Sunuş

Birikim Dergisi | (Sayı : 271 - Kasım 2011)

Silahlı mücadelenin, şiddet yöntemlerinin devrime giden yolda ve devrim sonrasındaki yeri ve işlevi devrimci hareketlerin sürekli tartıştıkları bir konu oldu. Hangi aşamada, hangi durumda silahlı mücadele ve siyasal şiddet yöntemleri meşrudur? Var olan topluma içkin olan şiddet, buna karşı mücadele ederken de şiddete başvurmayı gerekli ve meşru kılar mı? Silahlı mücadelenin ve daha genel olarak şiddet yöntemlerinin devrimci hareketler içindeki yeri, çoğunlukla bu yöntemlerin amaçlarına ulaşmada başarılı olma şanslarına bağlı olarak sürekli tartışıldı ama en azından ilkesel seviyede, silahlı mücadele, devrimci pratiğin somut simgesi olarak algılandı. 19. yüzyılın başarısız kalmış devrimci ayaklanmaları ve 20. yüzyılın iktidara gelmiş devrimci hareketlerinin silahlı mücadele anları, daha iktidara gelememiş devrimci hareketler için temel referans, ilham kaynağı oldu.

Buna karşılık, sosyalizm tahayyülü içinde böyle bir mücadele yönteminin, sosyalizmin yükseldiği dönemlerde değil, tersine iktidardaki sosyalist yönetimlerin uygulamaları ışığında sosyalizm idealinin hızla erozyona uğradığı dönemde öne çıkmasının anlamı üzerinde çok durulmadı. Ömer Laçiner, bunun 20. yüzyıl sosyalizm tarihinde iki farklı tavra yol açtığına dikkat çekiyor. “Vaadin gerçekleşmediğini gören umut kırıklığı içindeki kitleleri olanla yetinmeye ikna etmeye çalışanlar” ya da “umudun canlı olduğu geçmişteki bir safhayı altın çağlaştırarak kitleleri o anı, safhayı yeniden yaşamaya çağıranlar”. 20. yüzyıl sosyalizm tarihinde reel sosyalizmin bu ilk tutumu, öncü savaşı savunan akımların ise ikincisini temsil ettiğini belirtiyor. Silahlı mücadelenin, geri gelmesi mümkün olmayan bir altın çağ beklentisi içinde, siyasal mücadele gereğini gölgede bırakması, sosyalizmin amacına nasıl varabileceğini baştan itibaren ve bütünüyle yeniden düşünme gereğinden kaçmanın bir kılıfı mı oldu? Laçiner, bu bağlamda, öncü savaş kuram ve pratiklerinin, geleneksel sosyalizm tahayyülünün hayata veda ederken gösterdiği bir son hamle, bir élanvital olarak değerlendiriyor.

Emin Alper, silahlı mücadelelerin ortaya çıkışı, gelişmesi ve sönümlenişini dünyadaki farklı gelişmeler ışığında incelediği yazısında, devrim amaçlı gerilla mücadelelerinin toplumsal, coğrafi ve siyasal varoluş, başarı ve başarısızlık koşullarını karşılaştırmalı olarak ele alıyor. Farklı örneklerin incelenmesinden çıkan sonuç, silahlı mücadele yöntemiyle başkaldırılan devlet yapısının niteliklerinin, bu mücadelenin kısmi başarı koşullarını büyük ölçüde belirlemesi. Başarı, genellikle, mücadele edilen devletle yapılan pazarlığın silahla başkaldıranların siyasete katılmaları yolunun açılmasıyla sonuçlanıyor. Etnik temelli tanınma talepleri, silahlı mücadeleyi sürdüren örgüt belli bir kitle desteği elde edebilmişse tanınabiliyor. Devleti pazarlık masasına oturmaya ikna edemeden yok olup giden örgütlerin çokluğuna işaret eden Alper, bunu kısmen de olsa başarabilmiş silahlı örgütlerin başarı nedenleri arasında kitleselleşme kapasiteleri kadar, karşısında mücadele verdikleri devletlerin hangi tür bir otoriter yapıya sahip olduklarının da belirleyici olduğunu gösteriyor.

Merih Cemal Taymaz’la yapılan söyleşi, Türkiye’de hâlâ serinkanlılıkla değerlendirilmekte zorlanılan devrimci hareketlerin, daha çok Devrimci Yol hareketi pratiği üzerinden muhasebesini yapıyor.Taymaz’ın kendi deneyimlerine dayanarak yaptığı bu zengin değerlendirmede, kilit tespitlerden biri, Devrimci Yol hareketinin, 1974-1980 arasında Türkiye siyasal-toplumsal sahnesinde dikkat çekici bir yer işgal etmesinin, “silahlı mücadeleyi stratejik olarak kabullenmiş olmakla birlikte, bunu müphem bir geleceğe erteleyerek ve tamamen güncel politik/pratik ihtiyaçların gerektirdiği taktik bir silahlı savunma çizgisi izleyerek devam edebilmiş olması sayesinde” olduğudur. Taymaz’ın silahlı mücadelenin öne çıkması konusunda, Alper’in tespitlerine ilaveten belirttiği, “zamanın ruhu”nun gerçekten dikkatle incelenmeye, üzerinde yeniden düşünülmeye ihtiyacı var.

IRA’nın uzun mücadelesinde, açlık grevleri kritik bir eşik oluşturdu. Bu açlık grevlerine doğrudan katılmış LaurenceMcKeown’la yapılan söyleşi, BobySands ve arkadaşlarının ölümüyle dünyanın tanıdığı bir hak mücadelesinin aşamalarını ve bu tür mücadelelerin düğüm noktası olan toplumsal destek boyutunu aydınlatıyor. McKeown’un, barışa giden süreçte IRA ve İngiliz hükümetinin attığı önemli adımları sayarken, bir yanda silahlı mücadeleyi sonlandırma kararının alınmasını, diğer yanda ise siyasal alanda geniş bir hareket sahası açılmasını vurgulaması, günümüz Türkiye’sinden bakınca daha büyük bir anlam kazanıyor.

Birikim’in bu sayısında silahlı mücadele konusunu ele alırken, devrimci şiddetin, mutlak iradeciliğin, çelik disiplinli ve kutsal dava için her şeyi feda etmeye, her şeyi yapmaya hazır devrimci profilinin sosyalizm tarihindeki en uç örneklerinden birini, Neçayev’i hatırlatmayı istedik. Neçayev’in yazdığı, Devrimci İlahiyat adıyla bilinen, devrimcinin uyması gereken ilkelerin belirtildiği metin bugün bize bir karikatür izlenimi verebilir. Neçayev’in çalkantılı dünyasının sadece 19. yüzyıl Rus halkçı hareketinin, devrimci terörün zirveye ulaştığı kısa bir aralığın bir tezahürü olmaktan öte bir anlamı var. Neçayev, kutsallaşarak mutlaklaşmış bir devrim ülküsünün devrimci pratiği nasıl binyılcı bir kurtuluş ilahiyatına, devrimciyi de varlığını bu ülküye vakfeden fanatik bir müride dönüştürdüğünü gösteriyor. Yok etmeyi, yıkmayı yücelten, insani varoluşu ancak öte bir dünyada olumlu biçimde tasarlayabilen bu nihilist damar, sosyalizmlerin içinde 20. yüzyıl boyunca atmaya devam etti.

20. yüzyıl ikinci yarısında gelişmiş Batı ülkelerinde ortaya çıkan silahlı mücadele ve devrimci şiddeti benimsemiş örgütler arasında Kızıl Ordu Fraksiyonu (RAF) özel bir yer işgal eder. Kıvanç Koçak, RAF’ı ortaya çıkışından kendini feshedişine kadar izlediği yazıda, seçilen yolun yanlış ama rotanın doğru olduğuna işaret ediyor. Yanlış olanın silahlı mücadelenin toplumsal aktörlerle kurulan ilişkileri büyük ölçüde kopartması, illegal mücadelenin amaca dönüşmesi, eylemin anlamının mutlaklaştırılması olarak saymak mümkün. Buna karşılık, RAF’ın rotası açısından doğru olanları ise, kendini kesinlikle öncü bir örgüt olarak tanımlamaması, herkesi kendi mağduriyeti içinde devrimci addetmesi, her bireyi kolektifliğin kendisi olarak tanımlaması olduğu belirtiliyor yazıda. Burada sorulması gereken soru, içinde bulunduğu toplumu, onun kendini dönüştürme imkanlarını bütünüyle ve radikal biçimde reddederken, var olan topluma olan tepkinin, öfkenin yaratacağı nihilizmin devrim tasavvuruna hakim olma potansiyelidir.

Birikim’in gelecek sayılarında silahlı mücadele bağlamında sosyalist devrim ufkunu ve tahayyülünü sorgulamaya devam edeceğiz. Silahlı mücadele konusunu sorgulama ihtiyacı duymamız, sadece sosyalizmin kökenlerinden başlayarak sorgulanması gereğine bir yanıt değil elbette. Türkiye’de on yıllardır devam eden, PKK’nın silahlı mücadelesi ve devletin buna katmerli bir baskı ve sindirmeye dayalı bir şiddet politikasıyla yanıt vermesiyle kangrenleşen kanlı boğuşmanın sona ermesi koşullarını bulmaya olan ihtiyacın yarattığı bir acil gereklilik.