Anasayfa > Güncel Yazılar > Bugünden Düne Bir Mektup

Bugünden Düne Bir Mektup

Aykan Sever

02 Nisan 2015

Geçenlerde bir arkadaşımla internet üzerinden sohbet ederken, Karşıyaka Mezarlığı’ndan Kızıldere Anması’ndan geldiğini söyledi. Biraz anma sırasında ne olup bittiğinden kısaca bahsetti. Canını yakan bir şeyi de ilave etti. Anmada bizden önceki ve sonraki kuşaklar vardı ama “bizler” yoktuk dedi. Onun serzenişini sosyal medya denilen gayya kuyusuna terk edemedim. Sahi onlar hâlâ yaşarken biz neden yoktuk?

Benzer sorular Barış Mutluay tarafından hazırlanan “Ziya Yılmaz” kitabını* okurken de aklıma gelmişti. Bizle ONları farklı kılan neydi?

Bunun kestirme yanıtları olabileceğini hiçbir zaman düşünmedim. Kaldı ki şu an bizim kuşağın parçası diyebileceğim kişilerin önemli bir kısmının böyle soruları olmayabileceği gibi, hayata artık çok başka pencerelerden bakıyor olmaları da mümkün. Neyse sonuçta demem o ki birden çok gerçeğin ortasında yüzdüğümüz doğru, öyleyse bu sadece benimki deyip okunmalı.

Biz Kimdik?

Varsa bir biz, 12 Eylül yenilgisi sonrası (bu yenilginin boyutlarını da ne kadar algıladığı şüpheli) kendince bu düzenin yaşanmazlığına itiraz eden gençlerdik. Bir kısmımız iyi “iz sürücü” olmayı maharet addedip öyle bir güzergâh çizmeye çalıştı. Kimimizin ise yoldaki işaretleri okuyabilmek gibi bir yeteneğe sahip olmasına da gerek yoktu. O zaten izin kendisiydi. Ya da 45 numara postalın çamura bıraktığı “iz”in kuytuluğunda doğmuştu.

Benim gibilere göreyse yolumuzu kendimiz yaratmalıydık. Niye? Niyesi şu önceki yollar bizi açık denizlere ulaştırmamıştı, yenilmişlerdi!

Bir adımız olması lazımdı. Öyle ya herkesin bir adı vardı. Hatta kimileri adıyla doğuyordu ve hatta bazen adından başka bir cismi olmuyordu. Bu ad meselesinde biz Boğaç Hancıydık. Namımızı eylemimiz koymalıydı. Ama bütünüyle de tarifsiz davranamazdık. Onun için “Yeni bir devrimci hareket yaratmak için ileri” diyorduk.

Bu olur olmaz tutumumuza kim ne derdi? O kadar da kendine güvenli ve aldırışsız değildik maalesef. Başkalarının yanı sıra Ludwig Feuerbach ve Klasik Alman Felsefesinin Sonu'nu imdada çağırdık. Nitekim Engels'in gönlü bizi yalnız bırakmaya razı olmamıştı.

Sonrası mı? Sonrası pek olmadı. Berbat ettik desem yeri. Korkuyorduk. Korku sadece 12 Eylül’ün sürmekte olan işkence düzeninin yaydığı bir şey değildi. Ya yanlış yapıyorsak, yaparsak? İnsanlar pekâlâ bedelini
hayatlarıyla ödeyebilirdi...

Neticede bir zamanlar yol iz bildiğini sandığımız (belki de böylesine “inanmak” daha konforlu olduğu için) birilerinin kılavuzluğunu kabul ettik. "Biz tartıştık siz ya gelin ya da siz bilirsiniz..."e biz biliriz diyemedik. Nitekim birtakım kahramanların bütün işleri çözmesi her zaman umumi kültürümüzün ayrılmaz parçası. Fakat bir süre sonra gördük ki onların da yol yordam hususunda bizden çok fazlaları yoktu. Yönümüzü artık “yeniden
üretmek” belirliyordu.

Yanlışı Nerede Yapmıştık?

Belki de adımızı yanlış koymuştuk! Murakami'nin Renksiz Tsukuru Tazaki'nin Hac Yılları** başlıklı romanında kitabın kahramanı Tsukuru'nun adının nasıl konulduğu ile ilgili babası ve annesi arasında geçen çekişmeden bahseder.

Babasının cenazesinden sonra, annesi ad koyma sırasında konuştuklarını anımsayıp Tsukuru'ya anlatır: *“'Yaratmak' kökenli bir isim koyarsak yaşamının yükü iyice ağırlaşır, demişti baban. 'Üretmek, ortaya çıkarmak' anlamında olursa kendisi de rahat eder...”*

Fakat Tusukuru'yu ismi yeterince korumaz. Evet Tsukuru romanda ismine uygun bir yaşam sürer, tren istasyonları tasarlayan birisi olur. Ama pek rahat ettiği ve mutlu olduğu söylenemez. Çünkü yaşam ondan gerçekte yaratmayı beklemektedir.

Bize mi ne oldu? Sonrası malum yeni bir şey yaratamayınca, daha çok know-how bilgisine sahip olduğunu iddia eden başka “ustalar” sahne aldı. Fakat sonuç değişmedi. Netice her seferinde yanılgı ve yenilgiden ibaret oldu. Yalnız bu sefer dümendeki yeni-eski ustalar, gemi her karaya oturduğunda yalana bulanmış maruzat üretmekte gerçekten bir hayli ustaydı.

“Ustalar” yeniden üretim ya da yaratmak demenin gerçekte bir şey fark ettirmeyeceğini düşünmüşlerdi. Çünkü “her şeyi nasıl olsa onlar kontrol ediyordu, politikayı onlar yapıyordu”, ama fark etmişti, hem de çok.

Şimdi tekrar ONlara dönelim. Bizim gibi kendimize ne ad koyacağız diye pek kafa yormamışlar. Devrimin kendisi olmuşlar. Hayatları her zaman doğrunun ve insanlığın mecrasında bir nehir gibi engelleri yıkarak akmış. Bu yüzden belki de Kızıldere ONlara en çok yakışan ad olmuş olmaya devam ediyor.


** Ziya Yılmaz-Barış Mutluay, Notabene Yayınları, 2014.

*** Renksiz Tsukuru Tazaki'nin Hac Yılları, Haruki Murakami, Doğan
Kitap, 2014.