Anasayfa > Güncel Yazılar > Hiç Gelmeyen Şövalyeyi Beklerken…

Hiç Gelmeyen Şövalyeyi Beklerken…

Murat Bjeduğ

15 Mayıs 2015

                                                                                                                                                                        Işık'a...

Detroit - Johannesburg, Sixto, Jesus, Rodriguez, Apartheid, Biko, Bob Dylan, ...Grotesk bir masal

İlki; 1966 yılında vuku buldu: Beatles, dünyayı sallarken, birdenbire ve bu tür numaralara başvurması hiç de gerekmeyecek kadar zirvelerde iken, Paul Mc Cartney'in Abbey Road stüdyosundan çıktıktan sonra bir trafik kazasında öldüğü, grubun apar topar, solak ve Paul'e benzeyen ve onun gibi neşeli olan birini gruba aldıkları lafı yayılır. Ortalık sarsılır; fanlar, gazeteciler, müzik âlemi seferber olur. Söylenenler şok etkisi yaratmıştır. Beatles hayranı 13 yaşındaki bir kız çocuğu dayanamayıp telefon açar ve telefona çıkan John Lennon’a ağlamaklı bir halde sorar; ''Paul gerçekten de öldü mü ?” John; “yooo ölmedi, şu anda da yanımda, vereyim de konuş istersen,” deyip telefona Paul'ü verir. Paul küçük kıza söylentilerin doğru olmadığını anlatır. Bu söylenti bir zaman sonra unutulur ama tam 50 yıl sonra, geçtiğimiz günlerde, aynı iddia bu kez, Ringo Starr'ın söylediği iddiasıyla sosyal medyada paylaşılıp, ipin ucu kaçmaya başlayınca Ringo, söylentinin gerçekdışı olduğunu paylaşmak zorunda kalır. Buna rağmen, şimdiki Paul'ün gerçek Paul olduğunu ispatlama gayretlerine de girişilir.

The Doors grubunun solisti Jim Morrison'un 1971 yılında, Paris'te öldüğü ve defnedildiği haberleri üzerine, aslında ölmediği ve şöhretin bunaltıcı kıskacından kaçmak için böyle bir yola başvurduğu inancı, fanlarını epeyce meşgul etmişti. Jim'i gördüğünü iddia edenler bile çıkmıştı. Ölüm raporunun olmadığı, cesedini kimsenin görmediği vb. gibi argümanlar, hâlâ konuşulmakta.

Aynı senaryo 1977 yılında ölen Elvis Presley için de piyasada yerini buldu. Hatta o kadar ileri gidildi ki, bir küçük dava nedeniyle Miami’de bir mahkemede gerçek kimliğini ifşa ettiği dahi yazılıp çizildi. Elvis'in gizlice çekildiği fotoğrafları yayınlandı, fakat tabii ki belli belirsiz görüntülerdi bunlar.

Bu üç vaka en bilinen ve popüler olanlarıdır.

Ama ben popüler olmayan, hatta hemen hemen hiç bilinmeyen, yukarıdakilere benzeyen ama çok daha etkileyici, hazin bir masal anlatacağım.

Müzikte ana akımlar ve bunların yan dalları oluyor. Akımları, özgül tarz ya da stilleriyle  başlatanlar ve yol açanlar, özgün ve kalıcı eserler bırakarak müzik tarihinde yer alıyorlar. Mesela caz denilince Lester Young - Charlie Parker-John Coltrane; blues denilince Robert Johnson-Sonny Boy-Muddy Waters; rock deyince, Animals-Yardbirds-Led Zeppelin veya folk denince Woody Gurthrie-Pete Segeer-Bob Dylan hemen akla gelir. Yazı konusu gereği Bob Dylan'da durmak gerekiyor. Dibinde ot bitmeyen bu ulu çınar, elli yılı aşkın bir zamandır habire üretiyor. En son hepimizi şaşırtarak, Amerika’nın, mafya-kumarhane gibi karanlık dünyasıyla iç içe bir hayatı gururla yaşayan Frank Sinatra'nın yaş günü balosuna katılıp, konser veriyor. John Wayne, Ronald Reagan gibi iğrenç şahsiyetlerin bu yakın dostuna övgüler diziyor. En son olarak da Sinatra şarkılarından oluşan yeni albümünü piyasaya sürünce, başlıktaki grotesk ve hazin masalı anlatmak, benim için şart oldu.

1988 Temmuz ayında İstanbul festivalinde peş peşe üç unutulmaz konser izledik; Joan Baez, Dizzy Gillespie, Miles Davis.

Üç konser de olağanüstüydü. Joan Baez, farklıydı, cenahımızın yüz akıydı; izleyicilerle iletişimi, sahici tevazusu, Joan’ın konserini unutulmaz kılmıştı. Güney Afrika siyah direnişinin simge isimlerinden Steve Biko için yazılan Biko şarkısını söylerken, sekiz bin kişilik izleyici korosu da tribünlerden Baez’e eşlik etmişti.

Apartheid, Güney Afrika Cumhuriyeti’nde 1948-1994 yılları arasında hüküm sürmüş siyahlar üzerindeki, beyaz azınlığın ırkçı diktatörlüğüydü. Siyahlar, kendi ülkelerinde ikinci sınıf vatandaş muamelesi görüyor, horlanıyor, aşağılanıyor, yok sayılıyorlardı. Ülkede komünizm umacısı, beyaz azınlığın insanlık dışı yönetiminin en sık kullandığı sanal bir tehditti. Ülkede sansür her an ve her alanda gevşemeden sürdürüldü. Mandela hapse atıldı. Biko, beyaz yönetimin polisleri tarafından ağır işkencelerle katledildi.

Joan Baez, Biko'dan sonra, benzeri bir temayı işleyen Asimbonanga (Mandela) şarkısıyla harbiye açık havayı, miting alanına çevirmeyi başardı. Bu iki şarkı, bir anda hüzne de neden oldu. Joan bunu farketti ve “o buralara gelmez, ben size taklidini yapayım” deyip, boynunu yana kırdı ve zımpara gibi bir sesle şarkıya başladığında, anladık ki Bob Dylan'ı yapıyormuş. Şarkı bittiğinde kendisi de seyirciler de epeyce gülmüştü. Dylan'ın İstanbul'a gelmeyeceği, Baez tarafından bilhassa söylenince, hayal dünyamıza sınır çizmemiz gerektiğini de burukluk yaşayarak idrak ettik. Lakin bir yıl sonra, aynı sahnede Bob Dylan karşımda idi. En önden ikinci sırada put gibi kımıldamadan izledim konseri ve 45 dakika süren bis'i. Bu her devrin serserisinin tarihinde yazmazdı aslında, 45 dakikalık bis. Fakat seyircinin coşkusu ve sevgi çağlayanı o soğuk ve suratsız adamı bile dize getirmişti. Zaten bis bitince de sağ dizini yere değecek kadar eğip, sağ elini de kalbinin üzerine koyarak selamladı bizleri. Doyamamıştık, “We want Bob,” diye 8 bin kişilik koro haykırırken, sonradan öğrendim ki Bob Dylan o sırada otel odasında duşunu alıyormuş.

Masalın “develer tellal iken...” girişi bitti. Şimdi grotesk faslına geçiyoruz:

Yıl 1969, Meksika göçmeni genç, mahcup, yumuşak başlı bir müzisyen, barlarda gitarıyla kendi şarkılarını söylemektedir. Ailesinin altıncı çocuğu olduğu için lakabı Sixto’dur, ama bazen, Jesus müstearını da kullanır. Detroit nehri kenarında bir barda yapımcılar tarafından fark edilir. Yapımcıların yüksek beklentileriyle 1970 yılında bir albüm çıkartır: “Cold Fact”. O yıllarda, Sixto’nun tarzının zirvelerinde Bob Dylan esmektedir. “Cold Fact,” bu mükemmel albüm, tuhaftır ki, fark edilmez bile.

John Lennon, en politik şarkısı “Working Class Hero” için, Bob Dylan'a benziyor, eleştirisi alır. Gerçi, zehirli diliyle tipik bir Lennon cevabını vermekte gecikmez; “zaten kim eline bir gitar alıp şarkı söylese, Bob Dylan’a benzetilir.”

Lennon’ın tepkisi çok yerinde ve uyarıcıdır. Çünkü Dylan, her yeni çıkışın önüne, zaten en iyisini yapıyor ön kabulü ile bariyer haline getirilmiştir.

Masal kahramanımız Sixto, bir Beatles ve bir John Lennon değildir. 1971 yılında çıkardığı ikinci albümü “Coming From Reality” aynı akıbeti yaşar; ses getirmez. Vietnam Savaşı, on yıldır süren Beatles - Rolling Stones rekabeti, Beatles’ın dağılmasının hemen ardından George Harrison'un beklenmedik double albüm çıkışı, Paul'ün aynı adlı albümü, John Lennon’ın “İmagine” albümü, peş peşe gelen Led Zeppelin albümleri, Jim Morrison’ın beklenmedik esrarengiz ölümü... Bu kıyamette Sixto’nun farkına bile varılmaz. Zaten bir daha da Sixto’dan ne ses çıkar ne de seda. Müzik sayfası, onun için artık kapanmıştır.

Amerika'dan kalkan bir uçakla, CapeTown’da yaşayan erkek arkadaşını ziyarete gelen genç kız, yanında arkadaşına bir Long Play hediye getirir. Plağın adı “Cold Fact”tir. Kısa bir sürede albüm elden ele gezer, aranır hale gelir ama bulunamaz. Kasetlere kaydedilerek çoğaltılır. Albümde bağdaş kurmuş bir vaziyette oturan bir adam ve Rodriguez adı dışında hiçbir bilgi yoktur. Apartheid rejiminin sansürü, zaten dış dünyaca yalıtılmış olan ülkenin insanlarının dünyada olup bitenlerden de haberdar olmasını da engellemektedir. Güney Afrikalılar, yıllarca Rodriguez’i, ABD’de çok ünlü bir sanatçı sanırlar. Yıllar içerisinde bir mit haline gelen Rodriguez, Beatles, Simon and Garfunkel, Rolling Stones, Doors ile eşdeğerde görülür. Kısa bir süre sonra da siyah bilinç hareketinin lideri Biko’nun, Mandela’nın ülkesinde başkaldırı simgesi konumuna gelir. Güney Afrikalılar, hâlâ, “Cold Fact”i hayatımızın albümüydü diye anmaktadırlar. Çünkü Rodriguez’in şarkı sözlerinin, ezilen kesime özgürlük yolunu açtığını  düşünmektedirler. Sadece gündelik yaşamları değil hayalleri bile ırkçı rejimin tasallutu ile iğdiş edilmeye çalışılan Güney Afrikalılar, beyazlar da dahil, “Sugar Man” şarkısından çok etkilenirler:

“Şekerci, keşke biraz çabuk gelsen

Ve azat etsen beni gördüklerimden

Çaldığım üç kuruşu vereyim sana

Sen de düşlerimi rengârenk boya

O parlak torbalarında

Cigaralık da vardır cennet tozu da

Şekerci denk geldim yanlış bir dosta

Issız, tozlu bir yolda

Derken kalbimi de kaybettim”

Rodriguez'in kaydettiği son şarkı ise, Bob Dylan'ın neden onun yanında pamuk gibi kaldığını anlaşılır kılar:

“Noel’in iki hafta öncesiydi

Kaybettiğimde işimi

Derken kanalizasyonda karşıma çıktı İsa

Papaya söyleyince hiç oralı olmadı bile

Yağmur şampanya gibi yağarken”

Apartheid rejimine karşı konuşan kişiye üç yıl hapis cezası uygulanmaktadır. Devlet başkanı Botha, her konuşmasında işaret parmağını sallayarak, tehditler savurmakta, dünyadan gelen tepkilere de kulak asmamaktadır. “Cold Fact,” ırkçı rejime karşı, kültürel isyanın esini olur ve hemen de yasaklanır. Ancak bu karar, albümü daha cazip hale getirir, daha çok sahiplenilerek, daha fazla dinlenilmesine yol açar. Tabii bu ilgi Rodriguez merakını da iyice arttırır. Bir müddet sonra, Rodriguez’in başarısız geçen bir konserin sonunda, seyirciler tarafından protesto edilmesi üzerine, belinden çektiği silahını başına dayayıp, sahnede intihar ettiği haberleri yayılır. Bu gizemli ve esrarengiz sanatçı artık ermiş mertebesindedir. Ancak, ikinci bir versiyonu daha vardır Rodriguez’in akıbetinin; kendini yakarak intihar ettiği de konuşulmaktadır. Sarsıcı ve çok etkileyici olan şarkı sözleri, kaçınılmaz olarak Bob Dylan’la mukayese edilmesine vesile olur. Ama Rodriguez’in yapımcısının görüşleri ilginçtir: “Bob Dylan, pamuk gibi kalıyordu Rodriguez’in yanında, Rodriguez ermiş gibi peygamber gibiydi...”

Capetown şehrinde bir müzik mağazası sahibi, yirmi beş yıl sonra bu ölü adamın, Sixto Jesus Rodriguez’in izini sürmeye karar verir. Her ipucunu eşeler, şarkı sözlerinin şifrelerinden iz bulmaya çalışır. Amerika’da Cold Fact’i çıkaran Sussex müzik şirketinin sahibini bulur, ama kimse ilave verecek bilgiye sahip değildir.

Bütün çabaları bir yere gelip durmaktadır. Bu yorucu çaba, “artık bir şey çıkmayacak, bırakalım bu işi, ölmüş ve gizemli, bilgi edinilemeyen birinin peşinden daha fazla nasıl gidilebilir ki?” noktasına gelir.

“Rodriguez’i Arayış” adlı bir web sitesi de açan araştırmacı, çalışmasına son vermek üzere iken, “Jesus’ın Peşinde” başlıklı bir fax çeker her yere. Fax Kansas’ta yaşayan bir kadının eline geçer. Kadın web sitesine bir mesaj bırakır:

“Adım Eva Rodriguez, aradığınız kişi babam olur.”

Sonrası çorap söküğü gibi gelir. Eva, telefonunu aldığı bu Capetownlı, bu iyi insanın karşılık beklemeden gösterdiği çabalarına, çok özel bir sürprizle karşılık verir. Bir gece gelen telefondaki ses, kendisinin Rodriguez olduğunu ve halen Detroit’te yaşamakta olduğunu söyleyince, Güney Afrikalı sevincinin ve yaşadığı şokun etkisiyle dans etmeye başlar. Uçağa atladığı gibi Detroit’in yolunu tutar, kenar mahallelerinden birinde oturan Rodriguez’i bulur ve onu evinde ziyaret eder. Kibrin zerresinin bile semtine uğramadığı daha ilk anda belli olan Sixto Jesus, tarif edilemez bir tevazu ile her soruya içtenlikle cevap verir. Bu yirmi beş sene içerisinde inşaatlarda mevsimlik amelelik yapmıştır. Üç tane kızının rızkını temin için en ağır inşaat işlerinde yüksünmeden çalışmıştır. Boş zamanlarında kızlarını Detroit’te müzelere, kütüphanelere, bilim merkezlerine götürerek büyütmüştür. Kızlar, babaları sayesinde, Picasso, Diego Rivera (bugünlerde tekrar ilgi odağı olan ünlü Meksikalı kadın ressam Frida Kahlo’nun kocası ve Meksika’da sürgünde yaşayan Troçki’nin yakın arkadaşı ressam), Delacroix (Fransız romantik ressam [d: 1798 - ö: 1863]) tablolarını ezber etmişlerdir.

Kızları, hayran oldukları babaları için şunları anlatırlar:

“Çok okurdu, siyasetle hep ilgilendi, işçi sınıfının ve sesini duyuramayan yoksul kesimin yanında olurdu daima. Protestolara ve mitinglere katılırdı. 26 ayrı evde yaşadık. Kiminin banyosu, kiminin yatak odası olmayan farklı evlerdi. Çok ağır işlerde çalışmasına rağmen hiç şikâyet etmedi.”

Sohbetlerin ardından, Rodriguez Güney Afrika’ya konser için davet edilir. İlk konseri 1998 yılında gerçekleşir. Seyirciler, yıllarca ölü bildikleri bu esrarengiz ikonun konserinin bir menajer numarası olabileceği şüphe ve tedirginliğiyle salonu doldururlar. Sahneye çıkar Sixto, anlatmaya gerek var mıdır ki? Manzara görülmeye değerdir gerçekten de. “Sanki Elvis mezarından çıkıp gelmiş gibiydi,” der bir izleyici. Ardından konserler, ödüller, tv programları; apartheid rejimi de yıkılmıştır, özgür ortamda Rodriguez şarkılarını on binlere söyler. Vakit gelir, Steve Biko’nun da en sevdiği sanatçı olan Sixto evine döner. Detroit’te arkadaşları olan bitene inanamazlar. Çünkü yine eski işine, mütevazı yaşantısına devam eder. Kazandığı paraları dostlarına ve akrabalarına dağıtır.

Güney Afrika Cumhuriyeti’nde, milyonları bulan albüm satışlarından da bir cent bile Rodriguez’e nasip olmamıştır. Piyasanın görünmez eli, korsan organizatörleri ile kurulan baraj sayesinde tüm kazancı iç etmiştir yıllarca. Bu masal, bir belgesel olarak da filme çekilir ve 2013 yılında en iyi belgesel Oscar’ı alır. Hayrete ve takdire şayan olarak hem belgeselin filmi, “Bir Şarkının Peşinde” (Searching for Sugar Man) adıyla dvd formatında hem de soundtrack albümü cd formatında Türkiye'de müzik marketlerde bulunabiliyor.

73 yaşında yılların proleteri yorgun ama mutlu bir hayat sürmeye devam ediyor. Bob Dylan ise muazzam serveti ile servettaşı Frank Sinatra şarkıları söylüyor.

Ben de kırk yıldır dinlediğim Dylan’ı, 1 Mayıs 2015 Türkiye’sinde Sinatra çukurunda bırakıp, Jesus ışığında, Sugar Man’a istikametimi dönüyor ve başlıyorum şarkısına:

“Ceza kesmeye can atan kalpleriyle

Ucuz adaleti başlatıyor hâkimler işte

Donmuş çocuklarsa şehrin merkezinde

Gazete yağmurunda yürüyenler

Hiç gelmeyen şövalyeleri beklemedeler”