Anasayfa > Güncel Yazılar > Muhafazakar Otoriter İttifak

Muhafazakar Otoriter İttifak

Ahmet İnsel

03 Şubat 2008

22 Temmuz seçim sonuçları bir potansiyele işaret ediyordu. Muhtıra niteliğindeki Genelkurmay bildirileriyle, faşizan ulusalcı hatiplerin kışkırtmalarıyla, yargının araçlaştırılmasıyla vesayet altına alınmak istenen demokratik parlamenter rejimin üstünlüğüne toplumun önemli bir kesiminin sahip çıktığını gösteriyordu. AKP'ye verilen oylar, aynı zamanda iktisadi istikrarın devam etmesi beklentisinden de besleniyordu. Seçimler, Türkiye'ye özgü tınılarda muhafazakâr-liberal bir orta sınıfın siyasal alana ağırlığını kalıcı biçimde koyduğunu teyit etti. Tayyip Erdoğan, seçimin hemen sonrasında yaptığı konuşmada, "Milletimiz, önemli bir çoğunluğu ile AK Parti'yi toplumsal merkezin adresi olarak tescil etmiştir" derken, bunun istikrar merkezli bir asgari demokratik dönüşüm adımı olduğunu ima ediyordu.

12 Eylül Anayasası ve onun kurumsal cenderesinden çıkış olanağını, demokratik hak ve özgürlükleri güçlendirmek ve genişletmek amacı taşıyan bir anayasa değişikliği ile gündeme getiren AKP'nin, demokrasiyi Türkiye halkının gerçek bir kazanımına dönüştürmesi beklenmezdi. Yapısı gereği, neoliberalizmin otoriter özelliklerine ve muhafazakâr reflekslere sahip bir kadronun "sivil anayasa" önerisi, parlamentonun kompozisyonu dikkate alındığında, büyük bir demokrasi hamlesi anlamına gelmeyecekti. Bu, esas olarak, otantik bir Türkiye burjuvazisi merkezli olağanlaşma vaadiydi.

Bu bağlamda 22 Temmuz sonrası, otoriter cumhuriyet rejimine içkin olan vesayet sistemine son vermenin koşullarını içinde barındırıyordu. Söz konusu potansiyel, bu vasilerin ayrıcalıklarının ortadan kalktığı, bu zümrenin temel hak ve özgürlükler üzerinde oluşturdukları sınırlama yetkisinin büyük ölçüde parçalandığı ve bunun yerini yeni hakim sınıfın, toplumun çoğunluğunun desteğine dayandırdığı kurallarla farklı biçimde bu hak ve özgürlükleri sınırlaması demekti. Bunu, o dönemde, Türkiye koşullarında yaşanabilecek bir burjuva demokratik dönüşüm potansiyeli olarak tanımlamıştık.

BEKLE Kİ AÇIKLANSIN

Seçimlerin üzerinden altı ay geçti. AKP hükümeti, bu zaman zarfında bir anayasa değişikliği referandumu düzenledi ve cumhurbaşkanının halkoyuyla seçilmesini garantiye aldı. Bu vesileyle yeni bir 367 kazası ihtimalini tasfiye etti. Cumhurbaşkanı ve milletvekillerinin seçilme sürelerini kısalttı. Şimdi ise yeniden bir anayasa değişikliğini, bu kez türbanın üniversitelerde serbest bırakılmasını sağlamak için gündeme getirmeye hazırlanıyor. Halbuki AKP Genel Başkan Yardımcısı Dengir Mir Fırat, 16 Eylül 2007'de, yeni anayasa çalışmalarına nihai bir biçim vermek için AKP'lilerin yaptığı üç günlük Sapanca toplantısının ardından, "toplumun her kesiminin kabul edeceği genişlikte bir anayasa yapmaya çalıştıklarını" ifade edip, bir hafta sonra bunu "tüm detayları ve gerekçeleriyle" bir basın toplantısında tanıtacaklarını tahmin ettiğini belirtiyordu. Beş aya yakın bir zamandan beri söz verilen yeni anayasa taslağının açıklanmasını bekliyoruz.

Görünen o ki, kendisi için demokrat olma özelliklerine daha önce birçok kez işaret ettiğimiz AKP kurmayları, üniversitede türban yasağı gibi bariz antidemokratik bir kuralı kaldırmayı, toplumdaki birçok farklı mağduriyete, temel hak ve özgürlük ihlaline son verecek kapsamlı bir anayasa değişikliği ile birlikte çözmekten daha acil ve önemli görüyorlar. Bu ise, üniversiteye türbanla girebilme hakkını, Türkiye'de ihlal edilen diğer bir dizi temel haktan tecrit ederek simgeleştiriyor. Diğer temel hak ve özgürlüklerden yalıtılarak, çözümü tek başına aranan türban sorunu, Tayyip Erdoğan'ın, "siyasal simge ise simge, ne olmuş yani" efelenmesinin de katkısıyla, bireysel bir hakkın kullanımı alanını terk edip bir cemaat hakkının kullanımına dönüşüyor. Bugün sadece türban değil, üniversite öğrencilerinin üzerinde bir dizi ağır hak ihlali yürürlükte. Bunları da engelleyecek bir önlem paketi içinde türban sorunun çözülmesi ile bugünkü çözüm yöntemi arasında sadece biçim ve kapsam değil, bir öz farkı vardır. AKP'nin YÖK yasasında gündeme getirdiği yegâne değişikliğin, türbanın üniversiteye girerken nasıl takılması gerektiğini tarif eden bir maddenin yasaya eklenmesi olması, YÖK yasasına hakim olan aşırı otoriter zihniyete el sürmemesi, bu özü tarif ediyor. Zihinler kadar, dış görünüm üzerinde tahakküm kurmak isteyen şekilcilik saplantılı, sözde modernist, özde muhafazakâr ve otoriter zihniyetin Türkiye'nin güçlü ortak paydalarından birini oluşturduğunu bir kez daha gösteriyor.

Pragmatik muhafazakâr AKP yönetiminin, türban sorununu anayasa değişikliği paketi içinde çözmeyi becerememekten korktuğu için ya da böyle bir değişikliğe aslında cidden heveskâr olmadığı için, aylardır değişiklik tasarısını gündeme getirmediğini biliyoruz. MHP ile ittifak halinde, tüm enerjisini üniversitede türban yasağının kaldırılmasına yoğunlaştıran AKP yönetimi, görünen odur ki anayasa değişikliği yapmaktan da, öngörülür bir vade içinde vazgeçmiştir. Böylece, türban konusunda MHP ile oluşturduğu muhafazakâr-otoriter ittifakın kurbanı, başta TCK'nın 301. maddesi olmak üzere, demokratikleşme hedefinin içerdiği diğer siyasal reformlar olacaktır. 301. madde tartışmasını anayasa paketi gibi öteleyen, "301'in toplumun derdi olmadığını ilan eden", Vakıflar Yasası değişikliğinde kısıtlayıcı yeni düzeltmeler yapmayı kabul eden bir AKP hükümeti var karşımızda.

Türban konusunda getirilen düzenlemenin, başta Anayasa Mahkemesi olmak üzere, yargının da hızla devreye girdiği, olası iptallerle yeniden alevlenmesi ve içinden çıkılmaz bir hale gelerek, kalıcı bir siyasal gerginlik yaratması da kuvvetle muhtemeldir. Bunu dikkate alarak, önümüzdeki dönemde AKP-MHP ittifakının fiilen türbanla sınırlı olmakla kalmaması, MHP'nin engelleyici işlevinin çok daha geniş bir alanda dolaylı biçimde etkin olması beklenebilir.

İTTİFAKLAR

AKP'nin oluşturduğu muhafazakâr-otoriter ittifakın bir cephesinde türban var. Diğer cephesinde ise, Kürt sorununun çözümü konusunda yapılan ittifak yer alıyor. Farklı aktörlerle, ama gene muhafazakâr-otoriter kutuplar arasında yapıldığı görülen bu ittifak, PKK ile ilgili sorunu askeri yöntemlerle; Kürt kimliğinin tanınması talebi etrafında siyasallaşmayı da, AKP içinde büyük ölçüde eriterek çözmeyi planlıyor. PKK'nın da, etrafındaki asabiyyeyi diri tutmak için silahlı çatışma yolunu tercih etmesi, bu ittifakın işini kolaylaştırıyor. Kısmi askeri operasyonlarla şimdilik sürdürülen, belki daha kapsamlı bir askeri operasyonun da önümüzdeki bahar aylarında devreye gireceği bu çözüm seçeneği, esas olarak kendini yerel seçimlerde deneyecek.

Muhafazakâr-otoriter düzlemde örtüşen bu iki farklı ittifak, seçim öncesinde başlayan "ulusalcı çetelere" yönelik operasyonların, bazı alanlara girilmemesi ve bugünkü sınırlarda kalması koşuluyla sürdürülmesi için uygun zemini oluşturuyor. Artık yeni dönemde, ses getirici suikastler yoluyla kendisini hedefleyen bir istikrarsızlık yaratılmasına, olağanüstü durum ateşinin körüklenmesine olanak vermeyecek bir hegemonyayı AKP'nin elde ettiği de bu vesileyle ilan ediliyor. Bu girişimlere bel bağlayan faşizan ulusalcı odakların, ihanete uğramış olma öfkesi içinde dile getirdikleri suçlamalar, öç almak ya da tehdit etmek amacıyla yakın geçmişle ilgili ortaya attıkları iddialar, belgeler de, bu ittifakın elle tutulur nesnelliğini doğrular nitelikte.

AKP'nin otoriter güç ve çevrelerle oluşturduğu bu uzlaşmaların, "gizli şeriatçı emeller" dehşeti içinde gözü başka hiçbir şeyi göremeyenlerin gözünü belki şimdi açmalarını ve oluşan yeni hegemonyanın, o çok güvendikleri zinde güçleri de içine alabildiğini görmelerini sağlar mı, bilmiyoruz. Yılların ideolojik şartlanmasıyla dumura uğrayan akli melekelerinin buna izin vermemesi ihtimali, ne yazık ki yüksektir. Bugün silueti daha da belirginleşemeye başlayan hegemonya, AKP etrafında kümelenmiş olan Türkiye'ye özgü burjuvazinin, içinde büyüdüğü muhafazakâr ataerkil değerler etrafında hakimiyetini kurmasıdır. Bu elbette asgari anlamda demokratik bir dönüşümdür. Ama bunun, demokrasiyi çoğunluk tahakkümüne indirgeme eğilimi baskın, toplumsal birliği siyasal ilkeler üzerine değil manevi değerler üzerine kurma eğilimi güçlü bir demokratik dönüşüm ufkuyla sınırlı olması ihtimali yüksektir. Böyle bir ufkun, AKP seçmenlerinin çoğunluğunun asli özlemi olan iktisadi ve siyasal istikrar içinde değişimi gerçekten sağlayabilmesi ise şüphelidir. Demokrat çevrelerin de bu istikrarsızlık potansiyeline tüm ümitlerini bağlamamaları kuvvetle tavsiye edilir. Çünkü AKP'nin en büyük şansı, otoriter-muhafazakâr ittifaklar karşısında etkili ve sahici demokratik-özgürlükçü ittifakların günümüz Türkiye'sinde oluşamamasıdır. Bu düşündürücü ve elbette hüzün verici gerçek dikkate alındığında, epey bir zaman daha AKP'nin demokrat olmayan demokrasi vaadinden, toplumun büyük bir kesiminin medet ummaya devam edeceğini söylemek bir kehanet olmayacaktır..

Radikal İki, 3.2.2008