Anasayfa > Birikim Arşiv > 366 > IndustriALL Küresel Sendika ile yeni sendikal oluşumlar üzerine söyleşi: "Yerelden küresele birlikte bir şey yapabilme imkânı olarak sendikalar"

IndustriALL Küresel Sendika ile yeni sendikal oluşumlar üzerine söyleşi: "Yerelden küresele birlikte bir şey yapabilme imkânı olarak sendikalar"

Tuğrul Paşaoğlu | (Sayı : 366)


Birikim'in Notu: Basılı dergideki söyleşide bant çözümündeki karışıklık nedeniyle bazı yerler yanlış isimlerle yayınlanmıştır. Düzeltir, özür dileriz.




Tuğrul Paşaoğlu
: Önce IndustriAll Global Union nasıl bir yapıdır, işleyişi nedir? Bununla başlasak. Geçmişte uluslararası sendikal konfederasyonlar, iş kolu federasyonları veya klasik bölgesel sendikal örgütlenmeler vardı. Şimdi IndustriAll bu sendikal yapılanmanın neresine oturuyor?

Sedat Kaya: Şimdi Türkiye’de bir yanlış algı var. Sivil toplum kuruluşu kapsamı içerisine sendikayı da alıyorlar. Hayır, sendika sendikadır. Sendika asla sivil toplum kuruluşu değildir. Son 8-10 yıl içerisinde küresel sendikal hareketin örgütlenmesinde büyük değişiklikler oldu ama yapı değişmedi. Sistematik aynı. Bir: Konfederal düzeyde bir örgütlenme var, ülkelerde örgütlü sendikaların bağlı olduğu konfederasyonlar. Türkiye örneği vereyim: Türk-İş, Hak-İş, DİSK. Bunların üst örgütleri, Avrupa düzeyinde ve küresel düzeyde. Eski çatı duruyor fakat ICFTU [International Confederation of Free Trade Unions/Uluslararası Sendikalar Konfederasyonu] yok artık, birleşmeden sonra ITUC [International Trade Union Confederation/Uluslararası Sendikalar Konfederasyonu] oldu. Senin sendikal harekette bulunduğun, aktif olarak çalıştığın dönemde tekstildeki örgüt ITGLWF [International Textile, Garment and Leather Workers’ Federation] idi, metal alanındaysa IMF [International Metal Federation] vardı. Biz hep “Kötü IMF değil bu, iyi IMF” derdik. Bir de, Kimya, Enerji, Maden alanında örgütlü ICEM [International Chemical, Energy and Mining] vardı.

Tuğrul Paşaoğlu: Bunlar duruyor mu?

Sedat Kaya: Hayır. İşte bunlar birleşerek IndustriALL oldu. 2012’de imalat sanayiindeki üç küresel federasyonun birleşmesiyle Industrial Global Union ortaya çıktı. Zaten IndustriAll’ı biz şöyle Türkçeleştiriyoruz: Dünya Tüm İmalat Sanayi, Enerji ve Madencilik İşçileri Sendikaları Federasyonu. Yani imalat sanayinde bizim dışımızda kalan ne var? Sadece gıda sektörü. Diğer hepsini bünyemize aldık. Aslında bu bir gereklilikti ve kapitalizmin hamlelerine karşı bir karşı-hamleydi. Hepimiz dikkat ediyoruz, birleşme sonrasında IndustriAll aktiviteleri daha da etkinleşti. Dediğim gibi imalat sanayinin tüm çatı örgütü şimdi IndustriAll, bir küresel sendika. Fakat bu birleşme nedeniyle bazı özel durumlar da ortaya çıktı. Ona göre bir örgütsel yapılanmaya gidildi. Yine senin bildiğin süreçlerde, genel başkan zaten (Avrupa sendikal hareketi gibi, dünya sendikal hareketi gibi) daha mütevelli heyeti gibidir. Genel sekreter üzerinden yürür. Genel sekreterin altında da kendi ekibi olur. Biz bu birleşmede şöyle bir yapı kurduk: Bir genel sekreterlik, üç tane genel sekreter yardımcılığı. Fakat hepsi seçilmiş pozisyon. Yani örgütümüzdeki en güçlü pozisyonlar. Teamül oluşsun diye de şöyle yaptık: Bir tanesinin Metal geleneğinden gelmesi, bir tanesinin Enerji, Maden, Kimya geleneğinden gelmesi, bir tanesinin de Tekstil, Hazır Giyim geleneğinden gelmesi. Burada bir parantez açmak istiyorum, belki Türkiye sendikal hareketi için de katkı olur: Mesela bizim bir cinsiyet hassasiyetimiz var. Burada bir genel sekreterimizin de kesinlikle kadın olması gerekiyor, böyle bir yapı. Üstte büyük genel sekreterimiz, ki çok değerli Brezilyalı bir sendikacı kardeşimizdir, Valter Sanchez, üst genel sekreterimiz o. Jenny Holdcroft, İngiliz bir sendikacı kardeşimizdir. Tekstil, Hazır Giyim alanına bakan genel sekreter yardımcımız. Bir tanesi de bizim çok değerli, Türkiye sendikal hareketinin de iyi bildiği Kemal Özkan ise, ICEM geleneğinden geliyor. Bir tane de, her sendikal harekette olduğu gibi en önemli sorunlardan biri, mali sekreterlik. Genel sekreter yardımcılarımızdan biri de özellikle mali işlere bakar.

Tuğrul Paşaoğlu: Peki bu yapılanmanın bunun eski klasik sendikal örgütlenmelerden hedef ve faaliyet olarak farkları nedir? Eski yapılanmada, ulusal sendikalar kendi iş kollarında kurulu uluslararası iş kolu federasyonlarına, ülke işçi konfederasyonlarını da doğrudan uluslaslararası ya da bölgesel konfederasyonlara bağlı olurlardı. Örgütlenmeye ilişkin genel sorunlarda, mesele kritik hale geldiğinde uluslararası örgüt müdahale edebilir, ancak üye sendikaların yerel düzeyde yaptıkları toplu sözleşmelere müdahil ya da taraf olmazlardı. Ama bu yeni yapılanmada sanki işçilerin temsilcisi olarak İndustriAll’un muhatabı doğrudan yerel imalatçı işverenler değil, çokuluslu marka sahibi tedarikçi şirketler. Dolayısıyla işçi-işveren ilişkiler artık çoğunlukla global düzeyde çözülebilen işler mi?

Sedat Kaya: Kesinlikle haklısınız. Aslında başta vurguladığınız şey değişmedi. Bizim IndustriAll küresel sendika olarak üyelerimiz üzerinde yaptırım gücümüz yok. Üyelerimizin, örgütlenme stratejileri konusunda veya toplu sözleşme düzeyleri konusunda özerklikleri var. Fakat mesele burada ortaya çıkıyor. Örnekleri Tekstil ve Hazır Giyim sektöründen vermek istiyorum. Tekstil ve Hazır Giyim sektöründe imalat dediğimiz anda karşınızda ana, büyük işvereniniz çokuluslu firmalar. Bu nedenle IndustriAll küresel sendikanın etki ve faaliyet alanında genişleme var. Bunun da en somut örneği Küresel Çerçeve Sözleşmeler’dir. Size sayısını vereyim, şu anda 47 tane Küresel Çerçeve Sözleşme var, tüm sektörlerde. Fakat ilginç olanı, yıllardan beri bu varken Türkiye’de pek yansımalarını görmüyorduk. Fakat Tekstil ve Hazır Giyim sektöründe hazırlanan Küresel Çerçeve Sözleşmeler Türkiye’de sonuç doğurdu. En önemli sonuç da küresel sendikal hareketin ulusal alanlarda bir faaliyette bulunmasının zemini oldu. İki örnek vereyim: Bir tanesi, mesela Inditex Küresel Çerçeve Sözleşmesi gereği IndustriAll küresel sendika tüm dünyada sendika uzmanı unvanıyla birini istihdam etmek zorunda; tedarik zincirindeki sorunların tespiti ve bunların düzeltilmesi için. Bu, küresel sendikaya ulusal ölçekte hareket alanı sağlıyor. İkincisi, (bu belki daha da önemli, sendikal hareketin geleceği ve küresel sendikayla yerel sendikalar arasındaki ilişkinin daha kurumsallaşması açısından) her bir Küresel Çerçeve Sözleşme’nin uygulanması gibi bir yükümlülük var. IndustriAll küresel sendika ise sınırlı insan kapasitesiyle bunu her yerde yapamayacak durumda. Çünkü sendikal hareketin en küçük örneğinde olduğu gibi küreselinde de durum aynıdır, sendika birliktir. Birlikte bir şey yapabilmektir. IndustriAll bunları yaparken hep yerel teşkilatlardan destek alacağını düşündü. Burada mesela H&M ve Assos Küresel Çerçeve Sözleşme’mizde Ulusal İzleme Komitesi diye yapı kurduk. Yani bu üretimin yapıldığı her ülkede IndustriAll şemsiyesi altında ilgili tüm üye sendikalar bir izleme komitesi kuracak. Ve bu ciddi şekilde kurumsal olarak çalışıyor. Mesela yılda 4 kez bu toplantıyı tüm üyelerle yapmak zorundayız. Gündem hazırlanıyor, sorunlar varsa tartışılıyor, eğer çözüm veya bir düzeltici eylem gereken bir alan varsa bunlar belirleniyor ve somutta işliyor. Bunlar gelişen alanlar. O nedenle IndustriAll bazen toplu sözleşme düzeyine dahi inebiliyor.

Tuğrul Paşaoğlu: Peki bu küresel anlaşmalar nasıl uygulanıyor? Düzenleme sözleşme hükümleri çerçevesinde mi oluşuyor? O ülkede geçerli mevzuatın geçerliliği, etkisi var mı?

Sedat Kaya: Kanun değil. Regülasyonda zaten değişme var. Küresel emek regülasyon sistemleri oluşmaya başladı. Temel kural şudur: Ulusal İzleme Komitesi’nin kuruluşu veya bizim bu alana müdahil olabilmemiz, hiçbiri ulusal mevzuata referansla yapılmıyor. Mesela Türkiye’deki Borçlar Kanunu’na göre diyebiliriz, ortada bir sözleşme var. Temel kuralımız da şu: Aslında ulusal mevzuatı yok saymıyoruz, bu çok riskli de bir alan, şöyle bir tehlikesi de var: “Ulus devletin regülasyonlarını tamamen yok sayalım, biz tepede onun yerine bir şeyler koyalım”, Hayır. Yeri geliyor ulusal mevzuat da kullanılıyor fakat genel temel kuralımız şudur: Temel haklarla ilişkili olarak ulusal mevzuatla uluslararası normların birbiriyle çelişmesi halinde yüksek olan norm uygulanır. Temel kural budur; ILO normlarına referanstır. Zaten bizim emek regülasyonuyla ilgili söylediklerimizin pek çoğu ILO’ya referanslıdır. Bu nedenle aslında belki de Türkiye için katkı anlamına da gelebilir, emek hareketi için. Mesela, geçen yıl yaşadığımız çok somut bir örnek oldu. Bildiğiniz gibi Türkiye’de toplu iş sözleşmesi yetkisi alınabilmesi son derece farklı prosedürlere tâbi. Sendikanın %1 barajını geçmiş olması gerekiyor. İşletmede %50 + 1 çoğunluğun sağlanması gerekiyor; sonra başvuru, yetki itirazları vs. Türkiye tarihinde ilk kez bir işverenimizle % 30’la sözleşme imzaladık. Yetki itirazı yapılmadı. Diyalog içerisinde gitti.

Tuğrul Paşaoğlu: Peki bu global anlaşma toplu sözleşme içine mi giydiriliyor, yoksa dışarıda mı duruyor?

Sedat Kaya: Dışarıda duruyor. Küresel Çerçeve Sözleşme ana konulara referans veriyor. Toplu sözleşmeyle ilgili tek referansı, yani en belirgin referansı şudur: “Bu tedarik zincirinde üretim zincirine katılan hiçbir işyerinde işçiler sendikalı oldu diye işten atılamaz, ayrımcılığa tâbi olamaz ve işçilerin toplu iş sözleşmesi hakkı engellenemez.” Genel bir hüküm. Klasik ILO normları gibi.

Tuğrul Paşaoğlu: Tedarik zinciri deyince; toplu iş sözleşmeleri işçilerin temsilcisi sendikalarla çalıştıkları işyerinin işverenleri arasında yapılır. Burada ise uluslararası bir sendikal kuruluş olarak İndustriAll karşısında tedarikçi marka temsilcisi çokuluslu şirketler var. Dolayısıyla satın almacı, tedarikçi üzerinde markanın imalatçı işveren üzerinde yaptığı baskı söz konusu. Siz sözleşmeyi markayla mı yapıyorsunuz?

Sedat Kaya: Aslında markayla değil. Orada farklı bir ilişki ağı ortaya çıkıyor Marka baskısıyla imzalıyoruz.

Tuğrul Paşaoğlu: Marka baskısıyla toplu sözleşmeyi yerel düzeyde sendika ile işveren imzalıyor. Peki global sözleşme kimler arasında?

Sedat Kaya: Global sözleşmeler global markalarla. Belki sohbetimizin ikinci yarısında, üzerine odaklanmak istediğim başka bir şey var. Tam da bu dediğim dinamikleri açıklarken. ACT (Actional Cooperation Transformation) diye bir süreç başlattık, orada bu çok daha net. Olay şu: Burada karşımızda bir işveren var. Gidersin örgütlenmeye, kapıda döverler. Şimdi, tedarik zincirine herhangi bir yere gidildiği zaman bu tip şiddet olaylarına ben yıllardır rastlamıyorum. Oradaki işveren de aslında durumu çok iyi biliyor: “Lanet olsun, ben bu üretimi, bu siparişi alabilmek için bunların dediği konulara uymak zorundayım.” diye düşünüyor. Markadan markaya işverenden istenen sosyal şartlar değişebiliyor ama her birinde temel olan bir şey vardır: Sendikal hak ve özgürlüklere saygı. Bunun içinde toplu pazarlık hakkı da var. Siparişi alırken Türkiye’deki tedarikçi firma zaten bunu imzalıyor, tedarik zincirinin tamamı için. Bir yere aktaracaksa bile burada bu koşulların sağlanmış olmasını istiyor. Aslında burada biraz geriye gitmek istiyorum. Global çerçeve sözleşmelerden önce bir şey var. Firma davranış kodları dediğimiz bir uygulama vardır. Bunu tarihçe olarak şöyle anlatayım size, çok meşhur bir Amerikalı basketbolcu vardı ve o dönemde Nike’ın, Adidas’ın, Puma’nın, bütün spor giyim markalarının ayakkabıları Endonezya’da üretilirdi, üretim tamamen oraya kaymış durumdaydı. O dönem şöyle bir haber çıkmıştı: Markalardan biri, bir fabrikadaki işçilerin hepsine bir yılda ödenen maaştan daha fazlasını o basketbolcuya reklam için veriyormuş. Bir de o ara çok trajik şeyler çıktı, çok ölümlü fabrika yangınları gibi. Bunun üzerine dünyada tüketici hareketlerinde muazzam bir reaksiyon ortaya çıktı. Mesela temiz giysi hareketinin oluşumu o yıllarda başladı ve ondan sonra herkes şunu demeye başladı: “Ben iyi bir firmayım, ben burada sigortasız işçi çalıştırmıyorum, köle işçi çalıştırmıyorum.”

Tuğrul Paşaoğlu: IndustriAll markalar bazında küresel bir taraf olarak çıkmadan önce Clean Clothes, Fair Wear gibi tüketici bazlı sivil inisiyatifler, hareketler vardı.

Sedat Kaya: Clean Clothes çok önemli ama şu var: O dönemlerden itibaren dünya ekonomik sistemine dâhil olmaya başlayan bir Çin faktörü var. Çin’de, biliyorsunuz, cezaevi diye bir şey yok, Labour Re-education center’lar var. Koca koca fabrikalar. Onun için mesela o davranış kodlarında olan “Mahkûm emeği kullanılamaz, yangın güvenliği” gibi şeylerin hepsi tek taraflı beyanlardı. Mesela bir firma diyordu ki “Ben böyle bir firmayım.” Peki, bunu kim kontrol edecek, ya değilse? Yani bu başlayan süreç gönüllü deklarasyonlardan bağlayıcı kurallara doğru bir geçiş süreciydi.

Tuğrul Paşaoğlu: Peki, yaptırımları nedir?

Sedat Kaya: Yaptırım çok şiddetli işte. O dönem kamuoyu baskısından başka hiçbir yaptırım yoktu.

Tuğrul Paşaoğlu: Yani, “kullanmayın, tüketmeyin, almayın” gibi şeyler.

Sedat Kaya: Şöyle bir şey var, çok somut söyleyeyim. Beni bilirsiniz, sosyoloji kökenim olduğu için... Amerika’da eylemler yapılırken oradaki progresif kardeşlerimize sorardım. Mesela Walmart’ta bir eylem vardı. “Siz nereden alışveriş yapıyorsunuz?” diye sordum, “Walmart’tan” dedi. Yani ekonomik realite var, tüketimle boykotla falan olmuyor bunlar.

Tuğrul Paşaoğlu: Sonuçta iş perakende düzeyinde, perakendeci-tüketici arasında bir ilişkiydi. Sen perakendeciden mal alıyorsun, perakendecinin bunu geriye doğru tedarikçiye yansıtmasını ve onun da üreticiye yansımasını bekliyorsun.

Sedat Kaya: Evet. İlk başta bunlar sadece sözle denendi ve sonuç değişmedi. Performansı iyi olan markalar vardı, kötü olanlar vardı ama bağlayıcılığı, yaptırımı yoktu. Yaptırım olarak en fazla bir tüketici kampanyası yapacaksın ki bu konuda duyarlı olanlar olarak bizim dünyada etimiz budumuz ne kadar ki? Hep şunu söylerim ben: Dünyanın her tarihsel döneminde insan haklarına duyarlı, emek diyen, insanlar ezilmesin diyen insanlar vardır. Yüz yıl önce de var, bin yıl önce de var. Fakat bazı tarihsel anlar oluyor ki sistemde herkesin çıkarı birleşiyor. İyi niyetle, emek hak hukuk mücadelesiyle değil, rasyonaliteyle açıklanan bazı değişimler var. Belki de son 10-15 yıldır içinden geçtiğimiz süreç bunun ipuçlarını veriyor. Bunu da şunun için söylüyorum: Tekstil ve Hazır Giyim sektörü kapitalizm açısında son derece ilginç, öncü bir sektördür. Pek çok şeyin tarihine bakın, Tekstil ve Hazır Giyim’i görürsünüz. 8 Mart, 1 Mayıs, işçi hareketinin kuruluşu... Şimdi, o gönüllü davranış kodlarından bağlayıcı kurallara geçişin arkasında daha sistemsel bir talep, olgu var. Onu hissetmeye başladım çünkü tarihçesine bir bakıyorsunuz. 1900’lerin başında Pamuk Elyafı Antlaşması, çok regüle bir sistemdir. 1976’ya geliyorsunuz, Çok Elyaflılar Antlaşması. 1995’te Çok Elyaflılar Antlaşması bitiş sürecine girdi, 10 yıllık bir fade out süreciyle birlikte 2005’te bitti. Yeni bir regülasyon, emek regülasyonuyla da ilgili yeni kurallar. Davranış kodlarının bağlayıcılığı yok fakat bizim kurduğumuz sistemde kesinlikle bağlayıcılık var, kesinlikle yaptırımı son derece şiddetli. Ulusal mevzuatın bir ihlal karşısında verdiği ceza çok basittir. Ve inanır mısınız, işverenlerimiz bundan korkmuyor. Mesela somut örneklerinden birini vereyim: Haksız nedenle ya da sendikal nedenle iş akdi feshinde Türk ulusal mevzuatı işverene 2 opsiyon sunar: Ya işe alacaksın ya da tazminatını ödeyeceksin. Bakın, marka kurallarında kesinlikle işe iade! İhlalin, bizim vergi mevzuatında, sigorta mevzuatında veya iş hukuku kapsamına girecek sorunlarda yaptırımları idari para cezaları veya ufak tefek cezalar. İşverenimiz bundan korkmuyor. Fakat markanın yaptırımı son derece şiddetli. Siparişi kestiği anda bitiyor! Artı, camianın da iç içe girmesi var. Mesela “X firmasından sipariş almazsam öbüründen alırım”, hayır! Bu alanda çalışan, bizim CSR camiası dediğimiz, Kurumsal Sosyal Sorumluluk alanında markaların istihdam ettiği kadro, bir yerde bir ihlal yaşandıysa ve tespit ederlerse asla oraya sipariş vermiyor. Yani yaptırım çok şiddetli. Bu belki hem ulusal sendikalara hem bize bir güç veriyor. Tabii bizim gücümüz nereden geliyor? Demin sorunun başında vardı “Siz kimle imzalıyorsunuz?” diye. Patronlarla imzalıyoruz bunu, mesela HM’nin başıyla, Inditex’in patronuyla. Assos’un, Tchibo’nun patronuyla… Bizi muhatap alıyorlar. Mesela çok ilginç örneklerimizden biri Assos’la yaptığımız yeni Küresel Çerçeve Sözleşmemiz: Çok büyük bir değişiklik yaptık orada. Tabii Assos yönetiminin de pozitif katkısıyla… Bu aynen bizdeki toplu müzakereler gibi, pazarlık. Tedarik zincirinde işçilerin şikâyet edebilecekleri, sorunlarını anlatabilecekleri bir aplikasyon geliştirdik, telefon verdik. Ve bunun sorumlusu IndustriAll küresel sendika. Böyle bir kadro yapılanmasına girdik. Mesela bu, sistemde çok büyük bir değişiklik.

Tuğrul Paşaoğlu: Ne oluyor orada?

Sedat Kaya: Kapitalist sistemde çok ilginç bir şey var, her alandan ekmek yiyecek bir şey çıkartıyorlar. Şikâyetler oldu mu hemen birisi bir şirket kuruyor, “Ben sizin adınıza şikâyetleri takip edeyim, bana şu kadar para verin, size raporlayayım” vs. Son derece yaygın bu, Avrupa’da da yaygın, tüketici şikâyet hatları gibi. Fakat ilk kez, işçinin sorununu işçi sendikası dinlemekte. Küresel Çerçeve Sözleşme partnerimiz de bunu kabul etti. Bu bizim sorumluluğumuzda. Tabii bunu dünyaya henüz yaygınlaştıramadık. İlk model olarak Türkiye’de başlıyoruz, şimdi Bulgaristan’da da çalışmalar var.

Tuğrul Paşaoğlu: Türkiye’deki bir call-center’dan mı bahsediyoruz?

Sedat Kaya: Call-center değil, hat direkt bize bağlanıyor. İşçinin etinden sütünden yararlanıyorlar. Çalışırken patron artı değerini alıyor, işçinin şikâyeti oluyor, oradan da birisi besleniyor. Yani, işçi bizde çok verimli bir şey. Biz sistemsel bir değişiklik olsun dedik.

Tuğrul Paşaoğlu: Şikâyetlerin kapsamı, çerçevesi ne?

Sedat Kaya: Her türlü sorun gelebiliyor. Yeri geliyor işçi arkadaşımız terapi için bile arıyor, dertlerini anlatıyor. Ama bunun oturacağını düşünüyoruz. Önümüzdeki bir yıllık dönemde, sistemimizi ona göre kurduk, çok iyi bir raporlama yapacağız. En çok hangi alanda, kim şikâyet etmiş vs. Eğer sistemimizi revize etme gereği olursa onu da yapacağız. Ama ben ilkeyi söylüyorum, ilke çok ilginç: Ticaretin konusu olmaktan çıkardık bunu. Bizim raporlamamız bize gelen şikâyetlerden oluşacak, sadece kendimize gelen. Onların kendi bağımsız çalışma alanına müdahalemiz olmuyor. Bir de bizle ilgili fazla bir çalışma alanları yok. Bizim, Assos firmasıyla birlikte oluşturduğumuz şikâyet sistemiyle birlikte bir yıl sonra bir değerlendirme yapabilecek bilgiye erişebileceğimizi düşünüyorum. İşçi sendikal meselelerden mi aramış, ücretten mi aramış, yemekten mi aramış vs.

Aylin Türer: Danışmak için de arıyorlar. Hakikaten bazen yalnız hissettiği için de arıyor ama ilk ulaştığı kurumun bizim olmamız önemli.

Sedat Kaya: Bir de şöyle bir şey var: Özellikle uluslararası ve bölgesel kurumlar politikalarını belirlerken, adım atarken dikkatli olmak zorunda. Biz IndustriAll küresel sendika olarak bu konuda dikkatliyiz. Üye sendikalarımızı asla sürecin dışında tutmuyoruz. Tüm tedarik zincirinde işçilere küçük bir kart dağıtılıyor. Bunun içinde, broşürlerde sendikalarımızın iletişim bilgileri dahi var. İşçimiz istiyorsa bizi arayabiliyor, dediğim gibi danışmak için de arayabiliyor.

Aylin Türer: Aplikasyonda da var.

Sedat Kaya: Aplikasyonda da var. Bunlar yeni alanlar ve küresel sendikayla yerel olanın somut işbirliğine girebileceği alanlar doğuyor.

Tuğrul Paşaoğlu: Anladığım kadarıyla şu haliyle çözüm getiren bir şeyden çok bir farkındalık yaratma meselesi, değil mi?

Sedat Kaya: Yok, çözüm de var. Mesela Ulusal İzleme Komite’mizin bir görevi de şu: Bu raporlamadan sendikal hak ve özgürlüklerle ilgili gelen işçi şikâyetleri var ise buna ilişkin çözüm politikası üretmek ve uygulatmak.

Tuğrul Paşaoğlu: Uygulatmak mümkün oluyor mu?

Sedat Kaya: Mesela şöyle: Küresel Çerçeve Sözleşmelerin hepsinin içeriğinde olan ve Türkiye’de uygulamasını çok iyi yaptığımız (burada da Türk sendikal hareketinin hakkını fazla yememek adına ve kendime de fazla mütevazı olmak istemiyorum) yapıyoruz. Mesela herhangi bir üye sendikamız tedarik zincirinde bir işletmede örgütleniyor. Örgütlenirken Türkiye’nin klasik işveren reaksiyonuyla karşılaştığı anda (baskı, işten atma gibi) derhal biz devreye gireriz, üye sendikamızın talebi üzerine. Yaptıklarımız Türkiye’de olmayan şeyler. İki tanesine genel sekreterimiz Kemal Özkan’ın da katılma olanağı oldu. Bir tanesine de sektör direktörüyle birlikte gittik. İşçileri de patronu da çağırıyoruz, “Sayın patron, sen bu kurallara uyuyorum diyordun ya, lütfen bunu işçilere bizzat açıklar mısın? Bir de bunu yazalım, imzanı da at, bu da iki tarafın da elinde olsun” diyoruz. Bunlar çok büyük şeyler, sendikalarımızın da önünü açıcı şeyler. Sendikal harekete üye kazanma, yeni örgütlü işyeri sayısında Türkiye ortalamasının üstünde artışımız var.

Tuğrul Paşaoğlu: İşçilerin yüzde kaçı sizin kanalınızdan sendikalı olup toplu iş sözleşmesinden yararlanıyorlar?

Sedat Kaya: Son dönemdeki örgütlenmelerin galiba %70’i bizim kanaldan oluyor. Dediğim gibi Türkiye olarak ileride gidiyoruz, dünyayla karşılaştırdığımızda. Süregiden bir projemiz var. DGB’yle (Alman İş Sendikaları Konfederasyonu) birlikte yapıyoruz. Küresel Çerçeve Sözleşme’nin yürütülmesi projesi. Bu proje kapsamında Hazır Giyim sektöründe Türkiye’de örgütlü 4 üye sendikamız var: TEKSİF, Öz İplik-İş, Deri-Teks ve DİSK/Tekstil.

Tuğrul Paşaoğlu: Peki, açıkçası bu işleyişin başlıca 4 tarafı olduğu görünüyor; işçiler, işçi sendikaları, işverenler ve devlet. IndustriAll’ın yaptığı ise çokuluslu marka tedarikçileri üzerinden ve yasal süreçler olmaksızın sipariş kontrolünden giden bir iş. Bu süreç işlerken yasal özendirme ya da yaptırım gücü ile devlet, alışkanlıkları ve sendikalaşmaya karşı zihniyetleri ile işverenler hâlâ kendi bildikleri çerçeve ve mevzuat içinde çalışıyor, işçiler hâlâ bizim işçiler, sendikalar da bizim sendikalar. Bu faaliyetin, örgütlenme ve hak alma mücadelesindeki karşılığı ne? İşçilerin, işverenlerin, sendikaların ve devletin nezdindeki karşılığını anlatabilir misiniz? Mesela işverenler sahada, ilk karşılaştıklarında bunu nasıl karşılıyor? İşçiler nasıl bakıyorlar, sendikaların kendi varlıkları sürdürmek açısından tavırları ne? Devlet arada bir yetkilerinin hafif bir tecavüze uğradığını hissediyor mu? Bir de Türkiye’de kendi siyasal, sosyal düşüncesi, dünyaya baktığı yer itibarıyla sendikaları, sendikal mücadeleyi ve işçi örgütlenmesini faaliyetlerinin merkezinde gören sosyalist örgütlenmeler ne diyor bu işe?

Sedat Kaya: Bürokraside bazen son derece becerikli, bilgili insanlarla karşılaşıyoruz. Çalışma Bakanlığımızda çok değerli bürokratlarımız var. Yeri geliyor, off the record bana söyledikleri şeyler var: “Ya Sedat bey, bu marka denetimleri bizimkilerden daha kuvvetli, bir sıkıntı var, siz bir anlatır mısınız?” gibi. Devletimizde ilk başta bir tepki vardı fakat şu anda kanıksadılar. Çok ilginçtir, Küresel Çerçeve Sözleşme kapsamındaki markalar ve bu alanda aktif olan diğer markalar, onların müfettiş sistemi, Çalışma Bakanlığı’nın teftiş sisteminden çok daha etkin ve galiba sayıları da daha fazla. Bizim küresel sendika olarak markalarla yaptığımız ortak etkinlikler oluyor vs. Bunların hepsinde devletten temsilcilerin olmasını istiyoruz, en azından süreci görsünler. Çalışma Bakanlığımız gücü yettiğince destek oluyor. Buradan ikinciye geçeyim, işverenlere.

Tuğrul Paşaoğlu: Ondan önce, ek bir sorum daha var. Anladığım kadarıyla bu iş “karakola” düşmemiş.

Sedat Kaya: Hiç “karakolluk” olmadık.

Tuğrul Paşaoğlu: Dolayısıyla, “karakoldaki” devlet konusunda bir fikriniz yok. Mesela işveren işi zora sokmak için “karakola” götürmüyor.

Sedat Kaya: Çok ufak tefek, istisnai olaylar.

Tuğrul Paşaoğlu: Çoğunlukla ne oluyor? “Siz kimsiniz kardeşim?” diyen var mı?

Sedat Kaya: Zaman zaman oluyor. Bazen yerelde, küçük ilçelerde karşılaşıyoruz bunlarla. Örgütlenme sürecinde işverenimiz o bölgede kuvvetliyse (bu da istihdam gücüyle ilgili) yerel kamu otoriteleri işverenin sözünü dinleyip işçileri karakola götürüyorlar. Tabii sendikacıları da götürüyor. Mesela geçen sene çok ilginç iki tane ceza çıktı. 100 metre yaklaşmama cezası. Düşünebiliyor musunuz? Sendika örgütçüsü fabrika kapısına 100 metre yaklaşmama cezası alıyor. Devletimiz bazı küçük yerlerde bu tip şeyleri yapıyor ama bunu devletin genel tavrı olarak görmüyorum ama bazı yerlerde devlet üstünde de bir devlet var, orada bazı problemler çıkıyor. Mesela, bir örneğini Suriyelilerde yaşadık. Suriyeliye çalışma izni verirsin, çalıştırırsın. Ama devletin tepesindeki devlet “Sokakta gezmesin bunlar” falan diyor. Bazı yerlerde valilerimiz, kaymakamlarımız fabrikalarda zorla çalıştırttılar. Ama bu özel bir durum diye düşünüyorum. Özellikle aklı başında olanların şunu düşündüğünü biliyorum: “Ya bu marka işi tehlikeli bir iş. Biz fazla devletçilik yaparsak, sipariş bir giderse...” Yani dolaylı etkisi çok oluyor. Onların anladığını tahmin ediyorum. İşverenlerimiz, aslında en akıllılarımız onlar, işverenlerimiz anladı.

Tuğrul Paşaoğlu: İşverenlerin anlama dışında sahadaki tepkileri, dirençleri nedir?

Sedat Kaya: Direnç şu, Aslında bazen de burada işverenlere hak veriyorum. Yıllardan beri beni tanırlar, örgütlenme sürecinde kalıcı olanlarla da diyaloğum iyidir, onların da fikrini alma ihtiyacı hissediyorum. Çünkü yaptığımız iş ne olursa olsun sistem içi bir şey. Sendikal hareket dediğin de böyle, küresel sendika dediğin de böyle. Partnerimizin düşüncesini bilmek lazım. En büyük reaksiyonları şurada çıkıyor: “Sedat bey, sen bunları yapıyorsun, bizden bunları istiyorsun ama Bangladeş’te nerelerde üretim yapıyorlar? Etiyopya’da durum ne? Bir tek gelip bizi denetliyorlar.” Bunun hem haklı yanı hem haksız yanı var. İlk olarak, klasik işveren tepkisi, bir şey oldu mu sırf kendilerine yapıldığını zannediyorlar, öbür taraf muaf tutuluyor zannediyorlar. İkincisi, haklı yanları da şu: Markaların Türkiye’deki yapılanmasıyla diğer bazı ülke, bölge ya da üretim hub’larındaki yapılanmaları farklı. Kapasite sorunları var. Bizim de aslında küresel sendika olarak kapasite sorunlarımız var. Ben şu anda Türkiye hakkında etraflı konuşabiliyorsam buradaki yapılanmamla ilgilidir. Mesela Etiyopya’yla, Gürcistan’la, Kuzey Afrika’yla ilgili aynı şeyleri söyleyemem. Kâğıt üzerinde baktığınızda her yerde sendikalarınız olabiliyor ama sendikalarımızın da gelişkinlik düzeyi birbiriyle aynı değil; artı, IndustriAll olarak bizim dünyanın her alanında, her coğrafyasında gücümüz bu kadar değil. Bundan dolayı da uygulamada farklılıklar olabiliyor. İşverenin de haklı olduğu bir reaksiyon var: “Sedat bey” diyor “Bunlar (kurumsal sosyal sorumluluk departmanları) geliyor, ‘şunu da yapacaksın, bunu da yapacaksın, fazla mesaisi şöyle olacak, sigortası ödenecek vs.’ diyor. Gidiyorlar, birazdan satın almacılar gelecek. Onlar da ‘2 cent daha indireceksin’ diyor.” Türkiye’nin hazır giyim sektöründeki rekabet üstünlüklerinden biri hızlı teslimattır. Dünyada bu konuda Türkiye’yi yakalayan yok. Çok hızlı bir şekilde gidiyor ve fast fashion dediğimizde bu çok anlamlı. İşverenler markaların şu baskıyı çok yaptıklarını söylüyorlar: “Hadi, bu hafta yetiştireceksin.” Yani markaların satın alma departmanlarıyla kurumsal sosyal sorumluluk departmanları arasında sıkışan bir işveren var. İkisinin realitesi çok farklı. Fiyatı kırıyor, teslimat süresini kısaltıyor, aynı zamanda diğer bölüm diyor ki “İşçiye saygı duyacaksın, istediğinde fazla mesaiye kalmayacak” vs.

Tuğrul Paşaoğlu: Peki bunun sizin Küresel Çerçeve Antlaşma içinde bir çözümü yok mu?

Sedat Kaya: Aslında yok. Dediğim gibi, top dönüp dolaşıp ACT (Action Collaboration Transformation) dediğim şeye geliyor. Orada ona çözüm üretmeye çalışıyoruz. Zaten bunun çözümü tek bir marka ölçeğinde olamıyor. Dünyanın fast fashion’da şu anda en büyük markası Inditex. Peşinden HM geliyor, peşinden Japon Uniqlo geliyor. Bunların her birinin dünya toplam pazar payı %1 bile değil. Yani tek bir yere odaklandığın anda en fazla o firmayı batırtırsın. “İşçiye living wage öde” dersin, belki deli bir patrona denk gelir, “Öderim” der. Ama ona göre ürün satış fiyatı belirleyecek. O yüzden, en büyük dahi olsa tek bir firma üzerinden çözüm olamaz.

Tuğrul Paşaoğlu: Peki, pratik olarak mesela, Türkiye’de sendika bir şekilde işyerine gitti, orada üyesi, örgütlenmesi yok. Ya da var, işveren hafif “kuşkulanmış” ama tam olarak ne olduğunu da bilmiyor. Tam bu noktada birileri geliyor. “Sana sipariş veren adamlar dediler ki şunları yapacaksın, şunlara uyacaksın, yoksa siparişler kesilecek”. İlk tepkiler ne?

Sedat Kaya: İlk tepkiler klasik işveren reaksiyonu, her yerde olduğu gibi Türkiye’de de var ve Türkiye’dekiler de usulü çok iyi bilen işverenler. Bizim işçimiz de tecrübeli işverenimiz de. Bin bir türlü yol var... Sendikaya karşılar. Ama eskiyle karşılaştırdığınızda şiddetli sendikal çatışmalar azaldı. Bir de, çok ilgimi çeken bir şey var, belki birileri üzerine araştırma yapar. Hep söylüyorum, herkesin velinimetiyiz, bir sürü iş alanı yarattık. Eskiden vardiya amirleri, İK müdürleri, bunlar genelde emekli polis olurdu. Özel harekâtçılarla çok karşılaşmışımdır, ordudan falan. Şimdi ciddi ciddi birim müdürleri diye bir şey var. İşletme mezunu gençlerimiz. Ha, bunlar da sendika karşıtı ama daha sofistike tekniklerle yapıyorlar. Mesela bir işçi çıkartırken döverek falan değil de usulüne uydurarak, bir komplo kurarak, tezgâha getirerek vs. yapıyorlar. Fakat işverenimiz gibi işçimiz de çok akılı. İşçilerimiz de bunun yöntemini öğrendi. Onlar da çok güzel ses kaydı falan alabiliyorlar. Ulusal mevzuata göre görülen davalarda, ses kayıtları ortaya dökülüyor.

Tuğrul Paşaoğlu: O zaman şimdi sendikaların durumu ne?

Sedat Kaya: Bizde ağırlıkla örgütlenme tekstilde. Tekstilin regülasyonu, dinamiği, teknolojisi hazır giyimden o kadar farklı ki. Sendikaların ağırlıkla oturdukları taban tekstil.

Bilge Çetinkaya: Bir de bu CSR (Corporate Social Responsibility/Kurumsal Sosyal Sorumluluk) meselesinde, gidip buradaki işverene diyorsunuz ki “Sigortasız işçiniz var, sigortalayın.” Mesela küçük bir atölye örneği vereyim, 24 kişilik bir atölye. Buradaki işçilerin neredeyse yarısı, 11-12 tanesi sigortasız, biz buraya 3 kez denetime gittik. Bu demek oluyor ki neredeyse 2 yıllık periyotta buraya denetime gidildi. Bu denetim esnasında, bütün süre boyunca, üçüncü gittiğimizde de sigortasız işçi hâlâ var. En son markaya artık şöyle bir şeyle gittik: “İşçileri sigortalı yapmanın maliyeti belli, bunu siz buradaki küçük atölye sahibiyle (atölye sahibi kendini atölye sahibi zannediyor ama aslında bir ustabaşı) maliyetleri belirli oranlarda paylaşmalısınız. Bir aracı var siparişleri dağıtan, o maliyeti paylaşmalı, siz marka olarak almalısınız ve bir miktar da atölye sahibi (kendisini sahip zannettiği için) ödemeli. Fakat bu olmayacaksa biz tekrar denetime gelmeyeceğiz çünkü işçinin sigortasız olmasından artık biz sorumluyuz.” Neyse, bizim bu kurumla denetim ilişkimiz nihayetinde sona erdi. Ama bütün bu meselenin bazen ne kadar görünürde bir şey olduğuyla ilgili bir fikir veriyor. Bir sorun yaratıyor bu, özellikle denetim meselesi.

Tuğrul Paşaoğlu: Denetim ne adına, kim tarafından yapılıyor? Hangi kuruluş?

Sedat Kaya: Şöyle anlatayım. Klasik denetim olarak bir marka denetimi vardır. Markalar bazen bunu kendi denetim ekibiyle yapabilir, dediğim gibi bu da ticarileşen bir alan, bazen de denetim firmalarıyla yapar. Birçok denetim firması var: Intertec var, SGS var, Verite var. Bayağı ciddi özel müfettişler dolaşıyor. Marka kendi yapabiliyor, üçüncü taraf olabiliyor. Artı bir de şeyler var.

Tuğrul Paşaoğlu: Sivil kuruluşlar...

Sedat Kaya: Sivil değil. Stakeholder initiative dediğimiz yapılar var. Mesela FLA’nın Türkiye’de bir yapısı var, dünyada da var. FLA (Fair Labor Association) bazen kendi markalarının denetimini yapar. Veya FLA’nın prosedürlerinde üçüncü taraf şikâyet sistemi vardır. Bir üye sendika ya da bir işçi, ilgili markayla (spor markalarıdır bunlar, Adidas, Nike, Puma gibi) çözümü sağlayamazsa FLA tepede duruyor. Eğer marka üzerinden sonuç alamıyorsa oraya gidiyor. Türkiye’de sendikalarımız bu yolu üç beş kere kullandı. Dünya Türkiye’den illallah etmeye başlamış. Federasyona en çok başvuru Türkiye’den oluyor. FLA’ya en çok başvuru Türkiye’den. Türkiye öğrendi bu işi.

Bilge Çetinkaya: İşçi mevcut yerel hukuk içinde çözüm bulamayacağını biliyor. Biliyor ki sendikalaştığı zaman işten atılacak, seneler süren bir dava olacak ve sonunda bir şey elde edemeyecek genel olarak. Ama böyle başka bir ihtimal olduğunda işçi de buna müracaat ediyor.

Tuğrul Paşaoğlu: Peki, sendikalar fabrika kapısından girdiği andan itibaren işverenler ne diyorlar?

Sedat Kaya: Bunun bir trend olduğunu görüyorlar. Bir de sendikalarımızı kurumsallaşmaya sevk etmeye başladı. Bu alanda çalışmak, sendikalarda bu alanları bilen bir kadronun varlığını gerektiriyor. Sendikalar da son dönemde bu eksikliklerini gidermeye başladı. Mesela işverenlerimizin sendikalarımıza yönelik çok klasik tepkileri vardır: “Bunlar bizim gerçeğimizi anlamıyor” gibi. Mesela bir üye sendikamız endüstri mühendisi istihdam etmeye başladı. Ve marka iletişimini becerebilecek, İngilizce konuşabilecek insan sayımızda artma var. Artı, ulusal izleme komiteleri sendikalarımızın kurumsallaşmasına da katkı veriyor. Bahsettiğim tedarik zincirleri Türkiye için önemli.

Tuğrul Paşaoğlu: Bu iş bir şekilde kendini hissettiriyor, marka üzerinden gelen bir baskı var. Fakat bu sendikalaşmaya karşı direnci kırmıyor. Bu durumda sendika gidiyor, normal olarak üye yazıyor. Üye yazımı sırasında kimse işten atılmıyor. Süreç böyle mi işliyor?

Sedat Kaya: Çoğunlukla öyle oluyor ama atabilir de.

Tuğrul Paşaoğlu: Toplu sözleşme yapılıyor. Toplu sözleşmeye de genellikle Küresel Çerçeve Sözleşmesi’ndeki düzenlemeler ekleniyor.

Sedat Kaya: Hayır, eklenmiyor. Bildiğin toplu sözleşme yine aynı mantıkta. Bir de şöyle çok ilginç bir şey var; bu sendikal hareketin hem akılcı yanı hem de biraz da dilemma, handikap. Hazır giyim sektörü tamamen küresel; tekstile benzemiyor. “Oturayım, dört ikramiye alayım”, alamazsın. Çünkü küresel aktörleri biz çok iyi biliyoruz. Onun için sözleşme düzeyleri dünya pazarının realitesine yaklaşıyor.

Tuğrul Paşaoğlu: Ama sonuçta Küresel Çerçeve Antlaşmaları, IndustriAll üzerinden üye yazan sendikalar açısından aynı zamanda bir gösterge olabiliyor.

Sedat Kaya: Tabii, gösterge bizim açımızdan.

Tuğrul Paşaoğlu: Ben şunu sormak istiyorum. Burada ana sorun şu aslında: IndustriAll’ın ilgi alanı içinde kadın meselesi var, gençlik meselesi var. Bunlar mesela Türkiye’deki sözleşmelerde veya sendikalar için de konu haline gelebiliyor mu?

Sedat Kaya: Geldi. İki tane konu anlatayım, hatta bir tanesinde Aylin de katkı verebilir. Markaların iki konuda hassasiyeti var, küresel sendika olarak bizim de hassasiyetimizdir, fakat maalesef Türkiye sendikal hareketinde pek olmayan bir şey. 1- Cinsiyet dengesi 2- temsilci seçimi. Çok ilginçtir, istisnasız tüm üye sendikalarımız temsilci seçimine başlama sürecinde.

Tuğrul Paşaoğlu: Aslında orada çok ciddi bir ihlal var. Üye olma koşullarına ilişkin sendikanın nitelikleri arasında sayılan bazı şeyler var; demokratik işleyiş gibi.

Sedat Kaya: Klasik, demokratik sendika. Orada sadece Çin ve Körfez sendikaları olmadı. Vietnam’ı bile aldık. Bizim Vietnam’da üyemiz var. Tabii ki bizim sendikalar demokratik. Ama şu var; her şey bugünden yarına değişmez. İki trendi söyledim: Bakın sendikalarımız kadın komiteleri kurdu, bir tanesi tüzüğüne bile ekleme kararı aldı. Kadın dayanışma ağımızı IndustriAll olarak yeniden canlandırdık.

Tuğrul Paşaoğlu: Peki, pratikte bir şey var mı? Mesela gidip insanlarla tanışıyorsunuz galiba; bu konuda konuşabiliyor musunuz?

Aylin Türer: Cinsiyet konusunda markalar sendikalara göre biraz daha ilerici olabiliyor. Göçmen işçiler konusunda da. Bu önemli bir şey. Biz bu yıl, 2015’te kurulmuş olan kadın ağını tekrar kurduk IndustriAll olarak. IndustriAll’ın 19 üyesini kapsayan sendikalardan kadın uzmanları, yöneticileri veya bu konuyla ilgilenen erkek sendikacıları (çünkü kimi sendikalarda hiç kadın çalışmıyor) davet etmek üzere kadın ağını tekrar canlandırdık.

Tuğrul Paşaoğlu: En azından çoğunluk kadınlarda mı?

Aylin Türer: IndustriALL Türkiye Kadın Ağı Toplantısı’na bir tane erkek genel başkan da geldi, iyi oldu çünkü sendikada kadın yok. Ve sanayi sektörü olduğu için çoğunlukla erkek işçi var. Ama tekstilde çok ciddi bir kadın çalışan oranı var tabii, %70 kadar.

Sedat Kaya: %55 falan, biz dünya ortalamasının altındayız konfeksiyonda.

Aylin Türer: Dolayısıyla biz bu yıl bir hareketlenme gözlemledik. Bazı sendikalardan şöyle bilgiler de aldık: Kendi çalıştıkları markalar onlara birtakım davranış kodları getirdiği için onlar da merak edip hemen bizle iletişime geçebiliyorlar. Mesela oraya birçok üyesini gönderen sendikalarımız oldu.

Tuğrul Paşaoğlu: Peki, somut bir talep var mı bu toplantılardan çıkan?

Aylin Türer: Somutta şöyle: Toplu sözleşmelere toplumsal cinsiyet eşitliğiyle ilgili maddeler koymak. Bunu yapan sendikalar var. Onlar bu sayede birbirine aktarım sağladı. Ya da komite kurmak. Bazı sendikalarda resmî olarak kadın komitesi kurulmuş oluyor ama fiili olarak hiçbir şey yapılmıyor.

Tuğrul Paşaoğlu: Peki, sendika yönetimlerinde kota var mı?

Bilge Çetinkaya: Ben daha önce buna bakmıştım. Sendikaların genel olarak kadına yönelik bir politikası yok diyemeyiz. Var, sıfır kadın politikası.

Sedat Kaya: Şöyle, Tekstil Sendikası’nda kadın dairesinin başkanı yıllarca bir erkekdi, biliyorsun. Düşün artık.

Bilge Çetinkaya: Arzu Çerkezoğlu bir istisna. Yönetimlerde kadın var mı yok mu baktığınızda (ben bundan 3-4 yıl önce bir yazı yazmak için hepsine baktım) yönetim kademesinde hiç kadın yoktu.

Tuğrul Paşaoğlu: Peki sahadan bir soru. Ciddi erkek egemen tavır var sendikalarda, Türkiye’nin her yerinde var, yönetmekle erkeklik memleketin zihninde paralel gidiyor.en bir hikâye. Yönetmek erkekliğe mahsus bir şey olarak kalıyor. Peki, son gelişmelerle beraber sahada kadın işçilerden yönetime katılmak gibi konularda bir talep, arzu var mı yoksa “Bizim haklarımızı da birileri savunsun, bu bizim işimiz değil” anlayışı mı var?

Bilge Çetinkaya: Önleri açılırsa kadınlardan o talep geliyor çünkü çocuk bakımı, ev, koca vs. kadın zaten bununla mücadele ediyor. Sonra geliyor, ustabaşı, mesai, bunlarla mücadele ediyor. Bir de sendikada da bunu zorlamak istemiyor.

Aylin Türer: Sendikanın da bunu görmesi ve buna imkân tanıması gerekiyor.

Bilge Çetinkaya: Sendikanın kadına alanlar yaratması gerekiyor ki kadın taleplerini dile getirsin. Bir kolaylık sağlanırsa ona da giriyor. Ama mesela örgütlenme meseleleri mevzubahis olduğunda bir işyerinde kadınlar karar verirse orası örgütleniyor. O zaman erkekler de onların arkasında durmak zorunda kalıyorlar. Böyle yüzlerce örnek sayabiliriz, o çok net ama kadınların karar vermesi zor, uzun sürüyor. Ama karar verdikten sonra geri adım attırılamıyorlar. Erkekler daha hızlı karar veriyor ama hızlı da geri adım atıyorlar örgütlenme sürecinde.

Tuğrul Paşaoğlu: Şundan söz etmek istiyorum. Sendikal hareket bir vekâlet meselesi gibi algılanır. Çoğu zaman işçinin zihninde şu izlenim yerleşir: “Benim iki yılda bir görülecek bir davam var: Toplu sözleşme. Sendika da benim avukatım. Ben “avukatıma üye aidatı adı altında iki yıl boyunca her ay vekalet ücreti ödüyorum. Sendikada avukatım olarak iki yılda bir toplu sözleşme görüşmelerimde haklarımı alacak, çıkarlarımı savunacak”. Bir vekil-müvekkil ilişkisi gibi. İşçiler de “Sendikanın asli sahibi biziz, sendikacıları bizi temsil etmeleri için biz seçiyoruz. Aidatlar zaten bizim. Söz ve karar sahibi biz olmalıyız, denetlemeli gerekirse hesap sormalıyız” gibi bir algı yok. 12 Eylül’de bir yasa değişikliği ile işyeri temsilciliği sendika temsilciliğine dönüştü. Eskiden sendika kanununda işyerindeki sendika üyeleri tarafından seçilen işyeri temsilcileri vardı ve öncelikle kendileri seçen işçileri işyerindeki haklarını savunurlardı. Yüzleri işyerindeki işçiler sırtları sendika yöneticilerine dönüktü. Sonra kanunda ilk anda olumsuz sonuçlarını tahmin edemediğimiz biçimde, sendika yönetimleri tarafından atanan işyeri sendika temsilciliğini getirdiler. Sendika temsilcisi yüzünü kendisini atayan sendika şubesine, sırtını işçiye döndü. Dolayısıyla işyerindeki sorunları sendikaya aktarmak ve çözmekle yükümlü temsilciler, kendilerini daha çok sendikaya karşı sorumlu hissedip işyerindeki meseleleri, talepleri sendikaya iletmekte isteksiz davranmaya, sendika yöneticilerinin başlarını derde sokmamaya uğraştılar. Mesela 1990’da DİSK’i yeniden örgütlerken yaptığımız dar kapsamlı bir araştırmada işyerinde en çok çekinilen kişiğler ustabaşı, işçi temsilcisi, ondan sonra personel veya muhasebe müdürü, dördüncü sırada işverendi. Sendika temsilcisi ikinci sıradaydı.

Bilge Çetinkaya: İşveren o anlamda başarılı.

Sedat Kaya: Ufkumu açan bir örnek vereyim, yeni yaşadık. 4-5 sene önce tamamlanan bir örgütlenme süreci. Üye sendikalarımızdan biri çok büyük bir başarıyla 26 günde bitirdi. Çok köklü, 2000’in üzerinde işçiyi istihdam ediyor. İşçi iki şey istemiş: 1- Temsilcimi ben seçeceğim. 2- Toplu sözleşmeyi bana danışmadan imzalamayacaksın. Talep bir markadan geliyor. Marka, çok haklı olarak, küresel regülasyonlara referansla işçi temsilcisi seçer. Ama Türkiye’deki mevzuatı sen benden iyi biliyorsun.

Tuğrul Paşaoğlu: Mesela DİSK-Tekstil 1992’de patlama yaptı. İşçiler kendiliğinden üye olmaya geldiler. İlk talepleri sendika tüzüğüne; “işyerinde sendika üyeleri tarafından seçilen işçi sendika temsilcisi olarak atanır” maddesini eklenmesiydi. İkincisi de tüm işyerlerinde temsilci seçimlerinin yapılmasıydı. “Sendikaya üye olursanız temsilcilerinizi işyerlerinde siz seçeceksiniz, bunun dışında her şeyi de hep beraber konuşacağız” dendi ve Adana’da iki gecede 6 bin işçi üye oldu.

Sedat Kaya: Patlama oldu o dönemde, tam bir patlama.

Tuğrul Paşaoğlu: Kadın işçilere dönersem, kadınların kendilerinden gelen bir inisiyatif görünmüyor hâlâ.

Aylin Türer: Sendikalarda kadına yönelik şiddet meselesi belki biraz daha görünür diyebiliriz. Bu konuda IndustriAll’ın küresel bir kampanyası var. “Taahhüdü imzala!”. “Bizim işyerimizde, bizim sendikamızda şiddet yoktur” anlamına gelen bir taahhüt. Onun Türkiye’ye tercüme edilmesi ve fabrikalarda asılıyor olması da işçilerin elini güçlendiren ve farkındalık yaratan ve her türlü şiddete karşı gelmelerini sağlayacak bir yol açtı. Ama talep olarak evet, pek yok.

Bilge Çetinkaya: Emine Arslan vardı mesela. Emine Arslan’ın direnişinden sonra biz pek çok kadını tek başına fabrika önlerinde gördük o dönemde, başka başka yerlerde.

Sedat Kaya: Tabii, Emine abla da dönüştürücü oldu.

Bilge Çetinkaya: Önemli bir örnek oldu. Ama bu örgütlü bir talep biçiminde değil de, tek tek patlamalar halinde orada burada çıktı. Emine Arslan, İstanbul’daki DESA fabrikasında işçiydi. Uzun süre içerideki işçileri örgütlemeye çalıştık ama buna cesaret eden (o zaman ben de Deri-İş sendikasında çalışıyordum) Emine abla örgütlenmeye ikna olup örgütlemeye başlayan bir kadındı ve işten atıldı. İşten atılır atılmaz fabrikanın önünde tek başına direniş başlattı. Küçük bir kızı vardı, o zaman 8 yaşlarındaydı. Kızı kaçırılmaya kalkıldı, Emine Arslan ölümle tehdit edildi, kafasının ezileceği söylendi. Bir yılı aşkın bir süre kapının önünde tek başına direndi. Biz Emine ablayla beraber uluslararası bir kampanya örgütledik ve Emine ablayla beraber İtalya ve İspanya’ya gittik. Orada, tüketicilerle, üretim yapılan markaların müşterileriyle, sendikacılarla görüştü ve çalışma koşullarını anlattı. Sonunda da sendika Düzce fabrikasında protokol imzaladı. İstanbul’da da Emine ablaya yüklüce bir tazminat ödendi. Emine abla o paranın bir bölümüyle davul tuttu ve davul zurnayla kapının önünde direnişine son verdi. Emine abla çok etkili konuşan, çok iyi bir hatipti. Emine abla bütün oditoryumları ayağa kaldıran, herkesi gözyaşlarına boğan konuşmalar yapıyordu.

Sedat Kaya: Burada Tuğrul’un dediği olmadı, yapılar dönüşmüyor. Tek tek o kadar güzel örneklerimiz var ki.

Tuğrul Paşaoğlu: Buradan tekrar sendikaya dönelim. Sendikalar üye yazıyorlar. Ve bunu görece zahmetsiz yapıyorlar. Ondan sonra, toplu sözleşmeyi imzaladıktan sonra, çerçeve sözleşmede öngörülen bir dizi haklar ve yükümlülükler var. Bunlar yerine getiriliyor mu? Mesela, eğitim, hakkın izlenmesi vs. Üye yazdıktan sonra yine kenarda duran eski sendikalar mı var? Böyle bir talepte bulunduğunuzda, eğitime insan istediğinizde falan tepkileri ne oluyor?

Sedat Kaya: Çok haklısın. Sendikalarımızın ilk reaksiyonu buydu. Örgütlenme, daha doğrusu toplu sözleşme bitene kadar yakamıza yapışırlardı, “Hadi gel şöyle yap, böle yap” diye. Toplu sözleşme imzalandıktan sonra “Ya niye çok konuşuyorsun?” demeye başlıyorlardı. Ondan sonra, dediğim gibi kurumsallaşmanın faydasını görüyoruz. Biz kurum olarak bu konuda iyiyiz, marka partnerlerimizden de ben memnunum. Yani, mesele sendikalaşmak değil, mesele bir sürecin bütününde temel hak ve özgürlüklerin kalıcılığının tesis edilmesi. Bu süreçte örgütlenen bazı örgütlü işyerlerinde marka denetimleri yine devam ediyor tabii, rutin denetimler. Bazı ihlaller çıkıyor. Bazen de üye sendikalarımız sıkıntılı alanları bizimle paylaşıyor. Çok somut adımlar atmaya başladık. Onu da 1 yıldır atıyoruz ama onun da sonuçlarını görüyoruz. Mesela bir fabrikamızda kadına yönelik şiddet de diyebileceğimiz uygunsuzluklar yaşandı. Sendika olarak bizim de kabul edemeyeceğimiz, marka denetimlerinde de çıkan uygunsuzluklar. Buna yönelik eğitimlere de başladık. Bu sene DGB’yle birlikte sürdürdüğümüz projede şöyle bir mantık izledik: Evet, Küresel Çerçeve Sözleşme diye bir şey var. 1- Bunu örgütlenmede nasıl kullanacaksınız? Dün mesela, İstanbul’da örgütlü bir işyerimizde bütün işçi temsilcilerini topladık, eğitimlere devam ediyoruz. Artı, bazen dil birliği sağlamak için şöyle modeller de uyguluyoruz: Örgütlü işyerinde çalışmak daha rahat, eğitim organizasyonu olarak.

Tuğrul Paşaoğlu: Ama benim bildiğim durum hâlâ şu: Sendikalar, bu örgütlenme tarzından yararlanıyorlar ama ondan sonra, tatsız bir ifadeyle söyleyeceğim, satış sonrası servisler konusunda farklı bir tavır yok. Mesela eğitim sizden geliyorsa geliyorlar. Ama kimsenin aklına “Biz şu çerçeve sözleşmeyle ilgili işleri anlatalım, bunları yaygınlaştıralım” gibi bir şey gelmiyor. Böyle bir düşünceleri var mı?

Sedat Kaya: Yok. Üyelerin de hakkını yemeyelim, bunu yapanlar da var, kapasiteleri ölçüsünde. Şu var: Geçmişte hiç olmayan şeylerdi bunlar. Şimdi bir, bir buçuk yıllık süreçte buraya doğru bir trend var. Aslında olay bir tek örgütlenmeyle bitmiyor. Mesela Assos firmamızın tedarik zincirinde bütün işçilere iletişim bilgilerini dağıtıyoruz; bir sıkıntı, derdi, danışmak istediği bir şey olduğunda bize de gelebiliyor. Biz de denetimi bırakmıyoruz orası örgütlü diye.

Aylin Türer: Örgütsüz işçiler de ulaşıyor oradan. En önemlisi de o aslında.

Tuğrul Paşaoğlu: İşçiler kısmına geleceğim de sendikalarla ilgili de mesela, bütün anlattıklarınızı açıklayan bir örnek var mı?

Bilge Çetinkaya: Benim aklıma şöyle bir soru geliyor: Belki politik olarak işçi sınıfına ümit bağlamaktan ya da toplumsal dönüşümün önemli aktörü olması meselesinden dolayı… Sendikaların önemi belki buradan kaynaklanıyordu. Sendikalarla politik aktörler birbirlerine mücadele esnasında değiyorlardı ve değdikleri yerde, örgütlenirken birlikte mücadele etmekten kaynaklı işçilerin hayatında ve politik tutumlarında bir değişim, dönüşüm meydana geliyordu. Yani örgütlenirken aslında hayatları da değişiyordu. Şimdi acaba bu mekanizmalar işçilerin yararına mı çalışıyor?

Tuğrul Paşaoğlu: Devlet açısından, sendika açısından, işveren açısından konuştuk. Kadın meselesini de arada konuşmuş olduk. İşçi açısından bu pratiğin kendisi, işçinin değişen hayat tarzı, değişen işçi örgütlenmesi, işçi açısından başka bir dünya tahayyül etmek… Sahada bunun yansıması ne oldu?

Sedat Kaya: Ne oldu? Çok ilginç, işçisi de işvereni de uyanık olan tek toplum biziz. Bizim arkadaşların en temel sıkıntılarından biri biraz kıdem biriktirmek, yani paraya ihtiyaçları olduğunda tazminata yönelmek. Bu bazen özel durumlardan da olabiliyor, borç vs. Bir tazminat alma hakları vardır ve sendikaları çok kullanırlar, bilirsin. Şimdi markaları iyi kullanıyorlar.

Tuğrul Paşaoğlu: Klasik sendikacılıkta, işçinin kendisinin örgütlenmeye faaliyetine doğrudan katılması, yer alması, ezasını cefasını çekmesi de esastır. Yani önce onun kararı önemli. Bu da zaten, işçi ile büyük ölçüde sendikal örgütlenmeye siyasi nedenlerle katılan insanların, sosyalistlerin arasındaki asıl bağı kuran durumdur. Yani işçiler örgütlenecekler, ekonomik haklarını alacaklar, o mücadele içinde siyasal ve toplumsal yapıyı değiştirecekler. Ancak ve ancak bir araya gelerek, örgütlenerek, kendi inisiyatif ve inançlarıyla davranarak sendikal hareketi gerçekleştirecek insanlar arasında bir bağ hep kurula gelir. Burada ise sanki işçiler açısından bir hazıra konma durumu var.

Sedat Kaya: Tamamen hazıra konma durumu var.

Tuğrul Paşaoğlu: Bu hazıra konma meselesi eğer varsa, işçilerin biraz daha pasif, edilgen olduğu bir durum söz konusu olabilir. II. Dünya Savaşı sonrası “NATO’da kalacaksanız sendikal örgütlenmeyi, meslek örgütlenmesini yapın” dediler, kanunları getirdiler, biz de kabul ettik. Serbest seçimler yapıldı, siyasi partiler kuruldu. Örgütlenme hakkı da seçme hakkı da bir anlamda yukardan geldi. Çok içselleşmediği için de çabuk vazgeçilen kolaylıkla bırakılan haklar oldu. Sendika ve işçiler açısından baktığımız zaman da bu yeni bir şey, biraz da yukarıdan verilen bir şey. Bu kalıcı bir sendikal hareket açısından nasıl bir yerde duruyor? Böyle bir örgütlenme, işçinin aktif olmadığı, nispeten pasif olduğu, beklemede olduğu bir sendikal örgütlenme sol siyaset açısından nerede duruyor? Yeni bir “emperyalist oyun” mu, işçi hareketini “sulandıran bir girişim” mi?

Sedat Kaya: Bunu diyorlar tabii. “Kapitalizme makyaj yapıyorsunuz” diyorlar.

Tuğrul Paşaoğlu: Geçmişte sendikal hareketin itici, örgütleyici gücü, siyasi kadrosu vardı. Bu siyasi kadrolara, siyasi saiklere sahip kişilere bu süreçte yer var mı? Mahalledeki örgütlenmeden, işyerlerine kadar. Eğer varsa, onlar nasıl bakıyor?

Sedat Kaya: Onları da ikiye ayırıyorum ben. İki yerde de yeri var. Bir, işveren tarafında yeri var. Bizim eski solculardan çok ciddi sayıda işveren var. İki, özellikle Anadolu’da, işçi kadrosu değil ama beyaz yakalıların orta ve orta-üst kadrosu hep solcu. Yani işçiye gittiğinde solcu bulamazsın. Solcu dediğin okumuş yazmış, kültürel olarak dünyayı soldan algılamaya çalışanların yeri şu an beyaz yakalılar. Aşağıda ayrı bir dünya var. Bir de senin dediğin, sokakta bunları örgütlemeye çalışanlar var.

Bilge Çetinkaya: Mesela takip ettiğimiz bir olayda fabrika önünde bir direniş başladı. İşveren işçilere “Gelin görüşelim, size işe alacağım,” dedi. İki tanesini hakikaten aldı. MHP’li AKP’li olan iki işçi vardı onları aldı, işi götürmeye çalışan iki işçiyi ise almamaya karar verdi. Onlara tazminat ödedi, çok iyi bir tazminat. İşçiler durumdan memnundular.

Sedat Kaya: İşçiler bazen parayı tercih ediyor.

Bilge Çetinkaya: İşçilerle Mısır işçi hareketine dair bir toplantı yaptık. Çok enteresandı. AKP’li işçiler çok ilgiliydiler, Mısır’daki hareketle ilgili bir sürü bilgileri vardı. Ama Mısır’dan gelen Linda diye bir arkadaş vardı, onlara oradaki başka bir işçi hareketini anlattı. Belki bu tür bir çalışma benimsense işçilerin hayatında bir farklılık yaratabilir. Onları değiştirebilir. Marifet aşağıyı değiştirmek. Bu aynı zamanda siyasal bir pratik. Ama herhalde buradaki en enteresan bölüm, bu mekanizmaların enternasyonalizm yoluyla işçiyi biraz özneleştirme şansı da var. Benim gözlemlerim, 2010 yılıydı galiba, burada Clean Clothes Campaign’in uluslararası forumunu gerçekleştirdik. Orada 65 ülkeden 250’yi aşkın işçi geldi. Hepsi tekstil hazır giyim işçisi. Türkiye’den de işçiler katıldı. Ve söyledikleri şey şuydu: “Biz kendimizi çok yalnız hissediyorduk ama hiç yalnız değilmişiz.” O insanlarla temas etmek, aynı koşullarda çalıştıklarını, aynı dertlerden muzdarip olduklarını öğrenmek o işçilerin hayatını değiştirdi. Ya da mesela birtakım Türkiyeli markalar var, LC Waikiki, DeFacto gibi. Bangladeş’te çöken binada onların da üretim yaptıkları ortaya çıkmıştı. Biz onların bu konuda sorumluluk alması için bir kampanya yürüttük, mağazaların önünde eylem yaptık. Oradaki tekstil işçileri meseleyi çok kolay kavrıyorlardı ve bunun gerekliliğini çok çabuk idrak ettiler.

Sedat Kaya: Enternasyonalleşmeye doğru bir gidiş var ve bu da sorunlu. Çok ilginçtir, uluslararası toplantılarda heyecanla tartışılan konular bunlar.

Tuğrul Paşaoğlu: Şimdi yeni bir örgütlenmenin sağlıklı şekilde yürütülmesi arka tarafta ciddi bir araştırma gerektiriyor. Mesela Türkiye’deki farklı sektörlerdeki ihracat kapasitesini bulmak, onun haritasını çıkarmak. Sahadaki işçiler, sendikacılar dışında bu iş doğası gereği çok da dışarıdan öğrenilecek, bilinecek bir iş değil. Mesela Birikim sol entelektüel, demokrat insanların okuduğu bir dergi; bunların büyük bir kısmının bir şekilde işçi sınıfı mücadelesi aşinalığı var, hayatlarının bir anında, durdukları yer bakımından işçi sınıfına gitmek gibi bir dertleri olmuş insanlar. “Bu iyi bir şey, ben de bunda yer alayım” dediği zaman eskiden dışarıdan, siyaseten müdahale edebilirdin. Gider mahalleden, işyerinden işçiler bulursun onların örgütlenme mücadelesine katılırsın, destek atarsın. Ama bugün bunun tutacak bir yeri yok çünkü bu çok profesyonel bir iş.
Sedat Kaya: IndustriALL Küresel Sendika Kıdemli Danışman
Bilge Çetinkaya: Emek Aktivisti ve Araştırmacı
Aylin Türer: IndustriALL Küresel Sendika Endüstri İlişkileri Uzmanı