Siyasetin katli

Ömer Laçiner | (Sayı : 302 - Haziran 2014)

İşbaşındaki hükümetler hakkında şaşkınlık ve öfkenin yanısıra daha belirgin bir tiksinme yüküyle söylenen “böylesini hiç görmemiştik” sözü, Türkiye’de bu kadar farklı ağızlardan ve bu sıklıkla en çok –ve hatta sadece– AKP hükümetinin şu son döneminde söylendi kesinlikle. AKP yönetiminin ve çığırtkanlarının olaylar karşısında aldıkları tavırlara, kullandıkları ifadelere adeta güdüsel olarak bu duyguyu yaratacak bir yan veya yön eklemeleri, neredeyse AKP tarzı siyasetin alameti farikası haline geldi çünkü.

AKP yönetimi başta bizzat Recep Tayyip Erdoğan olmak üzere, işbaşındaki hükümete tepki ve öfkenin en doğal ve en meşru olduğu Soma faciası gibi bir olayda dahi, söz ve tavırlarıyla kendilerine yönelik öfke ve kızgınlık duygularını bile bastıran bir tiksinme hissi, bir “bu derece alçalabilirler mi” duygusu yaratmayı “becerebiliyor” ise daha ne söylenebilir ki?

Herhalde, facianın ertesi günü olay yerine gitmiş olmasını Somalıların Allah tarafından gönderilmiş emsalsiz bir hediye ve teselli sayacağını zannetmiş olmalı ki; Recep Tayyip Erdoğan karşılaştığı protestoculara bizzat yumruk savuruyor, hakaret ediyorsa; “imam”larının yaptığını gören yandaşları güvenlikçilerin tuttuğu protestocuyu var gücüyle tekmeliyor ve ardından buz gibi bir yalan iddiayla “linç tehlikesi atlattığını” beyan edip bir de dövüldüğüne dair rapor alma yüzsüzlüğü yapıyor ve AKP’nin aklı başında sayılan adamlarından Hüseyin Çelik bile bu yüzsüzlüğe çanak tutabiliyorsa... Sokaklarının altındaki galerilerde ciğerleri gazdan ve alevden kavrulmuş insanların cesetleri hâlâ duruyorken, o sokakların üzerinde tarifsiz acılarla en doğal ve meşru öfke haykırışları ile toplanan yakınlarının üzerine AKP polisi gaz bombaları ile saldırabiliyorsa... İş güvenliği teknolojisindeki büyük gelişmeler sayesinde neredeyse yüzyıldır ileri ülkelerde ölümcül maden kazalarının hemen tamamen önüne geçildiği gerçeği apaçık ortadayken; bu gerçeğin varlığında neredeyse taammüden cinayet gibi gözüken Soma’daki katliamı olağanlaştırmak gibi vicdanı kararmışlara has bir işe girişen Tayyip Erdoğan, bugünü bugünle kıyaslamak yerine köşe başı üçkâğıtçılarının bile utanacağı bir yola tenezzül edip yüz elli yıl öncesi ABD ve İngiltere’den örnek gösterecek kadar kendini küçültebiliyorsa...

Duyduğumuz öfkenin tam orta yerinde bir tiksinme hissinin, bu denli aşağılaşmaya tanık ve muhatap olmanın o bunaltıcı utancının boy vermemesi mümkün müdür?

Bu hissiyat yeni değil. İlk kez Gezi İsyanı günlerinde duyumsamıştık belirgin biçimde. Bay Recep Tayyip Erdoğan, buz gibi yalan olduğunu bile bile “Camide içki içip alem yaptılar, onlarca kişi Kabataş’ta başörtülü bacımıza iğrendirici cinsel tacizde bulundu” diye meydan meydan dolaşırken ve çapı dikkate alındığında kırıp dökme ve hele yağma bilançosu sözü edilemez düzeyde olan bir protesto hareketini “çapulculuk” ve vandallıkla suçlayabilip, adeta şehvetle gaz bombası kullanıp sekiz kişiyi öldüren, onu aşkın kişiyi taammüden kör eden polisi “destan yazmış” mertebesine çıkarttığında, sadece öfke duymamış midemiz de bulanmıştı. 17 Aralık günlerinde, o dudak ısırtan yavuz hırsız taktikleri ile rüşvet ve irtikap kusmuğunu yutarak örtmenin saldırganlığını sergilerken seyrettiğimizin sadece bir siyasal güç çatlaması değil, bir ahlaki-moral çürüyüş ve alçalış manzarası olduğunun farkındaydık artık. Gerçi 30 Mart’ta toplumun yarısı için sanki bu iğrendirici koku ve sahneler yeraltında cereyan etmiş de görmemiş ve aldırmamışlar gibi bir görüntü çıkmıştı ortaya. Fakat Soma’nın yeraltı madenlerindeki yangın ile gözler önüne serilen vicdansızlığın duyarsız kalınamaz dehşeti AKP yönetiminin yüzüne bu denli yapışmışken, öfkenin yanısıra iğrenme de duyuyorum demeyecek kaç kişi kalmıştır acaba?


Açıktır ki “Türkiye bunlar gibisini görmedi” derken öncelikle işaret edilen nokta, AKP’nin siyaset ve yönetme tarzının ahlaki boyutudur. Gerçi, kendine bilim süsü veren siyasal yorum türleri, ahlaka siyasetin makyaj malzemesi olmanın ötesinde bir rol, işlev vermez. Ama bunu yapmakla siyasetin insanı insan yapan asli etkinliklerin bir özeti olarak kavranılmasının hayat damarlarından en önemlisini körelttiğinin de farkında değildir. Bu bakımdan bir siyaset anlayışı ve uygulaması olarak AKP’yi ahlakilikle ilişkisi üzerinden yorumlamak ve değerlendirmek asla detaya eğilmek “gerçeklik”ten uzaklaşmak değildir. Tam aksine eğer gerçeklikler bize, onların nesnel içeriğinden ziyade depreştirdiği ahlaki duyarlılıklar kanalıyla yansıyor ve böylece nesnellikle ahlakilik iç içe geçmiş bir gerçeklik oluşturuyor ise; siyasal anlayışımızda sağlıklı bir silkinmenin kapısı aralanıyor, kaynak yeni ve daha yetkin olanı yaratabilmek için harekete geçiyor demektir.

Çünkü; bilhassa dikkate alınmalıdır ki AKP, yakın dönem Türkiye tarihi bağlamında ele alındığında, bu tarihi belirleyen modernleşme sorunsalı içinde teşekkül etmiş iki akımdan birinin en son aşamadaki temsilcisidir. Bunun yanısıra o sorunsal içinde cereyan eden mücadelenin nihai galibidir. Dolayısıyla onun galibiyeti ve o galibiyetle şekillendirdiği siyasal alan o sorunsalın nihai bilançosudur. O nedenle eğer AKP’nin halihazır hegemonyası ile özetlenecek o bilanço bu denli belirgin bir ahlaki düşkünlüğün kokusuyla birlikte okunuyor olmasa idi, örneğin sadece AKP’nin otoriter bir rejime yönelişi ekseninde bir tarifle yetinebilir olsaydık; bu ülkenin orta vade geleceğini belirleyebilecek yeni sorunsalın bir kutbunda bu AKP’nin, onun siyasal anlayışının yer aldığını veri addedip karşı kutbun ne olması ve nasıl teşekkül edebileceği sorusuna eğilebilirdik. Ancak giderek artan bu ahlaki düşkünleşmenin aynı zamanda açık bir çürüme belirtisi olduğunu biliyor isek; ne AKP’nin özgül varoluşunu kalıcı bir veri addetmemiz mümkündür; ne de yeni sorunsalımızı siyasetin veya ekonomi politiğin alışageldiğimiz çerçevesi ile sınırlanmış olarak tasarlamakla yetinebiliriz. Çünkü AKP’nin bir siyasal parti ve anlayış/tutum olarak gösterdiği düşkünlük ve çürüyüş manzarası, onun omurgasını oluşturan, onda dolaysızca ve belirleyici konumda temsil edilen Türkiye –otantik– orta sınıfından bağımsız olarak düşünülemez. Dolayısıyla sözünü ettiğimiz çürüyüş manzarası ile karşı karşıya olduğumuz sorun bir siyasal sorun olmanın da ötesinde, tüm bireyleri de doğrudan ilgilendirmesi gereken ontolojik bir sorundur. Özetle siyaseti konuşmanın öncesinde varoluşumuzu konuşmak; nasıl var olduğumuzu sorgulamak ve nasıl var olmam mümkün ve gereklidir sorusunu yeni baştan düşünmenin vaktidir. “Yeni sorunsal”ı doğuracak ve şekillenişinin ekseni olacak dinamizm buradan harekete geçebilecektir.

Bu bakımdan AKP’nin mevcut iktidar düzenini yönetme mantık ve stratejisini sadece salt siyasal yaklaşımın özel olarak modern demokratik yaklaşımın önkabul ve ölçütleri ile sınırlanmış olmayan çok daha geniş bir perspektiften eleştirmek ve sorgulamak, son analizde toplum ve bireyler olarak kendi halihazır varoluşumuz, bu “tarz” ve içeriğini sorgulamak ve “yeni”sini tasarlayıp şekillendirme arayışı demektir.


Önümüzdeki manzaraya ve o manzaranın odağında yer alan AKP’ye, onun liderliğine ve “siyaset yapma tarzına ahlaki bir perspektiften bakmanın öncelikli öneminin bir esaslı gerekçesinden de mutlaka söz etmeliyiz. Sistematik ve ne denli yaygınlaştırılmış olduğu şu son dönemdeki krizlerde iyice gün ışığına çıkan bir rüşvet ve irtikâp ağını işletiyor olmak, tüm vahametine rağmen AKP’ye özgü bir “nitelik” sayılmaz. Bütün düzen partileri ya zaten bu ağlar üzerine kuruludurlar ya da bu tür ağların oluşmasından kaçınamazlar. Hegemonik konuma yerleşmiş partilerin hele bir de o konumlarını otoriter bir rejime tahvil etmeye yönelmişler ise nobran, kibirli ve dediğim dedikçi bir siyaset yapma tarzını içselleştirmeleri kaçınılmaz olduğu için özgül bir nitelik sayılamaz. AKP otoritarizmi bu bakımdan benzerlerinden farklı değildir. Geçerken belirtelim ki bu tarz otoritarist-popülist partilerin iktidara geldiği Avrupa ülkelerinin sayısı da son yıllarda artmakta. Ahmet İnsel’in Radikal’de yayımlanan bu konudaki yazısı durumu ve gidişatı, gayet özlü biçimde anlatıyordu. (Radikal İki, 18 Mayıs 2014)

AKP’yi bunlardan farklı kıldığı gibi, aynı zamanda bize, bu ülkede yaşayanlara “böylesini görmemiştik” dedirten onu şimdiye kadar deneyimlediğimiz diktacı (tek parti CHP’si ve 12 Eylül rejimi gibi) veya (1950 sonlarının DP’si gibi) otoritarist yönetimlerden daha alt –aşağı– düzeye sürükleyen özelliği; şu son dönemde AKP’nin izlediği kutuplaştırma siyaseti başlığı altında ama onun sıradan bir parçası, aleti olarak görülüp ele alınan bir “nokta”dır.

Şüphesiz nokta olarak görülmemesi gereken bir özellikten söz ediyoruz. Bu yazının bağlamı içinde ahlaki çürümeden bahsetmemizin asıl gerekçesi de budur.

Konunun gereğince anlaşılabilmesi için kısa bir ön açıklama yapmalıyız. Normal sağlıklı bir siyasal tartışma nesnel içeriği taraflarca üç aşağı beş yukarı aynı şekilde tanımlanan konular üzerinden yapılır. Taraflar o nesnelliğin şu veya bu öğesini daha başat, daha anlamlı, daha önemli addetme faslında ayrışır; siyasal perspektifleri ışığında yaptıkları bu tasnif ekseninde konuyu kendilerince tanımlayıp çıkarımlarını ve tezlerini oluştururlar. Rakipler bu tanım çerçevesinde önemsiz, tali addedilmiş öğenin asıl önem ve başat sayılması gereken nokta olduğunu iddia edebilir, onun olumsuz anlam yüklediği bir diğer öğenin aksine ne denli olumlu anlam taşıdığını savunabilirler.

Şüphesiz tartışmanın nesnel içeriğinin taraflardan çok güçlü olanın dikte ettiği veya diğerlerinin de benimsediği veya boyun eğdiği bazı tabularla “budanmış” olduğu durum ve dönemler de olabilir. Yakın tarihimizde bunun bol miktarda örneği vardır ama yine de tartışmaların nesnel içerik üzerinden yürüdüğü kuralı her zaman geçerli olmuştur diyebiliriz.

Dikta dönemlerinde bile siyasetten söz edebilmemizin esası olan bu kural yürürlükten kalkmamıştı. Örneğin 1930’ların CHP diktası diyelim Dersim konusu konuşulduğunda orada binlerce insanın katledildiği nesnel verisini yok sayan bir dil kullanmamış, bu tenkil hareketinin hem elzem olduğunu hem de “çağdaş bir toplum ve devlet” olma yolunda gayet olumlu bir işlevi yerine getirdiğini açıkça savunmuştur. 12 Eylül diktasında bile bu nesnel içerik boyutunda tartışma, belirsizlik yoktur. Baskılar, kısıtlamalar ve hatta işkence gibi uygulamalar nesnel içeriği ile taraftarlarınca savunulmuş, karşıtlarınca eleştirilmiştir.

AKP son döneminde ise –tekrar belirtelim ki– siyasetten bahsedebilmenin temel koşulu olan bu “nesnel içerik” üzerinden konuşma teamülü AKP tarafından, özellikle, Recep Tayyip Erdoğan’ın gayet kararlı tutumuyla terk edilmiştir. Siyaset, özel olarak AKP siyaseti artık nesnel içerik üzerinden yapılmamaktadır. AKP kendi siyasal amacını belirlemekte, bunu bir stratejiye bağlamakta, böylece yola çıktığında karşısına siyasetin konusu olacak bir olay çıktığında, o olayı kendi nesnel içeriğiyle konulaştırmayıp, amaç ve stratejisinin o olayda görmek istediği ne varsa onları içine tıkıştırdığı bir olay tanımı yapmakta, olayın bu olduğunu olabildiği kadar yüksek sesle ilan etmektedir. Rakiplerinin ve karşıtlarının ne âlâkası var diyebileceği kadar keyfî bile olabilir bu tanım. Apaçık yalanlar içerebilir, AKP tarafından olayın en önemli yanı, özelliği olduğu söylenen konuda bile hiçbir nesnel kanıt gösterilmeyebilir.

Gezi isyanı tablosunun Erdoğan ve medyası tarafından nasıl çizildiğini hatırlayın. “Aşırı sol”cularla “faizci”leri Kürtfobik “ulusalcılarla solcu Kürt gençlerini – ki “Türkiye’yi kıskanan” ya da zaten düşman devletleri saymıyoruz – aynı Hükümete darbe komplo planı içinde işbirliği etmişler gibi sunan AKP ve Erdoğan’ın Gezi isyanı tanımının nesnelliği içinde bu iddianın kanıtı diye nelerin gösterilebildiğine bakın. İnandırma kaygısı taşıması kesinlikle olmayan içgüdüleri tetikleyen yaftalamalarla sonuç almaya kararlı bir ucube mantık yürütmesi ile karşı karşıya olunduğu apaçık gözükecektir.

Çürüme kokusunun ilk kez bu kadar belirgin biçimde hissedildiği, o nedenle öfkenin yanısıra tiksinti duygusunun da filizlendiği Gezi isyanının ardından vuku bulan 17 Aralık olayı ile bu duygular katmerlenmekle kalmadı, ürkütücülük de eklendi buna. AKP ve Erdoğan’ın nesnel içeriği yok sayma, kendine göre olay tanımı yapma tutumunun doruk noktalarına varışını da bu vesileyle görmüş olduk. Ortada ağır ve kapsamlı bir rüşvet, irtikâp sarmalının olduğuna ilişkin çok açık kanıtlar varken, bu nesnel içerikten zerre bahsetmeksizin, ortada bir hükümet darbesi olduğundan dem vurabilmek ve aylar boyunca ve şu ana kadar da bu tutumu sürdürebilmek, ahlaki ve vicdani kanalların tamamen kapatılmış veya kireçlenmiş olmasından başka nasıl açıklanabilir? Ama burada asıl dikkat çekmek istediğimiz nokta, yapılanın sadece 17 Aralık olayının nesnel içeriğinin –soruşturma dosyasının, kutular ve kasalardaki milyon, belki de milyarların, yasal dinleme kayıtlarının ve diğer yazılı kanıtların– yok sayılması değildir. Kendince bir “olay” tanımı yaparken bu tanımın dayanacağı nesnel birtakım kanıtlara bile ihtiyaç duyulmamaktadır. Ki en azından Gezi isyanı sırasında dahi, gırtlak paralarcasına haykırılan o “vandallık”, “çapulculuk” iddialarına kırık bir iki vitrin, duvar fayansı vs. kanıt diye sunulmuştu. Bu kez ise ortada “İstiklal savaşı” vermeyi gerektiren bir “hükümet darbesi” olduğu söylenirken 17 Aralık’ın nesnel manzarasında o bildiğimiz “hükümet darbesi” kavramını çağrıştıracak herhangi bir kanıtın gösterilmiyor oluşu bile dert edilmiyor. Nasıl bir hükümet darbesi ise bu, “17 Aralık darbesi”nden sonra ayakta kalmış hükümetin derhal hapse tıkması gereken “darbeci”lerin tamamı halen devlet görevlisi olarak işlerini yapmakta, maaşlarını almaktadır. Dünya tarihi İstiklal Savaşı vermeye mecbur kılacak kadar vahim bir “hükümet darbesi” yapıp da karşılığında sadece görev yeri değiştirilen ve haklarında açılacağı iddia edilen darbe girişimi davası için hâlâ ifadeleri bile alınmamış olan “darbeciler”i ilk kez böylece görmüş olacak.

İroni bir yana, sözü getirmek istediğimiz nokta, AKP yönetiminin sadece siyasetin nesnel içerik temelini hiçe saymakla, onun yerine kendi uydurma tanımını koymakla kalmayıp; gerçekliği kavramak ve anlamlandırmak için yegane “aracımız” olan sözü de, kelimeleri, kavramları bozarak, onlara o anki ihtiyacı olan anlamı yükleyecek bir çarpıtmaya uğratarak kullanma küstahlığında sınır tanımaz oluşudur.

Hal böyleyse bir tarafında AKP’nin olacağı bir tartışma, konuşma mümkün müdür? Konudan önce o konunun konuşulacağı kelimelere, kavramlara aynı içeriği, anlamı verip vermediğimizin tespiti gibi içinden çıkılmaz bir labirente girmiş oluruz bu durumda.

Siyasetin, daha doğrusu alışageldiğimiz siyasetin AKP tarafından –zehirlenerek mi, boğularak mı ya da zaten mevcut bir iç hastalığı körüklenerek mi tartışaduralım– bitirilmiş olduğu noktasına geliyoruz. Bu yönetimin söz ve tutumundan giderek daha yoğun biçimde yayılan tiksindirici, çürüyüşe özgü koku ve görüntülerin nedeni bu.

Elbette ki AKP bu ölüm halinin baş faili değil. Onun da bir ürünü olduğu, modernleşme siyasetlerinin de bir parçası olduğu daha genel modern siyasetin on yıllardan beri tartışılan krizinin Türkiye’deki tezahürü onun –AKP’nin– hegemonyasında yaşandığı, bu safhada krizin “dibe vurduğu” gözetilerek AKP üzerinden anlatıldı bu can çekişme, çürüyüş hali. Dolayısıyla AKP sadece bir “taşıyıcı/taşeron”dur aslında.

O nedenle “yeni siyaset”ten yer yer konuşacaksak, konuşmamış gerekiyorsa, bu can çekişen, çürümükte olan siyaseti modern siyaset kalıntılarını yeniden canlandırmanın yolları üzerine kafa yormak zaman kaybından öte bir sonuç veremez.

Siyaseti ancak insanî toplumsal hayatın –önemli de olsa– bir boyutu saymaktan öteye gidememiş modern siyaset anlayış ve mantığı çöküş ve çürüyüş sürecindedir. Ama onun insanlık ve siyaset tarihinde bir aşama olduğu, daha ileri bir düzeyi temsil ettiği de asla unutulmamalıdır. Onun, daha birkaç yüz yıl öncesine kadar bir avuç insanın bütün insanların kaderi üzerine oynadığı bir “oyun” olan siyaseti, milyonlarca insanı kendi kaderleri üzerinde asgari de olsa bir söz, oy sahibi kılmakla, siyaseti o milyonların hayatına bir boyut olarak eklemekle gerçekleştirdiği adımın büyük değeri şüphesiz küçümsenemez.

Eklenti olarak siyaset sallanmakta, kendini ve eklenti yerlerini çürütmektedir. Bu haliyle yeniden yerine konulması da boşunadır.

Yapılması gereken onun üstlenmiş olduğu işlevi, yani kendi kaderimiz hakkında söz ve eylem hakkımızı bizzat hayatımızda, varoluş tarzımızca içselleştirmektir. “Yeni siyaset”i filizlendirecek “ilke” budur.