Anasayfa > Birikim Arşiv > 124 - Ağustos 1999 > Anahtar Teslimi Millî Kültür

Anahtar Teslimi Millî Kültür

Serdar Canbolatoğlu | (Sayı : 124 - Ağustos 1999)

GREGORY JUSDANIS

Gecikmiş

Modernlik

Metis Yayınları

İstanbul 1999

Anahtar teslimi millî kültür

SERDAR CANBOLATOĞLU

Bahsimizde kolaylık olsun diye ‘Avrupa’ ve ‘Avrupalı’yı tek bir bireymiş gibi kişileştirmek istemiyorum. Ancak, artık ezbere bildiğimiz 16. yüzyılda başlayan sekülerleşme, iktidarın kullanılışına yönelik yapılmış müdahaleler, endüstriyel, sanatsal vb. faaliyetler bir ‘Avrupa benliği’ oluşturdu. Ben de Edgar Morin’in yalancısıyım. Bilim diline ait ‘Avrupa’ terimi, 17. yüzyılda Batı ve Doğu’nun günlük dillerine girmeye ve ‘Hıristiyan Alemi’ sözcüğünün yerine ikame edilmeye başlanmış. Bahsedeceğim Gecikmiş Modernlik ve Estetik Kültür adlı kitabın Yunan asıllı yazarı Gregory Jusdanis, Batı uygarlığının oluşmasında bir hak iddia eden Yunan halkının, Avrupa anlatısı içine hangi yollarla girmeye çalıştığını, kendilerini nasıl ve neden modern Batılı olarak tanımladıklarını incelemiş.

Avrupa’nın kuruluşunda bir hak iddia etmeye başlamak, doğal olarak, çok eskilere dayanmaz. Yunan halkının ataları ile aralarındaki ilişkinin kesintisiz olduğunu, dolayısıyla da kendilerinin Avrupa uygarlığının doğal mirasçıları olduklarını kanıtlama girişimleri, 18. yüzyılı sonlarında başlayan milletleşmek düşüncesi içinde gelişti. Jusdanis’in tespitiyle, henüz daha kendisini Avrupalı gibi görmeyen, batısındaki hayat ve düşünce tarzına şüphe ile bakan Yunan halkının büyük çoğunluğu, modernleşme projesini bir iç dirençle karşılayarak, Doğuculuk-Batıcılık, geleneksel-modern, halk dili-arı dil gibi ideolojik karşıtlıklar içinde kalıyor. Burjuva kamusal alan oluşmadan Batı Avrupa deneyimine katılan ilk halklardan biri olan Yunan halkının yaşadığı bu deneyim, modernleşmeye ayak diretecek karşıtları açığa çıkarttığı gibi bu karşıtlığın sorumlusu olan “modernliğin farklılaştırıcı yüzünü” de belirginleştirmeye başlıyor. Ayrıca, Yunan halkının Batı Avrupa izleğini takip etmeden giriştikleri “milletleşme” çabaları, geç kalmış diğer cemaatlere, milletleşmenin taklit edilebilir bir şey olduğunu akıl ettirdi. Araya sıkıştırıp söylemekte yarar var; modernleşme macerasına giren Yunan seçkinleri ve halk, Batı Avrupa’da monarşi ve aristokrasiye karşı yapılmış burjuva devrimlerinde etkili olan birey hakları, özel alan, özel mülkiyet gibi kavramların peşinden gitmediler. Bu kavramlar 19. yüzyılın sonlarında bile siyasal talepler listesinde önemli bir yer tutmuyordu.

Başından geçen bir sürü hengameye rağmen Yunanca, dilsel geleneği kesintiye uğramamış dillerdendir. Uzun geçmişi ve Yunan diasporasının farklı coğrafyalara ve kültürlere dağılmış olması sebebi ile, aynı anda var olan farklı ‘Yunanca’lardan söz etmek mümkün. İÖ l. yüzyıldan bu yana iki dillilik ‘sorunu’yla birlikte yaşayan Yunanca, milliyetçi söylem ile karşılaşınca, bu sorununu millî bir mesele haline getirdi. Batı Avrupa’daki milletleşme tezahürlerini gözlemleyen Yunanlı seçkinler, sabitlenmiş bir dilin cemaatler arası iletişimi kolaylaştırdığını ve türdeş bir kültür yaratılmasını teşvik ettiğini anlamışlardı. Millî dillerinin ne olacağını belirlemek isteyen Yunanlılar, bir milletin oluşmasında dilin merkezî bir yer tuttuğu keşfini Batı Avrupa’dan ödünç aldılar. Ama birbirleriyle rekabet eden ve kendi geleneklerini oluşturmuş bu dillerden hangisinin millî olacağı sorunu, Batı Avrupa’nın izlediği tekleştirici dilsel programdan daha başka bir yol izlenmesi gerektiği anlamına da geliyordu. 17. yüzyıl sonrası, dilin yapı-kurucu önemi anlaşıldıktan sonra, dillerinin tarihteki köklerinden kopartıldığını, yozlaştırıldığını, bozulduğunu söylemleştiren dilciler, ‘hatırladıkları’ atalarının dillerini onarmak, güçlendirmek için gramer ve sözlük arayışlarına yöneldiler (Türk arı dilcilerin Türkçeyi Arapça, Farsça ve Batı dillerinden arındırmakla uğraşırlarken, doğumuzdaki Arap milliyetçilerinin Arapçalarını, Osmanlı’nın etkisinden kurtarmak faaliyetleriyle meşgûl olmaları da, benzer bir arayıştı).

Toplumsal hafızamıza yer etmiş bir şeyleri hatırlattığı için, Yunan dilcilerinin iç çatışmalarından kısaca -yazara bağlı kalarak- bahsetmek istiyorum. 1821 bağımsızlık savaşından sonra Osmanlı etkisinden ve yabancı lehçelerden arındırılmaya başlayan ve eski klasik Yunan dilini model alan, yapay ve seçkinci dil (Katharevusa), devletin, eğitimin ve bilimsel yayınların resmî dili gibi benimsenerek, 1911’de düzenlenen bir anayasal hükümle millî dil kabul edildi. Tüm bu süre boyunca “tasarlanmış Yunanca’nın karşında, konuşulan Yunanca’yı, ‘Halk Dili’ni, savunan bir yaklaşım kendini var etmeyi sürdürdü. 1974’de cuntanın devrilmesinden sonra Karamanlis’in ‘halk dilini’ devletin resmî dili ilân etmesine kadar, orduya, basın-yayına, akademilere nüfuz eden arı-dilciler, halk dilcilerinin atılımlarını her fırsatta geriletiyordu. Ancak halk dilcilerinin, 1974’lere gelinceye kadar, zaman zaman edindikleri kazanımları da olmadı değil. Örneğin, 1960’larda yükselen halkçılık hareketleri içinde, halk-dilciler kısa süren bir iklim yakaladılar. Ta ki 1967 cuntası ile arı-dilciler yeniden iktidara gelene kadar. Halkçılar daha önce de 1880-1917 arasında, Yunan birliğini kuracağına inandıkları ‘hak dili’ni (demotikos) millî dil yapmaya çalışmışlardı. 1901’de Yeni Ahit’in halk dilinde yayımlanması, 1903’de Oresteia’nın halk diliyle sahneye konması, ölüm ve yaralanmalarla sonuçlanan sokak kavgalarına neden oldu.” (s.74)

Eski Yunan dilinin bozulmamış halini canlandırarak, Yunan kimliğinin kesintisizliğini Avrupa’ya kanıtlamaya çalışanlar, yani Yunanca’yı, yabancı sözcüklerden arındırmak isteyenlerle, yalnızca halk dilinin millî bir kültür yaratabileceğine inananlar arasında süren çatışmaların sıcaklığı 1980’e kadar hissedildi. Çok uzatmadan söylersek, bağımsızlık söylemi ile ‘milletleşmek’ fikrini birleştiren Yunanlar, dili ve ‘kendimiz olmak duygusu’nu, modernleşmek projesinin merkezine çektikten sonra, arı-dilciler, resmiyetin gücünü kullanarak, yapay kodları milletin resmî dili yapmaya çalışırlarken, halkçılar da -kültürel faaliyetler içinde- konuşma dilini milliyetçileştiriyorlardı.

Modernlik ve milletleşmek meselelerine bakmak isteyenler için yeterli sayıda yayının biriktiğini söyleyebiliriz. Jusdanis yaptığı bu çalışmasında, modernlik teorilerine farklı bir bakış getirmeye çalışmadığı gibi, bir itirazı da yok. Modernleşme projesine hazır olmayan Yunanistan’daki anlatıların, dilin ve edebiyatın milliyetçi projelerdeki yerini, ağırlıklı olarak da edebiyatın millî birliğin inşâ edilmesinde oynadığı rolü” incelemiş. Yunan toplumunun milletleşme öyküsüne baktığımızda, sanki modernizmin hikâyesinin bir epizotuyla karşılaşmış gibi oluyor, sonra dünyanın başka bir köşesinde de ana hikâyenin bütünlüğü ile uyumlu bu tür öykülerden bulabileceğimizi ve aslında hiç yabancısı olmadığımızı anlıyoruz.

MODERNLİĞİN

EDEBİYAT TALEBİ

Açıklayana ve açıklandığı yere göre sınırsız tanımları yapılan ‘kültür’ kavramı da -‘Avrupa’, ‘Ulus’, ‘Roman’ kavramları gibi- Aydınlanma menşeli genç kavramlardır. Kavramsallaşarak, bir biliminin kurulması ve kamusal alan ile dilde tuttuğu önemli yer, ‘kültür’ü bir toplumsallaştırma aracı haline getirdi. Adı konmadan önce de, sonra da, üyelerin yürüttükleri münasebetleri ayarlayan kültür; bütün üyelerinin biraraya gelip yüzyüze yaptıkları bir sözleşmeyle değil, kültürel devrelerden üyelere gelen değerlerle kurulur. Dinsel kesinliklerin aşındığı bir yüz yılda, bireylerde kanaat oluşturan dışsal etkenler arasında kendine önemli bir yer açan edebiyat, aynı zamanda yeni bir kültürel devre olmaya da başlıyarak, kültürün yüzünü Batı’ya dönmesini rahatlatabiliyordu. Kurmacaların en yenisi olan romanın, Batı Avrupa’da kurduğu hayali ortamları ve dünyevi yönelimlerin yaygınlaşmasına yaptığı etkiyi fark eden Yunan entellektüelleri, roman yazma işini millî girişimlerden biri saydılar. Modernleşmek isteğinin yaygınlaşmasını rahatlatabilecek anlatılara ihtiyaçın oluşu, ama romanın olmayışı, romanı, eksikliği hissedilen, edinilmesi gereken bir kültürel mala dönüştürdü. 1820’lerden sonra siyasî amaçla çıkan gazete ve dergiler, başlarda, bünyelerine uygun buldukları çevirileri, kısa bir aradan sonra da yazılmaya başlanan yerli romanları tefrika ettiler. Modernleşmeye yüz tutmuş gazete ve dergilerin, o dönemde anlatıya gösterdikleri ilgi ‘edebi’ değil, kamusal alanda gördükleri işlevleriydi; roman, şiir ve hikâyeler sayesinde kendi cemaatlerinin üyelerine millet olmak tecrübesini yaşatan hayali ortamlar kurabiliyorlardı.

Batı Avrupa modelini kendisine örnek alan devletlerin, milletleşmek sürecinde basılmış gazete ve dergilerin sayfaları okuyuculara millî bağlarının neler olduğunu izah eden hikâyelerle doludur. Aynı eksikliği 1860 yıllarında hissetmeye başlayan Osmanlı aydınları da, -millî heyecanlarla kaleme aldıkları metinlerle- ‘millî edebiyat’ın temelini attılar. Tanzimat ile başlayıp, Cumhuriyetin ortalarına kadar geçen dönemin şiir ve romanına baktığımızda, yoğun olarak başvurulan ölçülerin ‘millî değerler’ ve ‘Batılılaşmak’ olduğunu görürüz. Aynı topraklarda hiç tanımadığımız belki de hiçbir zaman karşılaşmayacağımız başka insanların yaşadığını bilsek bile, bir tanrı gibi tek tek, her birinden haberdar olabilmemiz mümkün değil. Bu mümkünsüzlüğü ele geçirmenin, millî birliğin oluşmasında ne kadar vazgeçilmez olduğunu ‘kavrayan’ yazarlar, okuyanları, varlığından bile habersiz oldukları diğer insanlarla kendi arasında ulusal bir bağ olduğu inancına sevk eden şiirler, hikâyeler ve romanlar yazdılar.

Tek tek anlatılar ve anlatıcıları değil ama, millî kültürün oluşmasında dikkate değer, gözde hale gelmiş metinler toplamı olarak edebiyat kanon’unun oluşması, aynı zamanda bazı metinlerin merkeze çekilmesine ya da, gözden düşürülüp bir kenara itilmesine göz yumulmuş bir süreçtir de. Bir takım metinlerin kıymetlerini arttırıp onların görünür hale gelmesine ve onlara kalıcı olmasına gösterilen ilginin kaynağı, bu metinlerin bir kültürün tesis edilişinde veya korunmasında oynadıkları rollerdir. “Kanon oluşumuna dair bir araştırmada belli metinler hayatta kalırken diğerlerinin unutulmasının nedenlerini” arayan Jusdanis, “yapıtların kaza sonucu yok olmaları dışında, çoğu durumda, metinler belli nedenlerle hayatta kalır, ya da yok olurlar” diyerek devam ediyor: “metinler belli amaçlar için ya yararlıdır ya da değildirler.”

Jusdanis, Türkçe’de tam olarak anlam ve kavram karşılığı olmayan modern anlamıyla kullanılan kanonun, nasıl yerleşiklik kazandığı ve neyi güvence altına aldığı gibi iki temel sorunun peşine düşmüş. Yazarın, kitaba serpiştirdiği cümleleri toplayarak, onun ağzından söyleyeceğim; özel ayrıcalıklar tanınması, antoloji, edebiyat tarihi ve eleştirmenlerin övgüleri arasına girmesi, okul müfredatlarına alınması vb. nedenlerle, belli zamanların seçilmiş metinlerin toplamı olan kanonlar, yerleşikliğini, önemsenmesi ve tefsir edilmeye layık bulunmasıyla elde eder. Kanonlaşmakla kalmayan bu metinler, aynı zamanda kendi küçük geleneklerini de yaratır. Böylece hem tek tek metinler olarak, hem de birbirleriyle bağlantılı olarak hayatta kalmayı güvence altına almış olurlar. Bugün, roman, müzik, sinema gibi alanlarda, seçmeye dayalı, tefsir edilmeye lâyık bulunanların toplamı olarak kanon, modern anlamına kavuşmadan önce farklı anlamlarda da kullanılıyordu. Avrupa’da kullanılmış en yakın tanım olarak; “Hıristiyan Kilisesi’nin gerçek ve vahiy ürünü olduğunu kabul ettiği kutsal metinleri içeren derleme ya da liste, ayrıca kutsal kitaplardan oluşan her türlü kümeydi kanon.“

Vahyedilmiş metinler toplamı olarak kanon, törensel ibadetler ve hukuk kurallarının yerleşmesi için temel önemdeydi. Edebiyat kanonu, kitab-ı mukaddes gibi işlev görmesine rağmen, aslında Batı toplumlarında kitab-ı mukaddes’in sahip olduğu otoriteyi kaybetmesiyle birlikte ortaya çıkmıştır”. Kanonun oluşumu, benimsediği estetik, özerklik ilkesi metinlerin üretilme ve tüketilme biçimlerini belirleyen ‘edebiyatın’ bir kurum olarak ortaya çıkışıyla çakışır. Kanondaki metinler türlere göre sınıflandırılırlar. Türler de kendi aralarında kendi hiyerarşilerini oluştururlar. Çünkü bazı türler, değişik zamanlarda kanon niteliğine diğerlerinden daha fazla sahip gibi görülürler. Bu tür yazıların önemi sadece içerdiklerinde değil, aynı zamanda belki de öncelikle yarattıkları etkidedir.

18. yüzyıl sonlarında, Avrupa etkili dillerde, -bugünkü anlamını edinmeye başlamadan önce- felsefe, bilim ve kutsal metinleri okumak/dinlemek faaliyetini anlatıyordu edebiyat. Klasik anlamını değiştirmeye ve kurmaca metinlerin metinsel alanı olmaya başladığı yıllarda, edebiyata can vermeye başlamış bu kurmaca yazılar, gerçeklik testine tutulamayan, öğretmeye yönelik anlatılardı. Aradan geçen zamanda edebiyatın birçok kılıfa girip çıkmasına rağmen, hâlâ toplumsal bağlantısını koparmamış edebi metinler yazılabilmekte. ‘Rağmen’ diyorum, çünkü takipçisiz kalmış toplumsal gerçeklerin olduğu, ya da edebiyatsız kalmış toplumsal takiplerin yapıldığı bu günlerde “edebi” olarak değerlendirilen eserler, genellikle toplumsal olan ile ilişkisini kesmiş metinlerden seçiliyor. Edebiyatın toplumsal olandan elini ayağını çekmesi ve bu durumun edebiyat çevreleri tarafından onaylanması, gizli duran bir edebi gerçekliğin ansızın keşfedilmesinden sonra olmadı. Bu noktaya, “ciddi” edebiyatı ayırma çalışmaları içinde gelindi. Herkesin teorik olarak edebi olan metinlere ulaşabilme hakkı olduğu halde, gerçekte “ciddi” metinler, yalnızca edebiyatla yakından haşırneşir olan, eğitimli kişilerin anlayabildikleri ve takdir edebileceği bir şey oldu. Anlatının sözlü gelenek içinde zayıflayıp, yazılı bir gelenek oluşturmaya başlamasından ve sözlü kültür-yazılı kültür okur-yazar kutuplaşmasından güç alan eleştiri akımları, bu yazılı anlatılar alanının özerk bir yapı olduğunu öne sürdüler. Edebiyatın, tarih, felsefe, bilim disiplinleri gibi bağımsız (ki bu disiplinlerin de bağımsızlığı neyi anlatır bilinmez) bir yapı olduğu inancı iyice yerleştikten sonra, akibeti, edebiyat çevrelerine teslim edildi. Kendine yeterli estetik bir yapısı olduğuna inanılan edebiyat, bu durmda geçerliliğini kamusal olandan alamazdı. Ve edebiyata kendi sorunsalını aşma vazifesi verildi.

Duygu yaratmak, fikir taşımak, bilgi iletmek gibi meziyetleri olan anlatılar, müdahale edilesi bir cazibe yarattığı için, edebiyat, başıboş bırakılmayacak alanlar listesi içinden çıkamıyor. Batı Avrupa’da hızla çoğalan kanon dışı anlatıların bastırılması ihtiyacı doğunca, liberal bir programın peşine düşüldü. ‘Estetik yönlüdür ve farklı olanı sürgün eder’ bilgisine dayanarak geliştirilecek bir estetiğin kötü anlatıyı sürgün edeceğini iddia aden bu program, döneminin siyasal iklimine de denk düşüyordu. Birey hakları, özel alan, serbest mal dolaşımı gibi taleplerin çok sıcak olduğu bu dönemde, kanon içine girmeyi hak edemese de, anlatılar, romanın anavatanında tamamen devletin denetimine bırakılamazdı. “Popüler”, “tehlikeli” ve “bayağı” anlatıları denetlemek görevini devletin sırtından alıp, “estetik arayan” okuyucuların oto-sansürüne teslim edecek bir eğitim başlatıldı. Bir fikir verebileceğini düşündüğüm için kitabın “Edebiyat Öğretimi” bölümünden -anladığım gibi- özetleyerek aktarmak istiyorum:

18. yüzyıl ortalarında, orta sınıfın yöneldiği seküler metinler seçkinleri tehdit etmeye başlıyor. Bu tür anlatıları yerleşik düzene yapılan bir saldırı gibi gören seçkinlerin bir kısmı, metinlerin yaygınlaşmasını sınırlamak için, bilinen en klasik yol olan devlet denetimini savunurken, liberaller, orta sınıfı pasif okuyucular olmaktan çıkarıp, metinlerin katılımcısı ve çözümleyicisi yapacak edebiyat eğitimi verilmesini istiyorlardı. Seçkinlerin kendilerini tehdit edici anlatıları dizginlemek için giriştikleri orta sınıfı eğitme programları, ve aynı amaçla, Berg’in 1799’da yazdığı Kitap Okuma Sanatı gibi, estetik felsefesine dayandırılan kitapların, ‘ciddi’ edebiyatın farklılığını kanıtlama çalışmalarını başlatması herhalde hiçbirimizi şaşırtmaz. Edebiyat uzmanlığını öğretip okuyucunun okuma beğenisini yükselten, onlara ciddi metin ile kaba metin arasındaki farkı gösteren bu eğitimin tek bir kusuru vardı: öğrencilerine, metinlere yaklaşırken ellerinde salladıkları estetiğin, aslında kültürel bir otorite olduğunu ve beğeni yargılarını ayrıştırdığını izah etmiyordu.

Edebiyatı kendi tarihinden koparan bu sürecin yüzünü nereye döndüğünü anlayabilmemiz için, edebiyatı ölçen-biçen, yorumlayan, eğitimini veren vb. kurumların bugün nasıl çalıştıklarına bakmamız yeterli değildir. Bu kurumların altında kaldıkları etkileri de görebilmemiz gerekir. Yazarın, bir paragrafı kapatırken basitçe söylediği bir sözüyle tamamlamak istiyorum: “Modern olandan kaçamasak da, etkileri üzerinde düşünebiliriz.”