal güç oluşturmanın bugün ve bu koşullarda demokratik bir Türkiye toplumu geleceği açısından olmazsa olmaz bir gerekliliktir.

Bugün artık AKP’nin “Meclis çoğunlunuzla ne yapıyorsunuz?” sorusuna, “engelliyorlar” yanıtını verme şansı kalmadı. Yargının reform girişimlerini engelleme çabalarının da sınırına yaklaşıyoruz. Demokratik bir siyasal mücadele zemini yaratmak, toplumsal yaşamın özgürleşmesinin önünü açmak, Kürt sorunu, Alevi sorunu gibi sorunlarda eşitlik temelinde çözümleri gündeme getirmek için AKP’nin önünde bugün arzu ve irade eksiği dışında, artık bir engel yok.

Gücünü demokrasiden alan sağlam bir cumhuriyetin yerleşmesi mücadelesi bu anlamda asıl şimdi başlıyor. Tayyip Erdoğan ve ekibinin atacağı somut adımların içeriği veya yapmayacağı reformlar bu sınavın soruları olacaktır. Bu soruları soranları vesayet rejimi yandaşlarıyla aynı kefeye koyanlar ise, verdikleri mücadelenin demokrasi değil sadece iktidar mücadelesi olduğunu ele verirler. Ulvi amaç uğruna baş vurulacak her yolun mübah olduğuna inananlar da.

Sosyalistler ise bu soruları, liberallerin ve muhafazakârların tavrından farklı olarak, iktidarın her durumda ve kim olursa olsun sorgulanmasının demokrasiye sürekli can veren bir ilke olduğuna inandıkları için sormaktan imtina etmezler. Demokrasiyi toplumsal dönüşüm için gerekli ama yeterli bulmadıkları için bu soruları sormayı yumuşak bir konsensüs veya ehveni şer adına ertelemezler.

Sosyalistlerin eşitlik, özgürlük ve dayanışma temelinde yükselmesini arzuladıkları katılımcı bir demokrasinin sorumlu ve etkili militanlığını yapmaları, bu mücadeleyi ilkeli ama bağnaz olmayan bir kararlılıkla sürdürmeleri, toplumsal tahayyülü bu yönde etkilemeleri, vesayet rejimi sonrasında demokratik bir cumhuriyet kurulmasının mümkün bir ihtimal olarak kalabilmesi için elzemdir.