Anasayfa > Birikim Arşiv > 303-304 - Temmuz-Ağustos 2014 > Ortadoğu’da “yeni dönem” ve Türkiye’nin “hali

Ortadoğu’da “yeni dönem” ve Türkiye’nin “hali

Mete Çubukçu | (Sayı : 303-304 - Temmuz-Ağustos 2014)

Yeni bir dönemin eşiğindeyiz. Irak’ta son dönemde olanlar, uzun süredir Türkiye-Suriye sınırının belli bölgelerinde konuşlanan, buraları ele geçiren, bayrak dalgalandıran ve yönetmeye başlayan bir hareketin daha net ortaya çıkması; vahşi Moğol savaşçılarının Bağdat kapılarına dayanması gibi bir şey.

Irak Şam İslâm Devleti adlı örgüt (IŞİD) bu işin öncüsü. Ama üzerine oturduğu zemini de unutmamak gerekiyor. Böyle bir zemin olmazsa birkaç bin cihatçının gerçekleştirebileceği bir şey değil Irak’ın orta bölgesinde olanlar. IŞİD, Türkiye sınırında Musul saldırısı öncesinde bu kadar dikkat çekmemiş, gündeme gelmemişti. Avrupa basınının uzun süredir gündeminde olsa bile Türkiye’de bu konuda yazılmayan/yazılamayan, umursanmayan/her şey mübah anlayışına konu olan IŞİD, hem Irak ve Suriye’nin geleceği hem de Türkiye’nin bölge politikası bağlamında artık görmezden gelinmeyecek bir noktaya geldi. Belki Irak’ı değerlendirirken artık “Musul’dan önce” ve “Musul’dan sonra” parantezleri açmak zorunlu olacak.

IŞİD olgusunun, Irak’ta, Suriye’deki varlığı ile Türkiye’nin ilişkisi bağlamında birçok yönü söz konusu. Zaten konu sadece Türkiye değil dünyanın bölge politikası, Irak ve Suriye’nin geleceği açısından da önemli. Bu nedenle “Musul’dan önce ve sonra” sık sık başvuracağımız bir dönüm noktası olacak.

Öncelikle söylemek gerekiyor ki IŞİD tarzı yapılanmalar ancak belli bir zemin buldukları anlarda daha geniş bir coğrafyada var olma kapasitesine sahip. Bu nedenle örgüt bir yandan korku ve terör üzerine, diğer yandan bulunduğu coğrafyalardaki hoşnutsuzluk ve bu hoşnutsuz kitlelerin tepkiselliği üzerine oturabiliyor. Suriye, özellikle Irak’ta olanlar IŞİD’in öncülüğünde ama onu da aşan bir durumu gösteriyor. Var olan durum ilk dönem El Kaide yapılanmasından farklılık gösteriyor. İslâm Emirliği her ne kadar Bin Ladin’in hayali olsa bile stratejik ve taktiksel açıdan farklı yöntemlerle “ilk dönem El Kaidesi’nin” sınırına dayandığı biliniyor. İlk dönem El Kaideciler daha yerel ve stabil iken şimdikiler hareket kabiliyeti yüksek, mobil, biraz da abartılı bir tarifle enternasyonalist cihatçılardan oluşuyor. Afgan deneyimi önemliydi ama üzerine konulan Bosna, Çeçenistan, Cezayir deneyimleri o dönem henüz bir “devletleşme” hedefi için erkendi; o bölgeler IŞİD benzeri yapıların kafalarındaki yapıyı oluşturmalarına elverişli coğrafyalar olmadılar.

Irak’ın işgali ile ortaya çıkan “mümbit” alanın kontrol altına alınması ya da yerel unsurlarla desteklenmesi için de yaklaşık 10 yıl gerekti. Bu 10 yıl içinde IŞİD sadece kendi vahşi, saldırgan gücü ve terör yöntemleriyle değil, yerel unsurların tepkiselliği ve bölge konjonktürü, Irak ve Suriye’deki gelişmelerle büyüdü. Bu anlamda IŞİD hem “evrensel” hem de “otantik” bir hareket olarak yeni tip El Kaide örgütlenmesi olarak adlandırılabilir. Bir açıdan “Neo El Kaide” diyebileceğimiz bu yapılanmanın ömrü ve etki alanı hâlâ tartışmalı olmakla birlikte yerel destek bulamadan, yerel sorunlara vurgu yapmadan, coğrafyalardaki siyasi boşlukları değerlendirmeden var olmanın güçlüğünün farkında. Bu nedenle, örneğin Irak’ta bu kadar açıktan, bu kadar “haberli” geldiler. Musul yürüyüşü hem sürpriz hem de değildi. Irak’taki çeşitli kaynakların IŞİD’in Musul ve Irak Orta bölgesi yürüyüşü konusunda önceden ikazda bulundukları biliniyor. Bu yürüyüşte eski Baasçı oluşumlar, Sünni aşiretler ve örgütlerle birlikte oldukları biliniyor artık.

Bu nedenle Irak’ta ABD işgalinin yarattığı zemin sonrasında Irak’taki grupların “yeni bir Irak” kurmaktaki isteksizliği, mezhep ve etnik dengenin demokrasi ile bir türlü buluşamaması neticesinde gecikmiş bir hesaplaşmanın fitilini ateşleyen IŞİD oldu. Fitil yakıldıktan sonra bombayı taşıyacak bir kitle zaten mevcuttu. Biraz geriye dönüp, geçen yılın sonrası ve bu yılın başlarında Felluce’de IŞİD’in merkezi hükümet ordusuyla girdiği çatışmalar, Maliki’nin bir türlü buralarda denetim sağlayamadığı çok fazla görülmek istenmedi.

Bu yılın Nisan ayında yapılan parlamento seçimlerinde sandıktan Maliki’nin Şii ağırlıklı Kanun Devleti isimli koalisyonun çıkması da süreci hızlandırdı. Çünkü, Maliki, seçim sonrasında da Irak’ı ileriye taşıyacak bir zemin oluşturmak bir yana, Sünnileri denklem içine alacak herhangi bir adım dahi atmadı, Kürtlerle olan sürtüşmeleri devam etti. Amerikan işgalinin kaydırdığı siyasal ve sosyal zemin, Maliki’nin otoriter yönetimi ve anayasayı sürekli ihlal etmesi, neredeyse Irak’ı bir bütün olarak taşımama niyeti Irak’ta yaşananların bir açıklaması olsa da, tüm bunlar IŞİD’in yaptıklarına gerekçe oluşturmaz. Tekrarında yarar var:

IŞİD bir terör örgütü ancak böyle bir duruma gelmesini sadece terör olgusuyla açıklamak zor. Diğer yandan Sünni yapının dışlanmışlığı, IŞİD’in yaptıklarını mazur göstermez. Hele Irak’ın orta bölgesinde olan bitenin birilerinin yazdığı gibi ‘Sünni Baharı’ ya da ‘devrimle’ uzaktan yakından ilişkisi yok. Bu duruma olsa olsa öncüsü IŞİD olan bir “isyan” diyebiliriz. Yani, Musul vakasını sadece Sünni dışlanmışlığının, sisteme entegre edilemeyişinin bir sonucu olarak ele almak IŞİD’i unutturmaya yönelik bir tuzaktır.[1]

Bölgeden görülen Vahabi/Selefi tekfirci grupların yaygınlaştığı ama diğer yandan Musul’un, IŞİD, Sünni aşiretler ve Sünni yapının da desteğiyle şimdilik o bölgeyi kontrol altına alması, hatta genişlemeye başlaması, Suriye’yi de içine alan haritaya bakıldığında geniş bir alanda hâkimiyet kurması artık bu iki ülkede ama özellikle Irak’ta eskiye dönüşün gittikçe zorlaştığının işaretleri.

Irak’taki fiili ikili yapı; Arap Federasyonu ve Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin yanına ismi konulmamış bir Sünni bölgesinin eklenmesi muhtemel. Irak’ın üçe bölünmesi resmiyet kazanacak gibi görünüyor. Dolayısıyla Irak’ta herkesin kendi bölgesine çekildiği, sınırların mezhebi ve etnik temele dayalı olarak çizildiği bir yapı ile karşı karşıya kalacak gibiyiz. IŞİD’in katliamları, Şiilere yönelik eylemleri eğer Sünni taban tarafından benimsenir ve uygulanmaya başlanırsa Irak denilen yapının, değil bir arada kalması, uzun yıllara taşınacak bir rövanşist ortamın ortaya çıkması beklenebilir.

1914’ten yüzyıl sonra Ortadoğu’da sınırlar yeniden çizilecek deniliyordu. Ortadoğu’da sınırların yeniden çizilmesi belki mümkün ama çok kolay değil; ancak bunun yolu açıldı. Bu çizilecek sınırlar, yüzyıl önce İngilizlerin, Fransızların çizdiğinden farklı olarak, bizzat belki ülkeler içinde, örneğin, mezhebi ve etnik sınırlar biçimde belirlenecek gibi görünüyor. Tüm bunlar da önümüzdeki dönem Irak’ta yeni bir uzlaşma zeminin mümkün olup olmadığıyla ilgili. Çünkü Sünniler, Kürtler ve Şiilerin Irak anayasasında olduğu şekilde eşit temsile dayalı bir gelecek oluşturmaları, Irak’ın gelirlerini eşit biçimde paylaşabilmeleri ile mümkün görünüyor. Ama hepsinden öte gönül bağları kopmuş birbirinden “nefret” etmeye başlayan ve bu nefreti önümüzdeki yıllara taşıyacak yapıların varlığı Irak’da farklı mezhebî ve etnik kökenli insanların bir arada yaşamasını zorlaştırıyor. Musul’dan sonra yansıyan vahşet görüntüleri IŞİD kadar yerel Sünni unsurlara da ait olabilir; bu durumda mezhepsel ayrım ve derinliğin kapanması, mezhepsel düşmanlık ve savaşın çıkması da çok şaşırtıcı olmayacaktır. Özellikle Kürdistan Bölgesel Yönetimi Başkanı Mesud Barzani’nin şu sözleri anlamlı: “Bugünkü Irak, bildiğimiz ve yaşadığımız iki hafta önceki Irak’tan artık farklı”.

Tespit doğru. Devamında

Irak’ın artık bir arada kalabilmesi güç. Çünkü şu an tecrübe ettiğimiz şey bize bu şekilde devam edemeyeceğimizi gösteriyor. Son on yıldır yeni ve demokratik bir Irak inşa edebilmek için her türlü esnekliği ve çabayı gösterdik, elimizden gelen her şeyi yaptık. Fakat maalesef bu tecrübe, olması gerektiği gibi başarılı olmadı. İşte bu yüzden Irak’taki son gelişmelerin ardından, Kürt halkının kendi geleceğini belirlemesi için fırsatı değerlendirmesi gerektiğinin artık kanıtlandığını düşünüyorum.

sözleri bugünden yarına olmasa da Kürdistan’ın bağımsız bir noktaya gitmesi için haklı gerekçeler içeriyor. Tabii ki son kertede ABD ve bölge ülkelerinin bu konuda tavrı, Kerkük’ün geleceği gibi konuların net yanıt bulması gerekiyor.

Irak ve Suriye’de IŞİD benzeri yapıların tutunabilmesi bir yanıyla da yerel unsurlarla her anlamda anlaşabilmelerine bağlıdır. Bu açıdan uzun vadede Irak ve Suriye’de var olabilmeleri için oradaki yapılarla uyum sağlamak durumundalar. Burada sadece siyasi değil ekonomik çıkarlar da öne çıkacaktır. Bölgedeki petrol ve diğer gelirlerin, siyasi yönetimin paylaşımı, sosyal hayatın düzenlenmesi konusunda IŞİD, Irak ve Suriye’deki yapılarla anlaşabilecek mi? Bu sorunun yanıtı IŞİD benzeri yapıların oralarda sürekli hakim olup olmayacağını da belirleyecek. Çünkü, ciddi bir rant paylaşımı da söz konusu olacak.

Türkiye’nin durumuna gelince: Ortadoğu politikası değişecektir, zaten değişmeye başlamıştır. Suriye ve Musul’da olanlardan sonra Türkiye’nin “hayallerini” bir kenara koyup “her işe karışma”, “tek başına” hareket etme iddiasını gözden geçirmek zorunda. Türkiye Irak’ta her kesime belli mesafede, her kesimle eşit ilişkide olduğu iddiasındaydı. Ama Sünnilerle dahi ilişkinin ne durumda olduğu son rehine olayında ortaya çıktı; Sünni bölgesindeki bağlantıların dahi sağlam olmadığı görüldü.

Türkiye’nin Ortadoğu’da herkesle ilişki kurmak iddiası yok oldu. Suriye iç savaşından sonra Türkiye Sünni cephesinde algılanmaya başlandı. İlk olarak, iddia bütün ülkelere, bütün mezheplere eşit mesafede durmaktı. Doğru ya da yanlış siz istediğiniz kadar yok deyin, karşıdaki algı farklı oluştuğu zaman durumunuz da kaçınılmaz olarak değişecektir. Türkiye bölgede algısal olarak da mezhep temelinde taraf olarak görülmeye başlandı. Ankara mezhep temelli bir politikaya karşı çıksa da bölgedeki Türkiye algısı, karşı tarafların da katkısı ile Sünni temele oturtuldu. Ortadoğu’da tüm ülkeler açısından sadece İslâm üzerinden, bir mezhep hatta bir örgüt üzerinden politika yürütmek uzun vadede kaybetmek demek; bu durum Türkiye, İran, Suudi Arabistan, Suriye, Hizbullah açısından da aynı.

Türkiye’nin Esad rejimini tavrı başlangıçta ne kadar doğruysa ilerleyen dönemde bir o kadar yanlış şekilde yürüdü. IŞİD da bu yanlışlardan biriydi. Türkiye’nin IŞİD’e sessiz kalması, Rojava Kürtlerine mesafe koyması, Suriye muhalefeti adına birçok unsura göz yumması, sınırına dayanmış olduğu halde IŞİD’e “hafife” alması, Suriye’de yeni bir değerlendirmeyi zorunlu kılıyor. Bu değerlendirmede Esad rejimini yıkmak için her yolun mübah olmadığı, IŞİD benzeri yapıların bir bumerang etkisi yaratarak, sessiz kalanları vurduğunu bilerek ve bunu dile getirerek net bir politikaya geçmesi zorunludur. Çünkü IŞİD ve türevleri bundan böyle Türkiye’nin daha yakında ve izleyeceği politikalarda etkili olacak. Halihazırda Suriye muhalefetinin yeniden toparlanması, güçlenmesi, şu haliyle Esad’ı yıkması artık mümkün görünmüyor.

Esad bir diktatör, ama Baas rejimi ya da Esad’ı yıkmaya böylesine angaje bir politikanın da sonuçsuz kalacağı uzun süredir dillendiriliyor. Yani sorun Esad’ı yıkmak mı yoksa demokratik bir Suriye yaratmak mı? Bu şekliyle, bu muhalefet yapısıyla, Kürtlere mesafe koyarak, demokratik bir Suriye’nin kurulamayacağı zaten ortaya çıktı. Bu saatten sonra da Suriye’den herhangi bir toplum ve gelecek projesi çıkması da olası değil.

Türkiye’nin Irak Kürdistanı’yla ilişkisi temel olarak tek olumlu ilişki şekli. Ancak bu ilişkiyi de Suriyeli Kürtleri baskı altında tutmak, Irak merkezî hükümeti ile olan husumeti Kürtlerin üzerinden yürütmek gibi politikalar çerçevesinde sürdürme tavrı da bir süre sonra tıkanacaktır. Şu söylenebilir: Irak Kürdistan’ıyla çok iyi ilişkileriniz var ama Suriye Kürtlerine, Rojava’ya uzak duruyorsunuz. IŞİD saldırılarına ses çıkarmıyorsunuz. Sanki ikisini birbirine kırdırma politikası güdüyorsunuz. Oysa Türkiye’nin bölgedeki en önde gelen müttefiki Kürtler olmalıdır. Türkiye’nin tek çıkış yolu Suriye’de en kısa ve çabuk yoldan Kürtlerle yeni bir yakınlaşma başlatmasıdır. Üstelik barış sürecini yürüten bir hükümetin yapacağı şey Rojava’da Kürlerle birlikte hareket etmek olmalıdır. Her şey bir yana Suriye’de Türkiye’nin güvenliği için bile buna ihtiyaç vardır. Bir barış süreci yürüten Türkiye’nin Suriye’de Rojava’da Kürtlerle birlikte hareket etmese, bile onları dışlamayan, onlara yakın bir politika gütmeli. IŞİD ya da benzeri yapıları bu politikayla uzaklaştırabilir.

Diğer yandan tabii ki IŞİD’i kullanan ülkeler mevcut. Beşar Esad’ın IŞİD’le en azından şimdilik ilişkide olduğu, hatta petrol ticareti bile yaptığı söylenebilir. Keza İran, Maliki hükümeti, Musul’daki gelişmeye göz yummuş olabilir. Ama Suriye’de IŞİD’e esas büyütenler bu ülkede vekalet savaşı yürüten Suudi Arabistan, Katar gibi Sünni ülkeler ve rejimlerdir.

Yeni bir dönemin eşiğindeyiz. Bu dönem tahmin etmediğimiz kadar kanlı da geçebilir. Musul’dan sonra bölgede hiçbir şey eskisi gibi olmayacağı gibi, Irak’ta olanlar, Türkiye’de “yeni Osmanlı” hayali taşıyanlara son noktayı koymuştur. Türkiye bölgede hâlâ bir aktör olabilir ama daha temkinli daha gerçekçi, daha makul bir aktör olmalıdır. Hele bölgede yeniden yükselen mezhepçiliğin dışına çıkılmaz ise bu tehlike sadece dışarıda değil içeride de sorun çıkarma kapasitesine sahiptir. Ama içeride kendisiyle kavgalı, neredeyse ikiye bölünmüş bir Türkiye’nin dışarıda başarılı olması, hele son durumdan sonra hiç de kolay görünmüyor. Üstelik mezhep ayrımlarının körükleneceği bu dönem daha yeni başlıyor gibi.


[1]    Bkz. www.diken.com.tr, 20.06.2014.