Anasayfa > Birikim Arşiv > 253 - Mayıs 2010 > Zamanımızın 1 Mayıs'ı

Zamanımızın 1 Mayıs'ı

Ömer Laçiner | (Sayı : 253 - Mayıs 2010)

1 Mayıs Mitingi’nin bundan böyle Taksim meydanında yapılmasını bir hak, bir kazanım, bir gelenek haline getirecek yol açıldı. Bu bakımdan 1 Mayıs 2010’u bir dönüm noktası olma değerini taşıyor.

Ancak, hangi açıdan bakılırsa bakılsın, hepimiz bilmekteyiz ki, bu değer ve önem, ilerideki on yıllar boyunca 1 Mayıs 1977’nin ağırlığı ve gölgesi altında olacaktır.

O ağırlık ve gölge, o tarihte uğradığımız ağır “devlet” provokasyonunun ve onun sonucu ölen yoldaşlarımızın hatırasından ibaret midir yalnızca? Hâlâ karar vericileri, uygulayıcı katilleri ve yardakçıları ile aydınlatılmadan, hesabı verilmeden duran o provokasyon, o tarihten bu yana hükümet olmuş tüm merkez sağ-sol partilerin ve elbetteki “Ordu”nun vebal hanesinde kayıtlı kalacaktır.

Ama sol, özellikle sosyalist sıfatını taşıyanların vermeleri gereken bir hesap da yok mudur? Şüphesiz o hesap, olayın kriminal cephesinde verilmeyecektir. Bu noktada elbetteki mağdur ve kurbanız. Bu durum, siyasal açıdan sorumlu ve hesap verme makamında olmamızı örtemez. Bu yargıyı tüm ciddiyetiyle verebilmek için “siyasal” kavramının özellikle devrimci-sosyalist perspektiften ne anlama geldiğinin bilincinde olmak gerekiyor.

On yıllardan beridir Türkiye’de sosyalist düşünüş ve hareketin bir türlü toparlanamadığından, git gide daha da sönükleşip, tüm toparlanma girişimlerinin umut kırıklığı ve yeni dağılmalarla sonuçlandığından yakınır dururuz. Gerçek, etkin bir siyasal öznenin yaratılamaması, “biz”de, kendimizde var olmadığından asla kuşkulanmadığımız, hatta çoğu kez gereğinden fazla olduğunu sandığımız o siyasal bilincin, aslında pek olmadığından daha doğrusu sıfatımıza –devrimci/sosyalist– layık olanına sahip olmadığımızdan dolayı olmasın?

Böyle bir sorgulama için hem 1 Mayıs 1977’ye dönmek hem de siyasal kavramının ve bilincinin geleneksel ve devrimci anlam/içerikleri üzerinde düşünmek gerekiyor.

Birikim dergisinin dikkatli okurları, bu dergide Türkiye toplumunun yakın –son elli yıl– dönem tarihiyle ilgili analizlerde 1 Mayıs 1977’nin tarihsel bir dönüm noktası olarak nitelendiğini defalarca okumuşlardır. Bu teşhis üstelik yıllar sonra da yapılmış değildir. Bizzat olayın hemen ertesinde, –eski– Birikim’in Haziran 1977 sayısında ifade edildiği gibi, 1970’lerin sonuna doğru yapılan durum ve gidişatla ilgili yorumlarda da tekrarlana gelmişti.

Hatırlanacağı üzere o teşhisin temel argümanı, 1 Mayıs provokasyonunun şiddeti, alçakça ağırlığı değildi. Bu provokasyona maruz kalan Türkiye sosyalist hareketini oluşturan tüm bileşenlerin tek tek ve topluca gösterdikleri tavrın; böylesi kritik durumlarda bilhassa önemli olan ilk tepki ve vaziyet alışın çarpıcı çapsızlığı, dar kafalılığı idi. Türkiye sosyalist hareketi bir bütün olarak, karşılaştığı bu ağır provokasyonun sınavında, sıfatının ona yüklediği toplumsal dönüşümü sağlayabilecek güç-dinamik olma vasfından çok uzak olduğunu, bu misyonu taşıyabilme özelliklerinden mahrum olduğunu kuvvetle hissettirmiştir.

1970’li yılların başlarından itibaren, tarihinin en güçlü ve derinlikli kitlesel siyasallaşmasını yaşayan; hem –emekçi ve öğrenci– gençlik kesiminin en donanımlı unsurlarının büyük çoğunluğunu, toplumun en fazla ezilmiş ve yoksul kesimlerinin ilk kez özgüven filizleri ve umutla ayağa kalkışı ile birleştiren bir “uyanış”la sola-sosyalizme yönelen Türkiye halkı; 1 Mayıs 1977’de, uğranılan saldırının dehşetiyle değil, bu “uyanış”ı umut yüklü bir geleceğin inşasına dönük bir dinamizme tahvil edici bir işlev beklediği Türkiyeli sosyalistlerin, olayın arefesi ve ertesinde sergilediği tutumla o işlevi yerine getirecek çapta olmadığını acıyla sezinlemiştir. Nitekim, Türkiye toplumunun sola-sosyalizme dönük siyasallaşması, faşist reaksiyonun ve onu destekleyen devlet terörünün giderek yoğunlaşan saldırılarına rağmen 1 Mayıs 1977’ye kadar yayılma hızı ve coşkusunu arttırırken; bu tarihten itibaren –belirttiğimiz o faktör nedeniyle– önce belirgin bir duraklama, ardından da önlenemeyen bir geri çekiliş sürecine girmiştir.

Türkiye sosyalist hareketinin tek tek tüm bileşenleriyle ve toplu olarak aldıkları siyasal tutumun çapsızlığı, sosyalist ve devrimci sıfatları ile asla bağdaşmayan, “zaten bilinen”den farklı olmayan niteliği, bu gerileyişte belirleyici faktördür.

Şimdi bu yargıyı açıklarken bir siyasal tutumun devrimci –ve sosyalist– sayılabilmesinin, yani “zaten bildiğimiz”, geleneksel veya burjuva denilen siyasal tavır alışlardan neden ve nasıl farklı olduğu/olması gerektiği noktası üzerinde de durmamız şarttır. Şüphesiz söz konusu farklılık(lar), sosyalist–devrimcilerin “siyaset” kavramına verdikleri –ve pratikleştirdikleri– içerikle, “zaten bilinen” –geleneksel– siyaset kavramının içeriği ve pratiğinin yapısal-mantıksal farklılığından kaynaklanıyor olmalıdır. Bu farklılık, bir “durum”u analiz ve değerlendirmeden başlayarak, siyasal araç ve yöntemlerin niteliksel farklılığına tekabül etmek zorundadır.

1 Mayıs 1977’nin arefesinde ve “olay”ın hemen ertesinde “Türkiye sosyalist hareketi”ni oluşturan bileşenlerin tutumu, genel olarak ele alındığında “zaten bilinen”den herhangi bir farklılık göstermekte miydi?

Bu soruya evet demek mümkün değildir. Türkiye sosyalist hareketinin tüm bileşenleri, 1 Mayıs arefesinde bütün dikkatini kendi içinde verdiği “iktidar mücadelesi”ne odaklamıştı; 1 Mayıs’a o iç iktidar kavgasında kendini en yakın rakipleri karşısında avantajlı, üstün gösterecek bir “güçlülük” sergilemekten başka bir önceliği yoktu. Nitekim, provokasyon başladığında, her “iç iktidar adayı” bunu önce en yakın rakiplerinden kendisine yönelik bir saldırı gibi algılamış; hatta olayın ertesinde ilk tepki ve açıklamalarda da “fail” olarak o rakip gruba işaret etmişti. Şüphesiz provokasyonun tertipçileri de “hareket”in tamamına egemen bu yaklaşım ve algılama tarzının gayet farkında idiler ve eylemlerini de o algıyı doğrulayacak biçimde düzenlemişlerdi. O nedenle de meydandaki kalabalığa ilk açılan ateşler, mitingin düzenleyicisi DİSK’e o sıralar egemen olan TKP ağırlıklı, SBKP izleyicisi blokun “baş düşmanı” Maocu gruplar alana girerken açılmış, hemen ardından Dev-Sol bölünmesinin eşiğinde olan Dev-Yol ile onun kulvar rakibi Kurtuluş’un yanyana durduğu bölgeye kurşunlar yağdırılmıştı. Asıl hesabın, “iç iktidar kavgası”na odaklı algılamanın böylece kışkırtılarak, ölümlerin çoğunun olmasa bile bir kısmının rakip grubun silahıyla olmasını sağlayarak, “birbirlerini kırdılar” hükmünü ilan ettirmek olduğu, “olay”ın bir dizi boyutunda –o sırada bile görülebilecek kadar– açık olduğunu belirtelim. Ama ne var ki, olay ertesinin ilk günlerinde, büyük basının hemen tamamı o hükmü ilan eden yayınlar yaparken; sosyalist sıfatlı grupların, özellikle de SBKP ve ÇKP izleyicisi grupların birbirlerini suçlamaları hâlâ ön plandaydı. Aradan neredeyse haftalar geçtikten sonradır ki, ancak, o gruplar da dahil tüm Türkiye sosyalist hareketi, kendi iç iktidar kavgasına odaklı yaklaşımdan sıyrılıp, 1 Mayıs 1977’de bir bütün olarak kendisine karşı, kurulu düzenin tüm siyasal güç ve odakları adına “derin devlet”in alçakça bir saldırı tertiplediğini vurgulayan bir dile geçebildi.

Burada söz konusu olan kendi iç iktidar kavgasına odaklanmaktan ötürü oluşmuş bir “geçici körlük” değildir. 1 Mayıs 1977’de Taksim alanında olan herkes, olayın daha ilk dakikalarında, tüm kargaşaya rağmen, “dışardan”, devletçe organize edilmiş bir saldırıya uğranıldığını anlayabilmiş, o nedenle de provokasyonun hedeflediği iç çatışma gerçekleşmemişti.

Buna rağmen, olayın hemen ertesinde, doğrudan devlet –destekli faşist hareketi– suçlayan açıklamalarda bile “iç rakipleri” bir biçimde araya sıkıştıran bir dilin egemen olması, şimdi uzaktan bakıldığında akılsızlık gibi gelebilir. Ama bildik siyaset kavramının, siyasal mücadelenin –sosyalistler tarafından da benimsenmiş– temel kuralları ve rasyonelleri açısından bakıldığında gayet anlaşılır, gerekli ve kaçınılmaz bir tutumdur.

Çünkü, o kurallar ve rasyoneller, bir noktadan itibaren ve özellikle de kritik durumlarda iç-rakip ve dış-düşman ayrımını silikleştirdiği, belirlenemez hale getirdiği gibi; iç rakibi diğerinden daha da hayatî bir tehdit olarak görmeye kolayca sürükletir.

Türkiye sosyalist hareketinin 1 Mayıs 1977’de Taksim meydanındaki olay bağlamında “siyasal performansı”nı eti kemiği, aklı ve ruhuyla test eden sola-sosyalizme yönelmiş yığınlar; yukarda özetle anlatılan tutumda sosyalizm “ütopya”sının amacının umut/hayal ettirdiği şeylerle hiçbir ilgisi olmayan, zaten bildikleri siyasal parti ve akımlarınkinden esasta hiçbir farkı olmayan bir tutumla karşı karşıya olduklarını gördüler. Daha doğrusu, daha önce şu veya bu vesileyle görüp, “münferit” sayarak sosyalizmin esinlendirdiği, hatta hareket olarak temsil ettiğini iddia ettiği “yücelikler”e, onun bir devrim olma imajına kondurmadıkları –diğerlerininkine benzer– yön ve davranışlarının hiç de arızî veya geçici kalıntı olmayıp “esas”tan kaynaklandığı 1 Mayıs 1977 prizmasının odağında tescil edilmiş oldu. Bu noktadan sonra sosyalizm ve sosyalist hareketin onların nezdinde “büyüsü bozulmuş”, alelade, diğerlerinden biri haline gelmiştir.

Elbette bu “büyü bozumu”nun ayrıca bir bedeli de olacaktı. Çünkü “büyü” ne denli güçlü ve kapsayıcı bir bağlanma arzusu ve havası empoze ediyorsa, bozulduğunda da onunla orantılı bir tepki ile uzaklaşılır. O nedenle Türkiye sosyalist hareketinin, siyasal bir güç, “parti” olarak diğerleriyle aynı ölçülere vurulduğunda tespit edilecek bir başarısızlığın, yanlışlığın bedeli de daha ağır olacaktır. Olmuştur.

Bununla da ilişkili olarak Türkiye sosyalist hareketi 1 Mayıs 1977’de maruz kaldığı ağır saldırıdan, açık provokasyondan –şimdilerin geçerli ifadesiyle– bir “mağduriyet rantı” da devşirememiş; tam aksine adeta “cezalandırılmış”tır. 1970’ler boyunca sosyalist hareketlerin hızla gelişebildiği, güçlü bir “taban” bulabildiği büyük kent varoşlarında, işçi-yoksul mahallelerinde bu etkinin 1 Mayıs 1977 saldırısıyla duraklaması, 12 Eylül darbesiyle de büsbütün dağılma sürecine girmesi bunun ifadesidir. “Devlet”in gadrine uğrayan tüm diğer siyasal-ideolojik hareketlerden –onca kanlı, karanlık siciline rağmen faşist hareketten bile– esirgenmeyen o “rant”tan sosyalist hareket yararlanamamıştır.

Bu noktadan asıl konumuza, bugüne dair konuşmaya geçebiliriz.

Sosyalist hareketin, eğer sıfatının hakkını vermek istiyorsa, bunun bilincinde ise, kendini ancak bir devrim olarak tasarlaması ve ona göre bir dil ve davranış ufkunu temsil etmesi mutlak bir koşuldur. Bu koşulun gerektirdiği siyaset ve siyasal mücadele anlayışı hemen her yönüyle bildik, geleneksel siyasetten nitelikçe farklı, yani bizatihi kendisi siyasette bir devrim olacak bir biçim ve içerikte olmalıdır.

Bunun da birinci göstergesi, adını aldığı “sosyal”in, yani onun büyük çoğunluğunu oluşturan –ve bildik siyasetin oy deposundan ve seçmenlikten öte bir işlev tanımadığı– “sıradan insanlar”ı, ezilen, sömürülen ve yoksul olmalarının ağırlığından sıyrılıp, hem birey hem topluluk olarak siyasetin fiilî öznesi haline getirip getirmediğidir. Ezilen, sömürülen, yoksul ve haliyle –zihinsel olarak– donanımsız bu insanları, bu hallerine denk düşen bir neferlik işlevine, fizik sayı desteği konumuna kilitlemiş, askerî birlik benzeri yapı/örgütlerle olacak iş değildir bu.

Kaldı ki, sorun o halde nasıl bir yapı sorunu da değildir. Daha doğrusu bu, daha sonranın –elbette önemli– sorunudur. Öncelikle cevaplanması gereken soru, o ezilen, sömürülen, yoksul yığınları gerçek bir yapıcı/özne(ler) haline getirebilecek, onlarda bu şevki, bu “yapabiliriz” duygusunu, isteğini harekete geçirecek “şey”in ne olabileceği sorusudur.

Bildik siyaset, istisnaları dışında hemen tüm dünya –ve elbette Türkiye– sosyalist hareketinin de “başka türlü nasıl olabiliriz” kesinliği ile benimsediği mantık, bu soruya yoksulluğun, sömürünün ... kaynağını –“bilimsel olarak”– tespit eden, böylece çözümünü de belirleyen bir “program”a sahip bir partinin zuhuru diye cevap verir özetle. Bu şüphesiz kendisi “devrim yapmaya” devrimin öznesi olmaya kararlı bir parti olabilir. Ama bu gerçekleşse dahi “kitlelerin eseri olması gereken” bir sosyalist devrim olmayacaktır. Başlangıçta böyle bir görüntü verse, böylesi bir izlenim oluşturabilse bile, “çekirdeği”ndeki şeyin, gerçek öznenin “sıradan insanlar” olmayışı, onu “doğal mecrası”na ergeç sürükleyecek, bildiğimiz –hiyerarşik– düzenlerden biri haline getirecektir. “Sıradan insanlar” öyle bir partinin –ajitatif diskurları hamasi edebiyatı aksini yaldızlasa da– öznesi değil, “destek kitlesi”, “seçmen yığını” olabilirler sadece.

Sosyalizmi bir –devletçi– iktisadi düzenden, ibaret gören, buna yakınlık duyduğu ölçüde kendini “solda” veya sosyalist sayanlar için, şüphesiz “bundan daha fazlası”, “gerçekçiliğin” ötesinde, ciddiye alınması gerekmeyen, ama “gerçeği” süslemek için, garnitür kabilinden –fantezi– edebiyata, özgü, bu anlamda “hoş şeyler”dir. Sıradan insanların yapıcı-yaratıcı kapasitelerini seferber ederek, salt insana özgü vasıflarıyla eyleyen bireyler, gerçek özneler olarak birbirleriyle ilişki kurdukları, böylece eşitlik ve eşdeğerliliğin gerçekleşme ufkunun açıldığı bir dünyanın “kurucuları” olma fikri salt ütopyadır ve öyle kalmaya da mahkumdur onlara göre.

Onun için “gerçekliğe” vurgu yapmaları, “gerçeklikler”le tam uyumlu bir sosyalizmin –daha doğrusu “sol”–un iktisatla örülmüş omurgasına yaslanarak, bu omurganın sertliği veya esnekliği oranında birbirlerinden ayrışarak, “sosyalizm içi tartışma”yı da buna indirgeyerek, artık ıcığı çıktığı, merak uyandıran hiçbir yanı kalmadığı için o tartışmayı da buzdolabına iteleyerek; sadece ve sadece, böylece teşekkül etmiş “sol”, “sosyal demokrat” “sosyalist” ve “devrimci”ler arasında “birlik” projeleri, girişimleri ile uğraşabilir.

Ne var ki, 1 Mayıs 1977’nin acı ve kanlı hatırasında olanca irkilticiliği ile gördüğümüz sosyalist hareketteki dağılma, bunun hem nedeni hem sonucu olan “iç iktidar mücadelesine odaklanma” hali, o zamandan bu zamana yapılmış sayısız “birlik” girişimine rağmen olduğu gibi duruyor. Ama, mantığı ve ufku geleneksel sosyalizmle sınırlı solcu sosyalist ve devrimciler, ya kendi etraflarında ya da –rekabeti elden bırakmayacakları– diğerleriyle “birlik” için her batan veya dağılan tesebbüsten sonra bir yenisi için uğraşmayı sürdürecektir. Onun ufkunda başka bir yol, çözüm yoktur çünkü.

Sosyalizm ve devrim kavramlarının –deyim yerindeyse– lânetidir bu. Bildik siyaset anlayışının asli taşıyıcıları olan “merkez sol”dan “aşırı sağ”a kadar her yerde “birlik” girişimleri, her defasında değilse bile sıklıkla amaçlanan sonucu verebildiği halde; sosyalizm-devrim kavramlarının “hayal” gölgesi ister istemez üstlerine düşen “sol” ve “sosyalist” sıfatlı birlik girişimlerinin yıpranmaktan öte sonuç verememesi, sadece “iş bilmezlikle, nitelik zafiyetiyle, yöntem yanlışlığı... vs. ile açıklanamaz.

Çünkü, bütün diğer akım ve hareketler, toplumsal durum/yapının egemen iktisadi, politik, kültürel, eğitsel ... kurum ve ilişkilerinden beslenmelerinin, böyle bir “temel”i olmalarının yanısıra, insanların “doğal varlık” olarak sahip oldukları içgüdülere ihtiyaçlar seslenebilmek gibi doğal bir kaynağa da yaslanırlar.

Sosyalizm ve devrim kavramları, öyle bir temelden neredeyse tamamen yoksundur; çünkü o temeli reddetmek ve dönüştürmek iddiası üzerinde oluşmuş(lar)dır. Ve asıl önemli olan, o temeli besleyen doğal içgüdü ve ihtiyaçların belirlediği, yönlendirdiği insanı salt insani nitelik, ihtiyaç ve değerlerin belirleyip yönlendirdiği insana dönüştürmek gibi bir iddiayı, amaç eksenine almış olmalarıdır. Dolayısıyla sosyalizm-devrim, her şeyden önce kendi dönüşümünün öznesi olacak insanı öngörür. Bu dönüşümün, değişen çağlar içinde ifade tarzı da, ögeleri ve yöntemleri de elbette değişecek çağrısıdır. Ona en fazla ihtiyaç duyacak, o çağrıyı sayısız faktörün bastırmasıyla itilmiş en derin yerinden duyup hissedebilecek en alttakilerin yanısıra herkese, bu arada halihazır düşmanlarına, daha doğrusu onu “düşman”laştıranlara da yöneliktir.

Ve o nedenle de sosyalizmin-devrimin siyaset yaklaşımı, dili ve tutumu, geleneksel siyasetinki gibi “düşmanını yenmek veya yok etmek” güdüsüyle belirlenmez; onu da dönüştürmek, böylece onu da oluşacak “başarı”da eşit değilse bile adilane pay sahibi hissettirecek insani değerlerce belirlenir.

Sorun insanların verili –iktisadi– koşullarca saptanan “çıkar”larına değil, o koşullarca ket vurulmuş insani değer ve niteliklerine, bu kapasitesine seslenen; “koşullanmışlıkları”nın örtüsünü kaldırıp, zincirini kopartmaya yönelik bir çabayla harekete geçirmeye böylece kendini ve onunla aynı amacı paylaşacak olanları koşullara rağmen yeniden var etmek, kendi varoluşunun ve kaderinin gerçek efendisi, belirleyicisi düzeyine yükselebilme şevkini uyandıran bir fikirler dizisinin çağrısına uyan bir siyasetin yaratılmasıdır.

1 Mayıs 1977, Türkiye’de bu tarihin ertesinde, dünya ölçeğinde ise on yıl kadar sonra fiilen çöken bir sosyalizmin ve ona içrek “siyaset yapma” anlayışının en acı hatıralarından biri olabilir. Tarihimizin bir dönüm noktası olarak o sayfayı hakkıyla kapatabilmek; şimdi 2000’li yılların 1 Mayıslarını yeni ve gerçekten devrim olan bir sosyalizmin şölen çağrısı haline getirebilmekle mümkün olacaktır.