Anasayfa > Güncel Yazılar > Kırılgan Hayatların Yasını Tutma Sorumluluğu

Kırılgan Hayatların Yasını Tutma Sorumluluğu

Ayşe Devrim Çıngı Başterzi

23 Temmuz 2015

Bu yazıyı kaleme alırken katliamın 2. günündeyiz.

‘Kimlerin yaşamının yası tutulmaya değerdir?’ diye soruyor uzun zamandır bir çok yazısında Judith Butler. ‘Kimlerin hayatının kurtarmaya ve savunmaya değer hayatlar olarak görülür, kimlerinki görülmez?’ İçimden bu soru durmaksızın geçiyor iki gündür. Hala ulusal yas ilan edilmedi. Ekşi Sözlük’te birisi ‘en az 25 sivilin ya da 250 madencinin ölmesi gerekir’ demiş, ama ulusal yasın coğrafyasını ve hedef kitlesini hesaba katmamış. 32’ye yükselen ölüm haberi büyükşehirlerden birisinden yükselse yine yas ilan edilmez miydi? 45 kişinin öldüğü Reyhanlı’nın ulusal bir yas olduğunu düşünmeyen hükümet, Suudi Kralın ardından yas ilan ediyor. Kimlerin acısı, kırılganlığı saygıya, anmaya, yas tutmaya layık değil bu ülkede?

Ulusal yas yoksa toplumsal yas da mı olmaz diye geçiyor içimden, beş parmak kenetlenip bir arada göğe yükselemez mi? Yaşadığım kentin sahilinde birahaneler dolu, canlı müzikler yükseliyor havaya. Sanki kimseye bir şey olmamış gibi. Dün akşamüstü eve dönerken radyo kanallarını Suruç’a dair, katliama dair haberler almak için değiştirip dururken, neşeli şarkılar, türküler çalan kanalları dini sohbetlerin yer aldığı kanallar takip ediyordu ve bilmediğim bir kanalda duymaya artık çok alıştığım İç Anadolu’nun bozkırlarının şivesi, devletlü ses tonuyla ‘IŞİD demekte acele etmemek gerekir, daha önce kendilerinden çıktı biliyorsunuz, YPG de olabilir, dünyanın dikkatini çekmek için bir komplo olmadığını nereden biliyoruz, bu olaydan kim rant sağlayacak ona bakmak gerekir, devlet güçleri olayı aydınlatana kadar sabırla beklemek erken yorumlarda bulunmamak gerekiyor’ diyor bir erkek. Kanım donuyor.

Akşam televizyon ekranlarında takım elbiseler giymiş erkekler, ciddi bakışlı erkekler, birbirlerine öfkeyle bakan erkekler en üzgün bakışlı yüz ifadelerini ne kadar muhafaza etmeye çalışsalar, beceremiyorlar ve hızla alıştığımız öfkeli yüz ifadeleri bürüyor yüzlerini. Her biri diğerinin söylediğinin yanlış olduğundan çok emin, sık sık diğerlerini ‘şuursuz’ olmakla suçluyor, konuşurken ara ara elleri, işaret parmakları havaya kalkıyor. Ana haber bültenlerinde ilk haber olarak verildikten sonra, bir çok başka haber yayınlanıyor, internet haber sitelerinde dedikodu haberleri hala ‘Flaş! Flaş!’ nidalarıyla yayında, spor haberleri hala çok önemli. İkinci gece Quresma, Çarşı’nın Suruç için tören yapılmasın çağrısına rağmen coşkuyla karşılanıyor. İlk gece  Twitter dayanılacak gibi değil. Başörtülü, gençten, güzel yüzlü bir kadın, kucağında pırıl pırıl bakan bir çocuk var, ‘29 yerine 200, 300 kişi olsaydı’ yazmış, tekrar tekrar profil resmine bakıyorum. Kucağında bir yaşında var yok bir çocuk tutan gencecik bir kadının, kendisine hiç bir zarar vermemiş hem de vahşice parçalanarak öldürülen gencecik insanlara olan düşmanlığını, bu düşmanlığının nedenini kavramaya çalışıyorum. Ölenlerin gülen yüzleri ile çekilmiş fotoğraflarına, yolculuk videolarına, patlama anlarını gösteren videolara bakıyorum. Sosyal medyada herkesin yazdığı yazılar paylaşılıyor durmaksızın. Tıpkı şimdi benim yaptığım gibi bir yığın insan bilgisayarın başına oturuyor, içini, acısını döküyor sanal kağıtlara.

Sabah oluyor, işe gitmeden haberleri izliyorum, ölenlerin kimlikleri belli olmaya başladı deniliyor. İçlerinden birisi intihar bombacısı diyor içimdeki polisiye seven kadın. Kim, nasıl sızdı aralarına, gülen yüzlerine bakarak nasıl çekti pimi? Nasıl kendini yok etmeyi planlar insan aklım alıyor, nasıl bunca kişiyi bu denli düşman beller, oyuncaklarla, kitaplarla, park yapmaya giden insanların bedenlerini nasıl parça parça ayırmayı ister, aklım almıyor. Düşmanlık zor zanaat. İntihar bombacılarına dair bildiğim akademik bilgiler diziliyor sıra sıra aklıma;

  • İntihar bombacılarının sıklıkla yargılamalarını bozan bir ruhsal bir hastalıkları yoktur.
  • İntihar bombacılarının arzusu, seyircilerin ilgisi değildir.
  • İntihar bombacılarının dini, dili, ırkı, mezhebi yoktur. Belki biraz coğrafyası vardır; kanlı Ortadoğu.
  • Savaşın çokça zaman erkek işi olmasına karşın, intihar bombacılarının bir çoğu kadındır.

İntihar bombacılarına dair yazılanları çizilenleri okumaya çalışıyorum. 1980’lerde başlıyor kendi bedenini bombalayarak düşmanı öldürme saldırıları. Ama kendisi öleceğini bilerek düşmana zarar  vermenin tarihi belki 1000 yıllık. Ancak 1990’larda Ortadoğu’da patlıyor insanların bedenlerine bağladıkları bombalar en çok. Öyle faydasız bir eylem şekli ki, Hamas bile 2006’da vazgeçiyor. İntihar bombacıları sıklıkla azınlığa, zayıf tarafa mensup. Kendi bedenini yok edenlerin bir çoğu gerçek bir inanan, iman sahibi olarak tanımlıyor kendini. İnandıkları değerler, dinler, milliyetler farklı farklı, ilk kadın intihar eylemcisi Filistin’li Wafa  İdris, dindar, ibadetini duasını eksik etmeyen bir kadın, bir kampta doğuyor, büyüyor, 100 civarında kişinin ölümüne yol açıyor ve başı açık kadınların da dindar kabul edildiği bir zamanında kanlı Orta Doğu’nun, ardından ‘erkeklere kahramanlığın ne olduğunu öğretti’ yazıyor gazetelerin başyazarları.  Sabahat Tuncel, Zilan’ın kahramanlığından söz etti yakınlarda, Zilan’ın son mektubunda önderliğe ve harekete tutkulu inancı göze çarpıyor. Wafa İdris bir paramedik, Zilan hemşire ve psikolojik danışman, İbrahim Camii katliamını gerçekleştiren Baruch Goldstein bir doktor. İnsanları iyileştirme isteğine dayalı meslek sahiplerinin kitlesel kıyımlarına şahit olmamız da garip geliyor. Dini, dili, mezhebi, ırkı yok intihar saldırılarında bulunanların, demek ki mesleği de yok... Ama travması çok, başlarına gelenlere dair şeyler için bizi uyarıyor Talal Asad; ‘bir kişi nasıl intihar bombacısı olur? Neden?’ diye soruyor. ‘Düşman bellediğini yok etmek için kendini parça parça dağıtabilmek nasıl bir inanç, nasıl bir öfke, nasıl bir yokedicilik gerektiriyor?’ sorusunun altında ‘Ne oluyor da insan bu kadar inanç sahibi olabiliyor?’ diye geçiyor aklımdan. Şehit olmak, mücadelede kahraman olmak gibi yüce ülkülerin yanında yok olma isteğinin nedenlerini de düşünmek gerekiyor herhalde. Hastalarımın anlattığı özellikle çocukluk çağında başlarına gelen ruhlarını paramparça eden travmalardan sonra hissettikleri korkuyu, çaresizliği, güçsüzlüğü düşünüyorum. Ağır ruhsal travmalarda psikoterapi sürecinin danışanı desteklemeye, güçlendirmeye, travmatik öyküyü yeniden yeniden çaresizlik, korku değil de güç üzerinden anlamlandırmaya  yönelen seyrini aklıma getiriyorum. Kendini, bedenini yok ederken onu hasarlayan, yaralayan düşmanına karşı sergilediği yıkıcılıkla belki de travma anında kaybettiği gücüne yeniden ulaşıyor intihar bombacıları. İntikam, kaybedilen gücün kazanılması belki de... ‘Tol’ derler bizim orada doktor hanım, diyen hastam geliyor aklıma, ancak kendisine her açıdan zulmeden abisini öldürürse içinin ancak soğuyacağına inanan hastam. Baruch Goldstein’ın ailesinin evinin 1929 Hebron katliamında saldırıya uğradığını aklıma getiriyorum. Charlie Hebdo katliamını yapanların sürekli horgörülmüşlükleri. adını belki de 15.000 kişinin öldürüldüğü bir katliamdan seçen Zilan’ı anımsayıp travmayı, yası, öfkeyi düşünüyorum. ‘Açık yas öfkeyle ilişkilidir ve haksızlığın ya da dayanılmaz bir kaybın yol açtığı öfkenin siyasal potansiyeli muazzamdır’ diyor Judith Butler.

İşe girerken iki profesör önümde konuşuyorlar, ‘Doldurdular bu Suriyeliler’i olacağı buydu’ diyor bir tanesi, diğeri gençleri kandırıp teröre bulaştırdıklarından, sonra başlarına gelenlerden söz ediyor, ‘Anne babaları nasıldır kim bilir?’ diyorlar. Bunca senelik psikiyatristliğimin deneyimi ile biliyorum, ‘bu dünya bir pencere’, ama bir değil bin pencere belki de, bu hangi pencere? Nasıl bir pencere ki, böyle bakılabiliyor? Mersin yerelinde yayınlanan gazetelere, internet sitelerine, IŞİD’in bir sonraki hedefi Mersin, başlıklarına bakıyorum. Şehirdeki Suriyelilerden, onların oluşturduğu tehlikeden söz ediliyor. Akşamüstü yan apartmanda 15 gün önce Suriyeliler tarafından açılan pastanenin sahibiyle kavga ediyor bir apartman sakini. Sesi yüksek, tehditkar; ‘Yetmiyor mu yaptıklarınız, caniliğiniz. Ama burası dağ başı değil burası şehir, kurallara uyacaksınız burada, dağ kanunu yok!’ diye bağırıyor. Karşısındaki kadın apartmanın sağ yarısında, pastanenin hemen yanında yer alan neredeyse kaldırımı bile işgal eden manavı gösteriyor ‘onlar izin aldı, siz izin aldınız mı, kırk senelik esnafımız o bizim, apartmanımız sizin buraya dükkan açmanıza bile razı değil’ diyor. Tüm konuşması, bağırması yanında o kadar haklı buluyor ki kendini, hem suçlu hem güçlü diyorum içimden bu ayrımcı, nefret kokan söyleme karşı. Elini havaya kaldırıyor, balkonda oturan kadınlara bağırıyor: ‘Sizin onayınız var mı Serap Hanım?’, ‘Yok’ diyor kadın, içeri kaçıyor.

Melanie Klein’a göre hayatta kalmak en temel mesele ve ahlak meselesinden önce geliyor, bu nedenle suçluluk duygusu başkasıyla kurulan bir ilişkiyi değil de kendini korumaya yönelik bir arzuyu temsil ediyor.  Ötekine zarar vermeye rağmen kendini korumaya yönelik arzu, savaş zamanları rayından çıkıyor. Ahlak ortadan kalkıyor. Aslında savaş zamanları karşımızda bildiğimiz anlamda bir öteki yok, ötekine karşı bir sorumluluk yok,  Habil ve Kabil gibi ölümcül bir kardeşlikten bile söz edemiyoruz. Düşman şiddetli bir kavram, alkole düşman olan Yeşilay gelir her daim düşman denilince aklıma. ‘Birinin kötülüğünü isteyen, ondan nefret eden, ona zarar vermeye çalışan kimse, yağı, hasım, antagonist, dost karşıt’ derken düşman için, ‘mevcut kültürün içinde dışlanmış olan’ olarak tanımlıyor ‘öteki’ni sıfat, toplumbilim açıklaması içinde TDK sözlüğü. Suriyeliler bu ülkede yaşayan bir çok kişi için öteki bile değil, IŞİD’in destekçisi ve düşmanlar. Aslında ayrımcılığın en temel şablonu ile karşı karşıyayız, savaştan kaçan bu gariban hale düşmüş insanların hepsinin aynı olduğunu düşünme, hepsini vahşi, gaddar ve tehlikeli olarak tanımlama olan ayrımcılık, her saldırı ile daha da keskinleşiyor. Türkiye’de 1200 IŞİD militanı var diyor haberleri, 4 milyon civarında Suriyeli göçmen olduğu tahmin ediliyor. Savaştan kaçıp sığınmaya çalıştıkları ülkede açlıkla, yoksullukla, işsizlik, eğitimsizlikle boğuşmaya çalışan insanlara yönelik saldırıların artmasından endişe duyuyorum, bugün çıplak ayaklı bir Suriyeli çocuğu topluca dövüyorlar, burnunu kanatıyorlar esnaflar. Facebook’ kanayan burnu ile fotoğrafı düşüyor, insanlar kınıyorlar her şeyi kolaylıkla sosyal medyadan. Gündelik yaşamlarında ne yapıyorlar? Yanıtı yok...

Yas tutmak ne işe yarar? Neden yas tutmak gerekir? Nedeni belki intihar bombacılarında. Savaşlardan, kırımlardan sonra tutulamayan yaslar insanları hastalandırır, insanın içini yer bitirir, öfkesi insanoğlunun artar taşar, gözü düşmandan gayrısını görmez olur. Yas durumunda önce gerçek olmamasını dileriz, rüyaymış gibi gelir olan bitenler, bir sabah uyanıp yanımızda olmasını hayal ederiz sevdiğimizin. Savaşlardaki, toplu katliamlardaki kayıplardan sonraki bu inanmazlık aşaması ‘eylemlerle, daha güçlü geleceğiz, on bin kişi, yüz bin kişi gideceğiz’ ile başlar belki. Kayıplar hem içimizdedir, hem inanmak istemeyiz o güzel gülüşlü, tutkulu, inançlı genç insanların kaybına. Sonra öfke başlar, bırakıp gidene de, bizden onu alana da, başımıza gelene de kızar durur, sövüp sayar, ona zarar verme planları yaparız içimizden. Öfke ile halleşince pazarlık başlar gizliden gizliye, şunu yaparsam geri gelsin diye geçiririz büyülere, olağanüstülüklere inanarak içimizden, sonrasında tadı kaçar insanın, bir bakarız ki bu hayat bu güzel çocuklar olmadan devam edip gidecek, sevdiğimizin yüzünü, sesini, dokunuşunu görmek, hissetmek mümkün olmayacak, bizden de bir parça gider çok zaman gidenin ardından, ama yası tuttukça gidenden parçalar eklenir ruhumuza, babasını yitirmesinin ardından onun gibi dürüst, adil olmaya çalışır bazen insan, her gidenden bir miras kalır ruhumuza. Çökkün ruhumuzla hemhal olunca kabulleniriz olan biteni ve yaşamı yeniden başka türlü inşa ederiz. Belki o zaman topluca Rojava’da park inşa ederiz, kütüphane kurarız, oyuncaklar dağıtırız çocuklara.

Bir arkadaşım aktarmış; katledilenlerden benim üniversitemden mezun Uğur Özkan ‘Ey Dünya, bahtım ne kara’ yazmış bir kaç ay önce facebook duvarına  Ciwan Haco’nun Nisebina Rengin’den alıntıyla, ağıtın devamı şöyle;

‘Dedim ki: Neden kardeşim

Bu inleyiş ve çığlık

Dedi: getirdiler onurlu ve kederli şehitleri

Yüreğimizde kaldı bu yara ve dert

Yüreğimizde kaldı bu yara ve dert"

Bu yara ve dertlerin son bulabilmesi için, bu kanlı topraklardan düşmanlığın, öfkenin, intikamın, misillemenin, intihar bombacılarının değil barışın yükselmesi için şimdi toplu halde yas tutma zamanı. Şimdi yasımızı tanımayan, zalim Kreon’lara karşı Antigone olma, ölülerimiz törenlerle uğurlama zamanı.   Şimdi ‘biz’ olabilme zamanı,  gencecik ölülerin ardından nasıl böyle diyebildim diye düşünme zamanı utanç içinde belki de, hep bir arada ağıtlar yakma, toplu törenler düzenleme zamanı. Ancak yasımızı tutabilirsek, gözyaşlarımızı akıtabilirsek, ancak hesap sorabilirsek, suçluların cezalandırıldığını görürsek, adaletin gerçek bir adalet olduğuna inanabilirsek yeni bir yaşam inşa edebiliriz, ancak o zaman akan kanlar duracaktır bu bedbaht coğrafyada. Ortadoğu’nun katliamlarla dolu coğrafyası adaletsizlik ve belki de tol üzerine inşa edilmiştir. Adaletin var olduğuna, ülkemizin adil olduğuna inanmamız için hepimizin ölüsünün kıymetli olduğunu görmemiz gerekiyor. Reyhanlı’dan esirgenen toplu yasın Suudi Arabistan Kralı’na layık görüldüğü bayrakların yarıya indiği bu ülkede, gönderde mi kalacak gencecik bedenler toprağın altına giderken?

Hâlâ geç değil...