Uğur Mumcu, Cumhuriyet gazetesinde (2-22 Haziran 1991 tarihleri arasında, 21 sayı) “Öncesi ve Sonrasıyla Şeyh Sait Ayaklanması” araştırmasını tefrika etti; sonra da kitap halinde bastırdı. 18. tefrikanın (19 Haziran) 266. dipnotunda beni eleştiriyor:
Araştırmacı Prof.Dr. Mete Tunçay Türkiye Cumhuriyeti’nde Tek Parti Yönetiminin Kurulması adlı kitabında (s.127-142) Şeyh Sait ayaklanmasını inceliyor, ancak ne Bilal Şimşir’in 1975 basımı İngiliz Belgeleriyle Kürt Sorunu kitabını incelemiş, ne Erol Ulubelen’in İngiliz Belgelerinde Türkiye kitabındaki Kürt-İngiliz ilişkilerinin belgelerini!
Prof. Tunçay, TBMM arşivindeki Şeyh Sait dosyasını incelemediği gibi davanın savcısı Ahmet Süreyya Örgeevren ve 1957 yılında Dünya gazetesinde yayımlanan anılar ile bu anılarda yer alan tutanakları görmüş ve okumuş değildir. Tunçay’ın kaynakçaları arasında İstanbul Emniyet Müdürü Ekrem Baydar’ın 1971 yılında Cumhuriyet gazetesinde 10 Ağustos-9 Eylül 1971 tarihleri arasında yayımlanan “Mustafa Kemal’in İstanbul Emniyet Müdürüydüm” adlı anıları da yoktur.
Tunçay gereken araştırmaları yapmıyor, her kitaplıkta rahatça bulunacak türden kaynakları okumuyor. Ancak incelemediği olaylarla ilgili yetersiz kaynaklarla kesin yargılarda bulunmaktan da geri kalmıyor.
Prof. Tunçay’ın Bastırma harekatı boyutları hakkında yukarıda değindiğim Ayaklanmalar 1923-1938 adlı yapıtı iyice inceleyemediğim için kesin bir bilgim yok yolundaki itirafı (Tunçay, s.136) da bu bağlamda herhalde ilginçtir.
Araştırmacı bilim adamlarımız bunu yaparlarsa, olaylar hakkında yüzeysel bilgilerle yetinip bu yetersiz bilgiler üzerine kuramlar oluşturan delikanlıları da anlayışla karşılamak gerekir.
Önce Uğur Mumcu’ya beni profesörlüğe terfi ettirdiği için çok teşekkür ederim. Ama ben bundan tam çeyrek yüzyıl önce (1966’da) doçent olduğum halde, profesörlük payesini alamadan (1983’te) Sıkıyönetim ve YÖK tarafından 1402 sayılı yasaya dayanılarak üniversiteden atıldım. 1990’da mahkeme kararıyla üniversiteye dönüş hakkını kazanınca da, emekliliğimi istedim. Mumcu’nun lütfettiği ünvanın üstüne yatıp, kendime profesör süsü verdiğim sanılmasın diye bu açıklamayı yapıyorum.
Ben Şeyh Sait hakkında bir kitap yazmadım. Kitabımda, Takrir-i Sükûn Kanunu’nun vesilesi olarak birkaç sayfa içinde (Uğur Mumcu’nun dediğinden daha kısa: s.127-136), bu ayaklanmaya değindim. Olaya ilişkin bütün kaynakları incelemiş olmak iddiasında değildim; böyle yapmaya ihtiyacım da yoktu. İtiraf’ıma gelince, bunun ayıbı bana ait değildir. Genelkurmay Harb Tarihi Başkanlığı’nca yayımlanan (Mumcu’nun rahat rahat kullandığı) T.C.’nde Ayaklanmalar kitabı, aynı makamca yasaklanmış ve toplatılmış olduğu için, bir asker dostumdan bir saatliğine ödünç alabilmiştim.
Asıl mesele nedir? Ben, Şeyh Sait Ayaklanmasının İngilizlerce düzenlendiği yolundaki resmî görüşe karşı çıktım. 12. tefrika, 193. dipnotunda belirtildiği gibi, “... Tunçay... kitabında ‘Hemen belirteyim ki resmî ideolojiyle ileri sürülen (ve sol çevrelerce de benimsenen) bu harekete İngiliz kışkırtmalarının yol açtığı savı, inanılması güç görünüyor’ (s. 130) diye yazıyor.” Mumcu ise, büyük bir çabayla, bu olayı Musul’a bağlayarak, o zamanki resmî görüşü doğrulamaya çalışıyor. Onun yazdıklarını okuduktan sonra da, düşüncem değişmedi. Mumcu’nun anılarını alıntıladığı İsmet İnönü de, benim bu konuda yalnız olmadığımı ortaya koymaktadır:
(aynı dipnotunda) “Şeyh Sait ayaklanmasını bastıran hükümetin Başbakanı İsmet İnönü, Bütün bunlarda, Şeyh Sait isyanında memlekette senelerden beri yuvalanmış propagandanın eseri görülmüştür. Şeyh Sait isyanını doğrudan doğruya İngilizlerin hazırladığı veya meydana çıkardığı hakkında kesin deliller bulunamamıştır diyor. İsmet İnönü, Hatıralar, 2. kitap, Bilgi Yay., 1987 Ankara, s.202.”
Mumcu’nun baş tarafını alıntıladığı bu paragrafın devamı ise şöyledir:
Fakat bundan şüphe edilmiş ve gerekli tahkikat yapılmıştır. Çünkü İngilizlerin Musul hareketi esnasında ve daha sonra Nasturi ayaklanmalarında olduğu gibi, hudutlarda ve dışarıda propagandayla, münasebetlerle Şeyh Sait İsyanı’nın patlamasında zahiren yardımcı oldukları intıbaı mevcuttu.
Unutmayalım ki, bu sözler, 1925’in başbakanının o zamanki güncesinden değildir. (Milli Şefliğinden de çok sonra, en azından geç 1960’larda İnönü’nün Sabahattin Selek’e yazdırdığı metindendir.) Paşa, İngiliz-Kürt ilişkisi için görünürde böyle bir izlenim vardı diyor ve hükümetçe yapılan soruşturmadan sonuç çıkmadığını itiraf ediyor.
Ben yıllar önce, bu konuyla dolaylı olarak ilgilenirken, Şeyh Sait ayaklanması Doğu Anadolu’da başarıya ulaşsa, İngilizlerin Güney Kürdistan’daki Kürtleri tutamayacaklarını hesaplamış olmaları gerektiğini düşündüm. O vakitten beri de, bu sezgimi yanlışlayan bir kanıt görmüş değilim.
Uğur Mumcu’nun benim yadsımamı eleştirerek kullandığı kanıt şöyle (Tefrika 12, dipnot 205):
“Şeyh Sait adına İngiliz silah fabrikalarından kataloglar gelmiş olması doğruysa bile, bu, İngiliz hükümetinin resmî politikasının bu yönde olduğunu kanıtlamaz. Kapitalist dünyada özel girişimin elinde olan uluslararası silah ticaretinin hükümet denetimi altına sokulma çabaları çok yenidir. ” (Tunçay, s.130, dn.5)
O tarihlerde İngiliz silah ticareti Muğlalı bir Rum olan Sir Vasil Zaharoff’un elindeydi. Zaharoff, İngiliz hükümetleriyle içli dışlıydı. Zaharoff, İngiliz başbakanlarından Lloyd George ve Fransız Başbakanı Clemenceau’nun yakın dostuydu. İngilizler bu silah tacirine sir ünvanı verdiler. Fransızlar da Legion d’honneur nişanı ile ödüllendirdiler.
İngiliz silah şirketleri 1931 yılında dünya silah ticaretinin yüzde 28’ini ellerinde tutuyorlardı (Anthony Sampson, The Arms Bazaar, Coronet Books, 1981, Londra, s.72).
Tunçay’ın bu yorumu bu nedenle doğru değildir. İngiliz silah şirketleri o tarihte hükümetin denetimi altındadır.
Tunçay İngiliz belgelerini incelemeden, Şeyh Abdülkadir ile ilgili belgeleri okumadan bu olaylar ve ilişkiler konusunda yorumlar yapıyor. Ayrıca dünya silah ticareti konusunda genellemeyle ve soyut yaklaşımlarla mantık yürütüyor. Bu gibi konular incelenmeden yazılmaz. Genellemelere dayalı savlarlarla da tarihsel konularda kesin yargılara varılmaz.
Beni böyle sivri bir dille azarlamaya kalkışan Mumcu, Zaharoff’un yakın dostlarından Clemenceau’nun daha 1920 cumhurbaşkanlığı seçimlerinde yenilerek siyasetten çekildiğini, Lloyd George’un ise (Çanakkale olayı nedeniyle) 1922 Ekim’inde devrildiğini, Zaharoff’un silah ticaretindeki egemen durumunun da onunla birlikte sona erdiğini bilmiyor galiba. Zaharoff 1925’te, Monaco’daki kumarhanesini işletmekten başka bir iş yapmıyordu. Mumcu’ya, Ölüm Taciri Zaharoff’un yakında çevirisi İletişim Yayınları arasında çıkacak olan biyografisini okumasını salık veririm. Kapitalist dünyada özel girişimin elinde olan uluslararası silah ticaretinin o zamanlar hükümet denetiminin altında olmadığını söyleyişim doğrudur.
Uğur Mumcu, bana okumam için öyle çok kaynak salık veriyor ki; ben de ona bir kaynak daha göstererek, aşağılık duygusuna kapılmaktan kurtulayım diyorum. Değerli Amerikan tarihçisi ve Türk dostu Stanford Shaw, eşi Ezel Kural ile birlikte yazdığı Osmanlı İmparatorluğu ve Modern Türkiye, cilt 2’de Şeyh Sait Ayaklanması için (s. 452):
Bölücülük aracı olarak Ermenileri kullanamayan Rus komünistleriyle hükümetin dinî ve laik politikalarına muhalefetlerini göstermek isteyen Türk muhafazakârları isyanı kışkırtmışlardı.
diyor. Resmî tezi doğrulamak için bunca çırpınan Mumcu, niçin bu kitaptan yararlanmamış acaba? (Gerçekte, Rus komünistleri de, Türk komünistleri de gerici bir tepki diye gördükleri Kürt hareketine karşı, Ankara’yı desteklemişlerdi, elbette!)
* * *
Mumcu’nun temel düşüncesi, 20. tefrikasının başlıklarında özetlenmektedir: Şeyh Sait ve onu izleyen isyanlar sonucu, Türkiye zengin petrol yataklarının bulunduğu bölgeyi terk etmek zorunda kalır - Ayaklanmaların Faturası: Musul.
Evet, olaylar böyle sonuçlandı. Ama bana öyle geliyor ki, Atatürk’ün kendisi, sonraki (hele bugünkü) Atatürkçülerle karşılaştırılamayacak kadar akıllı olduğu için, İngiltere’nin Musul’u bize kaptırmayacağını çoktan anlamıştı. (Birinci Dünya Savaşı’nın temel nedenlerinden biri, Osmanlıların pek farkında olmadıkları, Mezopotamya petrolleriydi!) Atatürk’ün Lozan sırasında ve sonrasında Musul’la ilgili tutumu, Misak–ı Milli’ye dahil olduğu düşünülen bu bölge üzerindeki hak iddialarından vazgeçmemizin Türkiye kamuoyunda yarattığı olumsuz tepkileri dindirmeye yönelikti.
Nasıl, bir yıl önce hilafetin kaldırılmamasını İngilizlerin istediği konusunda yalan söylenmişse, 1925’te de Şeyh Sait ayaklanmasını İngilizlerin çıkardığı hakkında yalan söylemek gereği hissedilmiştir. Gariplik şunda ki, bugün bazı gazeteciler devletin o zamanki sahiplerinin sonradan caydıkları bu iddiayı hâlâ savunuyorlar.
Hâmiş: İşbu cevap, gazetesinin Kitap ekinde, Uğur Mumcu’nun kitabını övmek için, özellikle onun bana sataştığı dipnotlarını vurgulayan Ali Sirmen’e de racidir.