Anasayfa > Güncel Yazılar > Bir Polemik Denemesi: "Vicdanizm"

Bir Polemik Denemesi: "Vicdanizm"

Aybars Yanık

17 Ocak 2015

AKP’nin gitgide otoriterleştiğinin ve sivil vesayeti temsil ettiğinin konuşulduğu evreden totaliter eğilimler gösterdiği bir evreye geçtiğimiz, iktidarın ötekileştirdiği kesimlerin sıklıkla hatırlattığı ve hakikaten de geçerli semptomları olan bir tespit. Bu tespit, diğer birkaç referansla (ekonomi, eğitim, güvenlik vs.) birlikte, biraz da iktidarın gündemi belirleme kapasitesinden yani iyiden iyiye “görünür” olmasından da hareket eden bir referansa sahip. Dahası “terleyen”, “koşuşturan” bir cumhurbaşkanı projesi ilan edildikten sonra, köşkün de gündemi tekeline alabildiği ve gündemi belirleme kapasitesi en güçlü aktör haline geldiği de malumumuz: Saray, iç güvenlik paketi, Amerika’nın keşfi, yasadışı dinlemeler, Osmanlıca -herkes öğrenecek!-, Türkçeyle felsefe olur mu?, Yavuz Bingöl hadisesi, Rönesans yaşadığımızı iddia eden Alev Alatlı, medya “oparasyon”ları -yine “gazetecilikten alınmadılar” hatırlatmasıyla- tartışmaları son günlerde gündemi belirleyen birkaç başlık. Aşırı doz aktüaliteye, haliyle, her yana laf yetiştirmeye çalışan dili dışarıdalık eşlik ediyor. Maksadım, söz söyleme çabasını, sözün kuruculuğunu, sessiz kalmamanın mühimliğini göz ardı etmeden, özellikle sosyal medyada da her an rastlayabileceğimiz bir eğilimi daha doğrusu bir politik retoriği tartışmaya açmaktır.

Söyledim Ruhumu Kurtardım: ‘Vicdanın politikayı ikamesine doğru (mu)?

Öncelikle, sosyal medyanın modern günah çıkarma fonksiyonunu da ifade ediyor olabileceğini yadsımamalıyız. Türlü öznelliğin akıştığı bir platformda bunun olmaması abestir belki de. Kaldı ki oraya buraya (timeline) baktıkça, “ben de müdahil olayım”ı teşvik eden bir yapısı var ki bunun da illa bir fenalık olduğu söylenemez. Sansasyonel olduğu durumlar hariç, merkez medyada temsili oldukça kısıtlı meselelerin gündeme gelme imkânı olarak sosyal medyanın, görünürlüğe alan açan bir yapısı var. Keza Gezi’nin kitleselleşmesinde, “ben de orada olmalıyım” hissiyatını besleyen önemli etkenlerden birinin sosyal medya olduğu iddiasını yabana atabilir miyiz? Sosyal medya ve muadilleri, aşağıda değineceğim, arka planında “söyledim ruhumu kurtardım” vicdancılığını teşvik edebildiği gibi (modern günah çıkarma fonksiyonu derken, tam da bu noktayı kastediyorum), politik olana “dâhil” olmaya, onları görünür kılmaya hatta bir var olma haline yani kendini gerçekleştirme potansiyeline de aracılık edebiliyor.

Dolayısıyla sosyal medyanın politik ve kamusal bir işlevi olduğunu, en azından bunlara imkân tanıdığını rahatlıkla söyleyebiliriz ancak bu politik işlevin politik dile yatkınlığı her an için geçerli midir? Yukarıda andığım dâhil olma ve kendini var edebilme/gerçekleştirebilme imkânlarını kurabilecek bir politik söylemin kendiliğindenliği epey tartışmalıdır. İddiam şudur: Yalnızca sosyal medyayla da sınırlı olmayan bir biçimde ve hatta onun ötesine geçen bir boyutta, özellikle 17 Aralık süreci ve sonrasının arz ettiği kaset ve “şok” bombardımanıyla politik retorikte bir dönüşüm yaşandı, yaşanmakta. Hatırlayalım, o vakitler sosyal medyada “turpun büyüğü”[1] diye beklenen o mukaddes ana, hemen hemen tüm politik yelpazeyi yatay kesen bir tutulma hâli eşlik etmişti. Siyaseti aynı zamanda magazinselleştiren “kaset”in çarpıcılığı, onu hem talep edilir kıldı öte taraftan politik jargonu da bir siyasal “ahlak” ve “vicdana” davet ile eşitleyecek raddeye getirdi. Kasetlerden, belgelerden edinilen malumat ile beraber, muhalif söylemin tonu, sosyal medya ile sınırlı olmayacak biçimde, iktidardakileri “vicdana” çağıran, yolsuzluk meselesini “ahlak” ile sınayan, “bu kadar da olmaz ki, dindar insanlar böyle yapar mı?” hattına meyletti.

Bu hattın kabarmasında kuşkusuz, İslami duyarlılığı ve argümanlarıyla öne çıkan belli başlı yazar/çizer ve muhalifin de “yolsuzluk” tartışması vesilesiyle muhalif çizgiye göreli olarak daha çok iştirak etmesinin payı olduğu söylenebilir[2]. Sözün özü, muhalif söylemin tamamının olmasa da gözardı edilemeyecek bir bölümünün, özellikle bu süreç ve ertesinde, “iktidarı vicdana davet etme” ve dolayısıyla politikayı bir tür “ahlakçılık” ile aşmaya aday bir zemini inşa ettiğine dikkat çekilmesi yersiz değildir.

Belki baştan belirtmek gerekirdi, bu yazıda tartışmaya açılan herhangi bir kimsenin vicdanlılığı/vicdansızlığı değildir; ya da şöyle diyelim, vicdanî referanslardan hareket etmenin kendisini sorunsallaştırmıyorum. Zaten vicdanın nesnel bir ölçütünü belirlemek güç, güç değilse bile manasızdır. Çünkü mesele vicdanın kendisinin kamusal bir acziyete dönüşebilme ihtimalinin de bulunabileceği, dolayısıyla onun, kamusal alanın olmazsa olmazı olarak ele alınmasının tartışmaya açılmasıdır. Bu nedenle, yazının mantıksal sonucunun, vicdanı her halükarda öteleyen ve uçsuz bucaksız katı bir rasyonel politik aklı teşvik eden absürd bir Makyavelist yorumu temsil etmediğini belirtmek isterim. Ve fakat, vicdanlı/ahlaklı olmak, muhalif politik söylemin önkoşulu, temeli ve ikamesi haline geldiğinde/getirildiğinde, söylemin unsurları hem bir biçimde dini ve uhrevi terminolojiye tabiiyete meyleder hem de politik argümanı ikame eden bir sinizmi kolaycı bir ahlakçılıktan beslenerek yeniden üretebilir. Bu uyarının büsbütün yersiz olmadığını muhtelif muhalefet çizgilerine bakarak anlayabiliriz. Örneğin ana muhalefet lideri Kılıçdaroğlu’nun söylediklerine kulak verelim. Bir televizyon programında kendisine, iktidara gelirlerse yapacakları “icraat”lerin neler olacağı sorulduğunda, “siyasetçiler için ahlak yasası” çıkartacağız demişti. Buna ek olarak, son yerel seçimler arifesinde, yalnızca yolsuzluk gündemine abanarak “Bunlarda Allah korkusu yok”, “Yetimin hakkını yiyorlar, kul hakkı yiyorlar, utanmıyorlar” gibi söylemleri de örnek gösterebiliriz.

Sözkonusu yalnızca ana muhalefet olsa pek üzerinde durulmayabilirdi. Ancak kapitalizmin “kuyusu kazılırken”, “Mülk Allah’ındır”ın en önemli referans kaynağı olması, 17 Aralık operasyonlarına cevaben gözaltına alınanların “Haram yemedik, kul hakkı yemedik, çalmadık” sloganının gözaltına alınanların destekçilerince merkezîleştirilmesi de göstergelerden sayılabilir. Ayrıca sol cenahın bir bölümünün, Yasin Durak’ın yerinde hatırlatmasıyla, belki de  “yerlilik sorununun” utangaçlığından ve/veya “Türkiye’de yaşayan insanların kendinden menkul bir dindarlığa sahip olduğu”[3] motivasyonundan/varsayımından türeyen “gaz yedik haram yemedik” edebiyatını bir tür kolaycılığın da teşvikiyle içselleştirmesi, örnek olarak gösterilebilir. Bir başka örnek olarak Enver Aysever, İslamcı iktidarların “değişim” hevesini eleştirdiği yazısının[4] bir yerinde şöyle soruyordu:

Bu değişim zırvasına en uygun ideolojik yaklaşım elbet ‘liberalizm’di. Bizdeki karşılığı ‘bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler’ olarak tarif edeceğimiz bu anlayış, her yola gelmenin dindarcasıydı aslında. Faize bir kılıf uydurmak böylece mümkündü. ‘Kâr paylaşımı’ deyip işin içinden çıkıldı. Kâr kutsaldı, faiz haram. E peki ‘o kârı elde ederken sırtına bindiğiniz işçiyle, sizin tanrınız aynı mı?

Aysever’in bu naifliğine diyecek yok… İşte meramım da bu noktada belirginleşmekte. Sorusunun (işçiyle sizin tanrınız aynı mı?) dinî retoriği yeniden üreten boyutunu ötelesek bile; bu sorunun ardında yatan varsayımın halis özcü “İslami” terminolojiden beslendiğini görmemeli miyiz? Bezginliği/yılgınlığı da ele veren bu türden bir söylemin, iktidarın gözünden nasıl göründüğünü bilmek isterdim doğrusu.

Geçmeden iki noktayı açıklığa kavuşturmak gerekiyor. Birincisi, elbette iktidarlar kendilerini tanımladıkları ideolojinin içerisinden eleştirilebilir. İç tutarlılık testine tabi tutulabilir, tutarsızlıkları vurgulanabilir, riyakârlıklar tescillenebilir… Ne var ki iktidarların bilhassa da kolektif hafızası tutulmuş toplumlarda, gömlek değiştirmeye meyyal olduklarını, “dün dündür bugün bugündür” diyebildiklerini, kısacası kendilerini tutarsızlıklarıyla da meşrulaştırabildiklerini, onaylatabildiklerini göz önünde bulundurmalı. AKP milletvekili ve köşe yazarı Mehmet Metiner’in katıldığı bir televizyon programında kamuda “torpil” iddialarını “akrabalarını koru kolla” ayeti ile savuşturması ve peşinden gelen “o zaman siz bu ayet doğrultusunda mı torpil yapıyorsunuz?” sorusuna “vallahi sen Allah'ın ayetine bile karşı geliyorsan ben sana ne diyeyim”[5] diye geçiştirebilmesini düşünelim derim. İktidarın bu söylemlerini/pratiklerini ihmal etmenin sonucunda, politik retoriğin söylemek/kurmak ile değil “söylenme” ile hısım olması kaçınılmaz olur. Riyakârlığı ve tutarsızlığı faş etmeyi abartmanın politikayı rehin alan bir tür “gevezelik” ile ilişkisini düşünmek için biraz mesai harcamalıyız gibi geliyor. Metiner’in bu cevabına karşılık sosyal medyada alay konusu edilmesi, “söylenme” olarak tarif ettiğim tanıma ve elbette iktidarın gündemine tabi olma (acilen laf yetiştirmek) durumuna denk düşüyor.

İkincisi, ahlakçılık ve vicdancılığın yalnızca dini terminoloji ile hemhâl olduklarını iddia etmiyorum. Dini terminolojiye eklemlenmelerinin ötesinde -çünkü bu çoğunlukla konjonktürel olarak gerçekleşir- ve belki daha önemli olarak, ahlakçı ve vicdancı söylem, politik söylemi farklı biçimleriyle de lal eder. Örneğin apolitikliği rasyonelleştirmenin aracı olabilir: “Siyaset pis iş, madrabazlık gerektiriyor, bana göre değil”in gerekçesi olabilir; siyaseti dernek lokallerinde oturan temiz/namuslu/vicdanlı insanların (biz bize!) konuşabileceği bir sosyal faaliyete indirgeyebilir. İlaveten “muhalefet, muhalefet olsa zaten kurtuluruz!” sinizmini ve politikayı merkeze çekiştiren “iktidar-ana muhalefet” ikiliğini pekiştiren bir söylemin meşrulaştırıcı unsuru olabilir. Dolayısıyla, ahlakçılığın/vicdanizmin, dini terminoloji ile alışverişinden ziyade, politik retoriği kısıtlayarak rehin almasını, politikayı sürgün etmesini sorunsallaştırdığımı belirtmeliyim.

Fakat her şeyin ötesinde, önemli bir soruşturmaya değinmeden olmaz. Bu retoriği üreten bir döngüden bahis açarak sorarsak: Hâlihazırda “trend” olduğunu iddia edebileceğimiz “ahlakçı” ya da “iktidardan vicdanlı/tutarlı olmasını” talep eden bu retorik, Gezi süreci ve ertesinde ivme kazanan politik canlanmanın sönümlenmesinin hem nedeni hem de sonucu olabilir mi?

Bir Parantez: Kahretmek! ve Esefle Kınamak

Sosyal medyanın günah çıkarma fonksiyonuna geri dönersek, bu elbette çoğunlukla politik gündemin sonucu olarak dikkate alınabilecek bir mesele (bu yazıya konu olma nedeni de öyle) ve nihayetinde tam da bu nedenle, iletilerin “politik” bir niteliği olduğu varsayılabilir. O hâlde şu soruyu sorabiliriz, politik bir noktadan kalkış yapan tüm bu iletilerin (‘twit’lerin, facebook mesajlarının vb.) inişinin politik bir alana isabet edeceğini varsayabilir miyiz? Daha doğrudan bir ifadeyle, yazılanların ve söylenenlerin politik muhalif bir söylemi kurabilme kapasitesi nedir?

İktidara kahretmenin, lanet etmenin, yetti artık! demenin şüphesiz büsbütün bir anlamsızlık olduğunu söyleyemeyiz. Onun da bir işlevi var. Örneğin, mizah dediğimiz olay biraz da buralardan doğmaz mı? Azıcık da olsa, iktidara rağmen temiz hava sahası açabilmenin, sağlıklı düşünebilme momenti yakalamanın hevesiyle oluşturulmaya çalışılan bir zeminin imkânı olarak… Ayrıca, belki ona pek bilemediği bir dilde “orantısız” hücum etmenin şevkiyle de, oldukça cazip bir alandır. Yine, şüphe yok ajite edici retoriğin teşhir etme, görünür kılma kabiliyeti de sözkonusudur. Ancak mizahın ya da mizahî dilin aksine, sosyal medyadaki “abartılı” pasif kahırlanmanın, “alçaklar, vicdansızlar, insafsızlar” sızlanmasının yer yer mizahi estetikten yoksunluğunu da hesaba katarsak denilebilir ki, “günah çıkarma” ve “vicdan rahatlatma” işlevi olarak tanımlanabilecek bir ikame hâli, büyük oranda bu sızlanma ve kahırlanmaların yöresinden türüyor. Bunun yanında sürekli talep eder pozisyon almak ve yakınmak, iktidarın söylemine tabi olmanın alanını genişletiyor, “söyledim ruhumu kurtardım”ı yaydıkça yayıyor ve bana kalırsa apolitikliğe angaje bir vaziyeti imliyor.

Bu politik jargonun angaje düzeyi -ki asıl sorunsallaştırılması gereken bu düzeydir-, iktidarı vicdana davet ediyor, onu dinî bir terminolojiden de, örneğin “ideal İslam”a uygun hareket etmeye çağırıyor; muhalif politik söylemi teşhir etmeye, ahlakî “duruş”a eşitliyor ve tüm bunlar politikayı ikame ediyor[6] (Biz, gerçek İslamcılar olarak sizlerden utanıyoruz!). “İkame etmek” derken de şunu kastediyorum: Dikkat çekmek/teşhir etmek/görünür kılmak ile eylemek[7] arasındaki farkın silikleşmesi ya da bu farkın kategorik reddi, görmezden gelinmesi… Dikkat çekmek makul ama “politik olan”ı bütünüyle bununla ikame etmek yani teşhirin cazipliğinin politikanın yerine geçmesi siyasetsiz siyaseti işaret ediyor. Nihayetinde “söz” mekanik bir araç değildir, ideolojik ve değer yüklüdür. Kurucudur, dolayısıyla politik retorik, “çığlık atmak” ya da “yeter!” demenin ötesini de ifade eder, etmelidir. Bununla beraber, “vicdana davet etmek”, vicdani “duruş” sergilemek ile politik olarak eylemek arasında, kuşkusuz fark vardır ve olmalıdır da. Aksi hâlde, politik söylemin iyiden iyiye çekildiği alanı, yalnızca teşhir etmek ile “esefle kınamak” arasında salınan vicdanî retoriğin ikame etmesiyle ve bunun sınırlılığıyla yetinmek durumundayız.

Sonuç

Tekrara düşmek pahasına, kastettiğimden çok kastetmediğimi ifade etmem gerekirse, aslında tartışmaya çalıştığım ahlaki bir kategori olarak vicdanın politik söylem ile rabıtasını koparmak değildir. Ancak politika ile vicdan ya da onun politik alana abartılmış bir tercümesi olarak ahlakçılık, siyasetin grameri haline geldiğinde yani muhalif politik söylemin konfigürasyonunu ikame eder bir hâl aldığında; politikanın kamusal niteliğini sıklıkla iktidarda özsel olarak var olduğu varsayılan vicdan ve ahlak ile birlikte düşünme alışkanlığı kazanmamız, daha fenası da bir “vicdanizm”e[8] savrulmamız işten bile değildir. Netice itibarıyla, politik söylem, iktidarın gittikçe uzaklaştığı varsayılan özsel bir vicdana/ahlaka veya ona muhalefet edenlerde olduğunu varsaydığımız “duyarlılık”a -“vicdanı olan buna duyarsız kalır mı hiç?”- abanmadan, katiyen kurulamaz mı?[9] Yine Durak’ın hiç de yabana atılamayacak tespitine kulak verelim:

(…) devrimci sol muhalefet bile Sünni-İslami retoriğe yönelmeye ve bu retoriğin hâkimiyetine bu denli mahal vermeye başlamışsa, teo-burjuvazinin Soma cinayetlerini “kader” diyerek geçiştirebilmesinde hepimizin payı olduğunu kabul etmemiz gerekir.

Sosyal medyada kabarmasının ötesinde, kendini “sol”da tanımlayanların dahi popüler söylemine bu denli sinen ahlakçılık ve vicdanizme, “fıtrat” ve “kader” ile cevap verilmesi tesadüf olmasa gerek. Velhasıl “kader diyemezsin, sen kendin ettin”i de akılda tutmakta fayda var.

 


[1] Sosyal medya ahalisinin o dönemler için ağzından düşürmediği bu tabir, yayınlandığında ortalığı toza dumana katacak kadar çarpıcı bir “tape”lerin “tape”sini ifade ediyordu.

[2] Burada, sözkonusu edilen muhaliflerden söz gelimi anti-kapitalist Müslümanların, ilk kez yolsuzluk operasyonları vesilesiyle muhalif hatta iştirak ettiklerini söylemediğimin altını çizmek isterim. Ama evet, “cemaat” mensuplarının neredeyse tamamının, yolsuzluk operasyonları sonucunda muhalif çizgiye yaklaştıkları söylenebilir.

[3] Yasin Durak, “’Tanrı Varsa Özgürlük Yoktur’ –Popüler Politik Tutumlar Üzerine Bir Deneme”, http://www.birikimdergisi.com/guncel/tanri-varsa-ozgurluk-yoktur-populer-politik-tutumlar-uzerine-bir-deneme, (11 Temmuz 2014).

[4] Enver Aysever, “’Havuz Liboşu’”, Birgün, 26 Aralık 2014.

[5] Televizyon programının ilgili kısmı için bkz. http://t24.com.tr/video/akpli-metinerden-torpil-cevabi-ayet-diyor-ki-akrabalarini-koru-kolla,624

[6] İslami muhalif hattın varsayımlarından biri, ideal (öz) İslama referansla, hâlihazırdaki İslami pratikleri eleştirmek ki bunun tartışması yazının kapsamını aşar ancak şunu söylemekle yetinelim: Yine anti-kapitalist Müslümanların, kabaca İslamın özünde “zaten” sosyalizmin ve solun değerlerinin önemli bir bölümünü içerdiği tezinin kendisi, politikayı, günü gelince uygulanacak bir iktidar pratiğine indirgediğinden dolayı -yani “özde” sıkıntı yok, yalnızca şimdilik uygulayacak imkânımız yok- politikayı epeyce dar anlamda ele aldıklarını düşündürüyor.

[7] Eylemek derken, dar anlamıyla bir fiziki eylemi kastetmiyorum. Söz ve eylemi bir dikotomi içerisinden değil, praksis bağlamında ele alıyorum.

[8] Vicdanizm, “vicdan pornosu” olarak da tercüme edilebilir. Bunu, Kürt meselesi ve Yıldırım Türker’in bir yazısı vesilesiyle ‘hararetli’ tartışan bir yazı için bkz. Özge İspir, “Vicdan Pornosu”, https://azadalik.wordpress.com/2011/10/04/vicdan-p%E1%B4%91rn%E1%B4%91su, (4 Ekim 2011).

[9] Bu polemik denemesinde odaklanılan mesele halihazırdaki bir yönelimin tartışmaya açılması olduğundan, politik söylemin hangi eksenlerde nasıl kurulabileceği tartışması ihmal edilmiş ve eksik kalmış olabilir. O tartışmayı tercihen erteliyor ve başka bir yazıda yapmayı umut ediyorum.