Anasayfa > Birikim Arşiv > 305 - Eylül 2014 > ''Sayı''nın hegemonyası

''Sayı''nın hegemonyası

Ömer Laçiner | (Sayı : 305 - Eylül 2014)

AKP’nin art arda üç genel seçimi oylarını her defasında arttırarak kazanmasına ek olarak 10 Ağustos’ta da adayını ilk turda seçtirerek, bu ülkede seçimle iktidara gelmiş hiçbir partinin erişemediği bir hegemonik güç düzeyine yükselebilmiş olması, ve halihazır siyasal rakiplerinin ve onların üretebileceği alternatiflerin en azından yakın, hatta orta vadede bu gücü alt edebileceği ihtimalinin pek mümkün görülememesi... bizi şimdiye kadar yapageldiğimiz analiz ve değerlendirmelerle yetinmeyip yeni ve çok daha kökten bir yaklaşıma yöneltiyor.

Bu yaklaşımın ilk ayağı, AKP’nin bu başarısını, partiyi yönetenlerin, özellikle R.T. Erdoğan’ın, kişi ve ekip olarak sergiledikleri politik maharet ve yetenekten ziyade, partinin omurgasını oluşturan sosyo-politik katmanların, yani kısaca, muhafazakâr orta sınıfın, sözkonusu hegemonyanın oluşumu sürecinde oynadığı rolün hangi özelliklerini ve nasıl devreye soktuğunun incelenmesinden çıkarılabilecek sonuçlardır.

Bu nokta kritik önemdedir. Çünkü AKP, hegemonik yükselişinin her evresinde bu orta sınıfın artan desteği ile/sayesinde politik hesaplarının doğrulanıp desteklendiğini görerek bir sonraki aşamaya doğru adım atma cesaret ve güvenini edinmiştir. Bu doğrulanma ve desteğin giderek artması ve güçlenmesi, onun kendisiyle o orta sınıfı özdeşleştirmesini (vice versa) sağlamıştır.

Özdeşleştirme konusunu belirtmemizin asıl nedenini, özetleyerek de olsa, açıklamak önemli ve gereklidir. Çünkü bu konu, AKP ile onun yerini aldığı geleneksel merkez-sağ siyaset arasındaki farkı gösterdiği gibi; AKP’nin özellikle şu son dönemde her biri bir partiye ağır oy kayıplarına mal olacak bir dizi –ciddi kanıtları olan– ithamla karşılaşmasına rağmen sözü edilir bir destek yitimine uğramamasının da kaynağında yer alır. Çünkü eğer AKP ile bu orta sınıf arasındaki ilişki “eski” – geleneksel merkez-sağ partiler ile olduğu gibi bir temsil ilişkisi olsaydı bu denli ciddi kanıt ve karineleri olan yolsuzluk-rüşvet iddialarının; özellikle Irak ve Suriye’de, ayrıca AB ile ilişkilerde açıkça görülebilen dış politika çöküşünün mutlaka ağır bir bedeli olurdu. Ama o orta sınıf ile AKP ilişkisi bir özdeşleşme ilişkisi olma yönünde evrildiği için; bütün bu bilanço AKP’li seçmenin büyük çoğunluğu tarafından doğal bir tutum olarak sahiplenildi. Bu sınıf yapılan eleştiri ve ithamları haklılık ölçütü ile tartmak yerine kendisine yapılmış bir saldırı, konumunu tehdit eden bir gelişme olarak algıladı. Tipik AKP’li seçmen çoğunluğunun onca kanıta rağmen yolsuzluk-rüşvet iddialarını örtmeye matuf “komploya, ihanete maruz kaldık” argümanına derhal “inanıvermesi”, daha düne kadar iç içe yaşadıkları “Cemaat”in komplo-ihanet içinde olduğunu bu denli süratle kabullenmesi ve aradan aylar geçmesine karşılık komplo-darbe iddiasını destekleyecek dişe dokunur hiçbir kanıt ortaya konmadığı halde bu tutumunu sürdürebilmesi başka türlü açıklanamaz.

Şüphesiz; burada temsil ilişkisinin özdeşleşme ilişkisi haline gelişinin hayli düşük bir değerler düzeyinde gerçekleşmesi gibi gayet “ilginç” bir durum söz konusu: AKP liderliği ve AKP’li seçmen çoğunluğu yolsuzluk-rüşvet gibi ağır bir ithamın herhangi bir gerekçeyle ötelenmeksizin derhal üzerine gidilip sonuca bağlanması gereken bir konu olduğuna dair medeni-demokratik toplumun asgari temel bir ilke/kuralını tam bir aldırışsızlıkla, olabilecek en şirretçe üslûpla çiğneyerek... Komplo-darbe iddiasını bu iddianın niteliğine ve ağırlığına denk kanıtlarla açıklamasını istemek gibi son derece makul bir talepte bulunanlara cevap vermeye çalışmak yerine, tam tersine onlara da –sırf böyle bir talepte bulundular diye– komplo-darbe yardakçısı ithamıyla saldırabilmek gibi insafın zerresini barındırmayan küstah bir tutuma sımsıkı sarılarak... aralarındaki özdeşleşme ilişkisinin ilke, değer ve nitelik bazında hangi düzeyde teşekkül ettiğini apaçık göstermişlerdi.

Bu düzeyin diğer karakteristikleri ve sosyo-kültürel tarihimiz açısından ne anlama geldiği veya tekabül ettiğine dair ileride daha da söyleyeceklerimiz olacaktır. Ama öncelikle bu düzeyin Türkiye –muhafazakâr– orta sınıfının “çekirdek” özelliklerini yansıttığını belirtmeliyiz. Elbette bu özelliklerin merkezinde herhangi bir topluluğun –organizmaların sürü halinden tevarüs edilmiş– varlığını koruma, güçlendirme güdüleri yer almaktadır. Kendi varlığına, varoluş tarzına ve böylece sahip olduğu konuma yönelik bir tehdit/tehlike karşısında bir topluluk-sürünün medenileşme/insanileşme ve salt insana özgü niteliklerin geliştirilmesi adına edinilmiş değer, ilke ve kuralları bir yana atabildiğini pek çok örnekten biliyoruz. Ama şu da var ki; AKP ile muhafazakâr orta sınıf ilişkisinin özdeşleş(tir)me rotasına girişinin açık işaretlerinin görüldüğü 2011 genel seçimi öncesi dönemde –ki aynı dönem R.T. Erdoğan tarafından “ustalık dönemi” olacağı ilan edilen ve onun “otoriterleşme” yöneliminin açıkça uç verdiği safhadır– ne AKP yönetiminin ne de onun seçmen omurgasının varoluşsal ve konumsal bir tehdit/tehlike karşısında olması söz konusudur. Tam aksine kendilerinden en emin, siyasal-toplumsal rakiplerini en az umursadıkları bir dönemdir bu. Varoluşsal-konumsal tehdit/tehlike, hem AKP’nin temsil ettiği siyasal akımın hem de muhafazakâr orta sınıfın son yüz-yüz elli yıllık tarihindeki en asgari düzeydedir; hatta neredeyse tamamen bertaraf edildiğine dair sözler edilebilmektedir. Gerçi AKP yönetimi ve orta sınıfın Gezi isyanı ve ardından da 17 Aralık olayı ile varoluşsal/konumsal bir ağır tehdit havasına girdiği iddia edilebilse de; AKP’ye hayırhah yaklaşanların da içinde olduğu her eğilimden pek çok yorumcu, söz konusu olayların serinkanlı bir tutum sayesinde AKP açısından hafif zararlarla atlatılabilir olduğu noktasında hemfikirdir. Dolayısıyla AKP’nin bu olaylar karşısında varoluşsal bir tehdit karşısında imişçesine davranması gayet aşırı bir tepki veriş gibi gözükmektedir.

Ancak dikkat edilmelidir ki; bu aşırı tepki “komplo-darbe ve ihanetle karşı karşıya olunduğu”, “yabancı güçler hesabına casusluk” yapanların en mahrem devlet sırlarını açığa vurduğu gibi son derece ağır ithamlarla bezeli olmasına, bizzat R.T. Erdoğan tarafından yüzbinlerce kişinin katıldığı mitinglerde gayet saldırgan deyişlerle ifade edilmesine rağmen, sözü edilir herhangi bir şiddet dalgasına dönüşmedi. AKP’li kitle, parti yönetiminin hedef tahtasının merkezine oturttuğu “Cemaat”e yönelik onca kışkırtıcı söze, bunlara yüklenen son derece ağır ithamlara rağmen –pek az istisna haricinde– yanı başlarındaki Cemaat mensubu/savunucusu olarak bildikleri kişi ve çevrelere yaygın bir fiili saldırı ve öfke dalgası içine girmediler. Bunu “onlar da AKP yönetiminin öne sürdüğü iddialara pek inanmıyorlardı ve Cemaate yönelik saldırının yolsuzluk olgusunu örtme amaçlı olduğunun farkındaydılar” diye açıklamak mümkün ise de; bu durumda “yolsuzluğu tescilli” bir AKP’ye verdikleri kararlı destek ne anlama geliyor sorusuna verilecek en mazur gösterici cevap bile bu kesimin kendini konumlandırdığı düzeyin salt insanî değer ve edinimler açısından “sefaleti”ni gösterir sadece.

“Ülkenin ekonomik durumu iyiydi, iyiye gidiyordu, bunun bozulmasını istemediler”, “muhalefet partileri yetersizdi, bir alternatif gibi gözükmüyorlardı” türünden açıklamalar, ortadaki gerçekliğin bir yanına işaret eder gibi görünüyor olsalar da, aslında o gerçekliğin bilhassa dikkat edilmesi gereken noktalarını perdelemekten başka bir işe yaramazlar. Her şeyden önce şu nedenle: eğer AKP’li kitlelerin tutumu bu türden argümanlar ile açıklanabilir olsa idi; hem AKP yönetiminin genel tutumunda hem de AKP’ye oy vereceğini söyleyen kesimlerde bu argümanlara denk düşen bir savunma psikolojisi, bir utanma havası, “ne yapalım” ezikliği göze çarpardı. Oysa gördüğümüz tam tersi idi. “Yolsuzluk yapılmışsa da ne olmuş yani” yüzsüzlüğünü bile geride bırakmış, “bırakın bu ufak tefek şeyleri” diyen bir kibir, küstahlık ve saldırganlık hali yansıtıyordu bu tavır. Karşısındakilerin ilke, değer veya yasalara dayanarak yönelttiği itham ya da eleştirilere aynı yöntemlerle cevap verme zahmetine bile “tenezzül etmeyen” bir küçümseyicilik, hakaret ve yalana teşnelikle yüklü idi bu tavır. Sahici, içten bir öfkeyi yansıtmayan, onuru zedelenmişlere has olmaktan çok uzak, sözel düzeyden çok ileri gitmeyen bu adeta şişme saldırganlık, şimdiye kadar tanık olmadığımız türden bir sınıfsal özgüven ve rahatlığın dışa vurumu idi.

Bu noktayı biraz daha açımlamak gerekiyor.

Birikim okurları bu dergide AKP’nin daha yeni iktidara geldiği tarihten itibaren “otantik Türkiye burjuvazisi”nin partisi olarak tanımlandığını bilirler. O dönemin yazılarında söz konusu kesimin AKP’ye gelinceye kadar kendini geleneksel merkez-sağ partilerde temsil ettirirken, bu partilerin asıl kitlesel gücünü, omurgasını oluşturmalarına karşın “parti vitrini”nin kenarlarında yer almakla yetinip, merkezinde ise metropollerin “modernleşmiş” burjuvazisinin temsilci ve sözcülerinin boy göstermesini yeğlediklerini belirtmiştik özetle. Oysa “AKP vitrini”nde bu kesim bizatihi kendisi olarak tam merkezde yer aldığı gibi yönlendirici, çekirdek kadro içinde ne modernleşmiş burjuvazinin temsilcileri ne de geleneksel merkez sağ vitrinlerinde mutlaka bulundurulan “devletlû” kontenjanı vardı. Onların himayelerine, verecekleri iyi hal kâğıdına ve desteğe artık muhtaç olmadıklarını duyurtan, bir “oldukları gibi olma” hali içinde idiler. Bu halleriyle ve henüz tamamen oluşmadığı için ürkek özgüvenleri ile iktidara geldiklerinde şüphesiz tam içlerinden geldiği gibi konuşup davranamıyorlardı. Muhafazakâr demokratlığın diline, değer ve kurallarına uyarlanmış bu çerçevenin dışına çıkmamaya özen gösteren bir tutum ve üslûp yürürlükte idi.

R.T. Erdoğan, kendi ifadesiyle çıraklık ve kalfalık dönemlerini böylece tamamlarken; partisini ve kendisini yerleştirdiği tarihsel soykütüğünde “daha önceki ustalar” olarak yer alan geleneksel merkez sağ liderliklerin ve onların yönlendirici sosyo-kültürel dayanağı olan modernleşmiş-metropol burjuvazisinin ancak hayal edebildiği asker-bürokrat zümre egemenliğini kırma hedefini de gerçekleştirmişti. Bunun verdiği özgüven patlamasının dışavurumu 2011 seçimleri döneminde hızla su yüzüne çıkmaya başladı. Dünün çırak ve kalfasının geçmişteki ustalarını geçmesi, onlardan “üstün” olduğunu fiilen kanıtlaması söz konusuydu çünkü. Bu, sadece AKP ve R.T. Erdoğan’ın daha önceki merkez sağ liderlikler ve liderlerden üstün olduğu anlamına gelmiyor; Türkiye’nin otantik burjuvazisinin daha önce toplumsal sağ merkezi yönlendiren modern sağ burjuvaziye karşı üstünlüğünü kanıtlaması olarak da algılanıyordu.

İşte bu üstünlük duygusu ile hem AKP yönetimi hem de o “üstünlük kanıtlama” sürecinde onunla özdeşleşen otantik Türkiye burjuvazisi, geleneksel modern sağdan devraldığı politik kültürel mirasın kendi otantik özelliklerine uymayan ögelerini ayıklayıp bir yana atmaya ve tamamen kendisini, olduğu gibi yansıtacak bir “politik kültür”ü –rakipsiz kalmanın da verdiği bir fütursuzlukla– inşaya ve egemen kılmaya koyuldu.

2011 genel seçimleri arefesinden bu yana yaşadığımız dönemin politika açısından merkezi önem ve belirleyicilikte olan olgusu en özet tanımıyla budur.

***

2011’den beri büyük ölçüde kurumsallaştırılan ve 10 Ağustos’ta cumhurbaşkanı seçilmesiyle R.T. Erdoğan’ın fiilen yürürlüğe koyacağını ilan edip, 2015 genel seçimiyle anayasal dayanağını da oluşturmayı umduğu başkanlık rejimi ile “taçlandırılacak” olan “orta sınıfın hegemonyası”, elbette ki türsel olarak bir burjuva hegemonyasıdır. Ancak, Türkiye otantik burjuvazisinin postmodern dönemin zihniyet ortamında ve ülkenin bölgesiyle birlikte içinden geçtiği son derece kritik konjonktür bağlamında, burjuva hegemonyası genel deyiminin, özellikle 20. yüzyılın ikinci yarısındaki “klasik” –Batı– toplumlarının tarihsel deneyimleriyle edindiği içerik ile bahsettiğimiz türden bir orta sınıf hegemonyasının içeriği arasında son derece dikkat edilmesi, önemle ele alınması gereken bir farklılık vardır.

Bu farklılığın en görünür boyutu şüphesiz siyasal kültür ile ilişkilidir. Klasik olgunluk döneminde burjuva hegemonyasının temsilî demokrasinin temel kural, değer ve kurumları ile evrensel hukukun kurucu değer ilke ve ahlâki normları çerçevesinde teşekkül ettiğine esasta itiraz edilemez iken; bugün Türkiye’de karşı karşıya olduğumuz orta sınıf hegemonyasının kuvvetler ayrımı gibi en temel bir modern-burjuva siyasal kültür ögesini dahi içselleştirememiş olması dikkat çekicidir. Özgürlükler bahsindeki farklılık ise değinilmeyi dahi gerektirmeyecek ölçüde apaçıktır.

Ama, asıl dikkat çekmek istediğimiz nokta, bu zaten bilinen, AKP ideologlarının da artık itiraz etmeye bile pek gerek duymadıkları siyasal kültür ve onun ahlâki normları değil. Hegemonya oluşumunun –oluşturulabilmesinin– tam odağında yer alan bir konudan bahsedeceğiz asıl olarak.

Bir sınıfın ya da topluluğun hegemonyası, onun sahip olduğu bir veya birkaç niteliğin/özelliğin başat değer/ölçüt olarak sunulması ve bunun kendi “mücavir alanı”nda benimsenmesi/benimsetilmesi ile oluşur öncelikle ve asıl olarak. Modern öncesi dönem yönetici zümrelerinin bir imtiyaz olarak sahiplendikleri savaşçılık, idarecilik ve yüksek dinî bilginin, egemenlikleri altındaki topluluklar tarafından da aynı yüce nitelik/yetenekler statüsü içinde algılanıyor olması, o dönemin hegemonya tarzının kilit taşıdır.

“Klasik” burjuva hegemonyası ise insanın “iş”e, kazanç ve bireysel çıkarın azamileştirilmesine tahvil edilebilecek yapıcı, düzenleyici ve yaratıcı etkinliklerine, bunlara tekabül eden insani nitelik ve yeteneklerin yüceltilmesi üzerine kuruludur. O nedenle –klasik– burjuva hegemonyası, bu hegemonyanın ciddi bir meydan okumayla karşı karşıya olduğu –örneğin geleneksel sosyalizmin rekabeti ile mücadele ettiği– dönemde kendisini işte bu zeminde yani insanın yapıcı, yaratıcı niteliklerini en fazla geliştirmeye uygun olduğu teziyle savunmuştur.

Burjuva hegemonyasının teşekkül tarihinin belirli evrelerinde yani orta-küçük burjuvazi ve mülk sahiplerinin ciddi bir hareketlenme içine girip inisiyatif kullandıkları dönemlerde sadece otoriter rejimlere, diktatörlüklere ve hatta faşizme destek olduklarını değil, aynı zamanda, insanın özellikle yaratıcı niteliğine, o niteliği besleyen özgürlük “türleri”ne de düşman bir tavır sergilediklerini hatırlatmakla yetinelim. Ancak bu hatırlatmayı asıl konumuz olan Türkiye’deki orta sınıf hegemonyasının da aynı tavrın pek yakınında seyrettiğine işaret etmek için yaptığımızı da belirtelim.

Ayrıca eklemeliyiz ki; bugün bu ülkede karşı karşıya olduğumuz hegemonik durumun “sahibi” konumundaki orta sınıf, “klasik” bir burjuvanın sahip olduğunu iddia edebileceği yapıcı, üretici ve düzenleyici niteliklere bir üstünlük iddiasını besleyecek, kabul ettirecek ölçüde sahip değildir. Üst düzey, yani karmaşık ve en ileri bilimsel bilgi ve teknolojileri gerektiren endüstriyel üretim alanlarının uzağında, ileri endüstriyel toplumların –bol kazanç getirebilmekle birlikte– ikincil kalitede saydıkları, kısmen de terk ettikleri gıda, tekstil ve inşaat sektöründe konumlanmışlardır. Yüksek-karmaşık-bilgiyi, yaratıcı düşünüş ve icat yeteneğini zorunlu kılan ve çağdaş ekonominin giderek çok daha belirleyici hale gelen ileri endüstrileri ne kurup yönetmek ne de bunların gerektirdiği yüksek nitelikli personelin oluşum ve çalışma koşullarını hazırlamak için gereken perspektif ve niteliklere sahiptirler.

Söz konusu orta sınıfın en fazla övündüğü ve “üstünlük” iddiasının nesnel zemini olarak sunduğu ekonomi alanındaki tüm “başarı” hikâyelerinin niceliklerle ilgili olduğu, GSMH artışı, döviz rezervinin fazlalaşması, yapılan yol, bina sayılarının kabarmasından başka, gerçekten niteliksel olandan neredeyse hiç bahsedilemediği bilhassa dikkat çekicidir.

Ne siyaseten, ne kültür-sanat boyutuyla, ne ekonomik göstergeleriyle ne de ahlaki-moral alanda niteliksel bir üstünlük iddiası üzerine kurulu bir hegemonyadır bu. Üstünlük ve meşruiyet iddiaları hemen hemen sadece “sayısal” olan; yani siyasal meşruiyetini aldığı oy sayısıyla, ekonomik başarı iddiasını büyüme rakamlarıyla, kültür ve sanat alanındaki varlığını pop starların desteğiyle, ahlaki ve moral alandaki tasarruflarını çoğunluğun eğilimlerine uygunlukla güya “haklılaştırma”ya ve empoze etmeye odaklı bir hegemonyadır bu.

Hiç şüphe yoktur ki böylesi bir hegemonyanın güdümlediği bir toplumun, insanın yaratıcı niteliğinin, buna karşılık düşen etkinlik alanlarının geçmişle kıyaslanamaz ölçüde önem kazandığı, gitgide belirleyicilik alanını genişlettiği bir çağda, çok geçmeden tıkanması kaçınılmazdır. Hegemonik orta sınıf ve Türkiye toplumunun çoğunluğu şu aşamada henüz, bu sayısal büyümenin, şişmanlamaktan aslında farksız bu ekonomik genişlemenin bir “gelişme” olduğunu sanmakta, bu şişmenin niteliksel edinimlerden yoksun oluşuna aldırır gözükmemektedir. Orta sınıf hegemonyasının en “zarar verici” ögesi budur. Bu hegemonyaya sözle, geleneksel siyasetlerin argümanlarıyla karşı çıkıp, aslında ona teslim olmanın siyasal karşılığı ise AKP’yi, onun empoze ettiği sayısal yaklaşımı içselleştirmek, AKP kadar oy toplayabilmenin yolları üzerine odaklanmaktır.

Oysa kendi niteliksel yoksunluğunu sayısal fazlalığı ile bir üstünlük argümanı oluşturarak örtmüş; ve böylece de gücünü ve meşruiyetini “sayılar”dan, niceliklerden devşirmiş olan bu hegemonyaya karşı gerçek alternatif “niteliksel olan” üzerine kurulu bir perspektiftir, yani insanın salt insana özgü yapıcı, yaratıcı niteliklerini ve bunlardan doğan ve beslenen ahlak-moral değerlerin edinimini ve bunların insani-toplumsal varoluşumuzun belirleyicileri olmasını savunan ve teşvik eden bir hareketin çağrısıdır.