Anasayfa > Güncel Yazılar > Saray Güzellemeleri ve İslamcılık: İktidar Ölümden Beter

Saray Güzellemeleri ve İslamcılık: İktidar Ölümden Beter

Muharrem Samanlı

28 Kasım 2014

                              “aynı cümlenin altını çizmişim canilerle
                                cinnetten sığınacak bir yaşam odası yok.” *

AKP’nin iktidara yükselişiyle politik/entelektüel gündemi işgal eden ve popülerliğini hâlâ koruyan “Türkiye’de İslamcılık” üst başlıklı bir tartışma var. Güncel siyaset alanında tartışmaya açılan her konu, saf tutulan tarafın tezine uygun bir argümanla bu üst tartışmaya eklemleniyor. Bu argümanlar muhalif kesimde hüzünlü bir “böyle mi olacaktı ?“ sorusuyla,  “dinci orta çağ karanlığı” indirgemesi arasında salınırken, iktidar tarafında ise “ezilmiş Müslümanların devrimci dirilişi” miti ekseninde yeniden üretiliyor.

Güncel bir örnek olarak, Ak Saray konusunda maliyetinden, ormanlık araziye inşa edilmesine, elektrik faturasından, oda sayısına bir dizi eleştiri gündeme gelmişken, Cumhurbaşkanı alışageldiğimiz üzere eleştirileri dikkate almadığını ilan edip yoluna devam etti. Onun peşi sıra, derhal başlatılan Türkiye gibi bir “büyük devlet” için sarayın kaçınılmaz bir ihtiyaç olduğu, dolayısıyla israf olmadığı meşrulaştırmasına bazı İslamcı “güzel” adamlardan da destek geldi. Öte yandan Türkiye İslamcılığının devrimci abisi Nuri Pakdil, kendisini ayakta dinlediği için “halkın adamı” imajı bir kez daha cilalanan Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ve beraberindekileri “anti-kapitalist” duygularla selamlarken, Ermenek’te bir madende,  işin “fıtratı” gereği öldürülmüş madencilerin naaşlarına henüz ulaşılamamıştı.

İktidar, "İslamcı" üst başlığı ile niteleyebileceğimiz, kanaat önderi seviyesindeki bu insanların referansıyla tabanındaki meşruiyetini yeniden kurgularken, muhalif kesimde bu "güzel" adamlarla, eserleri, öğütleri, bir zamanlar söyledikleri üzerinden hayranlıkla karışık bir yakınlık duygusu besleyenlerin hayal kırıklığıyla canı yandı. Bazıları sitem, ah ederken, bazıları da bu tavırlarının ölçü alınamayacağını; iktidarın, onların savunduğu kavramları içini boşaltarak siyasi çıkarlarına alet ettiğini öne sürdü. Ve bu noktada güncel siyasi tartışma yazının girişinde bahsettiğim “Türkiye’de İslamcılık” tartışmasına bağlandı.

Tartışmayı nedensellik sorgulamasına tabi tutmadan bu eksende sürdürmenin faydasız olmanın ötesinde esası gölgelediği için zararlı olduğunu da düşünüyorum. Ne var ki “katı olan her şeyin buharlaştığı” zamanlardan geçerken ve canı yakılanların acısı, olup bitene ve kimin nerede durduğuna şahitliğimi ifade etmekten yüz çeviremeyeceğim kadar katılaşmışken, bu bahsi es geçmek doğru olmaz. Her şey bu kadar açıkça gözümüzün önünde olup bitmeseydi; naiflikten kırılmak üzere olanların “ekonomi iyiye gittikçe yoksulluk artıyor, nasıl oluyor anlamıyorum” türünden dertlenmelerini dervişane ve imrenilecek bir saflığa yorabilirdim. Ara sokakların karanlığında döve döve öldürülen, kafası devlet tarafından parçalanıp faili meçhul edilen çocukların analarının acısına, Soma’da, Ermenek’te madene gömülen evlatların peşinden yakılan ağıtlara, yağmalanan şehirlere, katledilen ölmez ağaçlardan hasat yapmaya çabalayan köylünün feryadına,  Roboski’de toprağa karışan insan bedenlerine şahit olmamış olsaydık, bunların hiçbirinde en ufak bir sorumluluğu yokmuşçasına dik duran iktidarın, her fırsatta güçlülüğünü yüzümüze haykıran kibrini yürekten alkışlayan “klas” duruşu da anlamlandırmaya çalışabilirdim. Ne var ki hepsi gözümüzün önünde oldu ve “dönemin en iyi muhalif temsilciliğini yapan” [1] iktidarın tam olarak ne yaptığını öfke ve kahırla, buna mukabil “klas” duruşun hangi safta yer aldığını da esefle hatırlayacağım.  

Meseleyi salt hisler ve kişiler üzerinden ele almayı bir kenara bırakıp mevcut durumu var eden nedenler üzerinde düşünme cesaretini gösterdiğimizde, İslamcı söylemin imkânlarını tartışmaya açmak kaçınılmaz olacaktır. Bir ideoloji olarak doğduğu tarihsel süreç göz önüne alındığında kendisinin de pekala “modern” olarak nitelendirilebileceği İslamcılık, temelde kapitalist modernliğe bir anti-tez olarak ortaya çıktığında adalet, özgürlük, eşitlik temeli üzerinde kurulacak başka bir dünya umudunun da taşıyıcısı olma iddiasına sahipti. Ne var ki süreç içerisinde söylemin kurgulandığı dilin kaynağını doğal olarak İslam dininden alıyor olmasının etkisiyle, tüm insanlığın ortaklaşabileceği “özgürlük” ve “eşitlik” fikirleri “Müslüman kardeşliği” fikrinin gölgesinde kaldı. Bu bağlamda en etkili ve yaygın İslamcı hareketin isminin “Müslüman Kardeşler” olması dikkate değerdir. Tüm insanlığa vaat edilen özgürlük ve eşitliğin koşulsuz olarak muhafaza edildiği ideal şartlarda kardeşliğin “Müslüman kardeşliği” olarak gerçekleşmesinde bir sorun görülmeyebilir. Ne var ki insanlığın kurtuluşunun İslam’da olduğu ana fikri üzerinde bina edilen bu yapı, doğal olarak Müslüman olmayanı ikincil kılar ve bir kurtuluşa taşısa bile hareketin edilgen bir nesnesine dönüştürür. Bu noktada artık eşitlikten de söz edilemez. Hareketin iktidarla buluşup güç temerküzüne uğradığı süreçte ise söylemin pratiğe yansımalarında özgürlük alanlarına doğrudan ya da dolaylı müdahaleler söz konusu olacaktır. Çünkü kurtuluşa vesile olanın norm kabul ettiğinin dışına çıkan her şey kurtuluşu dumura uğratacak bir maraz olarak algılanacaktır. Bu süreç modern bağnazlığın iddia edebileceği gibi İslam’a ya da dinsel olana içkin de değildir. Meşruiyetini, hitab ettiği çoğunluk tarafından kutsal kabul edilen ya da kutsiyet atfedilerek mitleştirilmiş bir aidiyet üzerinden kurgulayan her söylem benzer bir sapmaya maruz kalacaktır.

Türkiye özelinde Kemalist, Türkçü ya da İslamcı siyasetin tamamında bu süreci gözlemlemek mümkün. Her ne kadar İslamcılığı yegâne kurtuluş yolu olarak gören muhalif kesim AKP’nin İslamcı olduğunu kabul etmese de, meşruiyetini sağladığı halk desteğini İslami söylem ve pratikler üzerinden konsolide eden bir iktidarın neo-liberal karakteri her durumda İslamcılığının arkasında kalacak ve konu edilmeyecektir. Bu bağlamda iktidardan doğrudan ya da dolaylı bir fayda beklentisi içinde olmadığını teslim edeceğimiz, “bir lokma bir hırka” düsturunun kadim savunucularının bile saray güzellemelerine savruluşu, açıkça dillendirilmese de o sarayda ikamet edenin “alnının secdeye gidiyor” oluşundan bağımsız değildir. Benzer şekilde, çok ciddi bir yolsuzluk iddiası karşısında hesap vermeyi reddedip tüm yargılanma yollarını kapatan bir iktidara karşı, tabanından, “yolsuzluğun varlığına inanması ve bundan rahatsız olması”[2] durumu söz konusuyken bile, herhangi bir tepkinin ortaya çıkmamasında da “Müslümanların birlik içinde ve güçlü kalması” refleksi pay sahibidir. Bu durum, iktidarın hesap verebilirliğinin de ötesinde halkın hesap sorabilirliğini yok ettiği için en şiddetli yozlaşmadır.

Sonuç itibariyle teorik çerçevede iddia edilen eşitlik fikri pratikte, ikitdarın tarif ettiği şekilde Müslüman olana iltimas, olmayana ise en iyi ihtimalle küçümseyen bir hoşgörü olarak yansımaktadır. İktidarın yöneten, yönlendiren, disipline eden, kural koyan doğası gereği İslamcı bir iktidar Türkiye gibi çoğunluğun Müslüman olduğu bir toplumda elbette neyin İslami olduğunu belirleme yetkisini de haiz olacaktır. AKP’nin en önemli figürlerinden Bülent Arınç’ın kadınların toplum içerisinde kahkaha atmaması gerektiğine dair açıklamasına[3] tepki gösteren kadınlara, iktidar taraftarlarınca verilen cevapların çoğunlukla “Müslüman kadınlar için söylenen bir sözü siz neden üzerinize alıyorsunuz?” minvalinde olması bu durumun gündelik yansımasına güzel bir örnek olabilir. Din, bireyin vicdanında tuttuğu yere paralel olarak hayatına da yansıyacakken, varlığını bu din üzerinden tanımlayan bir iktidar dini olanı tavır alış ve ifade biçimleriyle belirleme gücünü elinde tutacağından kimin din dışı olacağını da belirleyebilecektir. Hâl böyleyken görünüşte bir zorlamadan bahsedemesek de bireyin dolaylı olarak din dışı edilebildiği bir ortamda din ve vicdan özgürlüğünden de söz edilemez.

İslamcı söylemin hele de iktidarla buluştuğunda kaçınılmaz olarak büründüğü bu otoriter yapı konu edildiğinde, aksi durumda toplumsal bir din olan İslam’ın bireysel alana hapsedileceği eleştirisi sıklıkla gündeme getirilmektedir. Bu eleştiriye karşı Ahmet Çiğdem’in “Dinden İdeolojiye İslamcılık” makalesinde yer alan “siyasi alanda daha çok gözüktükçe dinin azaldığı, bunun yerine siyasal bir talebin, bir iddianın, var kalma kaygısının dinsel olanın yerine geçtiği, dinin şedid bir içerlemenin patlamasına kurban edildiği” [4] tespiti ile cevap vermek yerinde olacaktır.

Özelde Türkiye’de genelde de tüm yeryüzünde kurulmasını umut ettiğimiz özgürlük, eşitlik ve adaletin mutlak hakim kılındığı o muhayyel düzen hayalden gerçeğe dönecekse; bunda, diğer inançlar gibi insanlığa dair yadsınamaz bir mirasın taşıyıcısı olan İslam düşüncesinin ve Müslümanların da payının olacağı muhakkak, ne var ki cari İslamcı söylemin böyle bir rol oynaması pek mümkün görünmüyor. Bu noktada, toplumların hayat algısındaki etki alanı oldukça geniş olan din ve dinsel olanla sol/sosyalist söylemin kurduğu dışlayıcı, reddedici ilişki ve bu ilişkinin sağaltılarak kurucu bir birlikteliğe dönüşebilmesi halinde ortaya çıkacak sentezin imkânları üzerinde düşünme ihtiyacı ön plana çıkıyor. Sloganlarda dillendirilen, kurtuluşun tek başına olamayacağı fikri mevcut sistemle derdi olan tüm kesimlerce özümsenip sözü edilen birliktelikler fikri ve pratik anlamda kurulana kadar AKP’nin “devrimci” olup olamayacağı ya da “İslamcı” olup olmadığı ekseninde salınan tartışmalar arasında ömür tüketeceğiz muhtemelen.

Mazlumun ahı ayyuka çıktıkça “dostuna yarasını gösterir gibi” şiirler yazan Mehmet Efe’nin, kendisi İslamcılık fikrinde sabit kalsa da dillendirmekten çekinmediği ifadesiyle “İslamcılık can çekişiyor, Müslümanlık yaşasın”[5] şu an için olup biteni dert edinen Müslümanlar için söylenebilecek yegane söz belki de.


* Mehmet Efe,  “Yüzmeyi Öğrenmeden Öldürülen Oğullar” http://mehmetefe.com/yuzmeyi-ogrenmeden-oldurulen-ogullar/

[1]  "Muhafazakar değil, devrimciyim", Nuri Pakdil Söyleşisi, Kübra Par, Haber Türk (16.11.2014) http://www.haberturk.com/gundem/haber/1009774-muhafazakar-degil-devrimciyim

[2]  "İslami kesim içinden Gezi çıkabilir” Etyen Mahcupyan Söyleşisi,  İrfan Bozan, Aljazeera Turk

         (14.11.2014) http://www.aljazeera.com.tr/al-jazeera-ozel/islami-kesim-icinden-gezi-cikabilir

[3] "Arınç: Kadın herkesin içinde kahkaha atmayacak” Radikal (28.07.2014)

        http://www.radikal.com.tr/politika/arinc_kadin_herkesin_icinde_kahkaha_atmayacak-1204217

[4]  Ahmet Çiğdem, “Dinden İdeolojiye İslamcılık”, Birikim 303-304, s.37

[5]  Mehmet Efe, “Umuda İhtiyacı Olan Müslümanın Gezi Rehberi” (08.07.2014)

        http://mehmetefe.com/umut-gezi-musluman-yeni-dunya/