Utanç

Bilgehan Canıgür

27 Nisan 2015

İncinmek herkesin ayrıcalığıdır, her canlının. Soluk alıp vermenin ötesine geçtiğimiz belki milyon yıl öncesinde, keşfettiğimiz ilk “insani” koordinatlardan biri de buydu sanırım: incinmek. Bir canlıyı incitmek ise “insani” bir edime yol açacaksa, bu, her şeyden önce “utanç” olmalıdır.

Utanç duygusunun insani bir edim olarak ortaya çıktığı, bizi birbirimize bağlayan, yeri geldiğinde de aynı edimin bizi koşar adımlarla kimsenin, aynaların bile bulunmadığı yerlere saklanmak dürtüsüyle sarstığı; kendi yansımamızın –hatta bilincimizin bile– eylemimizden –ya da sırf o eylemi düşünmüş olmaktan mütevellit suçluluk yıktığı, başkalarına karşı utanca boğduğu varlıklarız. Bırakın toplumsallaşmayı, ondan çok daha önceleri, çırılçıplak “doğa insanına” bile yerden bir yaprak aldırtacak kadar benliğinde derin yarıklar açan bir edimdir, bu.

Yine de utanç, bir anda ortaya çıkmaz. “Utanç” ve “suçluluk” çok yakın bir bağa sahiptir. Ancak suçluluk, eylemlerimizin kendi vicdan mahkememizce “ceza”ya mahkûm edilmesi itibariyle açığa çıkar. Oysa utanç doğrudan “öteki”nin bize dair değerlendirmesine verilen tepkidir.[1]

İnsanın, “öteki”/başkaları üzerinden kendisini tanımlamaya, ötekilerin nezdinde “tanımlanmaya” ihtiyacı olduğu düşüncesi –özellikle Hegel’den bu yana– bize hiç de yabancı değil. Bundandır ki eylem ve/ya düşüncelerimizin başkalarının nazarında “kabul görmeme”si yahut “tanımlanmaması” bazı zamanlar benliğimizde utanç hissine sebebiyet verebilir. Ancak bu yeterli değil. Çünkü burada, ötekini “öteki” yapan ilişkiselliğin yapısı, kabul görmeme/onaylanmama durumunda utanca mı yoksa tam tersi bir motivasyonla eylemin “hakkaniyetine” mi evrileceğinde belirleyici rol oynar. Örneğin, “öteki”, en insani bağlarımızı bile koparıp atacak denli “öteki” durumuna itilmiş ise, ona reva görülen bu “aşağılama”/”hakaret”/şiddet” (yani “eylemin” kendisi) eylemin müsebbibi nazarında suçluluk hissi yaratmayabilir.

Ama yine de, bir canlı üzerinde “vicdan” mahkemesinde cezaya mahkûm olacak bir eylemi reva görmek, benliğimizin dehlizlerinde bir “suçluluk” hissi yaratmıyorsa, tam da vicdanı es geçen bu davranış/tutumuzdan ötürü “suçlanmak” –kimi zaman küçük- bir ihtimal bile olsa bir içe dönüş ile “utanç” doğurabilir, içe dönük ikinci bir yargı yolunu açabilir. Çünkü “vicdan”a sığınan, onun yol göstericiliğine inanan için, utanç, tüm yarıklara, tüm uçurumlara rağmen köprüler kurar. Bu bir iç hesaplaşma, vicdan yargıcının vurduğu tokmak, derinlerde başlayan bir duruşmadır.

Fakat burada bir şerh düşelim: her ne kadar içsel dünyanın mahkemesinden bahsediyor olsak da, bu bir yargılama sürecidir; ve ciddi olalım; yargılarımız da öyle daha ilk kertede her dışsal değer/yargıdan kendini arındırmış, ari, tam bir iç uslamlama yoluyla kendini var etmiş şeyler değildir. Tarihsel ve toplumsal, önümüzde apriori bulunan tüm değer ve yargılardan bağımsız değildir (Descartes, Tanrı’nın yolunu böyle bulduğunu iddia etmişti, değil mi?) Onlarla şekillenir, onlara sıkı sıkıya bağlanabilir de, onlara meydan da okuyabilir. Zamanla gelişir.

Burada sözünü ettiğimiz “gelişim”, elbette, gerçeklerin “ilerleyen” zaman ve gelişen “akıl” ile şüphe götürmez biçimde ortaya çıktığı ve bu anlamıyla da “tek doğru”ya erişmeye nail olmuş Kantçı bir evrensel “pratik akıl” değildir. “İnsan gelişiminin alanı zamandır” diyordu Marx. Tabii, bu “gelişim”in, “felaketlere” (güncel bir örnek olarak: ‘Büyük Felaket’lere) sebebiyet veren yollara girdiğini de, hiç değilse tarihten biliyoruz (yoksa bilmiyor muyuz?) Bu noktada, “gelişen” “aklın” bir yönüyle Auschwitz’lere de çıkabildiğini gören Adorno’yu hatırlatmakta bir beis görmüyorum: “Ne var ki tamamıyla aydınlanmış şu yeryüzü, muzaffer felaketlerle parlıyor.”[2]

Ama konuyu dağıtmayalım ve toparlayalım. “Utanç”tan bahsediyorduk. Vicdani bir iç yargı yolunu açan temel unsurlardan biri (kim bilir, belki de en temeli) bu edim olsa gerek, dedik: utanç. Oysa bu “utanç/utanma hali”, yalnızca bizzat “kendi” eylem ve düşüncelerimizi mi bağlar ya da bağlamalıdır? Utanç duyulması gerektiği kanaatinde olduğumuz bir eylemin/düşüncenin müsebbibi adına, bir başkası adına, kendimizi onun yerine koyarak, onun eyleminden ötürü utanmak insani bir tepki değil midir? İnsanın kendisini “karşısındaki”nin yerine koyması: “Empati”nin altın kuralı da bu değil mi, zaten? O halde, davranışından ötürü suçluluk duyması gerektiğine kanaat ettiğimiz ve bu kanaatimizin de onun üzerinde bir utanma hissi yaratması beklenen öznenin yerine kendimizi koyduğumuz an, bizim de utanç hissetmemiz mümkün görülemez mi? (Fakat burada bir şerh daha düşelim: sözünü ettiğimiz Hâkim-toplumsa/tarihsel ve bu anlamıyla da “yanlı” bir “ahlaki” “normatifliğin” mütehakkim karakterinden olabildiğince bağımsız olarak “utanmak” elbette. Örneğin, bir seks işçisinin “utanılacak” bir iş yaptığına kanaat getirip hem seks işçisinin davranışı adına hem de seks işçisinin bizzat kendisinden utanmak bir empati ya da vicdani-insani bir tepki değil, “nefret”in sirayet ettiği hâkim/toplumsal-tarihsel ahlaki “koordinatların” tahakküm unsurudur. Oysa bu “nefret”i tam da bir “ahlaki gereklilik” olarak gören ve –çoğu zaman- kendi “doğru”luğunu bu diyalektik üzerinden inşa ederek nefreti yeniden üreten her kimse, her ne ise,  kendimizi onun yerine koyduğumuzda utanmaktır, bahsettiğimiz.)

“Herkes, herkese karşı, her şeyden sorumludur!” Dostoyevski, tam da insanın insana karşı sorumsuzluğunu büyük bir “suç” sayarak söylüyordu bunu. Mağduriyetini görmemize rağmen ona karşı sorumluluk almadığımız her kimse, onun varlığında cisimleşen bu mağduriyet bizde utanç uyandırmalıdır. Ki böyle bir edimimiz olmasaydı, öteki olana dair, ve tam da bu “ötekilik” durumunun tarihsel müktesebatı gereğince bir insani “sorumluluk” almak gibi bir kaygı gütmezdik. Bizi bu insani “sorumluluğa” iten şey “öteki”yi öteki yapan bu tarihsellikten, vicdani “sorumluluktan” kaçışa hegemonik bir toplumsallık kazandıran bu nefretten duyduğumuz rahatsızlık ve mağduriyetinden ötürü “öteki”nden duyduğumuz utancın ta kendisidir.

Peki, eğer öyleyse, bunca aşağılamaya, bunca “felakete”, bunca nefrete ve bu nefretin tetiğinden çıkan sözlerle, kurşunlarla, bombalarla vs. kırılan kalplere, “kırılan” “soylara” ne demeli? Talep edilen, yüzyılların utancının mağrur bir “kabulü” iken, dahası, samimi bir “özür” iken, bunların bahsi dahi geçtiğinde nefrete nefret kattıran, yetmeyen, muktedire kendi tarihsel felaketlerini haykırtıp “kırılanın” yaralı/kısık sesini zalim -ve çoğunlukla- suni bir “rövanşizmle” bastırtan nedir?

Peki, ya dehşet verici bu “inkârın” dünyevi –ya da nesnel kaynağı olarak “yüce milletimiz”den koparılacak “soykırım tazminatına” alttan alta yapılan vurgu? Gezi’de “kırılan/dökülen camlar”/“üç yüz milyonluk zarar” vs. ile yapılan apolojinin altındaki, “can değerine”[3] muadil tutulan o kaba “mal/mülk düşkünlüğüne” paralel görülemez mi biraz da, bu?

Yazı boyunca sözünü ettiğimiz “vicdani” bir muhakemeye/mahkemeye izin vermemekte tereddüde dahi düşmeyen, dahası bunu en “erdemli”/Türk’e en yaraşır” tavır olarak üreten ideolojinin talep ettiği şey de “öteki”/”mağdur” karşısındaki bu “utanç” duygusunun daha ilk kertede ya bir “zayıflık” olarak kabulü ya da toptan reddi değil midir?

Mesela, “utancı” daha çocukken keşfederken, önce bir bebekten katil yaratan, sonra bir katilden çocuk yaratan karanlıkta, “utanç” yoksunluğunun payı yok mu?

Bir inkâr, değil yüz yılı, bin yılı da devirmez mi, yeter ki utanç olmasın?

Soylar kırmış, bununla övünmüş/övünen, bunu savunmuş/savunan muktediri ısrarla yüzleşmeye çağırmak, ısrarla “utanç” duygusunun “yapıcılığını” hatırlatmak ve bunu da bir sorumluluk, kelimenin en “iyimser” anlamıyla “insan” olmanın sorumluluğu olarak görmek belki de alınacak yegâne pozisyon olmalı. Çünkü sorumluluk “irade” gerektirir, irade ise, Gramsci’nin deyişiyle, “iyimserlik”.


[1] Bu yazıyı kaleme alırken, “utanç” ve “suçluluk” üzerine düşünmeme hayli yardımcı olan Alper Hasanoğlu’nun Radikal’deki yazısı için bkz. link.

 [2] Adorno & Horkheimer, Aydınlanmanın Diyalektiği.

[3] Tanıl Bora, Birikim dergisi, sayı 294.