Anasayfa > Güncel Yazılar > Ve Antisemitizm Yeniden Alevlenirken

Ve Antisemitizm Yeniden Alevlenirken

Eren Yıldırım Yetkin

17 Ağustos 2014

İsrail’in Hamas’ın roket saldırılarına karşı başlattığı önce hava sonrasında da şiddetli kara harekatı devam ederken, Türkiye’de gözler ya kendisini demokrat sayan politikacılara ya da belli basın kuruluşlarına çevrildi. İktidarından, muhalefetine bir iç politikada, hatta önümüzdeki seçimlerde buradan nasıl nemalanırım hesabıyla sarf edilen sözler toplumda farklı yansımalara sebebiyet vermekte. Nitekim bu yansımaları gözlemlemenin en uygun yerlerden birisi de sosyal medya olsa gerek. Nihayetinde nefret dilinin, zenofobinin, ırkçılığın ve antisemitizmin bilgisizlik ve „başkasının paylaştığını paylaşma naifliği“ sütunu üzerinde, özelde Türkiye örneğinde, hızla yükselebildiği platform mevzu bahis olan.
 
Sosyal medyada Mavi Marmara’dan tutun da, bir ara Ermenistan’la düzelmesi beklenen ilişkilere kadar "safların“ ne kadar birbirine geçtiğini görebildik, eğer konu herhangi bir topluluğa düşmanlık beslemek olursa. Aynı zaman dilimi içerisinde İsrail’i antisemit dille lanetleyen Kemalistlerden, Türkiye’de laikliğin bir "Yahudi projesi“ olduğuna kanaat getiren İslamcılara kadar nefretin ne sınır tanımaz olduğuna yine büyük oranda sosyal medya sayesinde tanıklık edebilmekteyiz. Suriye ve Irak sınırındaki mayınlı arazilerin temizlenmesi planlarında da bu tip tepkilere rastlanmaktaydı. Elbette bir toplumun böylesi siyasi çeşitlilik göstermesi normaldir, nefret dilinde dahi. Yeni olansa öyle ya da böyle tartışma itkisi yıllarca bastırılmış olan bu toplumun sosyal medyayı en güçlü platform olarak görmesi ve en nihayetinde cerahatlaşmış komplo teorilerini burada kusmasıdır. Yenidir çünkü nefret, kin ve komplo teorileri birbiri ardına, grup ve zümre sınırı tanımaksızın ve hatta bazen aynı cümlede anılmaları oksimoron hissi veren kişi ve gruplardan çıkabilmektedir. Yenidir çünkü bu kişiler ya da söylemler sosyal medya gibi tartışmanın kozası mahiyetinde programlanmış bir alanda kendisini tartışmaya kapatmaktadır. Ve yenidir çünkü bizlere antisemitizm gibi kökü yüzyıllara dayalı „düşünememe“ yapılarının kendilerini günümüz koşullarına göre nasıl korkutucu bir şekilde dönüştürebildiğini birincil elden gözlemleme şansı vermektedir. Kısa bir zaman öncesine kadar antisemitizmi ve elbette zenofobiyi gözlemlemek için ya siyasetçilerin söylemlerine, parti programlarına/çartalarına veya miting/protesto gösterilerine, belli başlı literatürlere - geçmişte örneğin Protokoller, ya da mektuplaşma, gazete yayınlarıyla monitoring raporlarına bakılırken şu anda paylaşımlara bakmamız gerekiyor. Bu bir nevi Herzl’ın Dreyfus davasını gözlemlemek için Fransa’da geçirmiş olduğu günleri sosyal medyada yaşamaktan farksızdır.

"HAŞA, NE NEFRETİ..."

 Anlaşılacağı gibi benim soruna yaklaşımım "büyük" devlet politikalarını ele almakla ya da basında dolaşımda tutulan söylemin analiziyle değil, toplumdan her kesimin bir parçası olmaya muktedir olduğu sosyal medyaya bakmak üzerinden gelişiyor.
 
Bu doğrultuda belirtmek gerekir ki bu yazı metodolojisi oturtulmuş bilimsel bir çalışmadan ziyade, profesyonel deneyimler merceğinden çeşitli platformlarda uçuşan karakterleri  ve metinleri yorumlama çabasıdır. Soru antisemitizm olunca, ırkçılıktan farklı olarak bu nefret tipi ve dili toplumun her bileşeninde bulunabildiğinden, örneğin muhafazakar çevre gibi tek bir toplumsal bileşene odaklanmadan, gözlem yapmamız mümkündür. Burada vurgulanması gereken hiç şüphesiz, İslamcı cenahın paylaşımlarının muktedir hissiyatıyla İslamcı antisemitizm arkaplanını günümüzde birleştirmiş olduğu ve bunun her zamankinden daha derin korkulara yol açtığıdır. „Sofistike“ söylemlere yer vermek adına, İsrail’i küfürle kınama gibi tepkileri burada es geçiyorum.
 
İslami gelenekten gelen çevrenin paylaşımlarında en başta göze çarpan "Allah" ve "Kuran" referanslarının tekrarı oluyor. Bu referansların belirtilen değişimi içermediğini söylemek yalan olur. "Allah’a şirk koşanlar…" şeklinde Yahudiliği ve inananlarını nitelemek, İslamcı diskurun İsrail’i tanımayan perspektifinden biraz farklı. İsrail devletinin bu çevrelerce tanınmamasının nedeni olarak dini gösterilse de, bir "benim inandığıma küfür eden“ söylemi ayan beyan sarf edilmiyordu sosyal medya egemenliğine kadar. Bu „küfür“ söyleminin hangi referanslarla yapıldığını şu anda ancak tahmin edebiliriz, ki en baskın gelen tahmin de tarafgir kutsal kitap yorumlamalarındaki "düşman Yahudi“ imgelemi olduğudur. Kuran yorumlarına bir eklemlenme de çeşitli „hocaların“ konuşma ve hutbelerinde sarf ettikleri olmalıdır. Son zamanlarda internette dolaşan, sıkça paylaşılan cuma hutbesi sırasında cemaate boykotun özelliklerini anlatan imam, İslamcı bağlam için önemli bir örnek olsa gerek. Özellikle bu hutbe sırasında boykota davetin sebeplerinden birisi olarak, mevzu bahis imam müminlerin konformistlikleri sebebiyle „ellerine keleş verilse dahi savaşa gitmeyeceğini belirtiyor“. Ayrıca kendisi, ellerinden gelenin belli başlı firmaları dini olgular ve gerekçeler çerçevesinde boykot olduğunu savunuyor. Firma boykotuna daha sonra değinmek üzere, bu imamın vaazının sonunu ele almayı önemli görüyorum. Peygamber’e olan atıf ile „herkesin elinden geleni yapması“ gerektiği vurgulanıyor vaazın ve/veya videonun sonunda. Peygamber referansı söylenenin dışına çıkılmaması, sınırların belirlenmesi için önemli bir rol oynuyor. Selefi diskurun, Muhammed’in öğütlediği ve yaşadığı gibi hayatı sürdürme vurgusunu hatırlayalım. Burada "herkesin elinden geleni yapması“ istenen bir topluluğu refaha, varlığa ya da herhangi bir yetkinliğe kavuşturacak, misal eğitimin güçlendirilmesi gibi, eylemler değil. Başka bir topluluğu, inancı ya da vatandaşlığı aracılığıyla tanımlanan bir topluluğu, güya „gücünden“ düşürecek bir eylem. Bu çağrının içerisinde elbette Yahudi ve/veya İsrail toplumunu sınır tanımazca toptanlaştırma, homojen bir kitleymişçesine stigmatize edip, "ötekini“ vasıflaştırsızlaştıran bir söylem belirgin şekilde barınmakta.
 
Sosyal medyada sözü geçen boykot çağrısı gibi başka örgütlenmeler de söz konusu. Bağlamlar çeşitlilik gösterse de çağrıların birkaç benzer özelliği görülebilir. Hedef öncelikle İsrail malları şeklinde oluşturulurken, bir sonraki aşamada „Yahudi malları“ hedef tahtasına konuluyor. Bu mamüllerden kasıt nihayetinde inançlı Yahudiler için üretilmiş koşer ürünler değil. Uluslararası içeçek ve yiyecek firmaları „Yahudi şirketi“ olarak tanımlanıyor, dinsel ve/veya „milli“ benlikler bu firmalara vasıf olarak yamanıyor. Bu tip firmaların dini homojen bir grup tarafından uluslararası ölçekte yönetildiği algısı pompalanıyor. Tırnakla üst tabaka kazındığında, bu algının en temel öğesi olarak "kozmopolit Yahudi“ imajı kendini ele vermekte. Yani, durum uluslararası şirketler aracılığıyla herhangi bir „milli“ benliğe katkı sağlamaya çalışan gruptan ibaret değil, antisemitik yorum dünyasının tipik "sınırsız, topraksız Yahudi“ resmi ehemmiyeti elinde bulunduran. Klasik antisemit düşünce sisteminde, dünyayı „ananelerden arındırarak“ kültürsüzleştirmeye çalışan,"kozmopolitizm“ heyulasını "dünya hakimi Yahudi“ imgesinde bedenselleştiren hedef imge, burada şirketler nezdinde varlığını sürdürüyor, ancak çarkları döndüren kaptan tahtasına "Yahudi“ imajı oturtulmaktan vazgeçilmiyor. Çok uluslu şirketlerin sömürücülüğü ayrı bir meseleyken, boykot çağrısına iliştirilmiş olan resim, bırakın siyasi-iktisadi analistleri, komplo teoristlerinin dahi açıklayamayacağı bir "kim kime dum duma“ ilişkiler yumağını merkezine oturtuyor.
 
Her ne kadar biline geldik söylemler gibi gözükseler de, cihadist örgütlerin programlarıyla ve klasik antisemit metinlerle yapısal benzerlikler taşısalar da bu çağrılar evrim geçirmiş, daha sofistike hale gelmiş konseptlere işaret etmektedir. Şüphesiz, İsrail’in politikalarını hedef alan her boykot çağrısının antisemit ya da anti-siyonist olup olmadığı tartışılmalıdır. Ancak her boykot çağrısının bir „ötekileştirme“ çerçevesiyle yapıldığına şüphe yoktur. Araştırılması gereken konular, neden sonra bu "ötekileştirmenin“ nefrete ve düşmanlığa dönüştüğü, hangi antisemit elementleri baz aldığıdır.
 
Bu çağrılara paralel, sosyal medyada yoğunlukla dolaştırılan bir diğer paylaşım da Bill Gates ve Mark Zuckerberg’in örnek gösterildiği metin. Paylaşımda denilen o ki, her ne kadar boykot etmek istesen de bu iki iş adamının ürünlerini kullanarak çağrıyı yayman boykotu işlevsiz kılar, çünkü her ikisi de "Yahudi“ kimliklerine sahiptir. Gates’in ve Zuckerberg’in agnostik ve ateist açıklamalarını gösterip paylaşımın temelsiz olduğunu söyleyebiliriz. Ancak bizi ilgilendiren bu kişilerin inançları değil, söylemlerin niteliği olmalı.
 
Hem Gates, hem de Zuckerberg’te atfedilen özelliklerin başında, başarılı olmaları gelmekte. Önyargıların öteki cephesini oluşturan "başarılı Yahudi“ imajı bu iki isimle, daha doğrusu kurdukları çok uluslu şirketlerle „şeytani kozmopolitliğe“ bağlanırken, bu iki isim, senin benim yani herkesin kullandığı ürünlerin üreticileridir. Bir diğer deyişle, günümüz hayatının vazgeçilmezilerini ellerinde bulundurandır. Paylaşım, dolaylı olarak hem şirketleri üzerinden „kozmopolit Yahudi“ imajını işlerken, hem de bilgisayar ve internet teknolojisinin „kontrolörlüğü“ ile sınır tanımazlığını cisimleştirme gayretinde. Boykot edenlerin, etseler dahi ellerinden herhangi bir şeyin gelmeyeceği, çoktan „onların“ ürünlerine bağımlı oldukları ve "sen başarısızsın, onlar başarılı“ vurguları, dolaysızca antisemit retoriğin „dünyayı yöneten Yahudi“ imajından beslenmektedir. Aynı metinde yüzü aşkın Yahudi bilim insanının Nobel ödülü almasına da atıfta bulunulmakta. Böylelikle "başarılı“ imgesi yeganeleştirilirken, bu başarının altına da inanç sistemi fırınlanıyor. İnsanların geldiği toplumdan dolayı stigmatize edilmesi ne kadar ırkçılık ise, geldiği toplumdan dolayı "tipik başarılı“ addedilmesi de o derece sorunludur. Metnin sonunda "boykot“ gibi reaksiyonlar yerine çok çalışmak gerektiği belirtilirken, paylaşacak olanlar için naiflik kılıfı dikiliyor. Bu naiflik parkasıyla bu paylaşım, solundan sağına her türlü cenahta ilgi gördü. Ne de olsa, çalışmak, iyi eğitimi hedeflemek ve başarılara imza atmak kötü bir emel olamaz. Medeniyetler seviyesine ulaşmak için bu ülke insanlarının çalışması gerekirken, aynı paragrafın, başaralı kimliklerin inanç bazlı bir toplumdan geldiğine dair vurgu içermesi, paradoksal bir çerçeve çizmekte.
 
Bu da, bir topluluğu çeşitliliğiyle görmeme, homojen bir yapı olarak tanımlama motifinin yine iş başında olduğunu hatırlatıyor. Söz konusu „ötekileştirme“ etaplarında ortaya saçılan fark ise düşmanlığın artık pazar alışverişine benzemiş olması. Günümüzde, herkese, her kesime göre bir antisemit nefret üslubuna rastlamak olası. Kimisi „düşmanı“ İsrail askerleri üzerinden işaret ederken, kimisi uluslararası şirket patronları üzerinden "ötekiyi“ imgeliyor, bazılarıysa dini referansla „şeytan“ portresi sunuyor. Tezgahtaki çeşitliliğe ek olarak karşımıza çıkansa, sıklıkla duyduğumuz "Haşa ne nefreti…“ tepkisi ve aklama çabası. Hülasası, kafalara kazınan yüzyıllarla yoğrulmuş birlikte yaşama kültürünün içselleştirildiği Türkiye’de antisemitizmin barınamayacağı riyası hala sürmekte.
 

TARTIŞAMADIĞIMIZ

Toplumun farklı kesimleri ve siyasetin çeşitli cenahları özeleştirel bir süreci, bir nevi yüzleşmeyi, kendi içerisinde başarıyla yürütecek sorusunun cevaplanması, Türkiye’de antisemitizmin suç olarak sayılmasının başlangıcı olacaktır. Avrupa’da demokratik sistemin devamlılığını sağlayan, bu tip bir yüzleşmeyi, kendi ekibi içinde bulunan nefreti her yönüyle masaya yatırmasını ve tartışmasını başaran girişimler ve siyasi hareketlerdir. Türkiye’de böylesi bir tabloyu yaratmak için her hareketin temsilcileri başka cenahlara bu çerçevede eleştiri oklarını yöneltmeden önce kendi içlerine dönüp bakmalıdır. Siyasi ve toplumsal unsurlar ancak o zaman farklı cenahları bu nefret tipinden arındırmak için elinde güç bulabilir.
 
Yazının başında vurguladığım gibi, korkutucu olan muktedir cenahın bir antisemitizm türüne olur vermesidir. Bu olur, insanların dini referansları önemli saydığı bir zamanda toplumun kılcal damarlarına işleyen bir nefrete yol açar. Bunun patlaması, illaki kısa vadede gerçekleşecek değildir.  Nasıl olacağı, hangi bağlamları içereceği, kimleri nasıl hareketlendireceği ise bambaşka bir sorudur. Mamafih, gerçekleştiği zaman bunun sorumluluğunun altında kalanın sadece İslamcı kesimin olmayacağı, kimin hangi yüzle politika yapacağı dünyanın geçmiş tecrübelerine bakarsak aşikardır.