Anasayfa > Güncel Yazılar > Eyüb'ün Sabrı Yeterli mi?

Eyüb'ün Sabrı Yeterli mi?

Ece Özdemir

09 Şubat 2015

Rus yönetmen Andrey Zvyagintsev’in, Deleuzeyen bir imge rejimi ve minör sinema kavrayışıyla şekillendirip, toplumsal ve kutsal yasayı metafiziğin sınırlarına çekerek sorguya açtığı sinemasının son halkası “Leviathan” bir dünya hâli. Bu yersiz yurtsuz metin, dünya nüfusunun yüzde 1’ini geriye kalan 99’undan daha zengin kılan bir sistemde, devletin heveskâr işbirlikçiliğini ve karşısına çıkan engelleri bertaraf etmekte üstlendiği rolü ifşa eden bir sistem alegorisi çünkü. ABD’de gerçekleşmiş bir olayı Rusya’ya taşıyan yönetmene, kendi ülkelerinde de devletin ‘evlatlarını’ öğüten bir aygıt gibi hareket ettiğini aktaran seyircileri düşünüldüğünde, Leviathan’da anlatılanın ‘bizim hikâyemiz’ olduğu aşikar.  

Zvyagintsev bu ortak hikâyeyi, kendi düşünsel iklimine çekip yeniden kurmayı denerken, referanslarını Gogol’ün Palto’suna dek uzanan bir hatta arıyor. Palto’nun ‘sıradan’ memuru Akaki Akakiyeviç ile Leviathan’ın tamirci Nikolay’ının akraba olduklarını düşünen yönetmen, her iki kahramanı devlet aygıtıyla trajik temasları açısından ortaklaştırarak, Çarlık Rusya’sıyla Putin Rusya’sının akrabalığının da altını çiziyor. Zvyagintsev’in “Her şeyin tek bir kişinin elinde bulunduğu ve herkesin itaat etmek zorunda olduğu feodal bir sistem” diyerek tanımladığı Putin Rusya’sını, Gogol’ün Palto’yu yazdığı I. Nikola’nın Çarlık Rusya’sına eşitlediği yerde karşımıza çıkan ise mutlak iktidar arzusundaki ‘babalar’ oluyor. Rus halkının bu dizginlenmemiş arzuyla mücadelesi belli ki 1800’lerde Nevski Bulvarı’nda “Kutsal imparatora değil hizmeti karşılığında ücret alan seçilmiş bir lidere ihtiyacımız var” denilerek dile getirilişinden bu yana sürüyor.[1]

Kutsal imparatorların yerlerini seçilmişlerine bıraktığı, patrimonyalizmin ruhunun geri çağrıldığı coğrafyalardan biri olan Rusya’da, geçen zamana karşın sanatçılar için sorunsalların değişmediğini ise Zvyagintsev’i Gogol’den ziyade başka bir yazarın, Dostoyevski’nin aracılığıyla değerlendirerek daha iyi kavrayabiliriz. Zira yönetmenin tüm filmografisi göz önünde bulundurulduğunda ilk filmi “Dönüş”ten başlayarak babanın/yasanın katli, suç ve ceza, şölenden dışlanmışlık gibi başat Dostoyevskiyen temaların içinden geçerek konuştuğu ve tıpkı Dostoyevski gibi yasayı sorguya açmasına karşın onu anlamaya çalışmakla kabullenmek, değiştirmeye kalkmakla kayıtsızlığa sürüklenmek arasında bocalayıp, eksenini yitirdiği fark edilecektir.             

Dostoyevski’nin 19. yüzyılın eşiğinden yönelttiği can yakıcı sorulardan biri onun sinemasının da merkezindedir: “Çocuklar neden acı çekiyor?” Yönetmenin, Dostoyevski’nin Ivan Karamazov aracılığıyla tanrıyı sınadığı bir dizi sorudan bu en çetrefilli olanına verdiği yanıt da aynıdır: “Babaları yüzünden.” Dostoyevski Ivan’a “Çocuklar elmayı yemiş olan babalarının işledikleri günahın cezasını çekiyorlar” cümlesini kurdururken tanrının, “Ölü Evinden Anılar”da mahkûmların çilesini anlatırken çarın yasasını sorguya açar. Zvyagintsev de Leviathan’da devlet-kilise-hukuk üçgeninde acı çeken karakterlerin müsebbibi olarak babayı işaret eder. Zizek’in her zaman ya çok fazla ya da çok az olarak tarif ettiği baba, filmde hem yaşam imkânı tanımayan kontrolsüz bir güç olarak devleti hem de silik bir gölgeden ibaret kalmışlığıyla kiliseyi ve hukuku imler. Babanın bu her durumda rahatsızlık veren sorunlu varlığı üzerine inşa ettiği filmine İncil’de kötülüğün sembolü olan bir canavarın ve Thomas Hobbes’un devletin kiliseyle işbirliği ederek kazandığı kudreti anlattığı kitabının, Leviathan’ın adını veren Zvyagintsev ise babayı ve temsil ettiği yasayı temelde adalet üzerinden sorgular. Rusya’nın küçük bir kıyı kasabasında yaşayan bir ailenin, evlerinin kamulaştırılmasına direnmeleri nedeniyle belediye başkanının hedefi haline gelişlerini, bu süreçte kilise ve hukukun başkanın (devletin) elinde nasıl bir iktidar aracına dönüştürüldüğünü göstererek, adaleti yani uygarlığın ilk talebini vurgular.[2] Bireyin gücünün yerine topluluğun gücünün geçirilmesinin, kurulmuş olan hukuk düzeninin tek bir kişinin yararına bozulmayacağının garantisini veren adalet (tanrı, devlet, hâkim) babalar eliyle yok edilir filmde.

Oğulların bu adalet duygusu yitik baba ve yasasıyla ilişkisi ise Dostoyevski’de olduğu gibi baba katli düşüncesiyle sınanır. Nikolay’ın arkadaşları ve ailesiyle gittiği piknikte, atış talimi yapılırken hedef tahtası olarak kullanılması düşünülen portreler Gorbaçov, Brejnev, Lenin, Stalin ve Yeltsin gibi Rus liderlerine aittir. Nikolay’ın arkadaşına Putin’in nerede olduğunu ima ettiğinde aldığı yanıt ise “yeniler için daha erken, duvarda biraz olgunlaşsınlar” olur. Filmde belediye başkanının çalışma masasının ardındaki duvarda asılı olan Putin portresiyle birlikte tüm Rus yöneticileri ‘kurşuna dizeceğini’ ima eden Zvyagintsev, bu metaforik saldırı dışında yasayla hesaplaşmaz. Dostoyevski’nin tanrının ve çarın yasasını çiğnemiş, babayı katletmiş karakterlerini eninde sonunda pişman olmaya ve af dilemeye mecbur bırakmasında olduğu gibi Zvyagintsev de yasayı yargılar ama mahkûm etmez. Dahası Nikolay’ın hapse girmesini, ailenin dağılışını karısı Lilya’nın Nikolay’ı avukat arkadaşıyla aldatmış olmasıyla ilişkilendiren, aileyi ‘kadının ihaneti’yle dağıtan ve anlatının sonunda onu kurban eden yönetmen, yaşanan trajediyi sistem eleştirisi olmaktan uzaklaştırarak ekseni kaydırır. Bu sapma filmi geleneksel ahlak kalıplarına hapsederken, trajediyi ailenin çözülüşü üzerine kurmak da aynı kalıpların onayına hizmet eder.

Yönetmen, Leviathan’dan bir önceki filmi “Elena”da dünyevi adaletin tecellisini şansa bırakmayarak “Eşitlik ve kardeşlik sadece senin cennetinde bulunur Elena” diyen zengin, cimri ve kibirli kocasını öldüren karakteri aracılığıyla eşitliği sağlayarak, “öldürmeyeceksin!” diyen kutsal yasayı ihlal eder. Oysa Leviathan’ın Nikolay’ı markette gördüğü papaza, maruz kaldığı bunca haksızlık karşısında “Tanrın nerede?” diye sorup ardından papazın açıklamalarıyla geri adım atarak tıpkı “Beni görmeyen tanrı sevmeyen tanrıdır” diyen Raskolnikov’un, sonrasında kurtuluşu İncil’de bulmasında olduğu gibi yasayla uzlaşır. Zira hem Dostoyevski hem de Zvyagintsev için adaletsizliğin kaynağı kutsal yasa değil onu temsil edenlerdir. Karamazov Kardeşler’in de alt metnini oluşturan, karşılaştığı haksızlıklara rağmen tanrıya inanmaktan vazgeçmeyen Eyüb Peygamberi anlatan kıssadan esinlenen Zvyagintsev de Dostoyevski gibi kurtuluşu gerçek bir tanrı inancında arar. Bu nedenle film de yönetmen de Nikolay’a ve seyirciye, uğranılan haksızlıklar ve süre giden adaletsizlikler karşısında, bir gün tecelli edecek ilahi adaleti Eyüb peygamberin sabrıyla beklemekten fazlasını salık veremez.

Bu noktada başlangıca, filmin ‘bir sistem alegorisi ve anlatılanın bizim hikâyemiz’ olduğu düşüncesine geri dönüldüğünde, Leviathan’ı ortak hikâye kılanın ifşa ettiği sistemin benzerliğinden ziyade ufukta kurtuluşun gözükmediğine dair sürüklendiği sinizim olduğu görülecektir. Andrey Zvyagintsev’in “Rusya’nın geleneği demokrasiyi hayata geçirmeye ve özerk, özgür insanı yaratmaya elverişli değil” değişinde beliren kabullenişin içinden konuşulup, düşünülerek yaratılan bu ruh hali sistemin harcını oluşturuyor zira.      

Oysa fark edilmesi gereken, filmde karaya vurmuş balinanın iskeletine yüklenebilecek anlamın Zvyagintsev’e rağmen tazeleyeceği umuttur. Tanrı’nın Eyüb’e bahşettiği, Hobbes’un kitabının izleği kıldığı canavarın, Leviathan’ın yani yasanın tüm heybetine ve gücüne karşın yerini yenisine bırakarak eninde sonunda karaya vuracağı gerçeğidir. Bu dönüşüm anında ise yeniyi belirleyecek olan Eyüb’ün sabrına nasıl bir mücadelenin eşlik ettiği olacaktır.   

 


[1] Berman, M. Katı Olan Her Şey Buharlaşıyor, (2011, s. 287).

[2] Freud, uygarlığın ilk talebinin adalet olduğunu söyler. Bkz. Freud, S. Uygarlığın Huzursuzluğu, (2011, s. 53).