Anasayfa > Birikim Arşiv > 124 - Ağustos 1999 > Milliyetçilik ve İrlanda Olayı

Milliyetçilik ve İrlanda Olayı

Terry Eagleton , Çeviren : Ali Ekber Yıldırım | (Sayı : 124 - Ağustos 1999)

Aydınlanma ve onun ardından gelen romantik dönem, iki doktrin doğurdu. İlki, insanların kendi kaderlerini tayin hakkına sahip oldukları; ikincisi de halkların böyle bir hakka sahip oldukları. Birinci inanç, hem modern demokrasinin hem de aslında sosyalizmin kilittaşıdır; ikincisi ise, romantik bir mistifikasyondur, ama bu gerçek, siyasal soldaki birçok insanı onu desteklemekten alıkoymamıştır. Bu inancın felsefi temeli de milliyetçiliğe ilişkin standart literatürde pek incelenmemiştir.

İrlandalı veya Tibetli olma gerçeğinde, İrlandalı veya Tibetli olmanın insan olmak anlamına gelmesinden dolayı değil de bizatihi İrlandalı veya Tibetli olmaktan kaynaklanan bir siyasî kendi kaderini tayin hakkına sahip olunduğuna ve buradan hareketle kendi kaderini tayin hakkından yararlanılabileceğe ilişkin bir şey yoktur. İrlandalı sıfatıyla İrlandalılar kollektif kendi kaderini tayin hakkına çillilerin, kızıl saçlıların veya çarpık bacaklıların sahip olduğundan daha fazla sahip değildir. Golf oyuncuları ve bakkallar şu ana kadar kendi siyasî devletlerini talep etmiş değiller ve Kornvalli sıfatıyla Kornvalliler de bu hakka en az onlar kadar doğal olarak sahiptirler.

Bir etnik grubun kendi devletine sahip olmasını haklılaştıracak uç durumlar -örneğin soykırıma uğrama tehdidi- bulunabilir, ama uç durumlardan hareketle kesin bir yargıya varılamaz. Bu kadar uçta değerlendirilemeyecek durumları daha sonra ele alacağız. Belli bir etnik grupla az çok örtüşen bir siyasî topluluğa ait olabilirsiniz, ama sizin topluluğunuzun kendi kaderini tayin hakkı siyasî bir meseledir, etnisitenize içkin bir şey değil. Bir etnik İskoç, eğer Tasmanya’da yaşamaya başlamışsa, İskoçya’nın gelecekteki bir kendi kaderini tayin sürecine sorgusuz sualsiz katılma hakkına sahip değildir. İnsanların elbette etnik kimliklerini ifade etme hakları vardır, ama bunu yapmak için kendi devletlerini oluşturmaları gerektiğini varsaymanın ilkesel bir sebebi yoktur. Her halükârda, özgür kültürel ifade hakkının bizzat kendisi de bazı sınırlamalar içerir, çünkü bütün etnik grupların bu haktan eşit olarak yararlanması adalet, eşitlik, özerklik ve benzeri belli evrensel değerlere bir ön bağlılığı baştan varsayar. Ayrıca özgür kültürel ifade hakkı, başkalarının siyasî hakları tarafından da sınırlanmıştır. Bu konuda naif bir romantik özgürlükçülüğe pek o kadar benzemeyen postmodern düşünceye göre bile, kültürel alanda kendini gerçekleştirme hakkının özgül bir örneği, bu hakkı herkes için güvenceleyen demokratik çerçeveyi tehdit ettiğinde, kendi başına mutlak bir iyilik değildir. Siyaset, kültür karşısında bu anlamda da önceliğe sahiptir.

EZENİN GÜNDEMİNİ PAYLAŞMAK

Bununla birlikte yukarıdaki iki önermenin birbirine nasıl karıştırılabildiğini anlamak zor değildir. Çünkü gerçek şu ki, insanlar kendilerini buldukları yerde siyasî kaderlerini tayin edebilmelidirler ve kendilerini buldukları yer çoğunlukla bir “halk” veya etnik grup üyeliğidir. Dolayısıyla Makedonyalılar’a insan olarak özgürlük, pratikte Makedonyalılar’a Makedon olarak özgürlük gibi kavranabilmektedir. Bazılarına göre bu kendi kuyruğuna takılmış fazladan bir metafizik yüktür. Dünya büyük ölçüde uluslara ayrılmış olduğu için sömürgeleştirilmiş halkların kendilerini yönetme talepleri, genellikle etnik veya milliyetçi terimler içinde çerçevelenmeye meylediyor ve bu nedenle de bir anlamda kendilerini ezenlerin kalıbına dökülüyor. Milliyetçiliğin bir tür tersine çevrilmiş sömürgecilik olduğu iddiasında bu kadarlık bir doğruluk payı vardır. Sömürgeciler tarafından bir dereceye kadar bir “halk” olarak kurulmuşsanız, ya da sömürgeciler gelmeden önce zaten güçlü bir etnik veya ulusal kimliğe sahip idiyseniz, bunlar, kendi kaderini tayin hakkını içeren evrensel insan hakkınızı dile getireceğiniz aslî ama hatalı terimleri neredeyse mutlaka sağlayacaktır. İrlanda milliyetçilik tarihindeki çok sayıdaki gruptan yalnızca 18. yüzyıl sonundaki, radikal Aydınlanma’nın mirasçıları Birleşik İrlandalılar kendi sömürgecilik karşıtlıklarını büyük ölçüde milliyetçi de etnik de olmayan terimlerle dile getirdiler. Sömürgecilik karşıtı taleplerin -dışarıdan size dayatılmış bir gücü halkın benimsediği demokratik bir güçle değiştirme itkisi- etnik veya milliyetçi iddialardan ayırdedilmesi bu nedenle güç olacaktır ve siyaset ve kültür arasında hatların karışması, genellikle sizin kendi miyopluğunuzdan ziyade sömürgeci tarihin kabahati olacaktır. Bu tarih, ne kadar hoşumuza gitmese de, kendimizi ondan özgürleştirebileceğimiz biçimleri kısmen belirler. Eğer benim kendi ezilmişliğim üniversitemin rektör yardımcısının seks kölesi olmak biçimini alırsa, o zaman kendime en son yakıştıracağım tanımla, yani bir seks kölesi olarak özgürleşmeye ihtiyaç duyacağım. Ama benim arzum kurtarılmış bir seks kölesi olmak değil, bir zamanlar bu özgül aşağılanmaya marûz kalmış, ama özgürlüğü, artık bu terimlerle tanımlanmayı içermeyen özgür bir insan olmaktır.

Ayrıca yabancı bir güçten özgürlüğünüzü, evrensel haklardan daha az hareketsiz kılacak soyutlukta bir alternatif adına kazanmak zorundaysanız, o zaman etnisite veya yerli ulustan olma, hazır, hattâ doğal olarak, el altındaki direniş biçimleri ve de olağanüstü siyasî güce sahip biçimler olarak görünecektir. Evrenselci özerklik ve kendi kaderini tayin kavramları, eğer çok şey ifade edeceklerse somut bir tür örneklenme gerektirirler ve bütün zengin özgüllükleriyle ulusluk veya etnisite bu rol için fevkalade adaylar olacaktır. Böylece Aydınlanma özgürleşmesinden romantik ulusçuluğa geçişe varıyoruz. Bu değişme İrlanda’da Birleşik İrlandalılar’dan Genç İrlandalılar’a geçiş biçimini almıştır.

KANTÇI MİLLİYETÇİLİK

Eğer Aydınlanma’nın kendi kaderini tayin talebi sıklıkla Kantçı-bireyci tarzda çerçevelenmişse, sorun bu atomistik mutlakiyetin daha cemaatçi terimlere nasıl tercüme edileceğiydi. Marx’ın sonunda uğraşacağı zorluk buydu; ama bu arada sınıflı toplumda bu tür cemaatçilik için kıt bir temel olduğu gerçeği karşısında, Gemeinschaft’ın alternatif bir biçimi, Kant’ın özerk, kendini belirleyen öznesini alan ve onu ulus veya etnik grup terimiyle yeniden yazan bir biçimi, milliyetçilik adıyla kolayca ulaşılabilir haldeydi. Münzevi modern öznenin kollektifleştirilmiş bir versiyonu, modernitenin parçalayıcı durumuna bir alternatif olarak kullanılabilirdi artık. Eğer Kantçı özerklik hem belirlenmenin heteronom (kendi kendini yönetemeyen) biçimlerinden özgürleşmeyi ve hem de böyle bir özgürlüğün kaynağı olarak hareket edebilecek tam -numenal olarak ulaşılamazsa- bir benliğin, kendiliğin ortaya konmasını içeriyorsa, o zaman bunu birleştirici, kendini belirleyen ulus imgesine tercüme etmek sonraki bazı Alman idealistleri için zor değildi. Milliyetçiliğin olumlu ve olumsuz özellikleri böylece doğuştan ikiz, aynı teorik inancın ayrılmaz parçalarıydı: bir yanda baskıcı heteronom bir güçten siyasî özgürleşme itkisi, öte yanda bu sürecin ancak etnik bir özü veya ulusun birleştirici, kendi kendine hareket eden ruhunu kendi kaynağı olarak ortaya koyarak anlamlı olacağı zannı. Bu iddianın rahatsız edici yönlerinden biri, eğer ulusal birliklerini elde etmek için insanların esas olarak bölünmemiş olmaları gerekiyorsa buradan ilkönce buna aslında ihtiyaçları olmadığı sonucunun çıkabilmesiydi.

Hayata beşeri rasyonalitenin her şeyi açıklayıcı bir anlatımı olarak başlayan şey, böylece kısa zaman sonra organizmacı mistisizmin bir türüne dönüştü. Ve bu mistik tikelcilik aynı anda hem bir Aydınlanma modelinin mecazi uzantısı hem de onun haşin soyutlanmasına bir direniş tarzıydı. Ayrı ayrı uluslardan oluşan bir dünya, estetik yapıtın iç biçimine oldukça benzer şekilde, duyusal tikellerin bir evrenini oluşturacak, dolayısıyla bir hamlede hem boş evrenselciliği hem de kör tikelliği aşma sözü verecekti. Evrensel ve tikel bu anlamda da pürüzsüzce birbirine uyuyor, siyasal devletin soyut dünyası özgül bir etnik kültürün serpilmesi için elzem görünüyordu. Eğer milliyetçilik, devlet ve halk arasında birebir bir kancalanmanın çığırtkanlığını yaptıysa bu, devletin bir halkı en rafine serpilişine götürmüş olan şey olması nedeniyleydi kısmen; ve eğer siyasî devlet birkaç ayrı halk içerdiyse bunlardan bazıları bu bakımdan yok olmaya mahkûmdu. Dolayısıyla tek ulus-tek devletin tekliği, ironik olarak kültürel çeşitliliğin kökenindeydi. Ama uluslar, etnisiteler, kültürler ve siyasî devletler, gerçek hayatta Herder veya Fichte’nin sayfalarındaki gibi örtüşmedikleri için, ayrı bir halk olarak statülerinin kendilerine siyasî özerklik hakkı kazandırmaya yeterli olduğuna inananlar, aynı topraklar için savaştıkça veya her iki tarafı da kırıp geçiren sınır ihtilaflarına girdikçe bu doktrinin yol açtığı sonuç, bölünmelerin, ayrılmaların, iç savaşların ve etnik çatışmaların bir tarihi olmuştur.

SİYASETİN ÖNCELLİĞİ

Etnik kültürden ulusa buradan da devlete romantik kendini gerçekleştirmenin ilerici bir dizisi içindeki bu yöneliş, Marx’ın başka bir konudaki yorumunu kullanırsak, gerçek yaşam sürecinin ideolojik bir tersine çevrilişi olarak görülebilir. Gerçekten de öteki uçtan başlamamız gerekiyor: etnisiteleri kendi amaçları için tanımlamaya, yeniden şekillendirmeye ve yeniden örgütlemeye meyleden şey genellikle siyasî milliyetçiliktir. Siyaset elbette verili kültürel gerçekleri de gözetmek zorundadır ve modern ulus-devlet kısmen pre-modern etnik kimliklerden doğmuştur. Buradaki kanlı canlı ‘kurucu’ örnek, epistemolojik olarak radikal de olsa, aslında örtük olarak emperyalisttir: modernitenin siyasî biçimlerinin gerçekleşmesinden önce hiçbir şey yoktu. Öyle de olsa kültürü üreten bir dereceye kadar siyasettir; siyasî kurumların kendilerini kültürün gereklerine uyarlamaları gerekse bile. Aksi inanç, başka bakımlardan birbirleri için çok az yeterli zamana sahip iki kamp olan romantik milliyetçiler ve postmodern kültürelciler tarafından paylaşılan bir inançtır. Romantik milliyetçiler için ulus-devlet deyimindeki tire, kültür ve siyasetin bir birliğini, sonuncusunun ilkini açık seçik ifade ettiği bir alemi akla getirir. Siyasî olan, kurucu olmaktan çok temsilidir. Gerçekten de İrlanda kültürel milliyetçiliği, bu biçimde siyasî olana gösterdiği büyük küçümseyişiyle tanınır. Postmodern kültürelcilik ve kimlik siyaseti, ulus olarak bilinen özgül kimlik biçimine genel olarak alerji duyarken, siyasetin kültür üzerine benzer bir çöküşü tehlikesi içindedir. Romantik milliyetçilikte olduğu gibi, siyasetin gayesi bir anlamda zaten verili olan bir kültürel kimliği onaylamaktır. Eğer bu kimlik, artık birleşik bir öz olarak kavranmıyorsa, yine de tam da melezliğinde ve yerinden çıkmışlığında siyasî ifadeye gereksinim duyar. Romantik milliyetçiliğin naif şekilde temsili semiyotiği, bu nedenle yerinden olmuş biçimde korunur.

Etnisitelerin kültürünü ‘ulus’ şeklinde yeniden kuran şey, siyasî milliyetçiliktir. Böylesi bir ulus kurgusu, etnik bir cemaatin ihtiyacı olmayan bir vatanı, ortak yasaları, merkezî bir ekonomiyi ve benzerliklerini gerektirir. Söylemeye bile gerek yok ki, etnisite, ulus ve devlet arasında birebir örtüşme yoktur: bir ulus-devlet çok sayıda etnisiteden oluşabilir; bazı etnik gruplar ulusluğa özlem duyabilir, ama devletliğe duymayabilir; bazıları -örneğin Keltler- birçok ulusa sahipken birçok ulus-devlete sahip olmayabilir. Bütün uluslar kendi devletlerine sahip değildir ve hattâ hepsi sahip olmak da istemez; bir ulustaki bazı etnik gruplar, bağımsızlık öncesi İrlanda’da olduğu gibi, ulusun kendi devletine sahip olmasını isteyebilir, ama bazıları istemeyebilir; bazı halklar, Araplar gibi, bir dizi siyasî devlete sahip olabilir vb. Ve zaten siyasetin etnik kimlik için zor, kaygan ve problematik bir temeli olduğu açıktır. Eğer devlet, daima ulusun bir şekilde kusurlu bir göstereniyse, bu kısmen de gösterilenin her bakımdan aynı şekilde kusurlu olmasındandır.

Romantik milliyetçi doktrin, diğer şeylerin yanı sıra Aydınlanma doktrininin skandalvari evrenselciliğini -şimdi kendi kaderini tayin hakkına, herhangi bir özgül insan değil de sırf bir insan olduğunuz için sahip olmanız şaşırtıcı gerçeğini- gizlemeye hizmet etti. Sözde radikal bir postmodernizmin bu devrimci iddiaları siyasî olarak şüpheli görme eğiliminde olması, ve saygıdeğer bir romantik geleneğin artığı (fag-end) olarak, onlara tikellikle karşı koymanın bu nedenle yıkıcı bir adım olduğunu tasavvur etmesi ironiktir. Evrenselci ve tikelci iki formülasyon arasındaki farklılık başka bir şekilde de ifade edilebilir. Hiçbir insan grubunun diğer bir insan grubunu yönetme hakkı yoktur, ama yönetilen insanların kendilerini bir “halk” olarak yönetme doğal hakkına sahip olmaları nedeniyle değil. Eğer İskoçya herhangi bir gizemli yolla Lowlands’e doğru genişleyip, kuzeydoğu İngiltere’nin bir parçasını da alarak daha büyük bir siyasî kendi kaderini tayin hakkı elde edecek olsa, o zaman koşullar değişmediği müddetçe bu düzenlemeyi kabul etmesi öğütlenecektir. Buradaki mesele siyasî demokrasidir, etnik ya da ulusal özerklik değil. Gerçekten de ulusal özerklik hiçbir bakımdan demokrasiyi otomatik olarak getirmez. Başka bir ulus-devletin belirlemesinden kurtuluş, hakiki bir halk egemenliğine tercüme edilmediği sürece demokrasinin gerekli ama yetersiz bir koşulu olarak kalır.

METAFİZİK İDDİALARA KARŞI

Bu, emperyalizm veya sömürgecilikte yanlış olan şeyin siyasî demokrasi sorununa indirgenebileceğini iddia etmek değildir; bilakis emperyalizm ve sömürgecilik, en azından bir tarihsel materyalist için, esas olarak siyasî meseleler bile değildir. Burada tartışılan şey, emperyalizm veya sömürgecilikte yanlış olan şeyin, bunların, diyelim Tibetliler’in kendilerini “Tibetli olarak” yönetmesine engel olması olduğu metafizik önermesini reddetmekten ibarettir. Deyimi tırnak içine aldım, çünkü bunun anlamı bazı bakımlardan açıksa da başka bazı bakımlardan hiç de açık değildir. Bir düzeyde Çinliler hariç herkes “Tibetliler için Tibet”in ne anlama geldiğini anlar; başka bir düzeyde Tibetliler’in kendilerini Tibetli olarak yönetmesi sadece Tibetliler’e özgü, sadece etnik Tibet kökenlilere mümkün bir dünyayı yaşama biçimi anlamındaki bir kimlik düşüncesini imâ edebilir. Böyle bir düşünce de sadece felsefi bakımdan muammalı değil, ahlâki bakımdan da kaygı vericidir. Benim argümanım Tibetliler’i tamamen meşrû Tibet hakkından mahrûm etmeye değil ama, bu tür bir iddiayı destekleme gerekçelerimizi yeniden düşünmeye yöneliktir.

Yapmaya çalıştığım ayrımın gerçek olmaktan çok analitik olduğu birçok durum bulunduğu doğrudur - diğer bir deyişle kişi, siyasî kendi kaderini tayin hakkı, ancak bir halk olarak gerçekleştirebilir, çünkü bu kişinin kendini içinde bulduğu tarihsel biçimdir, aynı zamanda da sizin kendi kaderini tayin hakkınıza engel olmaya çalışanlara karşı direnişinizin bariz temelidir. Bu tarihsel biçim, bu nedenle hem sorun hem de olanaktır. Ama ayrım, teoride olduğu kadar pratikte de önemli kalmaya devam eder. Örneğin bu ayrım, sizi sömürgeleştiren ulusun sizinkinden farklı bir etnik kökenden olması durumunda bunun ilkece daha kötü olmadığı sonucunu getirir. İlkece böyle bir durum, sizinle aynı etnik gruptan birileri tarafından sömürgeleştirilmek kadar kötüdür. Britanyalılar ve onların Amerikan kolonilerinde yaşayanlar etnik olarak birbirine yakındı, ama bu Amerika’daki Britanya idaresini ilke bakımından Jamaika veya İrlanda’daki Britanya idaresinden daha mazûr görülebilir ya da tahammül edilebilir kılmıyordu. Kendi işlerinizi kendiniz yürütememenizdir mesele, sizin bastırılmayan bir etnik kimliğe olan varsayılan hakkınızın inkâr edilmesi değil. Bir devlet eğer yabancılar tarafından değil de 1.70 metreden daha uzun olan yurttaşlar tarafından yönetilseydi de, demokratik bir bakış açısından aynı derecede itiraz edilir olacaktı. Elbette sömürgeciliğe basit bir iç demokrasi yokluğundan değil, başka baskı ve sömürü türlerini de içermesi nedeniyle karşı çıkılır, yoksa yalnızca yöneticilerin sizinkinden farklı bir dil konuşmaları nedeniyle değil. Her halükârda sizin kendi etnik kökenizden yöneticiler de farklı bir dil konuşabilirler; diyelim Rusça değil de Fransızca.

Milliyetçilere göre siyasî özgürlükten yararlanmaksızın kültürel özgürlüğe sahip olamazsınız. Bu elbette doğrudur, ama bundan sizin kültürel kendini gerçekleştirme hakkınızın kendi devletini yürütmek olarak bilinen özgül siyasî hakkı (entitlement) getirdiği sonucu çıkmaz. Görmüş olduğumuz gibi, bu inanç için genellikle pratik bir gereklilik olsa da hiçbir sağlam felsefi temeli yoktur. Romantik ya da kültürel milliyetçiler siyasî bağımsızlık ister, çünkü bu onlara göre zaten özerk bir ulusal kültür fikrinde içkindir, ayrıca da o kültürü beslemenin zaruri bir aracıdır. Diğer bir deyişle romantik milliyetçilere göre siyasî olan, ya zaten kültüreldir ya da düpedüz araçsaldır. Buna karşıt olarak yurttaşlığa dayalı milliyetçiliği savunan biri, siyasî kendi kaderini tayin hakkını ve de kültürel kendini gerçekleştirmeyi ayrı ayrı şeyler olarak görür. Ama yine de ikisi arasında, ilkece hiçbirinin var olmadığı, içsel bir ilişki varsaymaya meyleder. Bir halkın kültürel kendini gerçekleştirmesinin ancak o halkın siyasî özerkliği tarafından güvencelenebilmesi sadece belli tarihsel koşullara özgüdür ve bu bağlantıyı evrensel bir buyruk olarak doğallaştırmaya son vermemizin zamanıdır.

OLUMSALLIK SORUNU

Tek veya hâkim bir etniye dayanan devletler anlamında bütün etnik devletlerin, bu nedenle ortadan kaldırılacağını söylemiyorum. Bu durumda dünyanın epey küçük bir kısmı kalırdı. Diyelim Çin’in ortadan kaldırılmasının ne anlama geleceğini görmek zordur; ve bir etnik devletin belli koşullarda siyasî kendi kaderini tayin hakkını gerçekleştirmenin tek etkin yolu olabileceğini de zaten belirttim. Yerel demokrasiye ulaşmak ile etnik kimliği ifade edip geliştirmek pekâlâ da az çok eşanlamlı hale gelebilir. Milliyetçiliğin dogmatik karşıtlarının gözden kaçırmaya meylettiği şey de milliyetçiliğin bu ilerici yönüdür; tam da birçok milliyetçinin hatalı olarak evrenselleştirmeye meylettiği şeyin de bir halk olmak ve bir devlete sahip olmak arasındaki bu ilişki olması gibi. Bununla birlikte siyasî kendi kaderini tayin hakkı adeta yan ürünleri olan etnik devletler ve etnik devletlerin yan ürünleri olan siyasî demokrasiler arasında bir fark vardır. Bu farklılık “olumsal” ve “olumsal olmayan” etnik devletler arasında bir farklılık şeklinde ifade edilebilir. Çin bir etnik devlettir, çünkü nüfusu etnik bakımdan genel olarak homojendir; oysa Güney Afrika apartheid devleti, türünün oldukça farklı bir örneğiydi. Olumsal olarak etnik bir devlet, başlangıçta azınlık olup, sonradan çoğunluk haline gelmiş etnik gruplar tarafından herhangi bir kurucu ilkeye veya resmî ideolojiye zarar vermeden yönetilebilecek bir devlettir. Amerika Birleşik Devletleri, Latinler nüfusun çoğunluğu haline geldiğinde de hâlâ Amerika Birleşik Devletleri olmaya devam edebilir; Kuzey İrlanda’nın, Protestan yurttaşlar azınlık bir güç haline geldiğinde hangi anlamda Kuzey İrlanda olmaya devam edeceğini belirlemek ise daha zordur.

Yukarıda yapılan ayrım, İrlanda’ya nasıl uygulanır? Birleşik İrlandalılar ve Genç İrlandalılar’dan İrlanda Cumhuriyetçi Kardeşliği ve günümüz Sinn Fein’ine kadar İrlanda milliyetçisi çoğu hareket, karakter bakımından etnik değil de yurttaş hareketi olmuştur, en azından ifade edilen budur. Hattâ milliyetçiliğin bazı oldukça militan, İngilizsever çeşitleri için bile “İrlandalı”, etnik bir gruba üyelikten ziyade, genel olarak varsayılan bir siyasî devleti belirtmiştir. Günümüzün birçok Üçüncü Dünya milliyetçilikleri gibi İrlanda milliyetçi orta sınıfı da bir kez iktidara yerleşince, başka yerlerden yurttaşlığa dayalı milliyetçilik biçimleri olarak bunları yerel koşullara uyarlamaya çalışırken, çoğunluk etnik topluluğunda siyasî ve ideolojik bir taban aradı.

Böyle olsa da İrlanda milliyetçiliğinin diğer birçokları gibi geleneksel olarak, güçlü, bazen kin dolu, ara sıra ırkçı bir etnik tikelcilik damarı sergilediği gerçeği inkar edilemez ve birleşik bir İrlanda talebi bazen bu özel etnik savunmaya dayanmıştır veya bunu en azından içermiştir.

Halkların kendi siyasal devletlerine sahip olmak şeklinde doğal bir hakları olduğu doktrinini reddetmek, İrlanda milliyetçiliğinin bu tür iddialarını kestirip atmak demektir. Bu, örneğin Kuzey İrlanda’nın İskoçyalı Kelt topluluğunun İskoçyalı Keltler olarak sınırın ötesindeki ortak etnik kökenden insanların siyasî devletine katılmaya bir tür doğal hakları bulunduğu irredantist kavrayışını reddetmektir. Kişinin etnik akrabalarının geri kalanından siyasî olarak koparılmış olmasında kendi başına acı duyulacak bir şey yoktur. Aslında bu siyasî bir avantaj haline bile gelebilir: başka bir siyasî devlete ait olmakla bu tür bir etnik grubun kendi “anayurdu”nda olmayan haklar ve özgürlükler kazanabileceği bir durum her zaman tasavvur edilebilir - Kuzey İrlandalı Katolikler örneğinde itiraf edelim ki, uzak bir durum. Daha büyük kalabalıkla birlikte bağırmakta hiçbir zorunlu erdem yoktur. İskoçyalı Kelt olmayan toplumlarda yetişmiş İrlandalı göçmenlerin bunun farkında olmak için sebepleri vardır. Kuzey İrlanda’daki Katolikler’in İrlanda Cumhuriyeti’ndeki etnik ve dinsel akrabalarından “yapay” bir sınırla yalıtılmış olmaları nedeniyle baskı altında oldukları fikri duygusal bir mittir. Kuzey İrlandalı Katolikler elbette baskı altındadır, ama bu nedenle değil.

FML’YE ZAFER!

Bu argümanın diğer bir etkisi, İrlanda arazisinin, veya aslında başka herhangi bir yerin de, doğal olarak tek olduğunu düşünen jeopolitik belirlenimciliğin alameti farikası olan teritoryal birlik batıl inancını yıkmasıdır. Bu tür teritoryal birlik, diğer birçok birlik biçimi gibi, aslında bir fetişten başka bir şey değildir. İrlanda’nın “bölünmüş” olduğu çıplak gerçeği, bu bölünmenin sebep ve sonuçlarını bir an için bir kenara bırakırsak, Avrupa’nın da bölünmüş olduğu gerçeğinden daha fazla üzülecek bir şey değildir. İrlanda adasının bir kısmının Britanya olmasında ilkece yanlış bir şey yoktur. Belli bir coğrafi araziyi bir veya yirmi farklı devlete bölmekte, eğer bu durum, demokratik kendini yönetme davasını bir şekilde ilerletecekse içsel olarak yanlış bir şey yoktur. Ayrıca bu, İrlanda topraklarının bir şekilde doğal olarak İskoçyalı Keltler’e ait olduğu ve Britanya veya başka soydan olanların bu nedenle onların topraklarındaki yabancı müdahaleciler oldukları varsayımını da çürütmektir. İrlanda’daki İskoçyalı Keltler’in kendileri yabancı müdahalecidir, en azından Firbolg Kurtuluş Hareketi’ne göre.[1] İrlandalılar’ın birçoğu 1798’de kıyılarına Fransızlar olarak bilinen bir grup yabancı müdahalecinin gelişini coşkuyla karşıladı, çünkü bunun kendi demokrasi mücadelelerini güçlendireceğini düşünüyorlardı. Dünyanın neredeyse her santimetrekaresi, günümüzün hemen hemen bütün yerleşimlerinin fetih ve gasp sonucu olması anlamında, yabancı bir güç tarafından işgâl edilmiştir. Elbette yabancı işgâlcilerin torunları -İrlandalılar gibi- olmakla, günümüzde sömürgeleştirmek veya sömürgeleşmek arasında büyük bir fark vardır. Endonezyalılar Doğu Timor’dan daima geri çekilebilirler ve gidecek başka bir yerleri vardır. Ama mesele bir zamanlar sizin olan bir toprağın şimdi başka birilerine ait olması çıplak gerçeği değildir. Eğer bu böyle olsa Britanyalılar’ın şimdi İrlanda Cumhuriyeti olan yeri artık yönetmediklerinden şikayet etmek için haklı bir nedenleri olurdu. Mesele, bir toprağın, oranın mevcut yerli ahalisini sömürecek, ezecek ve mülksüzleştirecek bir tarzda işgâl edilmesidir. Eğer Firbolglar hâlâ olsaydı, Kelt fethini tersine çevirmeye çalışma hakları olmazdı, çünkü aradan geçen zamanda çok fazla tarihsel yerleşim gerçekleşti. Ülkenin ilk yerleşimcileri olma iddiaları onlara böyle bir hak vermeyecekti, ve bu iddia her halükârda neredeyse kesinlikle yanlış olacaktı. Ama eğer Kelt fethi bugün gerçekleşseydi buna karşı koymakta tamamen haklı olurlardı. Neredeyse bütün toprakların fethedilmiş topraklar olması gerçeği günümüzde halkların yerinden edilmesinin ve ezilmesinin Stoacı bir haklılaştırımı olarak kullanılamaz. Ama bu yine de belli bir toprağın, herhangi bir noktasına herhangi birinin yerleşmesini engelleyecek bir tarzda sizin olduğunu söylemek değildir. Ve hiçbir toprak, benim uygun görürsem çoraplarımı yakabileceğim gibi, bir halkın onunla arzu ettiği her şeyi yapabileceği anlamında mülkiyeti değildir.

HIRSIZLIK VE MARJİNALLİK

Yabancı müdahalecilere ilişkin fikir diğer bir şekilde ifade edilebilir. Britanyalı sömürgecilerin elbette İrlanda toprağına el koymamaları gerekirdi - ama bu toprak bir şekilde içsel ve ebedi olarak İrlandalı olduğu için değil. İrlanda’daki toprak, ağrı ve acılarımın bana ait olması anlamında İrlandalı değildir. Toprağın, devredilebilir başka tür mülkiyetlerin aksine, aynı yerde durması gerçeği bu yanılsamayı beslemeye yardım edebilir. Slieve Bloom dağları, aşırı miktarda yorucu emek olmaksızın ülkenin dışına taşınamaması anlamında sürekli olarak İrlandalıdır, ama Keltler’den başka hiç kimsenin yurdu asla olmamış olması veya olmayacağı anlamında İrlandalı değildir. Bir köyün veya bireyin nasıl ki, bir diğerinin malını çalmaması gerekiyorsa, Britanyalılar’ın da aynı nedenlerle İrlanda toprağına el koymamaları gerekirdi. Ve bu, aynı etnik kökene sahip diğer bir köyden çalan bir köy için de geçerlidir. Çalmak, Metropolitan Polisi ne düşünürse düşünsün, hırsızın kurbandan farklı bir etnik kökenden olması gerçeğiyle daha da kötüleşmez. Sömürgeciliğin bir cüzdan çalmaktan çok daha kötü olduğu doğrudur, çünkü yabancı bir toprağın ele geçirilmesiyle bütün bir toplum yabancı siyasî, ekonomik ve kültürel önceliklere sürekli olarak tâbi kılınmış olur. Ama bu sömürgecilik, topraklarına, kaynaklarına ve işgücüne el koyduğunuz insanlar sizinkinden farklı bir etnisiteden olduğu için bir cüzdanı çalmaktan daha kötüdür anlamına gelir.

Iskartaya çıkarılacak, bu kez romantik kökenden çok postmodern olan başka bir varsayım da bir azınlık olma durumunun ezilmeyi bir şekilde içsel olarak içerdiğidir. “Ezilen azınlık” deyimi zamanımızda neredeyse bir totoloji haline gelmiştir; ama bu da duygusal bir yanılsamadır. Azınlıklar olmadan hiçbir demokrasi olamaz, çünkü çok az demokratik karar anonim olabilir. Ve kişi sırf aynı fikirde olmadığı için eziliyor değildir. Azınlıklar daima eziliyor değildir ve ezilenler de daima azınlık değildir. Büyük ölçüde Amerikan kökenleriyle postmodernizm, burada tipik olarak sığ tarzda, diyelim ANC Güney Afrikası öncesi tâbi etnik gruplardan çok, Afro-Amerikalıları düşünür. Ve elbette Marksizm öteden beri ezilenlerin bir çoğunluk oluşturduğunda ısrar etmiştir. Kuzey İrlanda’daki İskoçyalı Kelt topluluğun o bölge içinde bir azınlık oluşturmasında ilkece yanlış bir şey yoktur; bir çoğunluğa ait olmakta içsel bir olumluluk olmaması gibi. Kuzeyli milliyetçilerin azınlık statüsü elbette onların ezilmesiyle oldukça ilişkilidir, ama bir azınlık olmak kendi başına bir ezilme durumu değildir. İsveç’teki Macar fizyoterapistlerin bu bakımdan hiçbir şikâyet zeminleri yoktur. Marjinallik durumunu hemen bu yüzden olumlu ve neredeyse tanımı gereği ezilmeyi içerir şekilde gören, entellektüel olarak üstünkörü bir postmodernizmdir sadece.

Kuzey’in milliyetçi topluluğu yıllar içinde epey şiddet, baskı ve ayrımcılık yaşadı, ama bu başka bir devletin yurttaşı olma hakkını talep etmek için onlara kendi başına yeterli neden vermez. İrlanda Cumhuriyeti’ndeki, şu anda ayrımcılığa marûz kalan Bosnalı mülteciler de bu temelde kendi devletlerini kurabilirler - belki de Dublin’in güney kesiminde. Ve dünyada kendi etnik akrabalarından, Kuzey İrlandalı Katolikler’in Kuzey İrlandalı birlikçilerden gördüğünden çok daha sert bir muamele gören birçok insan vardır. Kuzey İrlanda’daki milliyetçi dava, Katolik topluluğa uygulanan, bunlar ne kadar skandalvari olursa olsun somut hasarlara değil, kendi iradesi olmaksızın başka birilerinin devletinin bir parçası olmanın kendisinin, size ne kadar kötü veya iyi davranırlarsa davransınlar baskıcı bir şey olduğuna dayandırılmalıdır. Kuzey İrlanda devleti, kendi Katolik azınlığına şimdiye kadar yaptığından daha iyi muamele etmiş de olabilirdi. O toplululuğun ezilmesinin bir kısmı bu anlamda tarihsel olarak olumsaldır. Ama bu olumsallığa rağmen ezilme yine de gerçektir ve karşı çıkılması gerekir. Öte yandan Katolik azınlığın gelecekte daha iyi bir konumda olabileceğine dair spekülasyon yapmak da elbette mümkündür. Bu devleti tamamen ortadan kaldırma taleplerinin ikna edici olabilmesi için bunların, birlikçilerin geçmişin çoğunda utanç verici şekilde fiilen uygulamış oldukları tarza değil, siyasî ilke sorunlarına dayandırılması gerekir. Ama bu bizi başka bir devletin parçası olmanın neden kendi başına baskıcı olduğu sorusuna geri götürür sadece. Kuzeyli milliyetçiler kendilerini ezilmiş hissediyor, çünkü Kuzey İrlanda devletinin gönülsüz bir parçasıdırlar, ama gönülsüz olmalarının bir nedeni bu tür üyeliği, gerçekte nasıl muamele gördüklerine aldırmaksızın, kendi başına bir baskı biçimi olarak görmeleridir.

ÇOĞUNLUK DAİMA HAKLI DEĞİLDİR

Eğer burada tartışılan şey doğruysa, bu düşüncenin sebebi, aslında bir çoğunluk olabilecekken bir azınlık olmanız, veya sorun oluşturan toprağın bir zamanlar sizin olması veya parçası olduğunuz devletin sizinkinden farklı bir etnisitenin hâkimiyetinde olması veya bu düzenlemeye zorlanmamış olsanız sizin etnisiteniz tarafından yönetilen bir devlete katılmakta serbest olacağınız olamaz sadece. Yanıt, demokratik kendi kaderini tayin hakkı terimleriyle ifade edilmelidir, ama siyasal solun bu deyimi İrlanda için yaygın olarak kullanmakta olduğu anlamda değil. Demokratik kendi kaderini tayin hakkı, bir İrlandalı çoğunluğunun, öncelikle İrlanda’da çoğunluğu oluşturan şeyin ne olduğu sorusunu bir kenara bırakarak, yapmayı kararlaştırdığı şeyin zorunlu olarak yapılacak doğru şey olduğu anlamına gelmez. Çoğunluklar oldukça sıklıkla ölüm cezası veya monarşi gibi yanlış şeylerden yana olurlar. Bu, İrlanda’daki çoğunluğun arzularının, hele İrlandalıların ideal olarak istemesi gerektiğini düşündükleri şey adına öldürmeye hazır bir öncücülük tarafından bir kenara bırakılması gerektiğini ileri sürmek anlamına da gelmez. Bu basitçe diyelim birleşik bir İrlanda’nın arzu edilir bir amaç olmasının kaç İrlandalı’nın bunu şu an istediği olgusu ile belirlenmediğine işaret etmektir, bu ise onların çoğunluğunun gerçekte bunu istemesi durumunda bundan zorla mahrûm edilmeleri gerektiğini söylemek değildir. Ya da birleşik bir İrlanda’nın, sadece İrlandalılar’ın bir azınlığı bunu şu anda istiyor diye arzu edilmez bir amaç olduğunu söylemektir. Buradan yine bu nedenle bunun insanlara zorla dayatılması gerektiği çıkmamasına rağmen, Provokatörler en azından bu konuda haklıdır. Sosyalizm ve Papa’nın yanılabilirliği de, İrlandalılar’ın çoğunluğu tarafından reddedilen inançlardır, ama bu, bunları kendi başına istenmez yapmaz. Kuzey İrlanda devletini ortadan kaldırma arzunuzu teritoryal bütünlüğün içsel erdemlerine ilişkin doktrinlere, İrlanda halkının aslî birliğine, sizin topraklarınızı yüzyıllar önce çalan bazı etnik yabancıların adaletsizliğine, doğal olarak sizin olan topraklar üzerinde yabancı bir devletin varlığına, kendi ülkenizde azınlık durumuna düşürülme onursuzluğuna, tarihsel olarak marûz kaldığınız kaba muameleye, ve etnik akrabalarınızdan koparılarak suni olarak ayrılmış olmanın içsel baskıcılığına değil, demokratik kendi kaderini tayin hakkına dayandırmanız gerekir.

Bununla birlikte, mesele bugünkü İrlanda milliyetçilerinin ilk önce bu kuşkulu inançları muhtemelen kullanacakları pozisyona asla konulmamış olmaları gerektiğidir. Onları bu pozisyona koyan şey, Ulster’de bu yüzyılın başında, etnik devletin klasik bir örneğinin Kuzey İrlanda adıyla yaratılmış olmasıdır. Bazı İrlanda milliyetçileri bunun meşrû olmadığını, çünkü Ulster Protestanları’nın aslında ayırt edici bir halk oluşturmadıklarını ve bundan dolayı da kendi siyasî devletlerine sahip olma haklarının bulunmadığını düşünür. İrlanda milliyetçilerini eleştiren bazıları ise onların aslında ayırt edici bir halk oluşturduklarını, kendi özgün kökenlerinden farklı bir tarih ve konum tarafından bir halk olarak şekillendirildiklerini ve bundan dolayı da güneylerindeki İskoçyalı Keltler kadar kendi devletlerine sahip olma hakları bulunduğunu ileri sürüyorlar. Şu anki tartışma bu görüşlerden hiçbirini desteklemez. Ulster Protestanları, insanların ayırt edici oldukları söylenebildiği kadarıyla gerçekten de ayırt edici bir halk oluştururlar, ama bu kendi siyasî devletlerine sahip olma iddiası için bir sebep sağlamaz. Bunu her halükârda yapmadıklarını, ama sadece mevcut çok etnili Britanya devleti içinde kalmayı tercih ettiklerini söyleyecek olanlar çıkacaktır. Böyle yaptılar, ama bu adımın pratik etkisi, onlara kendi küçük arazi parçalarında bir halk olarak kendi siyasî otoritelerini sağlamak oldu. İrlanda’daki mevcut düzenlemeye bir alternatifin Kuzey üzerinde Dublin ve Westminster’in ortak egemenliği olduğuna inananlar da vardır. Bu öneri, kültür ve siyaset arasında içsel bir ilişki olduğu şeklindeki romantik milliyetçi safsatayla daha çarpık bir tarzda bağlantılıdır.

ŞOVENİZM VE KENDİ KADERİNİ TAYİN HAKKI

Etnik devletleri meşrûlaştırmanın yolları olduğunu gördük, ama bunlardan hiçbiri Kuzey İrlanda’nın icadı için geçerli değildir. Kuzeyli Protestanlar soykırım tehdidi altında değildi ve demokratik kendi kaderini tayin hakkını güvencelemek için kendi devletlerini yaratmaya ihtiyaç duymuyorlardı. Serbest İrlanda Devleti ile kaderleri birleşmiş olsa sivil ve demokratik haklarından mahrûm kalmış olacakları mantıklı olarak iddia edilemez. Gerçekten de onları asıl olarak kaygılandıran şey bu değildi: her şeyden çok korktukları şey, kültürel ve ekonomik hegemonyalarıydı. Elbette Serbest Devlet’te bir azınlık durumuna düşeceklerdi, ama bunda içsel olarak olumsuz bir şey olmadığını zaten gördük. Kuzeyli birlikçilerin, kendi kültürleri ve dinlerinin, İskoçyalı Keltçi ve etnik olarak şovenist Serbest Devlet’in yeni kazandığı bağımsızlığın verdiği zafer coşkusu sırasında tehdit altına girebileceğinden korkmaları için makûl nedenleri vardı. Bu devletin, birlikçilerin yabancılaşmasında bir hayli sorumluluk üstlenmesi gerekirdi, ve devlete katılmaya razı olmuş olsalardı, hoş karşılandıklarını ve gelişebildiklerini güvencelemek de devletin mutlak bir görevi olurdu.

Ama ayırt edici kültürel veya etnik kimliklerin onaylanması ve korunması çoğunluk için siyasî kendi kaderini tayin hakkı sorunu üzerinde, o demokratik çoğunluğun bir hayatî işlevinin, azınlıkların içinde boy atabilecekleri koşulları beslemek olması nedeniyle önceliğe sahip olamaz. Bu önermeden aşırı derecede rahatsız olmak postmodern teorinin daha gerici özelliklerinden biridir; daha kurnaz birlikçilerden bazılarının şimdi kimlik siyaseti ve kültürel incelemeler dilini konuşmaya başlaması hiç de şaşırtıcı değildir. Birmingham’daki Çinli topluluğun, kültürel kimliğini daha güçlü bir şekilde ifade etmek için kentin sınırlarını kurnazca yeniden çizerek kendisini siyasî bir çoğunluğa dönüştürmesi kabul edilemezdir. Görmüş olduğumuz gibi, kişinin bir halk olarak benzersiz kültürünün gelişmesinin kendi siyasî devletini zorunlu olarak gerektirdiğini tasavvur etmesi romantik milliyetçiliğin bir hatasıdır. Birlikçiler, yeterince ironik bir şekilde, bu nedenle nefret ettikleri İrlandalı İrlandalılar’la tam da aynı hatayı yaptılar. Yeni İrlanda’da kültürel özerkliklerinden kaygılanmalarında muhtemelen haklıydılar, ama bunun siyasî bağımsızlıklarını haklılaştırdığına inanmakta hatalıydılar. Siyasî bağımsızlığı haketmelerinin nedeninin ayrı bir etnik kültürün üyeleri olmaları olduğuna inanan İrlandalı milliyetçiler de bu hususta aynı hatalı tutum içerisindeydiler. Bu, İrlanda için bir siyasî bağımsızlık derecesini güvencelemiş olan milliyetçiler arasındaki muhtemelen çoğunluk görüşü olduğu için, bu bağımsızlık neredeyse kesinlikle yanlış olan gerekçelerle kazanıldı.

Böyle olsa bile, birlikçilerin Britanyalı kalma hakları olduğu iddia edilebilir. Ama Britanyalı olmanın ne anlama geldiği daha yakından incelenmeyi gerektiriyor. Bir Britanya tebası olmakta kendi başına hiçbir fazilet yoktur. Size demokratik haklar ve sivil özgürlükler tanıyan bir toplumun yurttaşı olmak, böyle yapmayan bir topluma ait olmaktan daha iyidir; ama siyaseten konuşursak, daha olumlu iki siyasî idare arasında tercih yapmayı gerektirecek pek bir şey yoktur - mavi ve pembe arasında ilkesel tercihte bulunulamayacağı gibi. Mesele tamamen biçimsel olduğu için, esaslı bir seçim yapmak için yeterli şey yoktur. O halde, siyasî yurttaşlık söz konusu olduğu sürece, şu anda İrlanda Cumhuriyeti ve Birleşik Krallık arasında, ilkinin genel olarak daha iyi bir insan hakları siciline sahip olması gerçeğini bir kenara bırakırsak, tercih yapmayı gerektirecek pek bir şey yoktur. İrlanda’nın bağımsızlığa kavuşması sırasında insan, birlikçilerin yaptığı gibi kısmen ekonomik nedenlerle Britanyalı olmak isteyebilir; ama bir ulusun özgül bir tarihsel noktada sağladığı ekonomik faydalardan yararlanma arzusu, ulusal kimlikten sürekli olarak yararlanmayı istemekle aynı şey değildir. Söz konusu ekonomik avantajların, Kuzey İrlanda’da olmuş olduğu gibi, geçici olduğu da ortaya çıkabilir. Britanyalı olmayı istemek ancak bu kültürel bir arzu olarak yorumlanırsa, yani Britanya kültürüne ve tabiî ki, siyasal kurumlarına yüksek değer verdiğiniz ve bunun bir parçası olmayı arzu ettiğiniz anlamına geldiğinde bir şey ifade eder. Ve burada tercihler gerçekten anlamlıdır: bir kültürel kimlikte bir diğerine göre kendini daha mutlu hissetmekte -diğer benzer kimliklerin inkârını veya dışlanmasını içermemesi koşuluyla- şovenist veya etnosantrik bir şey yoktur. Aslında birlikçiler İskoçyalı Kelt kültüre genellikle hoş olmayan ve üstünlük taslamayan bir tavır takınmışlardır ve onların Britanyalı kalma arzularının bir kısmının, İskoçyalı Kelt bir devlete katılmayı arzu etmedikleri anlamına gelen bir tür olumsuz özdeşleşme olduğu da bir sır değildir. Ama bu onların kültürel kimliklerini Britanyalı olarak sürdürmek için olumlu gerekçelere de sahip oldukları gerçeğini perdelememelidir - bu gerekçeler akılcılaştırılması zor, itibar edilmesi ise daha da zor olsalar bile. Bunun ancak kendi siyasî devletleri aracılığıyla gerçekleştirilebileceği şeklindeki romantik milliyetçi önyargıları için, şimdi her zaman olduğundan daha az meşrûlaştırıcı etken var. Seçim aslında siyasî olmaktan çok kültüreldir; ama birlikçiler İrlandalı İrlandalılar, provokatörler ve postmodernistler gibi, iki alan arasında etkili bir ayrım yapamıyor görünüyorlar.

BİRLİKÇİLİĞİ AŞINDIRMAK?

Mesele Kuzey İrlanda devletinin, terime yüklediğim anlamıyla “olumsal olarak” etnik olduğu için savunulabileceği değildir. Aksine o bir etnik grubun diğeri üzerindeki hâkimiyetiyle kesinlikle bir etnik devlet olarak biçimlendirilmiştir. Gelecekteki bir noktada, iç demokratikleşme birlikçi hegemonyayı erittikçe böyle bir devlet olmaktan çıkabileceği iddia edilebilir. Galiba bu, liberallerin ve bazı milliyetçilerin yanı sıra, ülkenin yönetim biçimine sadık daha ileri görüşlü bazılarının bölgede şu an kararsızca gerçekleşen siyasî reformlardan bekledikleri şeydir. Eğer milliyetçi topluluk bir şekilde tam demokratik haklardan yararlanabilseydi, o zaman, burada ileri sürülen argüman üzerinde, bir azınlık olarak kalmaları gerçeği bu nedenle bir şikâyet nedeni olmayacaktı. Çünkü bu tür herhangi bir şikâyet, etnisitede içkin siyasî ünvanlara ilişkin aldatıcı romantik milliyetçi varsayımları içerecekti. Her halükârda demografik değişme zaman içinde onları bölge içinde çoğunluk statüsüne de yükseltebilir. Eğer kavrama şu anki tartışma ışığında bakılırsa, milliyetçi topluluğun tam demokratik hakları gerçekte nasıl başaracağını görmek zordur. Sorun, bazı milliyetçilerin düşüneceği gibi, milliyetçi topluluğun Kuzey İrlanda dahilinde tam haklara asla ulaşamamasının nedeninin, bu hakların, ilk önce orada bulunmak yerine İrlanda Cumhuriyeti’nin bir parçası olmayı içermesi değildir. Daha büyük kalabalıkla bağırmaya içkin herhangi bir özgül erdem olmadığını zaten gördük; bir toprağın siyasî bölünmüşlüğünün kendi başına desteklenemez olmadığını, etnik akrabalarından koparılmış olmanın otomatik bir adaletsizlik olmadığını, ve kişinin kendi siyasî devletine herhangi bir hakkının kişinin etnisitesinden otomatik olarak çıkmadığını gördük. Eğer Kuzey’deki milliyetçi topluluğa tam demokratik haklar verilebilseydi, milliyetçiler kusura bakmasın ama, siyasî konuşursak, onun o şekilde kalmaması için ilkesel bir neden olmazdı. Ama bunun olabilmesi için olumsal olmayan bir etnik toplumun olumsal olarak etnik bir topluma dönüştürülmesi gerekirdi; ve bunun ilk önce etnik olarak adaletsiz kurulmuş bir devlet örneğinde, diyelim ANC öncesi Güney Afrika’nın aksine hâkim etnik grubun bir çoğunluk oluşturduğu bir devlette nasıl başarılabileceğini görmek zordur. Elbette demografik değişme Katolik azınlığı çoğunluk haline getirebilir; ama siyasî adaletin nüfus artışının kaprislerini bekleyebileceği şüphelidir. İki topluluk arasında güç paylaşımının bir biçimi Kuzey’de oluşturulabilse bile bunun, onun olumsal olmayan bir etnik devlet olarak aslî karakterini değiştireceğini görmek zordu. Çünkü bu, olumsal olarak kurumsal bir mesele olmaktan ziyade temel olarak jeopolitik bir meseledir.

O halde, radikal olarak dönüştürülmüş bir İrlanda’nın, mevcut olsa bile, artık bir varlık nedeninin kalacağı şüphelidir. Eğer devlet adil ve eşit hale gelirse, artık var olmaya ihtiyacı olacağı, diyelim Türkiye’deki durumun aksine şüphelidir. Bu devletin bir Britanya kimliğinden yararlanmaya devam edebilmek için yanlış bir şekilde bunun aslî bir ön koşul olduğuna inanan yurttaşlar için var olması gerekecektir. Ama gerçek şu ki, Protestanlar’ın kültürel kimliği, Britanya bağlantısı tarafından beslendiğinden çok daha fazla zarar verilmiş ve çarpıtılmıştır muhtemelen. Aslında Kuzeyli milliyetçi topluluk da öyle yapmıştır -sadece Britanya-destekli adaletsizliğin kurbanı olmaları bariz anlamıyla değil, ama onların kültürel kimliğinin bir kuşatma zihniyeti tarafından birlikçilerinki kadar çarpıklaştırılmış olması anlamında da. Bölünmenin sona ermesi bu nedenle Protestanlar için güneylerindekilerle hangi ortak yönleri bulunduğunu keşfetmeleri için bir şans olacaktır. Kuzeyli milliyetçiler için ise tam da aynı insanlardan farklılıklarını keşfetmeleri için bir şans olacaktır bu. Serpilen bir bölünmemiş İrlanda, Kuzeyli Katoliklerin birleşmek için daha az hevesli olacakları, Kuzeyli Protestanların ise daha hevesli olacakları bir İrlanda olurdu kuşkusuz. Bu nedenle birlik, Protestanlar için Katolikler’e göre, bir anlamda daha iyi olurdu. Eğer Kuzey İrlanda devleti ortadan kaldırılsa, iki derinden patolojikleşmiş kültür kendilerine gelmeye başlayabilecekti. Kuzey İrlanda’nın paradoksu, milliyetçi topluluğun kendini tamamen evinde gibi hissettiği bir yer haline bir kez gelse, ona artık ihtiyaçları olmayacakları ve birlikçilerin de, Cumhuriyet’e sarılmaya bir kez hazır olsalar, kendi ayrı kültürlerinin onu bir saldırı silahı veya savunma kalkanı olarak kullanma ihtiyacı duymaksızın hakikaten tadına varacak olmalarıdır.

HÂKİMİYET VE AĞIR BASMA

Ama Ulster Protestanları’nın bir halk olma statüleri nedeniyle kendi devletlerine hakları olduğuna inanmak yanlışsa, bu İrlanda Cumhuriyeti’ndekiler için de aynen geçerli değil midir? Protestanlar kendileri için, Serbest İrlanda Devleti’nin de talep ettiği şeyi talep etmiyor mu? Neden İskoçyalı Keltler’e tanınan şey farklı bir soydan gelenlere tanınmıyor? Kuzey İrlanda’nın yaratılmasını birlikçilerin kendilerini güneylerindeki derinden hoşgörüsüz etnik, yarı teokratik devlete karşı savunmalarının övgüye değer bir çabası olarak görmek elbette mümkündür. Serbest İrlanda Devleti’nin, tıpkı bugünkü İrlanda Cumhuriyeti gibi tek bir etnik grubun hâkimiyetinde olduğu doğrudur; ve bu ölçüde, Kuzey devletini geçersiz kılan şey onu da geçersiz kılabilir. Ama evvela burada “hâkimiyet”in iki anlamı arasında ayrım yapmak gerekir: başkaları üzerinde adaletsiz iktidar olarak hâkimiyet, ve bir çoğunluk mevcudiyeti olarak hâkimiyet - ki “ağır basma” bunun için çok daha doğru bir terim olurdu. Dolayısıyla Serbest Devlet’in İskoçyalı Keltler’i, katılmayı seçselerdi, Ulster Protestanları üzerinde ikinci anlamda hâkimiyet kurmuş olabilirlerdi. Ama ona katılmayı seçmediler; Serbest Devlet İskoçya Keltleri’nin, etnik anlamda, benzer şekilde hâkim olacakları bir avuç Anglo-İrlandalılar’ın ötesinde çok az şeyleri vardır; bunun yerine Protestanlar kendi adaletsizce hâkim iktidarlarını yarattılar; bir siyasî dilek, bir göstergeyle birebir uyumlu değildir.

Diğer bir husus da, İrlanda Cumhuriyeti’nin, Kuzey İrlanda’nın aksine “olumsal olarak” etnik hâkimiyete dayanmasıdır. İrlanda’nın bağımsızlığı için savaşmış olanlardan bazıları, İskoçyalı Keltler’in İngilizler’den üstün olduğuna veya toprağın doğal olarak kendilerinin olduğuna veya benzer başka kaba milliyetçi nedenlere pekâlâ da inanmış olabilirler. Ama Britanya’yla çatışmaları her ne kadar ideolojik olaraktan değişmiş olsa da, devrimlerinin tarihsel özü anti-sömürgeciydi. İster Maeve ve Cuchulain adına ister uluslararası sosyalist cumhuriyetçilik bayrağı altında savaşmış olsunlar, mücadelelerinin tarihsel sonucu, İrlanda’nın siyasî işleri genel olarak Britanya’nın çıkarlarına tâbi olmaktan çıktıkça ve İrlanda burjuva demokrasisinin eline geçtikçe, demokratik bir kendi kaderini tayin hakkının gelişmesiydi.

Sonuçta bağımsızlığına ulaşan ve etnik kökenlerine bakmaksızın bütün üyelerine yurttaşlık hakları veren İrlanda ulusu, aslında tek bir etnik grubun hâkimiyetindeydi. (Elbette eğer Kuzeyli birlikçiler ayrılmayı elverişli görmeselerdi etnik ve kültürel olarak çok daha çeşitli olacaktı.) Ama bunun, bu tür sömürgecilik karşıtı hareketlerin genelde seçtikleri yol olduğunu zaten belirtmiştik. Siyasî kendi kaderini tayin hakkı ve etnik kendini ifade etme hakkı arasında ayrım yapmanın, bağımsızlıklarının peşindeki insanların genellikle büyük ölçüde aynı etnik türden olması nedeniyle, pratikte çoğunlukla zor olduğunu da belirtmiştik. Bunun böyle olması, onların siyasî özgürlük için mücadelelerini hiçbir şekilde geçersizleştirmez, ama aralarındaki başka etnik grupların haklarını koruma sorumluluğunu onlara kesinlikle yükler. Kuzeyli birlikçilerin geri çekilmesi karşısında İrlanda’da bu, akademik bir mesele haline geldi. Kuzey İrlanda gibi kurucu olarak etnik olan bir devlet, belli bir etnik çoğunluğu barındıran, ama var olmak için etnik bir çoğunluğa prensipte ihtiyacı olmayan ve sömürgeci bir otoritenin yıkıntıları arasında doğduğu için bir bütün olarak siyasal demokrasinin genişlemesini temsil eden devletlerden ayrılır.

MİLLİYETÇİ OLMAYAN BİR DAVA

O halde sonuç, birleşik bir İrlanda için, en azından yaygın anlamıyla milliyetçi olmayan bir davadır. Birleşik bir İrlanda’nın içsel olarak iyi olmasından değil ama, Kuzey İrlanda’nın içsel olarak kusurlu olmasından. Kusurlu olmasının nedeni, kısmen kültür, etnisite ve siyaset arasındaki ilişkilere dair yanlış bir romantik milliyetçi varsayıma dayanmasından ve kısmen de bu varsayımın pratik sonuçlarının gerçekten anti-demokratik olmasındandır. Dolayısıyla bölünmemiş bir İrlanda, kendi başına çabalanacak bir iyilik değil, bu eksikliğin giderilmesinin yan ürünü olacaktır. Bölünmemiş bir İrlanda için milliyetçi olmayan bir dava önermenin, neredeyse herkesi rahatsız etmesi gibi bir erdemi vardır en azından; ama bu, milliyetçilik için söylenecek bir şey olmadığını ileri sürmek değildir. Anthony D. Smith’in sözleriyle milliyetçi proje, “azınlık kültürlerini savunması; “kayıp” tarihleri ve kültürleri kurtarması; kültürel rönesanslara ilham vermesi; kimlik krizi”ni çözmesi; cemaati ve toplumsal dayanışmayı meşrûlaştırması; tiranlığa karşı direnişe ilham vermesi; “halk egemenliği ve kollektif seferberlik ideali...”[2] gibi özellikleriyle övgüyü hak eder. Ama ne var ki, birleşik bir İrlanda davasının böyle bir projeye başvurma ihtiyacı yoktur ve başvurulmasının da çok fazla tuzağı vardır.

Bununla birlikte, şimdiye kadar söylenenlerin ışığında birleşik bir İrlanda için daha çok eleştirilen iddiaları gözden geçirmek ve gerçeği açıklanamaz kabuklarından kurtarmak mümkündür. Teritoryal bütünlükte veya bir halkın birliğinde kendi başına herhangi bir erdem yoktur; ama iç hudutların olmadığı bir arazinin çoğulculuğun ve heterojenliğin erdemlerini, bölünmüş bir araziden daha fazla beslemesi muhtemeldir. Şimdi İrlanda hududunun her iki tarafında da bol olan, çok-kültürlü bir İrlanda’yı savunan ve aynı zamanda bölünmeye en azından zımni destek veren liberal çoğulcular, bu nedenle kendi kendilerine çelişkiye düşmekle karşı karşıyadırlar. Tam çok-kültürlü toplumların arzu edilmez olduğu yolundaki birlikçi varsayıma karşı çıkarlarken, Ulster Protestanları’nın kültürünün, Cumhuriyet’e katılmaları halinde muhtemelen yok olacağı birlikçi varsayımını güçlendiriyorlar. Kısacası, postmodernizmin ne terk edebildiği ne de yeterince uzlaştırabildiği pozisyonlar olan kültürel çoğulculuk ve kimlik siyaseti arasındaki çelişkiyi cisimleştiriyorlar. Etnik birlik fikri gerçekten de tehlikeli bir fetiştir; ama böyle olsa da, aileyle, meslektaşlarla ve arkadaşlarla olduğu gibi aynı etnik kökenden olanlarla zamanın bir bölümünde birlikte olmakta belli bir değer vardır; çünkü bu, kendi başına değeri olan kendiliğinden bir cemaatçilik duygusu sağlayabilir. Bu tür cemaatçiliğin daima ve her yerde nostaljik, boğucu oranda, konsensusa dayalı, diğerlerine kıskançlıkla kapalı ve “özcü” olması gerektiği dogmatik postmodernist varsayımının hiçbir haklı temeli yoktur. Ama eğer aynı etnik kökenden olanlarla el ele, diz dize olmakta belli bir değer varsa, böyle olmayanlarla el ele, diz dize olmakta çok daha büyük bir değer vardır. Bu bakımdan, bölünmemiş bir İrlanda, Kuzeyli Protestanlar’a ve Güneyli İskoçyalı Keltler’e, Kuzeyli Katolikler’den çok daha yararlı olacaktır.

ŞİDDETLİ BİR ÇELİŞKİ

Görmüş olduğumuz gibi, bir azınlıkta yer almanın zorunlu olarak baskıcı olduğu doğru değildir. Böyle olsa da Kuzeyli milliyetçilerin kendi azınlık statülerini protesto etmekte belli bir haklılık payları vardır, çünkü bu, onların ezilmesiyle özdeş olmasa da yakından ilişkilidir. Bir toprak üzerinde doğal hak iddia etmek meşrû değildir; ama bu, üzerinde hali hazırda yerleşik olunan toprak gasp edildiğinde şikâyet etme hakkını geçersizleştirmez. Kişinin kendi ülkesi olmuş olan yerin bir bölümünün yabancı bir güce ait olmasında ilke olarak yanlış bir şey yoktur ve bu gücün sizden etnik olarak farklı olması gerçeğinin konuyla bir ilgisi yoktur. Ama eğer bu yabancı gücün bir etkisi, başlıca işlerinden bazılarında adaletsiz ve eşitsiz olan yerli bir iktidar yapısını güçlendirmekse kişinin buna razı olmaması için nedeni vardır. Bu iktidar yapısının bazı insanlara şiddet ve baskı uygulaması gerçeği, kendi etnik kökeninden gelenlerin hâkimiyetindeki bir devlete katılma arayışları için kendi başına yeterli gerekçe oluşturmaz. Siyasî mülteciler örneğinde olduğu gibi, başka bir siyasî yurttaşlık arayışına genel olarak geçerli bir neden olabilir, ama burada etnisitenin rol oynaması için ilke bakımından hiçbir neden yoktur. Bu gerçeğe rağmen, Kuzeyli Katolikler’in birlikçilerin kötü muamelesine marûz kalmış olması, Cumhuriyet’te daha iyi olacakları yolundaki duygularına anlaşılır şekilde katkı yapmış ve Kuzey devletini, yeterli reform olasılığından, böyle bir şey mümkün olsa bile uzaklaştırmış olması pekâlâ da muhtemel bir düşmanlık yaratmıştır.

Bununla birlikte, bu argümandan, tek bir siyasî sonuçlar dizisi çıkmaz. Tartışmamızda, adanın bölünmesini içeren 1921 Anglo-İrlanda Anlaşması’na karşı çıkan cumhuriyetçilerin bunda haklı olduklarını, ama gerekçelerinde veya bu sorunu çözmek için kanlı bir iç savaş yürütmüş olmalarında haklı olmadıklarını ileri sürüyoruz. Ayrıca içindeki bir sürekli modus vivendi yerine Kuzey İrlanda devletinin nihai yokoluşunu arayan bugünkü İrlanda Cumhuriyeçilerinin de bunda haklı olduklarını, ama buradan bu amaca ulaşmak için şiddet kullanmakta haklı oldukları sonucunun çıkmadığını ileri sürüyoruz. Bu cumhuriyetçilerden bazılarının bağlı olduğu Roma Katolik kilisesi, ahlâken haklı görülebilir şiddet kullanımı için bir dizi koşul koymuştur. Bunlar arasında, şiddetin, yol açacağı acılardan daha fazla fayda sağlayabilecek haklı bir davada kullanılması; temelde savunma amaçlı olması; bütün barışçı araçlar tüketildikten sonra başvurulan son çare olması; sivilleri değil savaşçıları hedef alması ve makûl bir başarı şansına sahip olması gibi koşullar vardır. Bu kurallara, şiddetin, bir halkın sahip olması gerektiğini düşündüğü şey adına hareket eden bir öncü tarafından ve siyasî sahnedeki varlığınızın bir reklamı olarak kullanılmaması gerektiği de eklenebilir. Cumhuriyetçi askerî kampanyanın ahlâken meşrû olması için bu koşulları yeterince yerine getirdiğini söylemek zordur. Ama ahlâki ilkelerin kişinin günlük hayatına müdahaleye başladıkları anda bir kenara bırakılmaları gerektiği de iyi bilinen bir gerçektir.

Yukarıda sergilediğimiz yaklaşımın, iktidar koridorlarında veya Kuzey İrlanda sokaklarında fazla bir etkisinin olması muhtemel görünmüyor. Her iki Kuzeyli topluluğun sokaklarında şiddet ve acıyla geçen bunca on yıldan sonra, olması daha muhtemel olan şey, reforme edilmiş bir statükonun, tarafların milliyetçi kanadınca gündemde tutulan nihai İrlanda birliğine dair belli belirsiz bir perspektif taşıyan pragmatik bir kabulüdür. Ama böyle olsa da, her iki taraftaki temel felsefi varsayımlardan bazılarını, zorunlu olarak soyut bir tarzda, ele almak konusunda söylenecek birşeyler vardır. Fazlasıyla uzun zamandır, birçok İrlanda milliyetçisi doğru amaçları yanlış nedenlerle savunmaktadır. Etnik devlet doktrinini eleştirel bir bakış açısıyla incelemek, bu çelişkiyi dinlenmeye bırakmanın bir yolu olabilir.

New Left Review, 1999, sayı 234

[1] Firbolglar -İrlanda dilinde “bagmen” (gezgin satıcı)-, Keltler’in gelişinden önce adada yaşadıkları söylenen mitik halk. Eğer bugün hâlâ ortalıkta olsalardı, Kelt sömürgeciliğine karşı buranın ilk ve asıl sahipliğini hiç kuşkusuz iddia edebilirledi.

[2] Anthony D. Smith, The Ethnic Origins of Nations [Ulusların Etnik Kökenleri], Oxford 1986, s.18.