Anasayfa > Birikim Arşiv > 313 - Mayıs 2015 > Türkiye'de dış politika ideolojisi

Türkiye'de dış politika ideolojisi

Sinan Birdal | (Sayı : 313 - Mayıs 2015)
Son günlerde ana akım medyada sıkça fikrine başvurulan gazetecilerden Levent Gültekin, Diken internet sitesindeki bir yazısında AKP’nin içindeki havayı rotasını kaybeden bir gemi metaforuyla anlatmış. AKP’nin iktidara gelişi ve iktidardaki ilk yıllarını şöyle tarif etmiş Gültekin: “AK Parti öncesi geminin yönetimine geçen iktidarlar bize, ‘Avrupa’da çok güzel bir hayat var’ diyerek istikameti Avrupa olarak belirlemişlerdi. Ama aynen Afrika’dan kaçak yollarla kapağı Avrupa’ya atmaya çalışan mülteciler gibiydik. Sonra iktidara, yani geminin yönetimine AK Parti geçti. Tüm mürettebat değişti. Ve yola koyuldular. İlk yıllarda onların da hedefi bizi Avrupa’ya götürmekti. Sonra işler değişti. Geminin yeni kaptanı bize döndü ve ‘Bırakın bu Avrupa’yı, ben sizi daha iyi bir yere götüreceğim. Orada bize benzeyen insanlar var. Orada din kardeşleriniz var. Üstelik orada bizi krallar gibi karşılayacaklar’ diyerek geminin rotasını değiştirdi”. Gültekin, yazısından önceki gün Avrupa’ya geçmek üzere bindikleri geminin Libya açıklarında batması üzerine Akdeniz’de can veren 700 civarında göçmeni hatırlatarak geminin mürettebatını ve birinci mevkiini AKP’ye, daha alt mevkileri AKPli olmayan yurttaşlara benzetmiş. Gültekin’in yazısı Erdoğan liderliğindeki AKP’nin Birinci Dünyacılıktan Üçüncü Dünyacılığa doğru yol alan serüvenini tarif etmiş. Teşbihte hata olmaz, ancak bu metafor hakkında biraz düşünmekte fayda var.

Devleti ve yöneticisini tarif etmek için kullanılan gemi ve kaptan metaforu Platon’un Devlet kitabında önemli bir yer tutar, ama Gültekin’in tarifinden farklı bir şekilde. Fikirlerini Peleponez Savaşı sonrasında darbe ve devrim sürecindeki Atina’da geliştiren Platon’un kitabında gemi sahibi herkesten daha büyük ve güçlü ama biraz sağır ve miyop; ve görme ve duyma yetenekleriyle orantılı denizcilik bilgisine sahip biridir. Mürettebat üyeleri gemi sahibinin etrafında dolanıp, dümenin kontrolünü kendisine vermesi için birbirleriyle rekabet ederler. Bu amaçla gemi sahibine her türlü baskıyı yapar, bazen bu çatışmada birbirlerini öldürür veya güverteden denize atarlar. Soylu gemi sahibini içki ve uyuşturucuyla veya başka bir şekilde etkisiz hale getirdiklerinde geminin subayları olurlar ve içip şölenler düzenleyerek yola devam ederler. “Tıpkı bu tip denizcilerin yüzdürdüğü gemilerdeki gibi” diye ekler Platon, Atina demokrasisinin en örgütlü ve etkili gücü olan denizcileri kastederek. Atina İmparatorluğu’nun gücü donanmasında, donanmanın gücü mülkü olmadığı için piyade birliğine katılamayıp, denizcilik yapan mülksüz Atinalılardadır. Denizciler ciddi siyasi bir güç haline gelmiş mülksüzler olarak demokrasiyi kurmuş, yaşatmış ve darbeci oligarkları deviren devrimlerde liderlik etmiştir. Bu yüzden aristokrat Platon tarafından hem Atina’yı yenilgiye sürükleyen savaş politikasının hem de şehirdeki iç savaşın sorumlusu olmakla suçlanırlar. Bu denizciler, denizcilikte gerçek bir uzman olmak için insanın yılın mevsimlerine, gökyüzüne, yıldızlara, rüzgarlara ve denizcilik sanatına dair diğer şeyleri bilmek zorunda olduğunu anlamazlar. Yani hükümet etme (yönetme) sanatını bilmezler, bilinmesi gerektiğini anlamazlar, bilenle de tıpkı Aristophanes’in yaptığı gibi “yıldızları seyreden” ve “geveze” diye dalga geçerler. Aristophanes’in muzırlığının hedefi olan felsefeyi savunan Platon (kitaptaki diyalogda Sokrates karakteri), devletin idaresinde filozof kralın oturmasının gerekliliğinin anlaşılması için gemi metaforunun incelenmesi gerektiğini söyler. Gültekin ve Platon’un tarif ettikleri gemiler farklı ancak birleştikleri bir nokta var: Geminin idaresi ehil ellerde olmalı. Türkiye’de dış politika ve güvenlik yönetimi dahil yönetim ideolojisinin en temelinde işte bu demokrasinin eleştirisinden elde edilen ehliyet kavramı yatıyor. Tam da bu iddiayla Başbakanlık makamına oturan Davutoğlu’nun devr-i hükümetinde bu kavramın sorunlu hale gelmesi tarihin bir hilesi olsa gerek.

Ehliyet meselesi Platon’a göre bir doğru bilgi meselesi, epistemolojik bir meseledir. Bir işin nasıl yapılacağının doğru bir modeli vardır ve hayattaki tüm uygulamalar bu soyut modele uygunlukla ölçülür. Dolayısıyla genel anlamda siyaset, özel anlamda dış politika, bir doğru siyaset ve bir doğru dış politika modelinden türetilen mantıksal önermeye uygunlukla değerlendirilmelidir. Bu felsefi duruşun günümüzdeki pratik ifadesi hem Kemalistler, hem liberaller hem de muhafazakârlar için aynıdır: Siyasetteki doğruluğu soyut kültürel öğelere indirgeyen bir idealizm. Bu yazıda ampirik tecrübe düzeyinde birbiriyle çatışan bu üç siyasi hareketin ortak ideolojisi olan idealist felsefi duruşun, yani idealist epistemolojik tanımın, bu hareketleri doğallaştırarak sosyalist eleştiriyi etkisizleştirdiği tezinden yola çıkıyorum. Bu ideolojik hakikat tanımı sosyalist eleştiriyi ya uçuk kaçık ya da ilgisiz alakasız kılarak marjinalize ediyor. Kemalistler, liberaller ve muhafazakârlar tarafından tanımlanan siyasi hakikatte sosyalistlerin olumlu bir hareket, hayata geçirilebilen etkili bir siyaset önerme kapasiteleri düşüyor.

Türk İdeolojisi: “Her şeyin Başı Kültür”

Bu yazıda ideoloji kavramını tüm toplumsal ilişkilerde hakim olan gerçeklik tanımı olarak tanımlıyorum. Bu çerçevede Kemalizm, liberalizm ve muhafazakârlık farklı ideolojiler olarak değil, aynı ideolojiyi paylaşan farklı siyasal akımlar olarak değerlendirilebilir. Perry Anderson’ın Hint İdeolojisi tanımı Türk ideolojisini tarif etmek için güzel bir örnek sunuyor: Artık bir dış güce karşı ulusal bir kurtuluş mücadelesinin verilmediği dönemdeki milliyetçi söylem. Bu ideolojide Partha Chatterjee’nin bahsettiği Üçüncü Dünyacı Milliyetçiliğinin temel varsayımını görmek mümkün. Buna göre toplumsal gerçeklik maddi ve manevi olmak üzere ikiye ayırılır. Ekonomi, devlet yönetimi, bilim, teknolojiden oluşan maddi alanda Batı’nın (Birinci Dünya’nın) üstünlüğü tanınır ve Batı model olarak benimsenirken; kültür, din ve aileden oluşan manevi alanda sömürge karşıtı milliyetçilik Batı’ya üstündür ve bu alan ulusal kimlik kuruluşuna temel oluşturacak bir zemin sağlar. Kemalizm, liberalizm ve muhafazakârlık “bize ait” manevi özelliklerin tanımı ve faydaları konusunda her zaman fikir birliği içinde olmasa da her üçü de değerlerin belirleyiciliğinden emindir. Onun için her üçü de eğitim yoluyla değerlerini benimsetmek konusunda birbiriyle yarışır. Kemalistlere göre Cumhuriyet değerleri, liberallere göre evrensel liberal demokratik değerler, muhafazakârlara göre milli-manevi değerler. Değerleri korumanın veya değiştirmenin Türkiye gemisine yön veren dümen olduğu fikri her üçü tarafından da kabul edilir.

Bu bağlamda Türkiye’de siyasal çatışmanın merkezinde kültürel ve sembolik çatışmaların oturduğuna şaşırmamalı. Kültürel sembollerin bu derece siyasallaşmasını doğal bir durum olarak varsaymayacaksak, o halde bu sürecin nedenleri üzerine düşünmemiz gerekir. Žižek, neoliberal kapitalist yönetim uygulamasına denk düşen ehil yönetim arayışının bu süreçte etkili olduğuna işaret ediyor. Ona göre ekonomi ve toplum alanındaki yakıcı siyasi sorunların uzmanlara tevdi edilen teknik sorunlara dönüştürülmesiyle beraber siyasi alan daralıyor ve meşru siyasal çatışma kaynakları olarak geriye sadece dini ve etnik gerilimler kalıyor. Bu eleştiri siyasi akımlar arasındaki kültürel çatışmaların varlığını ve önemini yadsımıyor. Ancak kültürel değer arasındaki çatışmaları şeyleştirmeyip, doğallaştırmayıp onları anlamaya çalışacaksak, o halde kültürü toplumsal bir bütünlük içinde ele alan bir epistemolojiye başvurmamız gerekir. Bu holistik epistemoloji toplumun ekonomi, kültür, siyaset gibi alanlara farklılaşmasını tarihsel bir görüngü olarak ele alır, verili ve sabit bir durum olarak değil. Bu açıdan Fredric Jameson’ın son makalesindeki uyarıyı dikkate almakta fayda var: “[…] Kültür kelimesinin kendisi, kendi başına incelenebilen ve sonra bir şekilde mesela ekonomik [alan] gibi [...] diğer alanlarla yeniden ilişkilendirilebilen ayrı ve yarı-özerk bir alan varsaydığı sürece, bir tehlike arz ediyor”.

Sonuçları iyi de kötü de olsa Türkiye’nin kendine özgü değerlerinin, zihniyetinin, maneviyatının ülkenin kaderini belirleyen bir değişken olduğuna yönelik inanç Kemalizmde de, liberalizmde de, muhafazakârlıkta da ortak. Günümüzde her üç akımın paylaştığı ideolojiye göre Türkiye bu değerler nedeniyle Batı ülkeleriyle kıyaslanamaz. Bu değerler nedeniyle Türkiye’de toplumun ve siyasetin dinamikleri farklı işler. Her üç akım da bir yandan Türkiye’nin Batı’dan farklı değerlerini ve zihniyetini vurgularken, diğer yandan Türkiye’nin evrensel bir modernlikte Batı’yla eşitleneceğini umut eder. Kemalizm için “muasır medeniyetler seviyesi”, liberalizm için “Kopenhag kriterleri”, muhafazakârlık için “cihan devleti olma” ideali aslında hep Üçüncü Dünya Türkiyesi’nin bir gün Birinci Dünyalı olma, Süper Lig’de final oynama hayallerini ifade eder. Yani Türkiye’deki her üç hakim siyasal akım kendi meşrebince bir sınıf atlama hayali sunar. Bu üç akımı dış politika konusunda ortaklaştıran öğe de budur. Lafı daha fazla uzatmadan dış politika alanındaki siyasal çatışmaya göz atalım.

Türkiye’de Siyasi Akımlar ve Dış Politika İdeolojisi

Yazının bu bölümünde değineceğim siyasi akımlar hakim akımlar. Hakim siyasal akımları Kemalizm, liberalizm ve muhafazakârlık olarak tarif ettim. Bu tarife itirazlar olabilir. Kemalizm yerine Milliyetçilik koymak isteyenler olabileceği gibi muhafazakârlık yerine İslamcılık diyenler, veya Kemalizmin ve muhafazakârlığın yanında milliyetçilik ve İslamcılığın de olmasını talep edenler olabilir. Burada isimlendirme tartışmasından ziyade kullandığım tarifin içeriğine yoğunlaşmak istiyorum. Akımları adlandırırken gündelik kullanımı esas aldım. Bir siyasi akımı, siyasi kadroların ittifaklarının oluşturduğu kulvarlar vasıtasıyla hem kuşaklar içinde hem de kuşaklar arasında siyasete dair bilgilerin iletildiği kültürel intikal olarak tanımlıyorum. Dış politika programları açısından değerlendirdiğimde bu akımların dünya düzenine aldıkları tutumların ortaklaştığı noktanın milliyetçilik olduğunu düşünüyorum. Bu akımlar için, bir dünya devleti tasavvur eden bazı örnekler dışında, devlet ve devletlerden oluşan dünya düzeni (uluslararası sistem) insan toplumlarında kaçınılmaz ve doğal bir olgu. Dolayısıyla bu bölümdeki güncel hakim akımların hepsi milliyetçiliğin farklı biçimleri olarak ele alınabilir.

Siyasi akım olarak tanımladığım olguyu siyasi partilere ve somut siyasi programlara indirgemediğimi vurgulamalıyım. Siyasi partiler içlerinde farklı siyasi akımları ve bunların çeşitli sentezlerini barındırabilirler. Hangi akımın ne kadar etkili olduğunu belirleyen parti içinde yarışan siyasi programları temsil eden kadrolardır. Bu kadrolar, Gültekin’in deyimiyle mürettebat, parti içinde siyasi akımların dere yatağını oluştururlar. Dolayısıyla dış politika alanında aynı partideki farklı kadrolar farklı siyasi akımları sentezleyen dış politika programları öne sürebilirler. Mesela, CHP içinde Batıcı bir program savunan liberal Kemalist kadrolarla Üçüncü Dünyacı bir program savunan Kemalist kadrolar arasında bir çatışmanın varlığını teşhis edebiliriz. Keza, AKP içinde ve etrafında Batıcı bir program savunan liberal muhafazakâr kadrolarla Üçüncü Dünyacı bir program savunan muhafazakâr kadrolar arasında bir çatışmanın varlığından söz edebiliriz. An itibarıyla kimileri için bu çatışmanın etkisi kısa dönem siyasi gelişmeler açısından önemsiz görünebilir. Ancak buradaki meramım bu etkinin önemi değil, siyasi partiler içinde farklı programların ve farklı akımların varolabildiğini göstermektir. Kadroların ve liderlerinin somut yönelimlerini de güç kaynaklarını oluşturan toplumsal güçlerle ilişkileri belirler.

Kemalizm


Baskın Oran 1981’de doçentlik tezi olarak hazırladığı çalışmasında Kurtuluş Savaşı’nın Birinci Dünyacı (Batıcı) mı, Üçüncü Dünyacı mı olduğu sorusunu irdeler. Oran, Taner Timur tarafından Mustafa Kemal’in Üçüncü Dünyacılığına kanıt olarak denk düştüğü iddia edilen açıklamalarını ele alır. Söz konusu açıklamalarda Mustafa Kemal Türkiye’nin tüm mazlum milletlerin ve bütün Doğu’nun kutsal mücadelesinin temsilcisi olduğunu, İslam’ın kurtuluşunu ve dünya mazlumlarının refahını arttırmayı hedeflediğini söylemektedir. Oran bu açıklamaların zaferden önce barış masasında el güçlendirmek için yapıldığına dikkat çeker. Nitekim 1933’e değin Türkiye’nin doğulu Müslüman ülkelerle ilişkileri iyi olmamış, Kemalizmin Batıcılığı (özellikle hilafetin kaldırılması) tepkilere neden olmuştur. 1933’te Almanya ve İtalya’nın yayılmacı bir politikaya yönelmesiyle Türkiye Müslüman ülkelere yeniden yönelmiş, bu doğrultuda Temmuz 1937’de Sadabad Paktı’nı imzalamış ancak bu pakt Mustafa Kemal liderliğindeki Türkiye’nin Müslüman ülkelerle yaptığı ilk ve son pakt olmuştur. Avrupa’da savaş ortamının olgunlaşmasıyla Mustafa Kemal 1936’dan itibaren Sovyetler Birliği’yle ilişkileri germek pahasına Batı’yla yakınlaşmış, bunun sonucunda 1939’da Türk, İngiliz, Fransız anlaşmasını imzalanmıştır, böylece hem Almanya hem de Sovyetler Birliği’nin düşmanlığını kazanamıştır. Ancak Oran’a göre Mustafa Kemal’in Batıcılığı Avrupa’daki savaş ortamının etkisine indirgenemez. Daha Kurtuluş Savaşı sırasında Mustafa Kemal Fransa ve İngiltere’ye yaklaşmaya başlamıştır ve bu Paşa’nın “genel Batıcı tutumundan” kaynaklanmaktadır. Oran şu sonuca varır: “Bu nedenle, Kurtuluş Savaşı’nın, o zamanlar sömürge halklarından ibaret olan bugünün Üçüncü Dünyasının önderi olma niyeti taşımaktan çok, batı sistemi içinde bağımsız olarak yer almaya çalışan bir amaca yöneltildiğini söylemek gerekir”.

Kemalizmin uluslararası ilişkiler ve dış politika analizindeki temel ilkesi, Amerikan burjuvazisinin 1776 Bildirgesi’nin başlığında yer alan, ulusal bağımsızlıktır. Uluslararası siyasette devletler kendi ulusal çıkarlarını korumak ve hayatta kalmak için birbirleriyle kıyasıya rekabet ederler. Bu anlamda Kemalizm ana hatlarıyla realizm olarak bilinen uluslararası ilişkiler yaklaşımıyla benzerlik gösterir. Nitekim sınıfsal ayrımları reddedip tek millet vurgusu yapan Kemalizm gibi realizm de uluslararası ilişkilerde devlet-merkezcidir; sadece devletlerarası ilişkiler ve ulusal çıkarlarla ilgilenir, devletlerin içindeki toplumsal ayrımların reelpolitik açısından bir değeri yoktur.

Oran’ın Kemalist dış program için yaptığı tarifin doğru olduğundan hareketle, zafer öncesi müttefik kazanma ve zafer sonrası iktidar konsolidasyonu süreçleri arasında dış politikadakine benzer bir değişimi Kemalist anayasa tezlerinde de gözlemleyebiliriz. Bülent Tanör’e göre Mustafa Kemal zafer ve inşa döneminde anayasa tezi olarak insan toplumlarında uyum ve ahenk değil ezen ve ezilen arasındaki çatışmanın esas olduğunu savunmuştur. Kurtuluştan ve reformlardan sonra ise Mustafa Kemal sınıfları ve sınıf mücadelesini yok sayan, toplumun uyum ve uzlaşmaya dayalı olduğunu vurgulayan tutucu anayasa tezleri öne sürmüştür. Kemalistler erken cumhuriyet döneminin iç ve dış politikasına dair temel tezlerindeki çelişkileri pragmatizm olarak överken, devlete dair siyasi duruşlarını ideolojik olarak doğallaştırırlar. Kemalist tezin temel varsayımları ise devleti sınıflar arasındaki tahakküm ilişkisi olarak tanımlayan Marksist analiz açısından sorunludur. Marksizm gerek Kemalizmin gerekse realizmin veri kabul ettiği ulusal çıkar kavramını sorgular. Sınıflı toplumlarda sınıf çıkarından masun bir çıkar olamaz. Ulusal çıkar diye tabir edilen şey aslında muktedir sınıfın hegemonyasını ifade eder. Başka bir ifadeyle, burjuvazi kendi çıkarını diğer toplumsal sınıfların da çıkarlarını temsil eden genel ve ortak bir çıkar olarak kabul ettirebildiği ölçüde hegemoniktir. Tarihsel olarak ulus kavramının kendisi de burjuvazinin iktidar mücadelesinde başat bir konuma gelmiş, hem anayasa hukukunda hem uluslararası hukukta ulusal egemenlik temel bir varsayım olmuştur. Burjuva hukukunun temel dogması ulusal egemenlik ve ulusal çıkar hem Kemalizm hem de realizm için sorgulanmaz kavramlardır. Sorgulanmadıkları ölçüde sınıf iktidarını gizler ve doğallaştırırlar.

Uluslararası ilişkilerde realizm ve Kemalizm hukuki dogmaya dayanarak görüntüde tüm devletlerin eşit olduğu bir sistem varsayar. Bu sistemde güç dağılımı tabii ki daha güçlü ve daha güçsüz devletleri ortaya çıkarır, ancak hegemonik devlete karşı birleşen diğer devletlerin oluşturduğu güç dengesi sayesinde her devlet egemenliğini korumayı başarır. Dolayısıyla her devletin öncelikli amacı ulusal egemenliğinin ifadesi olan bağımsızlığını korumaktır. Marksizm açısından ise ulusal egemenlik ancak gerçek uluslararası güç ilişkilerini gizleyen hukuksal bir kurgudur. Nasıl ki iç hukukta yurttaşların biçimsel eşitliği sınıflar arasındaki maddi eşitsizliği gizliyorsa, uluslararası hukukta da ulusal egemenlik ve içişlerine karışmama ilkelerinin ifade ettiği biçimsel eşitlik küresel tahakkümü gizlemektedir.

Kemalizmin sağ ve sol versiyonları kapitalizme ilişkin farklı tutumlar sergiler ancak ulusal egemenlik ve ulusal çıkar konusunda ortaklaşır. Güncel siyasette Sözcü gazetesinden Cumhuriyet, Yurt ve Aydınlık gazetesine kadar Kemalist olarak tanımlayabileceğimiz cenahın AKP’nin dış politikasına yönelttiği temel eleştiri ulusal egemenlik, ulusal bağımsızlık ve ulusal çıkar temelindedir. Bu eleştirilerdeki ortak özellik AKP’nin siyaset arenasına çıktığı koşullar, yola koyulurken destek aldığı çevreler ve siyasi programı itibarıyla ABD-AB blokuna hizmet eden bir aktör olduğudur. Bu yaklaşıma göre AKP ABD-AB blokunun kurguladığı bir senaryo mucibince iktidara getirilmiş ve bağımsızlıkçı kadrolar tasfiye edilmiştir. Hükümetin bütün dış politika girişimleri Kıbrıs’ta çözüm, Ermenistan’la diyalog, Kürt siyasi hareketiyle müzakere vs. hep AKP’nin bu dış mihraklara hizmetinin sonucudur. Çeşitli komplo teorileri bu yaklaşımın bolca kullandığı bir yöntemdir.

Ne var ki, burjuva ideolojisinin dogmasını analizin çıkış noktası yapan bir yaklaşım Türkiye’nin dünya kapitalizmi içindeki konumunu ve kapitalist ilişkiler içinde dış politika oluşumunu anlamakta ve açıklamakta zorluk çekmektedir. Kemalizmin bu zorluğunun bir örneğini AKP’nin İsrail politikasına dair iddiaları güzel sergiler. One Minute ve Mavi Marmara olayları Kemalist çevreler tarafından AKP’nin gerçekleştirdiği “eksen kaymasına” örnek olarak sunuldular. Klişe ifadeyle, “yüzünü Batı demokrasilerinden Ortadoğu bataklığına dönen” AKP, cumhuriyetin temel ekseninden sapmıştır. Ancak Kemalist yaklaşım burada önemli bir çıkmaza girer: ABD’nin ılımlı İslam projesi Ortadoğu ülkelerini İsrail’le bozuşturmak değil barıştırmak, transatlantik blokundan uzaklaştırmak değil yakınlaştırmayı amaçlar. AKP ABD-AB blokunun projesi ise bu proje neden Türkiye’nin bu bloktan uzaklaşmasını öngören bir “eksen kaymasına” yönelmiştir? Bu noktada tabii ki orijinal açıklamada olmayan bazı geçici açıklamalar bulunur: Erdoğan başına buyruk davranmaya başlamıştır veya çok asabidir, sinirlerine hakim olamıyordur; takiyeci İslamcılık artık gerçek yüzünü göstermeye başlamıştır vs. Ancak bu açıklamalar AKP’nin dış politikasını kuramsal olarak açıklamakta yetersizdir. Lider düzeyinde getirilen her açıklama liderin iç siyasi düzen ve dünya düzenindeki failliğinin sınırlarını belirlemek durumundadır. AKP kadrolarının toplumsal ilişkileriyle çizilen bu sınırlar aynı zamanda AKP iktidarının imkânları, varlığının koşullarıdır. Ancak devlet ve siyaset kavrayışı Kemalizmi buraya yönelen bir toplumsal analize körleştirir.

Liberalizm ve Muhafazakârlık


Liberalizm ve muhafazakârlığı beraber ele alacağım, çünkü iki akımın kadroları arasındaki ittifak liberal-muhafazkârlık gibi bir sentezi gerçekleştirdi ve bu sentez AKP’nin ortaya çıkış ve iktidara gelişini meşrulaştıran bir söylem işlevi gördü. Bu tarihsel anda liberal-muhafazakârlığın Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nda nasıl bir filozof kral gördüğünü hatırlamakta fayda var. Liberal bir siyaset yorumcusu Şahin Alpay 2010’da Oxford Üniversitesi’nin iki günlük bir toplantısında şahit olduğu Davutoğlu’na ilişkin şu izlenimini aktarmıştı: “Onu dinlerken eski Yunan düşünürü Platon’un ünlü ‘ideal devlette filozofların yönetici olmaları ya da yönetici olanların felsefe yapmaları gerektiği’ne dair sözünü hatırladım. Oxford’da geçirdiği iki günü izleyenlerin bile, enerjisine, çalışkanlığına ve tabii hepsinden önce fikir ve bilimadamı olarak kapasitesine hayran olmamaları mümkün değildi”. Liberaller ve Erdoğan liderliğindeki kadronun arasındaki ittifakın dağılmasıyla beraber liberal ve muhafazakâr akımların tezleri birbiriyle çatışmaya başladıysa da, (örneğin Abdullah Gül liderliğinde) liberal muhafazakâr kadroların liberallerle ve Batıcı Kemalistlerle yeni bir ittifak arayışına girmesi ve böylece tezlerin tekrar bir birine yakınlaşması olasılık dahilindedir. Bu açıdan 2000’in ilk on yılına damgasını vuran liberal-muhafazakâr sentezi, tarihsel olarak bir daha aynı karakterde ortaya çıkmayacağını da akılda tutarak, irdelemekte fayda var.

Liberal-muhafazakâr sentez, liberalizm ve muhafazakârlık arasındaki kuramsal çelişkilere rağmen, köklü bir ideolojik hatta dayanmaktadır ve Kemalizm gibi cumhuriyetin kurucu bir akımdır. Bu akımın güncel versiyonu cumhuriyetin yüzlerce yıllık bir “güçlü devlet geleneğini” devam ettirdiğini vurgulayan Celal Bayar’ın 27 Mayıs eleştirisine dayanır. Buna göre bir yanda bürokrasi tarafından temsil edilen güçlü bir devlet, diğer yanda halk vardır. Mustafa Kemal’in ölümünden sonra bürokrasi iktidarı tekrar ele geçirmiş ve ulusal egemenliği vesayet altına almıştır. Demokrat Parti ulusal egemenliği tekrar tesis etmişse de askeri-sivil bürokrasi tarafından darbeyle uzaklaştırılmıştır. Türk sağının temel siyasi tezini ifade eden bu yaklaşım 1960’ların sonlarına doğru ve özellikle 12 Mart’tan sonra solda da yankı bulmuş. İdris Küçükömer’den İsmail Cem’e kadar birçok soysal bilimciyi etkilemiş, dahası Bülent Ecevit ve Deniz Baykal’ın “Orta’nın Solu” projesinin kuramsal çerçevesini oluşturmuştur. Bülent Tanör bu düşünsel akımı popülizm olarak tanımlar.

Liberal-muhafazakâr sentezin devlet ve dış politika anlayışı Kemalizmden farklı olarak liberal bir toplumsal analize dayanır. Bu yaklaşım uluslararası ilişkilerdeki liberalizm gibi devletin içindeki toplumsal grupların aralarındaki ilişkilerin ve siyasi rejimin dış politikaya etkisi olacağını varsayar. Ancak liberalizmin toplumsal grupları, zaman zaman adına sınıf dense de, Marksist analizin sınıf ve toplumsal grup tanımına denk düşmez. Liberalizm toplumsal sınıfları tek tek bireylerin sahip oldukları üretim faktörleri (sermaye, toprak, emek) üzerinden tanımlar. Aynı üretim faktörü donanımına sahip bireylerin toplamı toplumsal sınıfları oluşturur. Marksist analiz ise üretim faktörlerinin kendi başına bir nesneden öte anlamlarının olmadığını, ancak toplumsal ilişkiler içinde bunların üretim faktörüne dönüştüğünü ileri sürer. Özetle ifade etmek gerekirse, sınıf ilişkileri ve üretim ilişkileri analiz edilmeden üretim faktörlerinin hangi sınıfsal oluşumlara yol açacağı anlaşılamaz. Liberal yaklaşıma göre bir ülkede bolca bulunan üretim faktörlerinin sahibi olan sınıflar dışa açılmayı ve ticaret serbestliğini savunur. Buna mukabil kıt olan üretim faktörü sahipleri dışa açılmaya karşı çıkar. Bu minvalde güncel liberal-muhafazakârlık ekonomik dışa açılmayı tüketicilerin daha ucuz ve kaliteli mal tüketme hakkı üzerinden savunur, devlet beslemesi ve ithal-ikameci burjuvaziyi eleştirir.

Uluslararası ilişkilerde liberalizm liberal demokratik devletlerin birbirleriyle savaşmayacağını ve dolayısıyla liberal demokrasinin dünya barışı için şart olduğunu iddia eder. Liberal demokrasinin en büyük güvencesi olarak ise güçlü bir orta sınıfın varlığı gösterilir. Bu tez AKP’nin kuruluş ve yükseliş döneminde “yükselen Anadolu sermayesi” ve “İslamcı Calvinistler” gibi kavramlarla ifade edildi. Böylece AKP bürokrasinin halk üzerindeki egemenliğine karşı büyüyen orta sınıfın demokratikleşme özlemlerini somutlaştıran bir siyasi özne olarak tanımlandı. Dolayısıyla “değişimin motoru” olarak AKP hem iç hem de dış politikada bürokratik vesayet dönemini sona erdiren bir aktör olarak tarif edilir.

Davutoğlu doktrini bu yaklaşımın güzel bir örneğini sunar. Davutoğlu’na göre temel iktidar kavgasının halkla bürokrasi arasında meydana geldiği Türkiye’de cumhuriyetin elitleri halka yabancı bürokratlar olagelmiştir. Bu bürokratlar kendi değerlerine yabancı oldukları ve halk egemenliğine dayanmadıkları için özgüven sahibi değildirler. O yüzden bürokratik elitler Ortadoğu başta olmak üzere “Osmanlı bakiyesine” sırtını dönmüş, içe dönük ve pasif bir politika izlemiştir. Oysa AKP halk egemenliği ve değerlerine dayandığından, özgüveni tamdır ve aktif ve dışa dönük bir strateji izleyebilir. Türkiye’deki farklı stratejik yaklaşımlara ilişkin bu görüşler uluslararası ilişkiler disiplininde kabul görmüş, hatta ana akımlaşmıştır. Ancak liberal-muhafazakârlığın “Kemalist pasiflik” tezi tarihsel olaylarla bağdaşmamaktadır. Kurucu Kemalist kadroların Ortadoğu’dan çekilme sebebi kültürel yabancılaşma değil bölgedeki cephelerde savaşı kaybetmeleridir. Lozan sırasında söz verdiği İskenderun konusunda TBMM’de sıkıştırılan Mustafa Kemal bunu açıkça ifade etmiştir: “Kuvvet ve kudretimizle tesbit edeceğimiz hat, hattı hudut olacaktır... Kuvvet ve kudretimizin imkânları dairesinde tesbit edeceğiz”. Nitekim ellerine geçen her fırsatta Kemalist kadrolar Hatay, Musul ve Kerkük’te devlet sınırlarını genişletme konusunda girişimde bulunmuşlardır. Ancak Oran’ın vurguladığı gibi Kemalistler ancak savaş riskine girilmemesi ve mevcut sınırların risk edilmemesi koşuluyla yayılmacılık politikaları izlemişlerdir. Kemalizme Ortadoğu’da yayılmacılıkta manevra alanı tanımayan etkenler önce İngiltere-Fransa daha sonra ABD-Sovyetler Birliği’nin bölgedeki ağırlığı ve Türkiye sermayesinin mütevazı ölçeğidir.

Liberal Muhafazakârlığın temelindeki sağ popülizm AKP’nin dış politikasında özgüven faktörünün önemini 1 Mart tezkeresi, One Minute olayı, Mavi Marmara olayı, Libya, Suriye ve Mısır politikası üzerinden vurgular. Erdoğan’ın son dönemdeki popüler deyişiyle “diklenmek değil, ama dik durmak” olarak özetlenebilecek bu yaklaşım ahlaki değerler ve siyasi ilkeler adına icabında ABD-AB ittifakına zıt bir şekilde bağımsız davranan bir dış politika çizgisinin varlığını iddia eder. Bu açıdan Kemalist bağımsızlık tezleriyle paralellik gösterir. Sonuçta hem Kemalizm hem liberal muhafazakârlığın hedefi ortaktır: Oran’ın deyişiyle “batı sistemi içinde bağımsız olarak yer almak”. Ve tıpkı Kemalizm gibi liberal muhafazakârlığın da Birinci Dünyacı ve Üçüncü Dünyacı dış politika programları vardır. Bu programlar arası gidiş gelişler siyasi kadroların kendi bağımsızlıklarını, yani iktidarlarını, kurabilecekleri ve sürdürebilecekleri toplumsal koşullara göre belirlenmektedir. Hem Kemalizm hem de liberal muhafazakârlık için geçerli olmak üzere şöyle bir varsayım öne sürebiliriz: Ekonominin yavaşladığı, sermaye birikiminin aksadığı koşullarda oluşan toplumsal dinamikler iktidarda olan siyasi kadroları kendi iktidarlarını konsolide etmek amacıyla Birinci Dünyacılıktan Üçüncü Dünyacılığa itmektedir. Muhalefette olan ve dolayısıyla cumhuriyetin üyesi olduğu Batı ittifakıyla gündelik mesaisini yürütme sorumluluğu taşımayan bir muhalefet partisinde Üçüncü Dünyacı bir dış politikayı savunmak daha rahattır. Ancak Batı ittifakıyla ilişkilerin gerginleştiği dönemlerde muhalefet ittifakın iç ve dış toplumsal dayanaklarına Birinci Dünyacılığın gereklerini daha iyi yerine getireceği sinyalini vermeye başlar.

AKP’nin kuruluş ve yükseliş dönemindeki Üçüncü Dünyacı anlara yakından baktığımızda aslında “eksen kayması” tezine karşı dile getirilen tüm kanıtlar AKP’nin Batı ittifakına ters bir şekilde hareket etmediğini ortaya koyuyor. 1 Mart tezkeresi Erdoğan’ın hükümetin başında olmadığı, AKP yöneticileri arasında görüş ayrılıklarının olduğu, AKP grubunun oylamada serbest bırakıldığı ve böylece özellikle Barzani’ye yakın AKP milletvekillerinin elinin rahat olduğu bir ortamda gerçekleştiğinden AKP’nin dış politika programının bir sonucu saymak doğru olmaz. ABD’nin Irak işgali sırasında Türkiye’yi operasyonel bir merkez olarak kullanmasına imkan tanıyan 1 Mart Tezkeresi’nin TBMM tarafından reddedilmesi gerek sebepleri gerek sonuçları bakımından hâlâ çok tartışılan bir olaydır. Tezkerenin içeriği konusunda ABD’yle Türkiye adına müzakereleri yürüten diplomat Deniz Bölükbaşı hükümetin kendisine verdiği talimatlara uygun bir pazarlık sonucu etmesine rağmen tezkerenin meclisten geçmediğini vurgular. Davutoğlu üzerine övgüyle dolu iki kitap yazan gazeteci Gürkan Zengin, AKP’nin içinde tezkereye ilişkin bir ayırım olduğunu, Erdoğan’ın tezkerenin geçmesi için talimat vermesine rağmen, selefi Ecevit tarafından savaşa mutlaka karşı çıkması öğütlenen dönemin başbakanı Gül’ün AKP meclis grubunu serbest bıraktığını ve Bülent Arınç’ın açıkça tezkereye karşı çıktığını bildiriyor. Zengin’in aktarımına göre tezkerenin geçmemesi üzerine Erdoğan müthiş öfkelenmişti: “1 Mart, sadece Türkiye’nin değil, AKP’nin de en dar geçitlerinden biriydi. Erdoğan ve Gül ikilisi, bu dönemi parti gövdesinde bir hasar yaratmadan atlatmayı başardılar.” Zengin’e göre Erdoğan’ın tezkereyi desteklemesinin nedeni ABD tarafından işgal sonrası Irak’tan dışlanma korkusuydu. Yani Erdoğan, Özal’ın Birinci Körfez Savaşı’ndaki siyasetini izlemek istiyordu ancak henüz başbakanlık koltuğuna oturamamış bir parti genel başkanı olarak meclis grubuna hakim olamamıştı. Nitekim ikinci bir tezkereyi 19 Mart 2003’te meclisten geçirmeyi başardı. O dönem başbakan danışmanı olarak görev yapan Davutoğlu ise tezkereye karşı çıkan grupta yer almıştı. 1 Mart olayının bu analizi bize Erdoğan ve Gül arasında Batı’ya yöneliklik tutumların geçtiğimiz on iki yıl içinde nasıl değiştiğini, iki lider arasındaki iktidar rekabetin başlangıcını ve Arınç’la Davutoğlu’nun pozisyonunları göstermesi açısından ilginç veriler sağlıyor.

1 Mart Tezkeresi’nin reddedilmesi kısa vadede Erdoğan’ın korktuğu gibi bir dışlanmaya yol açsa da (örneğin Çuval olayı) beklenmeyen bir etkisi bilhassa Bush’un ve Neoconların dış politikasını eleştiren çevrelerde AKP’nin prestijini arttırmasıydı. Irak Savaşı’nın büyük bir hata olduğunu düşünen ve postkolonyal hassasiyete sahip Batılı liberal ve sol çevrelerde AKP’ye Gezi’ye kadar devam eden muazzam bir kredi açıldı. İlerleyen yıllarda AKP’nin özellikle Bağdat’taki Maliki hükümetine karşı Erbil’le yakınlaşması, ABD’nin kısa vadedeki dışlamasının maliyetini de ortadan kaldırmış oldu. Böylece Türkiye tezkereyi kabul etmemekle ABD işgalini engelleyemese de uluslararası kamuoyunda prestijini arttırdı, bağımsız hareket edebilen bir aktör olduğu imajını yarattı ve kısa sürede tekrar Irak’a geri dönebildi, Libya ve Suriye’de aktif hale gelebildi. Obama’nın iktidara gelmesiyle ABD Türkiye ilişkileri onarıldı. Bu süreçte İsrail’le ilişkilerin seyrine rağmen cumhuriyet NATO çerçevesinde İsrail savunmasıyla senkronize bir füze savunma sistemine entegre oldu.

2008 finans krizini takiben patlak veren Ortadoğu’daki Arap ayaklanmaları ve ABD’nin parasal genişleme politikaları sayesinde Erdoğan kadrosunun manevra alanı genişledi. Bu kadro sadece kendine sadık bir toplumsal kesim yaratabileceği, böylece bağımsız hareket edebileceği ve iktidara daha sıkı sarılabileği fırsatının belirdiğine vehmetti. Batı ittifakı da Erdoğan’ın politikalarında bu niyetlerin izini tespit etmeye başladığı 2010 yılından, yani anayasa referandumundan itibaren, eleştirilerini dile getirmeye başladı. 2012 Gezi protestolarından sonra Erdoğan ve Batı’nın yıldızları hiç barışmadı, ülke içinde Erdoğan Birinci Dünyacı programına destek veren çevreleri kaybetti. Bu kaybın ikame etmek amacıyla Erdoğan giderek Şam’da namaz kılma hayallerine, yani yayılmacı bir Üçüncü Dünyacılığa savruldu. Bu, Gültekin’in ifadesiyle kaptanın dönüp mürettebata ve yolculara “Bırakın bu Avrupa’yı, din kardeşlerimize gidelim” dediği andı.

Erdoğan’ın Üçüncü Dünyacılığa kaymasıyla, liberallerle çatışması aynı sürecin ürünüydü. Batı’daki postkolonyal düşünce akımları özellikle sol eğilimli liberallerin de Üçüncü Dünyacı bir dış politika programını kuramsal olarak onaylayabileceğini göstermektedir. Ancak Fuat Keyman’ın AKP dış politikasına dair eleştirilerinde görebileceğimiz gibi postkolonyal çokkültürcülük ve çoğulculuk iddialarının kabulü, liberallerin Birinci Dünyacı bir kozmopolitizmden taviz vermeleri anlamına gelmiyor. Keyman Davutoğlu’nun önerdiği çok-boyutlu, çok-taraflı, ahlaki ve aktif bir dış politika programını onaylıyor ancak bu programın temelinde muhafazakâr, dinsel ve milliyetçi bir kimliğin değil, insan haklarına atıf yapan Avrupalı bir perspektifin olmasını şart koşuyor. Keyman’ın Ortadoğu’daki Birinci Dünyacılığının önemli bir kanıtı da Erdoğan’ın son dönemde Batı’yla ilişkilerini yeniden düzeltebilmesi için “Ortadoğu’ya bir Atatürk lazım” tavsiyesini vermesi. Keyman “Türkiye ne yapmalı?” başlıklı bir yazısını şöyle bitiriyor: “Yeni Türkiye ile erken Cumhuriyet'in birleşimi, ya da, Erdoğan ve Davutoğlu söyleminin Atatürk ile birleşimine dönük yeni bir dil: bu olasılığı düşünelim derim”. Bu açıdan Türkiye’deki siyasi akımlar içinde liberalizmin en tutarlı Birinci Dünyacı olduğunu ve bu tutarlılığı belki de hiçbir zaman tek başına iktidar olmaya yetmeyecek kadar zayıf ancak iç ve dış ittifakları açısından etkili kadrolara borçlu olduğunu öne sürebiliriz.

Sonuç yerine: ideolojik analizden toplumsal analize

Bu yazıda temel iddiam Kemalizm, liberalizm ve muhafazakârlığın ortak hedefinin Oran’ın ifadesiyle “Batı sistemi içinde bağımsız olarak yer almak” olduğuydu. Her üç siyasal akımın dayandığı ve bir filozof kral arayışı, yani teknikleşmiş siyaset bilgisi fetişinin, sonucu olan idealist bir epistemolojiye dayandığını ileri sürdüm. Bu epistemolojiye karşı dış politika programlarının dayandığı toplumsal ilişkilerin kültür gibi somut toplumsal bütünlükten yalıtılmış soyut kavramlara indirgenemeyeceğini vurguladım. Söz konusu üç siyasal akımın ortak yönleri devlet yapısıyla Batı ittifakının üyesi olan cumhuriyetin siyasi kadrolarının manevra alanının darlığıyla orantılı. Bu alanın temel belirleyeni de Türkiye’nin dünya işbölümündeki yeri. Ancak bu ideoloji analizi bir toplumsal analizle tamamlanmadığında siyasi failliği anlamakta eksik kalacaktır, çünkü siyasi programlar kadroların yürüttüğü somut toplumsal ittifakların ifadesidir ve bu ittifaklar siyasi liderliğin hem hünerini gösterdiği hem de kabiliyetinin sınırının test edildiği bir alanı oluştururlar. Yönetim hünerlerini anlamak açısından ise Machiavelli’nin Platon’a yönelik hiç var olmamış devletlerin düşünü gördüğü eleştirisini dikkate almak gerekiyor. Machiavelli’nin ifade ettiği gibi hüneri değerlendirmek için analiz pratik bilgiden faydalanmalı. Bu pratik bilginin bize gösterdiği ilk şey ise geminin idaresi sadece kaptanla mürettebat arasındaki bir ilişkiye indirgendiğinde mülksüz kürekçilerin tamamen göz ardı edildiğidir.